29 Mayıs 2009'da İBB Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Orhan Alkaya görevden alınarak yerine Ayşe Nil Şamlıoğlu getirilmişti. Konuyla ilgili bugün bir basın toplantısı yapan Orhan Alkaya, görevden alınma sebeplerine değinmeden 17 ay kadar süren Genel Sanat Yönetmenliği döneminde yaptığı başarılı çalışmaları basın mensupları ile paylaştı.
Gerçek Tiyatro İnsanları, son dönemde türeyen dizi film ya da sinema oyuncularının çalışma tempolarını ve para kazanmak için içine düştükleri kısır döngüyü nasıl değerlendiriyorlar bilinmez? Ama son dönemde yaşananlardan sonra, Tiyatro Sanatçılarının, dizi film ya da sinema oyuncusu gibi “iyi şartlarda yaşama hakkı” ndan mahrum olarak mesleklerini sürdürdükleri de bir gerçek. Onlar için hayatın zorluklarla dolu olduğu gerçeğini, hergün gazetelerde okuyor, daha da acısı onların güvencesiz geçen yıllarının sonunda, ne büyük ekonomik sıkıntılar atlattıklarını da yaptıkları açıklamalarından öğreniyoruz.
Dönem itibariyle anlık heyecanların, yanımızı yöremizi kuşattığı son günlerde bir ses yükseliyor; KURU FASULYE… Bazen bedbaht, soluk, utangaç, bazen ise yırtık, şehvetli, karizmatik öğeler barındıran bu söz, çoğu zaman duymazdan geliniyor. Sözün sahibinden çok kendisi önem taşıyor. Peki, “Kuru Fasulyenin sanatla ne alakası var?” Demeyin! Sanatın tam içine, geniş ve hacimli bir şekilde nasıl olup da yayıldığını sizlerle paylaşacağım.
Aşağıdaki metin kırık dökük bir Sümer tabletinin kırık dökük bir çevirisidir ! Boşlukları doldurarak , pazılın eksik parçalarını birleştirerek siz de “büyük resmi” görebilirsiniz ! Konunun nazikliği göz önüne alınarak yanlış anlamaları en aza indirmek ve ayrıca yaratıcı ve çağrışımlı bir okuma olsun diyerek , kaligrafide bilerek “Yüzüklerin Efendisi” benzeri bir yaklaşım tercih edilmiştir...
Geleneksel tiyatrosunu ilk fark eden ve icra eden ülkelerden biri olmamıza karşın, bu alanda üretilen, yaşatılan ve sahiplenilen değerlere bakıldığında, çok fazla bir ilerleme kaydedilmediği ve bizden sonra Geleneksel tiyatrosunu araştırmaya başlayan ülkelerin bile gerisinde kalındığını söylemek mümkün.
Bugün, Yıldız Kenter’in profesyonel anlamda sahneye çıkışının altmışıncı yıldönümü. Yani altmışıncı yaş günü Yıl 12 Aralık 1948… Yer Ankara Devlet Tiyatrosu, oyun Shakespeare'in “On İkinci Gece”si…
Rasim Aşın'ın Azerbaycan Türkçesi ile yazmış olduğu aşağıdaki makalesi çok yakında Türkiye Türkçesi ile de Tiyatro Dünyası'nda olacak... ---------- Təhsil insanın anadan olduğu gündən başlayaraq davam edən, inkişafda olan, onu formalaşdıran prosesdir. İnsanın qabiliyyətinin inkişafına, həyata fəal müdaxiləsinə kömək göstərir. Dəyişən sosial şərtlərlə birlikdə təhsil anlayışı da dəyişir və bu inkişafla uyğunlaşdığı qədər ictimai həyatda da praktiki dəyər qazanır. Təhsil sistemimizin və ailə içində mövcud olan avtoritar rejimin günümüzün şərtlərinə uyğun olaraq yenidən nəzərdən keçirilməsi, əzbərləyən, sorğu-sualsız qəbul edənin yerinə düşünən və araşdı-ran, iştirakçı kimliyi olan fərdlərin yetişdirilməsi, daha sağlam cəmiyyətlərə gedən yolu qısaldacaqdır.
