Sanat, herkesin uğraşabileceği, herkesin içinde bulunabileceği bir alandır. Tarihler boyu insanlar hep sanatla uğraşmışlar ve sanatta daha çok üretim yapan toplumlar daha çağdaş toplumlar olmuşlardır..
İlk yazımız olması sebebi ile Cumhuriyet döneminde tiyatro anlamında çalışmayı, öncelikli olarak oyunculuk üzerinde yapılan çalışmaları ve mücadeleyi kısaca özetlemek kanısındayım…
Özdemir Abicim Merhaba! Yahu o gün nasıl üzüldüm, nasıl üzüldüm bilemezsin. Aksilik işte! Antalya’daki Akdeniz Üniversitesi’nin misafirhanesinin lobisinde üç dakika beraber olabildik. Sen yeni gelmiştin, bense Konya Devlet Tiyatrosu’nun hem 10. kuruluş yılını Müdire Tomris Çetinel nezdinde kutlamak, hem de bu yıl ilk kez düzenlenen “Bin Nefes, Bir Ses-Uluslararası Türkçe Tiyatro Yapan Ülkeler Festivali”nin açılışına katılmak, festival çerçevesindeki oyunlardan kimilerini izleyebilmek üzere yola çıkmak üzereydim. Neyse! Bir dahaki sefere…
Boş bir galeri, duvarlarda üzerinde tablo baskılı tişörtleri bulunan insanlar durmakta, orta kısımlarda ise heykel gibi duran yüzleri mermer makyajlı oyuncular. Seyirciler galeriyi ziyarete gelmiş konuklar gibi düşünülecek (gerçek bir galeride sergilenecek) Bir süre sonra önce heykeller canlanıp galeri içinde dolaşmaya başlayacaklar tabloların karşısına geçip yorumlar yapacaklar.
“9. Uluslararası Karadeniz Tiyatro Festivali” nedeniyle dokuz gündür bulunduğum Trabzon’dan dün İstanbul’a döndüm. Dolayısıyla, yediğimi içtiğimi bir tarafa bırakıp, gördüklerimi bugün de sürdürmeyi düşündüm.
Antalya’da, “Akdeniz Üniversitesi II. Amatör Tiyatrolar Festivali”nde genç tiyatrocuların ilgisiyle sarmalanmış günler geçirirken, tiyatronun ortaçağ dışında tarihin hiçbir döneminde yöneticiler için önemsiz olmadığını düşünüp durdum. Günümüzde yöneticiler tiyatroya karşı nasıl oluyordu da bu denli vurdumduymaz olabiliyor, tiyatronun eğitimsel işlevini nasıl oluyor da böylesine savsaklıyor, birçok ülkede çeşitli ödenekli tiyatro kuruluşlarının eğitim bakanlıklarına bağlı çalıştıklarını nasıl oluyor da bilmezden geliyor, düşündüm düşündüm şaştım.
“9. Uluslararası Karadeniz Tiyatro Festivali” sırasında, akşamlardan bir akşam da ünlü Oyuncu-Yönetmen Murat Atak’ın yönetip sunduğu Kanal B yapımı “Atölye” programına canlı yayın konuğu olarak katıldım. Programın önceki bölümündeki konuk ülkelerin temsilcilerinin, anlaşılabilir olmak adına daha ziyade sözsüz oyunla festivale katılmak yolundaki düşüncelerini kınadım; tiyatronun ayna görevinden, insanı insana anlatmak özelliğinden söz ederek tiyatronun dini, dili, mezhebi, ırkı olmadığını söyledim.
Devlet Tiyatroları’nın, Trabzon Devlet Tiyatrosu ev sahipliğinde düzenlediği “9. Uluslararası Karadeniz Tiyatro Festivali” başladı. Festivale Moldova, Bulgaristan, Ermenistan, İtalya, İsviçre, Rusya, Azerbaycan, Romanya, İran ve Yunanistan’dan gelen tiyatrolar ve sanatçıları katılmakta.
