Son zamanlarda çeşitli medya kuruluşlarında “Tiyatro patladı”. “Tiyatro Altın Çağına geri dönüyor” gibi haberler yer aldı. Bazı oyuncu ve yönetmenlerle bu konuda yapılan söyleşilere yer verildi. Sanatçılarda bu durumdan çok hoşnut olduklarını ifade ettiler. Bu konunun çok farklı açılımları var öncelikle gidişattan memnun olanlar zaten yıllardır bu işin içinde yer alan ve aynı zamanda televizyonla beraber popülerlikleri artan isimler. Bazı oyunlara mayısa kadar yer kalmamış olmasının temelinde yatan zaten o oyunlardaki ünlü! Olgusu. Varlığını sürdürmeye çalışan bir çok tiyatro özellikle taşra tiyatroları kendilerini izleyecek seyirciyi neredeyse kendileri yaratmaya çalışıyor. Çünkü ülkede genel anlamda bir seyirci kitlesi yok. Toplumsal yapıdaki parçalanmışlık seyirci profiline de yansıyor. Modernizmi bile daha tam olarak yaşayamamış bir toplumda İstanbul’da ki deneysel çalışmalar bir başka sorunsalı doğuruyor. Metropoldaki azınlığın sanatı ve egemenliği. Tüm bunlar göz ardı edilerek İstanbul’da ki bazı tiyatroların kazandığı başarı bence abartılıyor. Hatta bazı yorumlar o kadar mantıksız ki. Tiyatroların 60’lar da ki altın çağını yakaladığı gibi bir iddiada bile bulunabiliyorlar. İstanbul’un nüfusunu, tiyatroların işlevini ve niteliğini analiz etmeden yapılan bu yorumlar çok sağlıksız bir bakış açısı ortaya koyuyor. Oyunlara seyircilerin katılımı ve bir çok tiyatronun sahnelerini açıyor olması tabi ki sevindirici bir durum ancak bu oyunlara genel olarak bakıldığında şöyle bir manzara çıkıyor önümüze
Oyunların birkaç istisna dışında neredeyse büyük bir çoğunluğu yabancı yazarların imzasını taşıyor. Yerli olanların çoğu ise Türk tiyatrosunun eski usta kalemlerinin eserleri. Ülkemizde bir çok üniversitede son zamanlarda artan dramatik yazarlık bölümlerinin ve bu bölümlerden mezun olup tiyatro sanatının akademik disiplinini ve birikimini almış olan nice öğrencisi maalesef oyunlarını sahneletecek bir tiyatro bulamıyor. Mitos-boyut yayınlarının özverili çabasıyla genç yazarlar oyunlarını zaman zaman kitap haline getiriyor tabi buda yetmiyor. Çünkü unutulmamalı ki tiyatro okunmak için değil oynanmak içindir. Bahsettiğim konunun çok farklı nedenleri de var. Ülkemizdeki dramaturgların ve yazarların bu soruna nasıl bir perspektifle eğildiklerini bilmiyorum. Emin olduğum bir şey var ki o da bir ülke tiyatrosundan söz edebilmek için bu ülkenin yazarlarından söz etmek gerçeğidir. Ahmet Cemal’in bu konuda çok açımlayıcı olacak bir düşüncesi var. Ona göre tiyatrolarımızın sadece yabancı eserleri sahnelemesi bir tiyatro etkinliğinden öteye gidememekte olduğu gerçeğidir. Ulusal bir dil ve kültürün izleklerin taşımayan metinlerle bir ülke tiyatrosu oluşturulamaz. Klasik ve modern yabancı metinlerin önemi tabi ki yadsınamaz. Onlara kendimize ait olan bir tiyatro ile perçinleme olanağı katarsak tiyatronun yerel ve evrensel özellikleri harmanlanmış olur. Bazı usta sanatçıların hala bu gerçeği görememiş olması insanı düşündürmeden edemiyor. Yıllardır bildik rejilerle bildik klasik eserleri sahnelemekten bıkmayan bazı tiyatrolar şimdi modern oyunlar sahneliyoruz kılıfı altında Yabancı oyunları kes kopyala yapıştır yöntemi ile önümüze sunuyorlar.
İstanbul’da kapalı gişe oynayan saygı değer tiyatro insanlarımıza bu gerçeği bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Onlarda bu konudaki düşüncelerini açıklarlarsa belki de genç oyun yazarları adaylarına yalnız olmadıklarını hatırlatırlar.
Serkan Fırtına
Süleyman Demirel Üniversitesi
Güzel Sanatlar Fakültesi
Sahne Sanatları / Dramatik Yazarlık Bölümü
3.sınıf