Nedim Saban, “Şehir Tiyatroları’nda Yeni Bir Sansür Hikayesi” başlıklı yazısında, başlıktan başlayarak, külliyen yalan söylemektedir. Saban, “Şair Orhan Alkaya’nın emriyle, gala gecesinde, Yahya Kemal’in 26 Ağustos adlı dörtlüğünün yasaklanması emredilmiştir (imla yazara aittir) ” diyor. 1- Yalan söylüyor. Şerefli insanlar için ispat hakkı doğuran bu iddianın mesnedini, Saban ortaya koymalı. 2- Bilmeden yazıyor. Sönmez Atasoy’un yazdığı “Kendi Gök Kubbemiz” oyununun hiçbir yerinde, Saban’ın kaldırıldığını öne sürdüğü dörtlük yer almamaktadır. Dolayısıyla, olmayanın kaldırılması zaten söz konusu olamaz.
Sevgili www.tiyatrodunyasi.com okuyucularının affına sığınarak zorunlu bir açıklama… 4 Ocak 2009 tarihli ve Feridun Çetinkaya imzalı bir yazıda adım geçtiği için cevap hakkı kullanmak açısından bu yazıyı www.tiyatrodunyasi.com okurlarıyla da paylaşmayı doğru buldum.
Bu başlık için İzmirli dostlarımın bana kızacağına eminim ama evet, itiraf ediyorum; bir İzmir aşığı olarak Manisa’yı kıskanıyor(d)um. Bakınız Kıskanıyor(d)um diyorum. –dum diyorum çünkü şimdi duygularım biraz karışık. Keşke hep kıskanmaya devam etseydim kıskançlıktan tırnaklarımı etlerime geçirsem anıra, anıra ağlasam yerlerde yuvarlansaydım.
Nisan Ayı içerisinde planlanan “2010 İstanbul Türkiye Üniversiteleri Tiyatro Şenliği” bir ay gecikmeli olarak 15 Mayıs tarihinde başladı. Türkiye’nin bir çok farklı üniversitesinden 42 tiyatro topluluğunun katılımıyla 11 farklı sahnede gerçekleştirilen organizasyon 30 Mayıs’a kadar sürecek.
Sayın Can Törtop, Bu yıl pekçok tiyatro haberinde öncülük etmiş olan Tiyatro Dünyası sitesi, pekçok sanatçının kenetlenerek yürüdüğü 18 Mayıs eyleminden sonraki haberle de gündem oluşturmuştur.
Hatırlarsınız, bundan bir kaç hafta evvel tiyatrodunyası’nda ve bir çok yerde Anadolu Hisarı’ndaki Feridun Karakaya Sahnesi’nin adıyla ilgili bir değişikliğe gidileceği haberleri yayılmıştı. Bu değişiklik de Beykoz’un kültür, spor ve sanat hayatına bir çok katkı sağlayan Ahmet Midhat adıyla yapılacaktı. Tüm bu haberlerin ardından, belediye meclisi kararını aldı ve sahnenin adının değişeceği kesinleşti.
İnternet medyasında uzun zamandır süregelen Hilmi Bulunmaz/ Coşkun Büktel, Mustafa Demirkanlı/ Ertuğrul Timur polemiğinin Temiz Yayıncılık kampanyasıyla sona ereceğini umuyordum. Hatta Mustafa Demirkanlı’ya bu kampanyaya destek vereceğimi söyledim. Bu kampanya hakkında ilk yazıyı ben yazmak istiyordum.
İnsanı bedenimizde var edebilmek için insanın gözlemine, onu anlamaya, empati kurmaya, yani dünya görüşü sahibi olmaya gereksinen bir mesleğimiz var. Birbirimize yaptıklarımıza bakın! Bu mesleği yapan birinin insan düşmanı olması zorunluymuş gibi bir görüntü... Eğer bu doğruysa tiyatro ne? İnsana kötülük bilgisi yayan bir meslek! Öyle mi?
Sevgili İsmail Can Törtop, Dünyanın her yerinde bir internet sitesi editörü olmanın bedeli yıllık 100, 150, bilemedin 250 dolarlık bir masraf yapabilmenin ötesinde bir “şey” gerektirmez. Ama bu parayı ödeyebilecek kadar maddi olanağı olması bir insana aklına esen her şeyi yazıp çizip ortalığa serme hakkı vermez…
Geçen hafta Mardin’de yaşanan acı olayın üzerinden oluşan gündeme çeşitli kesimlerden tepkiler devam ediyor. Ancak bunlardan en çelişkili olanı tiyatro disiplininden geleniydi. Güneydoğu’nun şiirsel kenti Mardin’in Bilge Köyü’nde yaşananları uzaylı gibi yorumlayan, oradaki halkı cahil gösteren, toprağa bağlı yaşam mücadelesini sürdüren 7 bin yıllık Mardinli aşiretlere linç kültürü uygulayan, bir kısım yarı-aydın büyük bir aymazlık içerisinde.
