Eleştiriler
Tiyatro eleştirmenleri olarak kimi yapımlarını eleştirsek de, ülkemizin en eski sanat kurumu İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın, Genel Sanat yönetmeni Orhan Alkaya yönetiminde bu sezon ufkunu alabildiğine genişlettiğini yadsıyamayız. Alkaya, belki de İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları tarihinde ilk kez repertuvarı sorguluyor; sahneleme biçimlerini, biçemlerini, farklı oyunculukları öne çıkarmaya çalışıyor. Başarıyor da… Buna bir örnek de, genç yönetmen Ersin Umulu’nun “Yedi Tepeli Aşk”ı.
Eleştiriler
H. Can Utku önce, 1999 yılında, Uluslararası İlişkiler Bölümü ikinci sınıfında okumakta olduğu Galatasaray Üniversitesi’nin tiyatro topluluğuna katılmış, sonra Galatasaray Üniversitesi tiyatro topluluğunun resmi olmayan mezunlar kolu olarak, Tiyatro Öteki Hayatlar’ı kurmuş.
Eleştiriler
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, 1964 doğumlu İsrailli yazar Ilan Hatsor’un “Maskeliler” başlıklı Filistin cephesine tarafsız ve olabildiğince insancıl bir bakış açısı geliştiren oyununu oynamakta. Taner Barlas tarafından yönetilen “Maskeliler”de Ilan Hatsor, Filistinli üç erkek kardeş arasında bir kasap dükkânında geçen ve savaşın tam ortasında yaşanan....
Eleştiriler
Tıp bilimi, Alzheimer’i; “Organik beyin hastalıkları grubunda, nöropsikiatrik sendromlarla seyreden, temel bulgusu bunama olan dejeneratif beyin hastalığı” olarak tanımlamakta. Öğrendiğime göre Alzheimer hastası, önce eşyalarını bulamamaya başlıyor; sonra sık sık kullandığı sözcükleri, daha sonra en son tanıştığı kişilerin adlarını anımsamakta zorluk çekiyormuş...
Makaleler
Bugün, Yıldız Kenter’in profesyonel anlamda sahneye çıkışının altmışıncı yıldönümü. Yani altmışıncı yaş günü Yıl 12 Aralık 1948… Yer Ankara Devlet Tiyatrosu, oyun Shakespeare'in “On İkinci Gece”si…
Eleştiriler
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları (İBŞT) Genel Sanat Yönetmeni Orhan Alkaya, göreve gelişinden bu yana aldığı olumlu kararlar, ileriye dönük attığı yerinde adımlarla kamuoyunun ilgisini çekmeye devam etmekte. İstanbul kentinin yüzyıla yakın mazisi olan tiyatrosu, hiç abartmadan köpürtmeden söylüyorum, Orhan Alkaya döneminde altın dönemini yaşıyor. Gerekli hamleler, yepyeni yapılar, projeler, oyunlar...
Eleştiriler
Tiyatro Kedi’nin yeni sezondaki müzikali “Müzikaldeki Hayalet” adını taşıyor. Alt başlığıysa “Komik Müzikal”. Dave Reiser&jack Sharkey yazmış. İki yazarı da tanımıyorum. Araştırdım, öğrendim oyunun özgün adı “Kıt Bütçeli Müzikaldeki Hayalet”miş. Yazarlar, esasında oyunu opera sanatını gırgıra almak amacıyla yazmışlar. Özgün metinde hayalet erkekmiş ve dar bütçeli tiyatroya gelen “diva”ları öldürmekteymiş. Yapımcı İpek Kadılar Altıner, çevrilen metni almış (kim çevirmiş bilmiyorum, ama bilmeme de pek gerek yok) Türk izleyici için hiçbir şey ifade etmeyeceğine akıl erdirdiği metni oturmuş baştan yazmış. Öldüren hayalet yerine tatlı, sempatik bir dişi hayalet koymuş...
Eleştiriler
İki yıllık mazisi olan Asuman Dabak Tiyatrosu, "Papaz Kaçtı" ve "Bu Oyun Başka Oyun"dan sonra üçüncü oyun olarak Almanya, Amerika, İtalya, Hollanda, Polonya gibi ülkelerde 1994 yılından beri kapalı gişe oynayan “Şahane Düğün (Perfect Wedding)” ile perdesini açtı. Oyun,1939 doğumlu İngiliz oyuncu ve tiyatro yazarı Robin Hawdon imzasını taşıyordu ve Haldun Dormen tarafından sahneye konulmuştu.
Eleştiriler
Özgür Yalım, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın (1901–1962) kült romanı “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nü sahneye uyarlamış, 28 Ekim’den bu yana İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenmekte. Kahramanlarımız Hayri İrdal, Halit Ayarcı, Muvakkit Nuri Efendi, Doktor Ramiz… “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nü sahneye taşımak düşüncesiyse kim ne derse desin bence iyi bir seçim.
Eleştiriler
Andrzej Saramonowicz’in “Testosteron”unda kargaşa, düğün günü damadın gelinden “hayır” yanıtı alması ve gelinin başka birini sevdiğini söyleyerek (ki o kişi düğündeki herhangi biri olan Tretyn’dir) gidip o “başka birini” öpmesiyle başlıyor. Düğünden sonra toplanılacak olan “restaurant”da, yedi kişi birbirleriyle, yaşamlarıyla ve anılarıyla bir arada kalakalıyorlar. Bu yedi karakterin sürtüşmesi oyun boyunca hiç bitmeyecektir. Tümünün ortak oldukları tek nokta, kadın ve kadınlardır.