Bir döngü, dönen bir kürenin içinde bir yerlerinden asıldığımız bir form adına yaşam dediğimiz. Kimi memnun yerinden kimiyse her zaman söylenen halinden. Ama her canlının yaşamında pek çok dönemeç vardır mutlaka. 60 lar mesela love love me do tınısında. Çiçek çocukları ve savaş karşıtı söylemler ve birde 80 ler, Serpillerle, Banularla, Coşkunlarla harmanlanmış, apolitik nesillerin tohumu atılmış, gece konmuş, gündüz yasaklı tütün yakılmış velhasılı her türlü geçişin geçirgenliğinde boğulmuş insanlar. Ama kim nasıl yaşamışsa pek çok izler kalmış belleğinde. Bol baharatlı ve yaşlı gözlerle andığımız bu dönem aslında içinde pek çok da keyifli kareler taşımakta isteğimiz ve dileğimiz bu vizyondan bakmanız o yıllara. Hala o dönemin tortularını gözlerken her yerde kayıtsız kalmak mümkün mü sizce… buyurun başlıyor izlence.
Third Space (Üçüncü Alan) isimli uluslararası sanat ve barış konferansı; 15-19 Eylül 2008 tarihleri arasında 20 ülkeden kültür yöneticileri ve sanat temsilcilerinin katılımıyla Viyana’da gerçekleştirildi. Konferans, merkezi Viyana’da bulunan EON Network ve Freie Theatre tarafından ve Arma Tiyatrosu ve Exeter Üniversitesi ile Türkiye’den Simya Sanat’ın partnerliğinde gerçekleştirildi.
Bir varmış bir yokmuş. Allahın işi çokmuş. Dünyanın bir yerinde, bulutu yağmayı unutan,çiçeği dalında somurtan, dağları ayakta uyuyan, kendi kendini avutan, varlık içinde yokluk çeken, durup durup içini çeken bir memleket varmış. Bu memlekette, kekliklerin kaderi avcının iki dudağının arasındaymış. Gölgeler orda burda insansız dolaşırmış.
UNESCO’ya bağlı bir kuruluş olan Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Türkiye Merkezi (TEB), “2008 Onur Ödülü”ne Prof. Dr. Dikmen Gürün’ü değer gördü. Bu ödül değeri olan bir ödüldü. Köklü bir kuruluş olan Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’nin Türkiye’deki üyelerinin oylaması pek kısa sürdü. Sayım yapıldı, sonuçta anlaşıldı ki, “2008 Onur Ödülü” Prof Dr. Dikmen Gürün’ündü.
Türkiye oyun yazarlığı adına şuan yazdıklarım beni de rahatsız etmektedir. Ancak şöyle bir gerçeği kimse göz ardı etmesin. Geçenlerde bir arkadaşımı gördüm. Bu arkadaş aslında oyun yazma konusunda başarılı biriydi. Ancak her ne hikmetse okulu bitirdikten sonra röprezant olarak bir ilaç firmasında çalışmaya başlamış. Bu röprezantlık yapan ilk arkadaşımız değil. Dramatik yazarlık ana sanat dalını bitirdikten sonra ilaç firmalarında çalışan onlarca arkadaşımızdan biri. Yazarlık konusunda başarısız olduğu konusuna hiç girmiyorum.
...... Bunca karanlığın ortasında, geçen haftaki yazının içerdiklerine ilişkin, olağan dışı bir ilgilinin oluşması beni umutlandırdı. Tiyatro sitelerinin yöneticileri dostlarımın “Çocuk aklını çalan hırsızlar” yazısına yer vermeleri ise, ortak duyarlılığının açık ifadesi oldu. Meğer ülke çocuk tiyatrosu cenneti olmuşta haberimiz yok! Şaşırtıcı. Antalya, Trabzon, Çorum, Konya illerinde de okullarda tiyatro yapan gruplar var. Ege, Akdeniz ve Marmara bölgelerinde iller arası turneler yapılıyor. Eskişehir merkezli, bilinen yedi çocuk tiyatrosu grubu var. İçlerinde adları öne çıkan ve bölge çocuklarının tanıdığı ekipler var.