Piyanist-besteci Fazıl Say, “Yalnızlığın Kaderi-Bir Müzisyenin Notları” başlıklı bir kitap yayımladı (Doğan Kitap-Temmuz 2009). Fazıl Say’ın yazar olmadığını dünya alem biliyor, o nedenle bir müzisyenin tuttuğu notlardan derlediği kitabını edebiyat açısından değerlendirmek, eleştirmek bana pek doğru gelmiyor.
Bu köşede yayımlanan “İstanbul 2010 Avrupa Başkenti Yürütme Kurulu Neyi Yürütüyor” ve “İstanbul, Bu Aymazlıkla Kültür Başkenti Falan Olamaz” başlıklı yazılarımı umarım anımsayacaksınız. Açık mı açık, saydam mı saydam bu yazılar karşısında İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı (AKBA) vallahi çıtını çıkarmadı.
Yazarımız Üstün Akmen’in geçen çarşamba günkü “Gözlemevi” köşesinde yazdığı “İstanbul, Bu Aymazlıkla Kültür Başkenti Falan Olamaz” başlıklı köşesinde, bir önceki hafta aynı köşede değindiği Sema’nın İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’na sunduğu projeyle ilgili sorularına, Ajans’ın o günlerdeki Opera ve Müzik Direktörü Garo Mafyan’dan gelen yanıt üzerine Sema’nın gönderdiği açıklayıcı notu aşağıda sunuyoruz.
Yakın zamanda sahneye konan ‘Işığın ve Karanlığın Oğulları’ projesi hakkında Nedim Saban’ın yazısını, 2010’a yönelik eleştirilerini ve oyunun özensizliği hakkında yorumlarını okuyunca durup düşünmek gerekiyor.
2006 yılında ne kadar sevinmiştik, adeta göklere yükselmiştik, İstanbul'un adı artık dünya kültür-sanat gündeminin merkezine oturacaktı. Tarihi boyunca farklı kültürleri bir arada yaşatan İstanbul, sahip olduğu dünya kültür mirasını tüm zenginliğiyle Avrupa’yla paylaşacak...
2006 yılında ne kadar sevinmiştik, adeta göklere yükselmiştik, İstanbul'un adı artık dünya kültür-sanat gündeminin merkezine oturacaktı. Tarihi boyunca farklı kültürleri bir arada yaşatan İstanbul, sahip olduğu dünya kültür mirasını tüm zenginliğiyle Avrupa’yla paylaşacak...
Evrensel boyutta ünlü piyanistimiz İdil Biret’in geçtiğimiz cumartesi akşamı Topkapı Sarayı’nın birinci avlusunda Whitehall Orkestrası eşliğinde vereceği konser öncesi Alperen Ocakları üyesi bir grup, kapı önünde protesto gösterisi düzenlemiş.
Danışma Kurulu, Gösteri Sanatları Bölümü’nden geçen, Yürütme Kurulu’ndaki istifalardan önce Yürütme Kurulu tarafından değerlendirilerek onaylanan ve bunun üzerine Avrupa’nın 30 şehrinde tanıtımına başlanan 5 Avrupalı partner, 3 Avrupa Kültür Kurumu işbirliğiyle düzenlenen...
İstanbul Şehir Tiyatrosu eski Genel Sanat Yönetmeni Orhan Alkaya, Aydın Orak’ın “ ‘Kürtçe tiyatro sadece Güneydoğu’da yapılmalı’ mı?” yazısında dile getirdiği bazı iddialarını yalanladığı ve beni de bir çeşit dezenformasyona katkı sunmakla eleştirdiği bir açıklama yapmıştı.
Türkiye hükümetlerinin Kürt sanatı ve özel olarak Kürt ve azınlık halklarının tiyatrosuyla ilgili içine düştüğü acizlik, yeni ve çarpıcı polemiklere neden oluyor. Hem hükümet, hem de onun sanat kadrolarına atadığı bürokratlar, Kürt tiyatrocularla yaşadığı polemiklerde yoğun çelişkilere boğuluyorlar.