Eleştiriler
Dağ başında kendi haline bırakılmış, unutulmuş, akıl hastanesi olarak kullanılmakta olan bir manastır. Savaşın ortasında, sosyal bozukluklarıyla doktorsuz, hemşiresiz, hastabakıcısız cebelleşen bir avuç insan ve manastıra gelen uyuşturucu bağımlısı bir doktor (sahne üzerindeki hareketsizliğin bile belirli bir iç nedeni olduğunun bilincine varmış yorumuyla Deniz Özmen).
Makaleler
UNESCO’ya bağlı bir kuruluş olan Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Türkiye Merkezi (TEB), “2008 Onur Ödülü”ne Prof. Dr. Dikmen Gürün’ü değer gördü. Bu ödül değeri olan bir ödüldü. Köklü bir kuruluş olan Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’nin Türkiye’deki üyelerinin oylaması pek kısa sürdü. Sayım yapıldı, sonuçta anlaşıldı ki, “2008 Onur Ödülü” Prof Dr. Dikmen Gürün’ündü.
Eleştiriler
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde Aspendos Kralı, kente kimin en fazla hizmet sunabileceğini görmek için bir yarışma düzenleyeceğini ve kazananı kızıyla evlendireceğini ilan etmiş. Bunu duyan sanatkârlar son hız çalışmaya koyulmuşlar. Nihayet karar günü geldiğinde, kral herkesin çabasını birer birer ve dikkatle incelemiş. Sonuç iki aday çıkmış ortaya. Bu adaylardan birincisi, kente su kemerleri yolu ile çok uzak mesafelerden su getiren bir sistem kurmayı başarmış. İkinci aday ise şimdiki Aspendos Tiyatrosu’nu inşa etmiş. Kral birinci adaydan yana karar vermek üzereyken tiyatroyu bir daha görmesi, bir kez daha incelemesi istenmiş.
Eleştiriler
Hiç kalkışmadım, denemedim, ama biliyorum ki bir oyun, yazarın kafasında öyle şıpınişi oluşmuyor. Oyun yazmak için de elbette belli aşamalardan sabırla geçiliyor. Yaratıcılığın yanı sıra, belli bir yazma tekniği, tiyatro bilgisi ortaya seriliyor. Kalıplarını kırmış olmaktan başka “oyunculuk nedir”in gözlemcisi olmak, “reji nasıl yapılır”ı bilmek, kendine özgü bir biçem yakalamak esas.
Eleştiriler
Mark Ravenhill, 1966 doğumlu bir İngiliz oyun yazarı. 18 oyundan oluşan epik tiyatro oyunu (oyun zinciri de denilebilir) “Vur / Yağmala / Yeniden”i (Shoot / Get Treasure / Repeat) 2007 yılında “Edinburgh Festivali” kapsamında yer alan “Ravenhill for Breakfast’” projesi için yazılmış ve her gün bir oyun oyuncular tarafından okunmuş. Nisan 2008’de Londra’da farklı tiyatrolar, tüm oyunları üç hafta boyunca bu kere sahnelemiş.
Makaleler
Türk tiyatrosu, Anadolu uygarlığını oluşturan çeşitli toplumların, Anadolu’ya göç eden Türklerin atalarının ve İslam dünyasının kültürel birikimine dayanan, hem Doğu hem de Batı kaynaklı etkileri içeren bir seyirlik geleneği üstüne kurulmuş. Yani, konunun uzmanları böyle diyor. Biz de nereden bilelim, zorunlu olarak inanıyoruz işte! Oysa, bana sorarsanız, İstanbullumuz Batı modelinde tiyatroyla, azınlıkların İstanbul’da sunduğu tiyatro gösterileri yoluyla çoook önceleri tanışmış, batı modelinde tiyatroyla çoktaaan haşır neşir olmuş. İstanbul’daki Osmanlı Sarayı, yabancı toplulukların gösterilerine büyük önem verirmiş. Padişah efendiler, Batı tiyatrosunu halkına sezdirmeden, halkından çok daha önce Şehr-i İstanbul’da benimsemiş.
Eleştiriler
Herakles, alevler içinde ölürken, yanından hiç ayırmadığı oklarını ve yayını Philoctetes’e bağışlar. Yunanlılarla beraber Troia savaşına giderken, yolda Philoctetes’in ayağını bir yılan sokar. Yaranın azıp kokması üzerine Yunanlılar onu ıssız Lemnos (Limni) adasına bırakır. Philoctetes, burada oklarıyla kuş vurarak yaşamını sürdürür. Derken kâhinler, Yunanlılara Philoctetes’in okları olmadıkça Troia’nın alınamayacağını söylerler. Kurnaz Odysseus ile soylu delikanlı Neoptolemos elçi olup yola çıkarlar. “Münzevi” Philoctetes, Neoptolemos’tan hoşlanır, ona güvenir. Hastalık nöbetinin yaklaştığını anlayınca da yayını ve oklarını ona emanet eder. Odysseus, hazır yayı ve okları ele geçirmişlerken derhal kaçmaları gerektiği kanısındadır...
Eleştiriler
Lope Felix de Vega Carpio’yu (1562–1635) İspanyol tiyatrosunda duyguya, lirizme, tutkulu eylemlere yer veren, oyunlarında orta sınıf törelerini ve entrikalarını konu edinen oyun yazarı olarak tanıyorum. Halk tiyatrosunu kurarak “comedias” geleneğini geliştirmiş, “Altın Çağ”ın temellerini atmış; yapıların avlularını tiyatro etkinliklerine sahne eylemiş bir yazar olarak bellemişim Lope de Vega’yı...