Bu hafta okuyacağınız yazıyı yazarken, günlerce düşündüm. Alanımızdaki kirlenmenin boyutları, artık kabullenemez durumlara ulaştı. Tiyatro, kendi kendini yiyip bitiren ve giderek, kendi geleceğini karartan iç düşmanlar oluşturmuş durumda. Tuhaf değil mi? Ama ne yazık ki gerçek. Mesleğimizin görülen tarafında olup biten siyasi cambazlıkların dışında, daha aşağılarda yaşananlar buz dağının asıl yüzünü oluşturuyorlar. Ülkemde, ‘Çocuk Tiyatrosu’ başlığı altında yapılan üretimlerin yüzde yüze yakını, kendi geleceği ile oynuyor..
İyi duyun anlayın bu Evran’ı İpekten yumuşak, çelikten serttir Evran erendir, yiğittir, merttir Evran bedeldir birkaç orduya Tanrı nimetidir Anadolu’ya.
Türk tiyatrosu, Anadolu uygarlığını oluşturan çeşitli toplumların, Anadolu’ya göç eden Türklerin atalarının ve İslam dünyasının kültürel birikimine dayanan, hem Doğu hem de Batı kaynaklı etkileri içeren bir seyirlik geleneği üstüne kurulmuş. Yani, konunun uzmanları böyle diyor. Biz de nereden bilelim, zorunlu olarak inanıyoruz işte! Oysa, bana sorarsanız, İstanbullumuz Batı modelinde tiyatroyla, azınlıkların İstanbul’da sunduğu tiyatro gösterileri yoluyla çoook önceleri tanışmış, batı modelinde tiyatroyla çoktaaan haşır neşir olmuş. İstanbul’daki Osmanlı Sarayı, yabancı toplulukların gösterilerine büyük önem verirmiş. Padişah efendiler, Batı tiyatrosunu halkına sezdirmeden, halkından çok daha önce Şehr-i İstanbul’da benimsemiş.
Ekim 2008 havada tiyatro kokusu var. Başta şehir tiyatroları olmak üzere bütün tiyatro ekipleri kapılarını açıp perde! Diyecek. Ne güzel, ne iç okşayıcı bir haber değimli. Aylardır özlemini çektiğimiz sahnelere geri döneceğiz. Sevgili seyircilerimiz alkışlarıyla bizi göklere çıkaracaklar… Evet sahne dedim, şu çıkınca her şeyi unuttuğumuz, o alkışlarla her şeyden uzaklaşıp yüksek maviliklerde uçsuz bucaksız bir zevk diyarına doğru yükseldiğimiz SAHNE!
...Fakat son günlerde tiyatro kulis ve fuayelerinde yapılan sohbetlerde özellikle İKSV adına çalışan teknik ve yardımcı personelin ödemelerini alamadıklarını, yaklaşık iki aydır bu konuda kendilerine muhatab bulamadıklarını duyunca şaşırdım. Bu kadar başarılı organizasyonlara imza atan İKSV’nin, belki de bir atlama ya da yanlış anlaşılma sonucu ödemeleri yapamadığını düşündüm.
Gülerken ağlamaktır tiyatro, yada ağlarken gülmek, daha doğrusu gülebilmek... İçinde sakladığın bir avuç közü söndürüp; küllerinden yaptığın dev kuleleri gösterirsin sahnede... Evet "bir avuç köz ve dev kuleler ." Ne kadar orantısız değil mi? Değil! "Ne Yaşanmışsa" değildir mantık! Her zaman "Ne bırakmışsa" üzerine kuruludur temel. Yaşanan duygulardan çok etkisi yazdırır insana. Herkes sever, ayrılır, kavuşur yada kaybeder... Ama herkes aynı yoğunlukta değil! Zira yazar olurdu; her köşe başı aşığı yada babasını, sevgilisini her kaybeden...