Eskiden bayramlarda el öpmeye gittiğimizde, büyüklerimiz bize zorla gülsuyu şerbeti içirirlerken, nefesimizi tuttuğumuzda kusmamak için hani, onlar da bize zorla şeker bayramı muhabbeti yaparlarken, başbakan bu bayramın adını değiştirmeden hani, bayram harçlığımızla, bayram sezona denk gelirse hani, hangi tiyatroya koşacağımızı bilemezdik...
Son zamanlarda çeşitli medya kuruluşlarında “Tiyatro patladı”. “Tiyatro Altın Çağına geri dönüyor” gibi haberler yer aldı. Bazı oyuncu ve yönetmenlerle bu konuda yapılan söyleşilere yer verildi. Sanatçılarda bu durumdan çok hoşnut olduklarını ifade ettiler. Bu konunun çok farklı açılımları var öncelikle gidişattan memnun olanlar zaten yıllardır bu işin içinde yer alan ve aynı zamanda televizyonla beraber popülerlikleri artan isimler. Bazı oyunlara mayısa kadar yer kalmamış olmasının temelinde yatan zaten o oyunlardaki ünlü! Olgusu...
Geçen yıl gazetelerde önce 1 milyona düşürülen biletlerle ucuzlatılan sanat haberleri, ardından İstanbul'da artık işlevini yitirdiği için "daha büyük emellere" peşkeş çekileceği ve yıkılacağı söylenen Atatürk Kültür Merkezi, Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu Haberleri'ni, bu yıl belediyenin ihaleyle sanatçı alacağı haberleri izledi. "Yıkılsın zaten İstanbul'a yaraşmıyor diyenler vardı", "AKM değil AKP yıkılır" diyenler oldu, "Kendimizi dozerlere çiğnetiriz de yıktırmayız" diyenler çıktı. 31 Mart 2008'de kuzu kuzu, pisi pisi terk ettik Muhsin Ertuğrul'u.
27 Mart Dünya Tiyatrolar Gününde üstat Haldun Taner’in Vatan Kurtaran Şaban oyunundan iki kısa skeç oynadık, KASDAV gençlik tiyatrosunun genç oyuncularıyla. Üstat Haldun Taner, bu oyunu 1965’te kaleme almış, 1967’de Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nun ilk oyunu olarak da sergilenmiş. Oyunun bir yerinde Şaban, ressama modellik eden nü modeli görünce çok kızıyor. “Her taraf çıbıldak modellerle, çıbıldak heykellerle dolu Mısta bey... Bunlara bir çare düşünelim...” “ Ne yapalım Şaban bey? “ “ Heykellere peştemal giydirelim!”
Terbiye ile sopayı, dayak ile disiplini yan yana, iç içe düşünenlerin eğitim anlayışını benzetsek benzetsek çorbaya benzetebiliriz : Terbiyeli işkence çorbası! * Eğitim mönümüzdeki bu çorbadan her allahın günü içen çocuktan gel de hayır bekle ! *
Saatli Maarif Takvimi 31 Mart 2008'i gösterdiğinde, ilerici vatandaşların belediyeyle tüm pazarlıkları bitmiş, bir yıl boyunca zaman zaman tiyatrolarının yıkılmaması için ayaklanan sanatçıların ayaklanmaları bastırılmış, kongre vadisi için putlar yıkılmış, heykeller kırılmış inşaat işçileri soğan ekmeklerinin üzerine serpiştirecekleri Cafe de Paris sosunu Muhsin Ertuğrul'un odasından yıkımı izleyen yeni genel sanat yönetmeninin odasından tedarik etmeye başlamışlardı. Ölümü bekleyen Alzheimer hastalarına şakacıktan kutlanan son doğumgünleri vardır ya, hani hasta o gün doğduğunu sanır, hastanın yakınları da bir yandan mum üfletirken, bir yandan miras kavgası ederler. 30 Mart 2008'de de Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu'na da Alzheimer'lılar için şakacıktan bir veda düzenlendi!