Makaleler
Onu taaa 1968’in İstanbul’unda tanımıştım. Tiyatronun tutku olduğu o günlerin İstanbul’unda… Ankara Sanat Tiyatrosu’nun İstanbul turnelerini kapalı gişe oynadığı; Dormen’in, Kenterlerin, Şehir Tiyatroları’nın, Gülriz Sururi-Engin Cezzar Topluluğu’nun, Dostlar Tiyatrosu’nun, Muammer Karaca Tiyatrosu’nun gişelerinin önünde kuyruklar oluştuğu yıllarda. Tiyatro, yaşamımızın önemli bir parçasıydı, dolayısıyla oyunlar üzerine söyleşmek Beyoğlu Baylan’daki günlük sohbetlerimizin vazgeçilmezi olurdu. Ben, Hadi Çaman’ı o günlerde tanıdım.
Eleştiriler
TRT’de yayınlandığı dönemde büyük ses getiren, Halit Ziya Uşaklıgil’in aynı adı taşıyan romanından uyarlanan “Aşk-ı Memnu”, 33 yıl sonra yeniden TV ekranlarına geldi. Kanal D’de yayınlanan Ay Yapım yapımı dizinin yönetmenliğini Hilal Saral Ünalan üstlenmiş. Senaristler ise Ece Yörenç ve Melek Gençoğlu... 33 yıl sonra günümüze uyarlanmış haliyle yeniden ekranlara gelen dizide başrolleri Firdevs’te (Neriman Köksal’ın yerine) Nebahat Çehre, Bihter’de (Müjde Ar’ın yerine) Beren Saat, Behlül’de (Salih Güney’in yerine Kıvanç Tatlıtuğ), Adnan’da (Şükran Güngör’ün yerine) Selçuk Yöntem, Nihal’de (Itır Esen’in yerine) Hazal Kaya oynuyorlar. Diğer karakterlerden Deniz’i Zerrin Tekindor, Süleyman’ı Rana Cabbar, Ahsen’i Gülsen Tuncer, Şayeste’yi Fatma Karanfil canlandırıyor.
Makaleler
Tiyatro sezonu açıldı açılacak, eli kulağında. O halde, gelin size bugün İstanbul’un Beyoğlu’sundan söz edivereyim. Aramızda Beyoğlu’nu görenimiz de vardır, yaşayanımız da… Ama eminim, mutlaka görmüşsünüzdür. Bugün olduğunca, kuruluşunda da aşk öyküleri, yemek tarifleri, cinayetler, kocakarı ilaçları, tiner ve düşlere bulanmış bir semtmiş Beyoğlu...
Makaleler
“6. Kıbrıs Tiyatro Festivali” ile ilgili olarak gittiğim Lefkoşa’dan dün döndüm. Cuma günkü köşemde altını çizdiğim gibi, izlediğim oyunların eleştirilerine “tiyatro… tiyatro” dergisinin ekim sayısında yer vereceğim. Ama geçtiğimiz perşembe akşamı, Sivas Devlet Tiyatrosunun mükemmele yakın bir çalışmasına tanık olduğumu burada belirtmeden geçemeyeceğim.
Makaleler
6. Kıbrıs Tiyatro Festivali doludizgin sürmekte. Lefkoşalı olan, Girne’den, İstanbul’dan, Ankara’dan, Sivas’tan gelen tiyatrocularla birlikte olmak, onlarla söyleşmek bana keyif veriyor. Türk tiyatrosunu, Kıbrıs tiyatrosunu, dünya tiyatrosunu konuşuyoruz. Bu arada beş yıl önce yazdığım bir eleştiriye (Nedret Denizhan gibi) şimdi açıklama getiren de oluyor, kendisiyle ilgili olarak iki yıl önce yazdığım eleştiriyi (Caner Bilginer gibi) eleştiren de oluyor. Serzenişte bulunan da var, selam vermeden geçen de… Olsun! Keyfim yerinde benim. Oyunların sahnelendiği Lefkoşa’daki Yakın Doğu Üniversitesinin 400 kişilik AKKM salonu tıklım tıklım doluyor. Kıbrıslıların tiyatroya gösterdikleri yoğun ilgi, adı Kıbrıs’ta tiyatronun misyonerlerinin başında anılan, festivalin mimarı Yaşar Ersoy’un da ağzını doğal olarak kulaklarına vardırıyor...
Eleştiriler
Geçmiş imparatorlukların katmanları üzerinde kurulu, görkemine Byzantium, Konstantinopol, Stambuli gibi ayrıcalıklı isimler yakıştırılmış İstanbul, “malûmunuzdur” efendim, günümüzde yerli-yabancı girişimcilerin ve de uluslararası mimarların ellerindeki teknik bilgilerle çokça uğradıkları, uğraş verdikleri bir bölgedir. Elbette mimarlar ve plancılar bu bölgenin içinde kendiliklerinden ortadan kaybolmadılar, fakat bir planın ne anlama geldiğinden ya da bir binayı tasarlayanın neden mimar olması gerektiğinden habersiz vurguncuların elinde kukla oldular. Vurguncularsa, Türkiye’nin incisine asla onarılamayacak zarar/lar verdiler, harap ettiler.
Makaleler
Dün öğle vakti Lefkoşa’ya geldim. Lefkoşa Türk Belediyesinin (LTB) 50’nci kuruluş yıl dönümünü kutlama etkinlikleri çerçevesinde düzenlenen “6. Kıbrıs Tiyatro Festivali”, geçtiğimiz pazartesi akşamı Costas Ferris’in yazıp yönettiği Ankara Devlet Tiyatrosu “Rembetiko” ile başladı. Müzikal oyun “Rembetiko”nun, barış ve halkların birleşmesine ve Türk-Yunan halklarının dostluğuna adandığını biliyordum, gel gelelim izlemeyi “elimde olmayan nedenlerle” bu kere de kaçırdım.