Onu taaa 1968’in İstanbul’unda tanımıştım. Tiyatronun tutku olduğu o günlerin İstanbul’unda… Ankara Sanat Tiyatrosu’nun İstanbul turnelerini kapalı gişe oynadığı; Dormen’in, Kenterlerin, Şehir Tiyatroları’nın, Gülriz Sururi-Engin Cezzar Topluluğu’nun, Dostlar Tiyatrosu’nun, Muammer Karaca Tiyatrosu’nun gişelerinin önünde kuyruklar oluştuğu yıllarda. Tiyatro, yaşamımızın önemli bir parçasıydı, dolayısıyla oyunlar üzerine söyleşmek Beyoğlu Baylan’daki günlük sohbetlerimizin vazgeçilmezi olurdu. Ben, Hadi Çaman’ı o günlerde tanıdım.
Bir kez daha anladım mesleğimizin ne kadar zor, meşakkatli ve bir o kadar da vefasız yönünü. Bütün acılarımızı sığdırmaya çalıştığımız bu hayatta, sahne denen o küçücük dünyaya çıktığımız anda her şeyi unutup, yeni ufuklarda arıyoruz üretmenin ve yaratmanın mutluluğunu. Ve nedense hep cenazelerde farkına varıyoruz aslında ne kadar da kısa bir ömür içinde çırpındığımızı. Hadi Çaman ayrıldı aramızdan önceki gece. Tiyatroya deli gibi aşık, kanını sahne için akıtan, terini her bir oyununda sonuna kadar akıtan ve sahnesi elinden alındığında gözyaşı döken değerli insan.
Bugün tiyatro dünyası çok değerli bir sanatçısını kaybetti, Hadi Çaman 'ı... Değerli sanatçının ardından bir hatıra sayfası açmak istedik. Hadi Çaman ile ilgili anılarınızı, onun ölümünden sonra duyduğunuz üzüntüyü, başsağlığı mesajlarınızı yayınlayabileceğiniz bir bölüm... (Notunuzu eklemek için lütfen tıklayın) Hadi Çaman 'a Allah'tan rahmet, tüm tiyatro camiasına sabırlar diliyoruz..
Tiyatro sezonu açıldı açılacak, eli kulağında. O halde, gelin size bugün İstanbul’un Beyoğlu’sundan söz edivereyim. Aramızda Beyoğlu’nu görenimiz de vardır, yaşayanımız da… Ama eminim, mutlaka görmüşsünüzdür. Bugün olduğunca, kuruluşunda da aşk öyküleri, yemek tarifleri, cinayetler, kocakarı ilaçları, tiner ve düşlere bulanmış bir semtmiş Beyoğlu...
Bir haftadır Aydın’dayım. Burada birazcık dolaştım. Dolaşmamdaki amaç amatör tiyatroların çalışmalarını izlemek içindi. Genelde uğrak yerlerin liselerdi. Liselerdeki tiyatro gruplarının çalışmalarıydı. Okulların eğitim-öğretime başlamasıyla liselerde edebiyat öğretmenleri tiyatro çalışmalarına hemen başlamışlar. Nitekim zaten bir kere tiyatro hastalığına yakalanınca okulların açılmasını bile beklemeden oynayacakları oyunları seçmişler. İlk durağım Kuyucak Çok Programlı Lisesiydi...
Taras Şevçenko Kiev Milli Üniversitesi Türkoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr.Tudora Arnaut, Tuncer Cücenoğlu'nun oyunlarını değerlendirdi: ------------------------- Her insanın yaşamında şanslı günler/durumlar ve olaylar olur. Bu şanslar sayesinde hayatına daha yeni bir bakış ya da bakış kapına daha parlak bir pencere ekleniyordur. İşte böyle bir şanslı gün de benim için doğmuştu geçmişte. İnternet gazetelerinde benim yazılarımı okuyan Tuncer Cücenoğlu bir gün bana yazdı ve onun eserleri ve kendisiyle dostluğum böyle başladı. Onun oyunlarını ilk önce Türkçe sonra da Rusça okudum. Ana dilini bu denli iyi kullanan yazarın kalemine hayran kalmamak elde değil. Ayrıca oyunları, Rus diline de çok ustaca çevrilmişti ve Türkçe kadar akıcı ve edebi niteliğini korumaktaydı. Onun eserlerini okudukça şu cümleyi kurmak yerinde olur: “Türk çağdaş oyun yazarlarının başında gelen Cücenoğlu’nun kalemi dünya tiyatrosunda bir devrim yarattı.”