Artık yıkım kararı gelmişse bir yerlerden; bilinmeze bir sahne daha gidiyor ne gelir elden Hiç seyircisi olmamışcasına bomboş ve hiç oyuncusu yokmuş gibi yapayalnız; giderken Tabanında binlerce adım ve ter damlaları Duvarlarında katman katman; Oyuncuların sözleri, duyguları ve çatısında sakladığı en güzel oyunların en bol alkışları Bilinmez acır mı canı yıkım için ilk kazma vurulduğunda akar mı gözyaşları bunca anı yok olduğunda? ....
İnsanımızın yaşam tarzını değiştirmek istiyorlar, gelişimini engellemeye çalışıyorlar, farklı düşünce ve eğilimlere yönlendirme gayretkeşliğine bürünüyorlar, inanç bağnazlığını körüklüyorlar, çıkarlara dayalı dolapları döndürüyorlar. Ammaaa… Oldum olası karışıklıkların, savaşların, terörün çözümsüzlüğünü yaşayan dünyamızda düşünce üretimine, bilgiye ve öğrenmeye yönelik istek, günbegün çoğalan bir biçimde artık kendini duyurmakta. İnsanlar, bir yandan siyasal hokkabazlıkları yaşarken, diğer yandan gerçeği arıyor; özgür düşünceye, bilgiye ve öğrenmeye yöneliyorlar.
Bu sabah gözünü açtığında sıradan bir gün gibi uyandın. Her şey rutin, her şey sıradan... Yine ezbere elbiselerini giyindin. Uykunun tam açıldığı sırada saatine baktığında, “ işe geç kaldığının ” farkına varıyorsun. Bir telaştır hemen yerini alıyor. Keşkeler başlıyor, “ keşke 10 dakika önce kalksaydım…” , “keşke gece biraz daha erken uyusaydım “ . Atıştırmalık bir kahvaltıdan sonra isteksizce ivedi adımlarla otobüs durağına doğru ilerliyorsun. Gelecek olan otobüsün şoförüne mi söylenirsin, yoksa 85 model Man aracın yavaşlığına mı lânet yağdırırsın. Müthiş bir telaş…
Tiyatro köklü geçmişiyle günümüze kadar gelmeyi başardı. Peki ya geleceği… Ülkemiz gibi az gelişmiş ülkelerde, tiyatrocudan çok, tiyatro seyircisine ihtiyaç var. Ülkemizde tiyatro deyince akla, fularını bağlamış, ağzında pipo, entelektüel bir izleyicisi profili imgelerde canlanır. Bunu kendim demiyorum, yaşadığım kentte, kendimce bir anket yaptım. Bu dediğimi anketin ta kendisi söylüyor. Yani tiyatroya gidenlerin çoğu zaten tiyatrocu ya da bir şekilde tiyatro ile ilişkilendirilmiş bireylermiş.
Bir koca yıl daha geçti. Tiyatro bir yaşına daha girdi. Şimdi kaç bininci yılını kutluyorlar Tiyatronun kimbilir Dionisos ve keçileri ve daha kaç bin yıl kutlayacaklar. Ateşler yakılmış, büyük şölen başlamış. Dionisos ve keçileri ellerinde şarap kadehleri , yüzleri güneşe dönük selamlıyorlar yeni günü.
Her yıl olduğu gibi bu yıl da, tüm dünyayla birlikte ülkemizde de “27 Mart Dünya Tiyatro Günü” kutlanıyor. Ve yine her yıl olduğu gibi tiyatronun sıkıntıları ve sorunları çeşitli etkinliklerle dillendiriliyor, kamuoyuna aktarılıyor. Aslında coşkuyla kutlanması gereken bir gün bizde daha çok bu sıkıntıların aktarılması şeklinde gerçekleşiyor.