Eleştiriler
Ken Ludwig, Amerika’da son dönemlerin en başarılı komedi yazar ve yönetmenlerinden sayılıyor. Yirmi beşten fazla ülkede oynanan oyunları ve uyarlamalarıyla evrensel üne kavuşmuş. “Oyun Karıştı-Moon Over Buffalo”, Ludwig’in Broadway yaşamını oyunlarına yansıttığı yapıtları arasında en başarılısı olarak gösteriliyor. Tiyatro dünyasında ün yapmış, ama artık yıldızları sönmekte olan oyuncu bir karı-kocanın başından geçenlerin anlatıldığı, “eğlendirici tiyatro” ya da “ticari tiyatro” türü olarak tanımladığımız, sadece eğlendirmeye yönelik burlesk ve vodvil karışımı “Oyun Karıştı”, şimdilerde Haldun Dormen Usta’nın yönetiminde Asuman Dabak Tiyatrosu tarafından “Bu Oyun Başka Oyun” başlığı altında sahnelenmekte.
Eleştiriler
Geçtiğimiz pazar günü akşamına kadar Halikarnassos’ta, yani Bodrum’daydım. İsa’dan çoook önce, taaa 484 yılında doğan ve “Tarihin Babası” olarak bilinen Herodotos’a göre Bodrum, yerleşim bölgesinde yer alan ilk kent. Karya ve Leleg’ler zamanında yerleşim alanı olarak kullanılmış, daha sonra Dor’lar bu bölgeye yerleşmişler ve Halikarnassos antik kenti doğmuş. Halikarnassos İsa’dan çoook önce, 386 yılında Persler’in egemenliği altına girmiş.
Makaleler
Ali Poyrazoğlu, daha 17 yaşındayken sahne tozu genzine kaçmış bir tiyatrocu. O gün bu gündür de, tiyatrocu deyimiyle “tahta”nın üstünde. Oynuyor, yönetiyor, çevirmenlik yapıyor, gençleri eğitiyor, filmler seslendiriyor, sesiyle reklamlara simge oluyor; güncel konular üzerine düşüncelerini, eleştirilerini, birikimini okurlarla paylaşmak amacıyla gazetede köşe yazısı yazıyor. * * * Bugünlerde, ülkemizin en eski kurumlarından Kâmil Koç Otobüsleri’nin “Koçum Benim” başlıklı sosyal sorumluluk projesinde yer almakta.
Eleştiriler
Profesyonel anlamda oyunculuk kendi özlemlerini, kendi varlığının anlamlama biçimini oluşturur denilir ve buna ancak yeteneğin olanak verdiği söylenir. Bence de öyledir ve hiç kuşkum yok ki oyuncu Dilek Türker bunlardan biridir. Kendini ifade etmek uğruna özlemlerini, kaygılarını, toplumumuzla ve dünyayla ilgili sevinçlerini seçmiştir. İşte bu nedenle, Dilek Türker’in insanı insan yapan bütün değerleri elittir.
Eleştiriler
Osmanlı tarihinin koyduğu yasaklarla çok tartışılan ve kendinden en çok söz ettiren padişahı hiç kuşkusuz IV . Murat'tır (1612-1640). Hunharca öldürülen ağabeyi Genç Osman'dan sonra kendisi de korku içinde öldürülmeyi beklerken, bir anda padişah olmuş, devletin sancılı bir döneminde tahta çıkmıştır. Aydınlar, askerler, kadın hanedanlar ve devlet eşkıyaları konumlarını kendi çıkarları için kullanırlarken, halk bu karmaşada ezilmiş, tepkisiz, önlemsiz IV. Murat ise halkı bu hale getirenlerin ekmeğine yağ sürecek bir tutum benimsemiştir. "Tebdil-i kıyafet" gezen IV . Murat, ülkesinin bu durumunu saptadıktan sonra, düzeni sağlamak için devlet eşkıyalarını, çıkarcı aydınları etkisiz hale getirmiş; kadın iktidarını ve askeri hâkimiyeti altına almış; içkiyi, tütünü yasaklamış; binlerce cana kıymıştır. Kıymasına kıymıştır, tamam da iş bir kere rayından çıkmıştır.
Eleştiriler
“Şişli'de bir apartıman/yoksa eğer halin yaman/nikel-kübik mobilyalar,/duvarda yağlı boyalar//İki tane otomobil/biri açık, biri değil/aşçı, uşak, hizmetçiler/dolu mutfak, dolu kiler//Hanım gider, sen gidersin/gündüzleri çaydan çaya/gece olur, davetlisin/ya dineye ya baloya//Hey/lüküs hayat, lüküs hayat/bak keyfine yan gel de yat/ne güzel şey/oh ne rahat/yoktur eşin lüküs hayat//Yaz gelince adadasın/mayo giymiş kumlardasın/etrafında güzel kızlar/canın çeker, burnun sızlar//Hanım motorla dolaşır/hanım serbest, kim karışır/takarsın şeyleri bazı/dünya böyle sen de ol razı//Sen de kendi hesabına/topla akşam etrafına/sarıları, esmerleri/kır şampanya kadehleri//Hey/lüküs hayat, lüküs hayat/bak keyfine yan gel de yat/ne güzel şey,/oh ne rahat/yoktur eşin lüküs hayat.”
Eleştiriler
Neil LaBute 1961 doğumlu Amerikalı film yönetmeni, senaryo ve oyun yazarı. Şimdilerde Akbank Sanat Yeni Kuşak Tiyatro yapımı olarak sahnelenmekte olan “Şeylerin Şekli-The Shape of Things” başlıklı oyunu, 2001 yılında ilk kez Londra’da sahnelenmiş. Günümüzün dört genç insanının aşk ve arkadaş ilişkilerinden yola çıkarak sanatın sınırlarını zorluyor, özellikle “enstalasyonu” inceden inceye makaraya alıyor.