“6. Kıbrıs Tiyatro Festivali” ile ilgili olarak gittiğim Lefkoşa’dan dün döndüm. Cuma günkü köşemde altını çizdiğim gibi, izlediğim oyunların eleştirilerine “tiyatro… tiyatro” dergisinin ekim sayısında yer vereceğim. Ama geçtiğimiz perşembe akşamı, Sivas Devlet Tiyatrosunun mükemmele yakın bir çalışmasına tanık olduğumu burada belirtmeden geçemeyeceğim.
Hey Antalyalı! Biz bu yaz İzmir’in Güzelbahçe’sinde seni düşündük. Ülkemizin dört bir yanından topluluklar bir araya gelmiştik. Buluştuğumuz için sevinçli, ülkemizi sevdiğimiz için dertliydik. Herkesin ilinden bir torba derdi vardı.....
6. Kıbrıs Tiyatro Festivali doludizgin sürmekte. Lefkoşalı olan, Girne’den, İstanbul’dan, Ankara’dan, Sivas’tan gelen tiyatrocularla birlikte olmak, onlarla söyleşmek bana keyif veriyor. Türk tiyatrosunu, Kıbrıs tiyatrosunu, dünya tiyatrosunu konuşuyoruz. Bu arada beş yıl önce yazdığım bir eleştiriye (Nedret Denizhan gibi) şimdi açıklama getiren de oluyor, kendisiyle ilgili olarak iki yıl önce yazdığım eleştiriyi (Caner Bilginer gibi) eleştiren de oluyor. Serzenişte bulunan da var, selam vermeden geçen de… Olsun! Keyfim yerinde benim. Oyunların sahnelendiği Lefkoşa’daki Yakın Doğu Üniversitesinin 400 kişilik AKKM salonu tıklım tıklım doluyor. Kıbrıslıların tiyatroya gösterdikleri yoğun ilgi, adı Kıbrıs’ta tiyatronun misyonerlerinin başında anılan, festivalin mimarı Yaşar Ersoy’un da ağzını doğal olarak kulaklarına vardırıyor...
Dün öğle vakti Lefkoşa’ya geldim. Lefkoşa Türk Belediyesinin (LTB) 50’nci kuruluş yıl dönümünü kutlama etkinlikleri çerçevesinde düzenlenen “6. Kıbrıs Tiyatro Festivali”, geçtiğimiz pazartesi akşamı Costas Ferris’in yazıp yönettiği Ankara Devlet Tiyatrosu “Rembetiko” ile başladı. Müzikal oyun “Rembetiko”nun, barış ve halkların birleşmesine ve Türk-Yunan halklarının dostluğuna adandığını biliyordum, gel gelelim izlemeyi “elimde olmayan nedenlerle” bu kere de kaçırdım.
Arkadaşlar merhaba. Ülkemizdeki artist olma hayali öle bir hal aldı ki, büyükler tarafından nasihat olarak verilmeye başladı, benim oğlum artist olsun, kızım manken olsun gibi zihniyetle sanat ve sanatçı kavramı yok olmaya, kalite düşmeye başladı! Üniversitelerin güzel sanatlar fakültesi, konservatuar bünyesindeki sahne sanatları tiyatro oyunculuğu bölümlerine hazırlanan sanatçı adaylarına bu yazı dizisi altında toplamak onların heyecanlarına ortak olmak istedim. Her kişinin bir çalışma sistemi vardır, değerli üstatların ve hocalarımızın, eğer eksik bir yer varsa uyarmasını rica ederim.