Bir ülke var taş evlerinden daha çok yeşil alanı boy boy çam ağaçları olan. Benzin mazot kokusu yerine tertemiz mis gibi çam ağaçlarının kokusu duyulan. İnsanlarının sekiz saat çalışıp sekiz saat dinlenip diğer sekiz saatini insanlara ayırdığı bir ülke… var gerçekten böyle bir ülke, banka kuyrukları yok orda yollarda tiner çeken çocuklar da. Yürüyen insanların yanaklarında gülümseme var birbirlerine selam veriyorlar birbirlerini tanımadıkları halde.
Bizi Çalışmak Kurtarır... 27 Mart Dünya Tiyatrolar günü yaklaşırken Tiyatro sanatı adına bir çok konu masaya yatırılacak, tartışılacak şüphesiz. Bir süredir Tiyatro adına çok da güzel gelişmeler yaşanmıyor. Kapatılan ya da kapatılma arifesinde olan sahneler geçtiğimiz 27 Mart’ın ana gündemi olmuştu. Bir yıl geçti. Tiyatro adına süregiden sıkıntılar usul usul büyümeye devam etti. En sıcak gündemse Trabzon Devlet Tiyatrosu'nun Başbakana taşlama içeren oyununun sansürlenmesi, oyuncularına ve yönetmenine soruşturma açılması oldu.
27 MART DÜNYA TİYATRO GÜNÜ, “AKP’ Yİ İSTEMİYORUZ” SESLERİ BU KEZ SANATÇILARDAN YÜKSELECEK. Bizler bu ülkenin tiyatro alanındaki yaratıcıları, yeni bir 27 Mart Dünya Tiyatro gününe yine, kara yumak olmuş sorunlarla giriyoruz..
Dünya Tiyatro Günü’ne az kaldı Üç gün sonra tüm tiyatrolarda kutlamalar, çeşitli etkinlikler yapılacak, umut dolu bildiriler okunacak. “Perdeler hiç kapanmasın, alkışlar hiç susmasın, tiyatrolar sakın yıkılmasın” dileklerinden geçilmeyecek ortalık. Ulusal medya bir günlüğüne de olsa tiyatroyu hatırlayacak, devlet büyüklerimiz tiyatronun ne kadar ‘iyi’ ve ‘erdemli’ bir sanat olduğundan dem vuracak, sayın bakanımız da muhtemelen bir tiyatronun en ön sırasında kendisine gösterilen bir koltuğa kurularak bir oyun seyretmeyi ihmal etmeyecek ve en kısa zamanda tiyatromuzun sorunlarını halletmeye söz verecek. Hep öyle olmuyor mu?
-Merhaba doktor -Merhaba... Buyurun şikayetiniz? -Ben her yerimden şikayetçiyim doktor. -Hepsinden mi? -Hepsinden...Örneğin gözlerimden... -Nesi var gözlerinizin? -Bir görüyor, bir görmüyor! -İlginç! -Ressamım...Diyelim ki bir ağaç çizeceğim değil mi? İniyorum bahçeye...Koyuyorum bir ağacın dibine tuvalimi...Ağacı inceliyorum..
Çağın gerisinde kalmış bir zihniyet, SANSÜR! Sanat her zaman özgür ifadenin sunulması olmuştur. En katı kuralları olan hatta sanatla uğraşanların ölümle cezalandırıldığı ortaçağ döneminde bile sanat, özgür ifadeyi yerine getirmek için kullanılmaya çalışılmış ve bu uğurda kayıplar vermiştir.
Günümüzde nitelikli ve özenli çalışmalar her ne kadar gün geçtikçe artsa da, müsamere havasında hazırlanmış, hatta ödenekli tiyatrolarca bile sunulan niteliksiz oyunlar da artmaktadır… Nitelikli oyunlarla niteliksiz olanları ayırmak konusunda en önemli rol seyirciye düşmektedir.
Kırcaali’deydim; oyunlarını izledim, Panev’i ve Ignatov’u pek sevdim Geçen haftanın tam ortasında Bulgaristan Devlet Tiyatroları’nın davetlisi olarak güney-doğu Bulgaristan’da, doğu Rodop dağları’nda, Yunanistan sınırında bulunan Kırcaali ilindeydim.