Makaleler
Karadeniz Bölgesi’nin üçüncü büyük kenti Ordu’da düzenlenen “4. Uluslararası Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Festivali”nden döner dönmez, daha ayağımın tozuyla izlenimlerimi yazmaya oturdum. Oturmadan önce, işin neresinden başlasam diye bir süre kıvrandım. Görmeyeli beri, Atatürk’ün Ordu’yu ziyaretinde karaya ayak bastığı alanın çevre düzenlemesi, Seyit Torun başkanlığındaki Ordu Belediyesi’nce projelendirilerek yaşama kavuşturulmuştu. Kurtuluş Savaşı sırasında üstlendiği rol ile önemli bir geçmişi olan “Rusumat No. 4” gemisinin heykelinin de yer aldığı “İlk Adım Anıtı” ve çevre düzenlemesi tamamlanmıştı. Bülbül Deresi, gene Başkan Seyit Torun’un girişimleri sonucu ışıklı fıskiyeleriyle kente başka bir renk getirmişti...
Eleştiriler
16. Uluslararası Tiyatro Festivali kapsamında 2000 yılında Zagreb’de kurulmuş olan BADco. yapımı “Silinmiş Mesajlar” başlıklı performansı/enstalasyonu da izledim. Grup, altı tiyatrocu/dansçıdan oluşuyordu ve alışılagelmiş tiyatro gösterilerinden çok farklıydı, hatta tiyatro değildi. İzlediğim, fiziksel tiyatronun bir uzantısıydı. İzleyici, performans mekanında özgürce dolaştı, interaktif gösterinin bir parçası oldu. Amaçlanan da esasen buydu.
Eleştiriler
Marguerite Duras’ın 1982 yılında yazdığı “Ölüm Hastalığı”nı (La Maladie de la Mort) yanılmıyorsam üç yıl önce okudum. Edebi anlamda bir anlatıydı. Bir yandan aşk, sevgi gibi bedeni aşan coşkular, diğer taraftan amacı, hedefi belli olmayan duygular vardı kitabın içinde, öte yandan modern zamanların parçalanmış kadın ve erkek bireylerinin onulması olanaksız yalnızlığı da yer alıyordu. İlkseldi ve çatısı modern biçimleri aynı anda kapsayabilen özelliklerle kurulmuştu. Destansı bir biçem içinde hedefi belirsiz ve sonsuz bir aşk anlatıyordu Duras.
Eleştiriler
Eimuntas Nekrosius, tiyatro ve opera yorumlarıyla dünyaca tanınan önemli bir yönetmen. Hamlet, Macbeth, Othello, Üç Kız Kardeş gibi oyunları yıllardır repertuvarlardaki yerlerini koruyor. Nekrosius ve topluluğu Meno Fortas, ödüllü oyunları dört perde ve dört saatlik “Othello” ile 15. Uluslararası Tiyatro Festivali’nin de konuğu olmuştu. Nekrosius bu kere, 2007 yılında İtalya’da en başarılı yabancı oyun olarak Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği İtalya Merkezi’nce düzenlenen “Premio UBU-UBU Ödülü”nü alan “Faust” ile İstanbul’a geldi.
Eleştiriler
Suyun toprağa değdiği yerde başlar bu efsane. / Kimi der: Bin yıl önce, / Kimi der: Efsunlu zamanlarda, / Kimi der: Geçenleyin/ Kimi der: Düşümde. / Sözün kısası: / İşte size seyirlik bir hikâye. / Öyle bir hikâye ki/ geyikleri ve lanetleri anlatır; / kaldırın geyikleri, kaldırın lanetleri / geriye hayatımız kalır. / Hayatımız dedikleri nedir ki zaten?” dizeleriyle başlayan “… Her oyun bir yazgıdır. / Herkes oyununda kendi yazgısını oynar; / ya da oyunu yazgısı olur diyelim
Eleştiriler
16. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında seyirciyle buluşan oyunlardan biri de, Türkiye’deki temsillerin ardından Fransa’da Avignon Festivali’ne giden “Kaygıların Yürürlükten Kaldırılması (De L’Abolition Des Tracas)” idi. İstanbul`da doğan ve tiyatro çalışmalarını Türkiye ve Fransa’da sürdüren Lulu Menase’nin lise döneminde tiyatroya ilgi duymaya başladığını, eğitimini Paris Sorbonne Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nde yaptığını, sanatçı Peter Brook ve Royal Shakespeare Company üzerine tezleri bulunduğunu oyuna gitmeden öğrenmiştim.
Eleştiriler
Nejat Birecik‘in genel sanat yönetmenliğindeki Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, kurumsal alanda Türk tiyatrosuna yeni dinamikler kazandırmayı, örnek oluşturmayı öncelikli hedef olarak gördüğünün kanıtı olarak, 16. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’nde Emre Koyuncuoğlu’nun oyunlaştırdığı ve yönettiği “Irk Bitig”in prömiyerini yaptı.
Eleştiriler
Deli Dumrul isminde bir er vardır. Kuru bir çayın üstüne köprü yaptırmıştır. Geçeninden 30 akçe, geçmeyeninden döve döve 40 akçe alır. Bir gün köprüsünün yanına bir bölük oba yerleşir. Bu obada bir yiğit ölür ve feryatlar üzerine Deli Dumrul atıyla olay mahalline gelir. Feryatların nedenini sorar bir yiğidin öldüğünü öğrenir. Azrail’e kızar ona meydan okur. Onunla dövüşmek için Allah’a yalvarır. Sonra evine döner. Gel zaman, git zaman Deli Dumrul bir toy düzenler ve bu toya Azrail de gelir. Deli Dumrul ilk başta direnir, Azrail ise ona bir can bulursa yaşamasına izin vereceğini söyler. Deli Dumrul annesine ve babasına gider ama onlar canlarını vermezler. Başka can bulamadığı için karısına gider...