Bundan böyle, Türk edebiyatında ve Türk tiyatrosunda sansür konusunu araştıranlar, Şehir Tiyatrolarının 2008–2009 sezonunda Yahya Kemal Beyatlı’yı anlatan “Kendi Gök Kubbemiz” oyunundaki Yahya Kemal’ in “26 Ağustos 1922” adlı şiirine yapılan sansüre rastlayacaklardır. Yine bundan böyle, sanat ve edebiyat dergileri, temalı özel sayılarını ya da dosyalarını sansür konusuna ayırırlarsa Şehir Tiyatrolarında yöneticileri tarafından yapılan söz konusu sansüre yer ayıracaklardır.
BAYRAM DEĞİL SEYRAN DEĞİL.... ŞEHİR TİYATROSU YAHYA KEMAL'İ NİÇİN ÖPTÜ? Değerli şair Orhan Alkaya, ihtiyati tedbirler doğrultusunda, alevilerin tiyatro yakmasından korktuğu için "YEDİTEPELİ AŞK" adlı oyunu repertuardan kaldırtmıştı. Halkın sağlığı düşünülerek alınmış olan bu tedbir üzerine Milliyet gazetesinin haberi yalanlanmış, genel sanat yönetmeni, "ben tiyatro yakarlar demedim" diye beyanat vermişti.
Tiyatro sanatı ve diğer sahne sanatlarıyla ilgili her yazı ya da düşünceyi mümkün olduğunca takip etmeye çalışıyorum. Kimi zaman karmaşık, kimi zaman gayet net; üzerine günler hatta haftalarca tartışılabilecek bir çok yazı çeşitli mecralara düşüyor ve ilgi düzeyine göre bunları değerlendirme fırsatı buluyorum. Oynanan oyunlar, verilen ödüller, tutuşulan kavgalar, yapılan her tür iş önüme bir şekilde yazıya dökülmüş haliyle geliveriyor ve bunları okuyorum.
Gerek Genel Sanat Yönetmeni Sayın Orhan Alkaya ve gerekse Yönetim Kurulu üyelerimiz tarafından konuyla ilgili resmi toplantı ve özel sohbetlerde yıllardır kullanılamadığı için biriken münhal A kadrolarımızın Maliye Bakanlığı tarafından stajyer kadroya çevrildiği, yıllardır kadro bekleyen bizlerin ancak stajyer kadroya alınabileceği bildirildi, söylendi.
Kültür Bakanı’nın ‘dizilerde oynayan Devlet Tiyatrosu oyuncuları için ‘döner sermayeye katkıda bulunmalılar’ sözleri üzerine son günlerde tiyatrocular arasında yeni bir tartışma başladı. Gündemi kaplayan bu taslak madde yasalaşırsa, devletten maaş alıp, özel diziler ya da seslendirme vb. ekstra kazanç getiren işlerde de çalışan tiyatrocular için, devlet sahnesinde gözükmenin yanısıra, oyunculara ‘daha çok sanatı halkla nasıl buluştururuz’ fikrinin benimsetilmesi üzerinde duruluyor.
Bu yıl beşincisi düzenlenecek olan “Küçük Hanımlar Küçük Beyler Uluslararası Çocuk Tiyatroları Festivali”ne Tiyatro BeReZe olarak “Ama Bana Lazım!” adlı oyunumuzla, Mart ayı başında sözlü olarak davet edildik. 10 Mart günü bizden istenen dokümanları festival komitesine teslim ettik, hatta hangi sahnede oynayacağımızla ilgili bizden bilgi alındı...
Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü tarafından, bu yıl 5.si düzenlenecek olan ‘Küçük Hanımlar Küçük Beyler Uluslararası Çocuk Tiyatroları Festivali’ne katılmak isteyen gruplardan bazıları nedensizce festival dışı bırakılmaya başlandı. Adı üstünde, ‘yarışma’ değil, ‘festival’ olan bir şenliğin hangi zihniyetin seçiciliğinde yürütüldüğü ve belirleyici olabildiği konusu acilen tartışılmalı bana kalırsa.
Bugün, Şehir Tiyatroları hakkında iyi bir şey yazmaya karar verdim. Orhan Alkaya 8 Ocak'ta belediye tarafından atandı, Muhsin Ertuğrul 5 Nisan'da yıkıldı, yahu bu kurumda bir yıl boyunca hiç mi iyi şeyler olmadı be adam dedim kendi kendime ve aldım kalemi elime. ( Tabi yazılarımı bilgisayarla yazılarımı bilgisayarla yazmaya alışık olduğum için, kalem direniyor, fazla birşeyler bulamıyor galiba...)
1958 yılının Kasım ayında ilk kez bir tiyatroda eğitim almak çalışmak üzere Dormen tiyatrosunun merdivenlerini tırmandım. İlk hocam Ulvi Uraz idi. Bir insan yaşamında en önemli olaydır ilkler...