Makaleler
Özdemir Abicim Merhaba! Yahu o gün nasıl üzüldüm, nasıl üzüldüm bilemezsin. Aksilik işte! Antalya’daki Akdeniz Üniversitesi’nin misafirhanesinin lobisinde üç dakika beraber olabildik. Sen yeni gelmiştin, bense Konya Devlet Tiyatrosu’nun hem 10. kuruluş yılını Müdire Tomris Çetinel nezdinde kutlamak, hem de bu yıl ilk kez düzenlenen “Bin Nefes, Bir Ses-Uluslararası Türkçe Tiyatro Yapan Ülkeler Festivali”nin açılışına katılmak, festival çerçevesindeki oyunlardan kimilerini izleyebilmek üzere yola çıkmak üzereydim. Neyse! Bir dahaki sefere…
Makaleler
“9. Uluslararası Karadeniz Tiyatro Festivali” nedeniyle dokuz gündür bulunduğum Trabzon’dan dün İstanbul’a döndüm. Dolayısıyla, yediğimi içtiğimi bir tarafa bırakıp, gördüklerimi bugün de sürdürmeyi düşündüm.
Makaleler
Antalya’da, “Akdeniz Üniversitesi II. Amatör Tiyatrolar Festivali”nde genç tiyatrocuların ilgisiyle sarmalanmış günler geçirirken, tiyatronun ortaçağ dışında tarihin hiçbir döneminde yöneticiler için önemsiz olmadığını düşünüp durdum. Günümüzde yöneticiler tiyatroya karşı nasıl oluyordu da bu denli vurdumduymaz olabiliyor, tiyatronun eğitimsel işlevini nasıl oluyor da böylesine savsaklıyor, birçok ülkede çeşitli ödenekli tiyatro kuruluşlarının eğitim bakanlıklarına bağlı çalıştıklarını nasıl oluyor da bilmezden geliyor, düşündüm düşündüm şaştım.
Makaleler
“9. Uluslararası Karadeniz Tiyatro Festivali” sırasında, akşamlardan bir akşam da ünlü Oyuncu-Yönetmen Murat Atak’ın yönetip sunduğu Kanal B yapımı “Atölye” programına canlı yayın konuğu olarak katıldım. Programın önceki bölümündeki konuk ülkelerin temsilcilerinin, anlaşılabilir olmak adına daha ziyade sözsüz oyunla festivale katılmak yolundaki düşüncelerini kınadım; tiyatronun ayna görevinden, insanı insana anlatmak özelliğinden söz ederek tiyatronun dini, dili, mezhebi, ırkı olmadığını söyledim.
Makaleler
Devlet Tiyatroları’nın, Trabzon Devlet Tiyatrosu ev sahipliğinde düzenlediği “9. Uluslararası Karadeniz Tiyatro Festivali” başladı. Festivale Moldova, Bulgaristan, Ermenistan, İtalya, İsviçre, Rusya, Azerbaycan, Romanya, İran ve Yunanistan’dan gelen tiyatrolar ve sanatçıları katılmakta.
Eleştiriler
Onun hırçın, akıldan kolay çıkmayan, tehdit edici, yankılanan sesini bilirdim. 1760’tan önce, genellikle viyolonsel bölümünü iki katına çıkarmak için kullanıldığını da… Kulaklarım, onca yaylı çalgı arasında, o derin mi derin sesi hemen alır, algılar. Koyu renkli kalın ses tonu, müzik yapıtına perspektif kazandırır, hatta müziğin temelini oluşturur. Caz topluluklarında ritmi belirler, yürütür. Meğer, böyle değilmiş kazın ayağı! Hiç böyle değilmiş. Geçenlerde, İstanbul Devlet Tiyatrosu yapımı “Kontrabas-Das Kontrabass”ı izledikten sonra, Allah sizi inandırsın başımı iki elimin arasına alıp; “Vay be” dedim, “meğer neymiş!”
Eleştiriler
1966 doğumlu İngiliz oyun yazarı Mark Ravenhill’in biri radyofonik on sekiz oyunundan oluşan epik tiyatro oyununun (oyun zinciri de denilebilir), yani “Vur/Yağmala/Yeniden (Shoot/Get Treasure/Repeat)”in Dot Tiyatro tarafından projelendirilerek yeni tiyatro sezonunda sahnelenmeye başlandığını biliyorsunuz.
Eleştiriler
Okur-yazar olmanın, bilgi birikimiyle donanımın ve kendine özgü duyarlılığının sonucunda, ne yazık ki sistemin içinde yer alamayan kişilerin yazarıdır Özen Yula. Toplumun çeşitli katmanlarından karakterleri okuruna/seyircisine tanıtır, tanıştırır; çürümeyi, tükenişi bıkmadan usanmadan anlatır. Kişileri genellikle güçsüzdür Yula’nın ya da o öylelerini seçer. Aralarında, kendilerini öldürebilecek gücü bulamayanlar “bile” vardır. Başkasından, başkalarından yardım umarlar hep. Yeri gelir “karton” tiplere de can vermiştir Özen Yula. Bana sorarsanız, esasında 1980 sonrasındaki aydın karamsarlığını kaşımak istemektedir.
Eleştiriler
17. yüzyıl Fransa’sının büyük mizah dehası Molière’in bütün dünyada hem en sık sahnelenen; hem üzerinde en çok konuşulan, tartışılan; hem de genel olarak büyük yazarın başyapıtı olarak kabul edilen oyunu “Tartuffe, ou L’Imposteur”ünü geçtiğimiz ay içinde Adana Devlet Tiyatrosu yapımı olarak Sakıp Sabancı Kültür Merkezi Sahnesi’nde izledim. İlk kez 1664’te sahnelenen oyunun, aynı yazarın daha önce beğeni kazanan “Kadınlar Mektebi” oyunundan da büyük bir gürültünün kopmasına yol açtığını, oyunun, kilisenin ve dindarlar grubu “Compagnie du Saint Sacrement”in baskısıyla yasaklandığını, ancak 1669’da yeniden oynanma olanağı bulduğunu biliyordum elbette.
Eleştiriler
Hangi yüzyılda yaşarsak yaşayalım, hangi tarihte olursak olalım, dünyanın neresinde bulunursak bulunalım gerçek şu ki devrimciler teknolojik olarak, maddi güç olarak kat be kat üstün olan bir düşmana karşı savaşmış ve hâlâ savaşmakta. Bunun karşılığında, sahip oldukları zenginlikleri, düzenlerini yitirmek istemeyen egemenler, iktidarlarını koruyabilmek için doğal olarak akla hayale gelmeyecek yöntemlere başvuruyor. Hedefleri, halkın mücadelesini bastırmak ve bunun için de halkın öncüsü olan devrimcileri yok etmek. Devrimci örgütlenmeleri, kurumları dağıtmak için örgütleniyorlar. Ordularını, polislerini, gizli servislerini, muhbirlerini, her şeyi ama her şey bu doğrultuda düzenliyorlar.
Eleştiriler
1944 doğumlu Peter Turrini, yazdığı her oyunla tartışma yaratıyor ve Avusturya’nın “skandal yaratan yazarı” olarak tanınıyor, biliyorum. “Nihayet Bitti (Endlich Schluss)” başlıklı tek kişilik oyununu Sibel Arslan Yeşilay’ın çevirisinden (Mitos-Boyut Yayınları/Eylül 2004) okumuştum. Peter Turrini’nin yapıtlarında, genel anlamda toplumsal eleştirinin ağır basmakta olduğunu ve saldırgan bir biçemi yeğlediğini de Sibel Arslan Yeşilay ile konuşurken öğrenmiştim. Özellikle tüketim toplumunun yozluğunu, küçük burjuva konformizmini ve zamanın gerisinde kalmış ahlak anlayışını hedef alıyor; oyunlarında insanın kendisine yabancılaşması ve yalnızlığı, sevgi duyamaması, sevgi özlemi, geçmişteki anıları, kendinden nefret etmesi, yanı sıra gündelik yaşamda faşizm ve yabancı düşmanlığı gibi temaları çeşitli biçimlerde kullanıyordu.
Eleştiriler
Geçtiğimiz ekim ayında yeni bir tiyatroya daha kavuştuk. Ne mutlu, ne mutlu! Oyun Atölyesi’ndeki “Dolu Düşün Boş Konuş” “Atinalı Timon” oyunlarından, sinemadan, televizyon dizilerinden tanıdığım, anımsadığım Sermiyan Midyat kendi deyimiyle “cüret etti”, “...sinema ve televizyon gibi görsel alternatifleri düşünecek olursak, tiyatronun seyirciye ulaşma sorunu aşikar kuşkusuz. Elbette bunun çok anlaşılır ve hak verilir nedenleri var. Suç sadece tiyatroya gelmiyor dediğimiz seyircide olmasa gerek. Gelinmiyorsa, biz de yapamıyoruzdur. Suçu üzerimize alıyoruz” dedi, suçu üstlendi, Oyunbozan Tiyatro’yu kurdu.
Eleştiriler
Oyun başlar. Tüm oyuncular: “Bu kış hanım İstanbul’a taşın da/Eğlenelim, zevk edelim Kalpakçılar başında/Güzeller var on üç on dört yaşında/ Eğlenelim, zevk edelim Kalpakçılar başında (Tamburi İsmet Ağa / Karcığar) şarkısıyla sahnedeki yerlerini alırlar. Şarkı biter, alkışlar… Çengi Afet (Sevil Akı) ile Arap Bacı Feraset’in (Özlem Türkad) tablosu açılır. Safi Çelebi (Arda Aydın) giriş yapar. Faytonda genç bir hanımla halayığını görmüştür. Afet “Güzel miydi” diye sorar, safi Çelebi, “Güzel de söz mü, bir peri kadar güzeldi” diye yanıtlar, sonra sahnenin yanındaki mikrofona yönelir Sadettin Kaynak’ın Segâh (Düyek) şarkısı “Leyla bir özge candır”ı “terennüm” etmeye başlar. Afet, kızın kim olduğunu bulur, kız “bütün emekçileri kulağından mıhlayan, esnafı falakaya yatıran İstanbul Kadısı Savleti Efendi’nin (Sezai Aydın) kızı Esma Hanım’dır (Derya Çetinel)...
Eleştiriler
Tiyatro Pera Shakespeare’in ünlü “Venedik Taciri (The Merchant of Venice)“ini oynuyor ya, ben de bu oyunu gittim gördüm, şimdi de değerlendireceğim ya, bu kere “usulü, adabı” rafa kaldırıp önce konuyu anımsatarak başlayacağım işe. Efendim, Shakespeare’in, 16. yüzyıl Venedik’inde geçen zamandan bağımsız komedi-draması “Venedik Taciri”, bir grup Hıristiyan asilzadesinin yazgısını, talihini ve Yahudi tefeci Shylock’la ilişkilerini konu almakta. Antonio (Can Başak) meteliksiz dostu Bassanio’nun (Kayhan Teker) güzel Portia’ya (Nesrin Kazankaya) evlenme teklif etmek için ihtiyaç duyduğu miktarı temin etmek üzere Shylock’tan (Mehmet Ali Kaptanlar) borç alır. Antonio’nun geçmişteki davranışlarından olumsuz etkilenmiş Shylock, borç verdiği paranın geri ödenmesine ilişkin sözleşmeye çok kesin koşullar koyar...
Eleştiriler
Korku, gerilim ve komediyi büyülü bir formülle buluşturan sinemanın dahi yönetmeni Alfred Hitchcock tarafından 1935 yılında filme de alınmış John Buchan'ın romanı "39. Basamak-The 39 Step", Kent Oyuncuları’nın 45. yılındaki ilkler arasında sahneye kondu. “39. Basamak”, kendine özgü bir komedi-gerilim klasiği sayılmakta. Patrick Barlow’un tiyatroya uyarladığı metinde olaylar 1935 Ağustosunda geçmekte, gelişmekte. Richard Hannay (Hakan Gerçek), can sıkıntısını dağıtmak üzere bir gece tiyatro oyununa gitmeye karar verir ve gittiği tiyatroda fevkalade gizemli, güzel Annabella Schmidt (Demet Evgar) ile tanışır. Veee…
Makaleler
İnsanımızın yaşam tarzını değiştirmek istiyorlar, gelişimini engellemeye çalışıyorlar, farklı düşünce ve eğilimlere yönlendirme gayretkeşliğine bürünüyorlar, inanç bağnazlığını körüklüyorlar, çıkarlara dayalı dolapları döndürüyorlar. Ammaaa… Oldum olası karışıklıkların, savaşların, terörün çözümsüzlüğünü yaşayan dünyamızda düşünce üretimine, bilgiye ve öğrenmeye yönelik istek, günbegün çoğalan bir biçimde artık kendini duyurmakta. İnsanlar, bir yandan siyasal hokkabazlıkları yaşarken, diğer yandan gerçeği arıyor; özgür düşünceye, bilgiye ve öğrenmeye yöneliyorlar.
Eleştiriler
Eskiden okuduğum kitaplara tarih koyma merakım vardı. Albert Camus’nün “Caligula”sını 23 Nisan 1969 Çarşamba günü bitirmişim. İlginçtir kırmızı kalemle aldığım notta, oyunun konusunun Dostoyevski’nin o pek ünlü: “Eğer tanrı yoksa her şeye cevaz vardır”, sözünden alındığını yazmışım. Sonra eklemişim: “Yönetimini katı yüreklilikle, huysuzlukla, yıkıcılıkla sürdüren bir imparator. Ama bunları bilinçli yapıyor...
Eleştiriler
Donkişot Prodüksiyon’un yeni oyunu “Dalga”nın konusu, esasında gerçek bir olaya dayanıyor. Alman yazar Reinhold Tritt, ABD’deki kolejlerden birinde Tarih öğretmeni olarak görev yapan Ron Jones’un yaşadığı bir deneyi konu edinmiş, “Dalga”yı yazmış. Oyunda, Gordon College’da tarih öğretmeni olarak görev yapan Ben Ross, II. Dünya Savaşı ve soykırımı anlattığı dersinde, öğrencilerin neden Alman halkının çoğunluğunun soykırıma karşı çıkmadığı sorusuna verecek yanıt bulamayınca, tüm sınıfın katılacağı bir “buyruğa uyma”, “boyun eğme”, “‘sorgusuz sualsiz’ söz dinleme” deneyi yaparak bu soruya yanıt arıyor ve oyun başlıyor.
Eleştiriler
Dostları tarafından, apolitik bir sanatçı olarak nitelenen, herhangi bir görüşe organik bağlarla bağlı olmadığı bilinen oyun yazarı-şair, İspanyol edebiyatının yanı sıra çağdaş dünya edebiyatının önde gelen temsilcilerinden Federico Garcia Lorca’nın (1898-1936), 1945’te kaleme aldığı “Bernarda Alba’nın Evi” (La Casa de Bernarda Alba) oyunu, Katolik Kilisesi, yükselen Nazizm ve ulusalcılık akımlarına karşı tutum sergilediği gibi, burjuva tarzı zevkleri ve ulusalcılıkla çatışan çalışmaları parmaklar, bu arada Franco’cuları masumiyeti katletmekle suçlar.
Eleştiriler
2006 yılının ekim ayında kurulan Oyunbaz Tiyatro Grubu, Anton Çehov’un “Martı”sını sahnelemeyi 2007-2008 sezonunda da sürdürmekte. Asla savsaklamadım, ama sanırım zaman bulamamışım ki 2006-2007 sezonunda görememişim. Geçenlerde zaman ayırdım, gittim izledim. Oyunbaz, “birlikte üretmeyi, samimi ve iyi tiyatro yapmayı, amatör ruhla profesyonel ürünler çıkarmayı hedefleyerek” bir araya gelmiş gençlerin topluluğu. Bildiğim kadarıyla çoğu üniversite tiyatrosu geleneğinden beslenmiş. Birlikte üretiyor, ortak emek harcıyor, dramaturgiden oyunculuğa, ışıktan müziğe, dekordan makyaja, rejiden sahne işçiliğine, üretimin her alanında hep birlikte yer alıyorlar.
Makaleler
Kırcaali’deydim; oyunlarını izledim, Panev’i ve Ignatov’u pek sevdim Geçen haftanın tam ortasında Bulgaristan Devlet Tiyatroları’nın davetlisi olarak güney-doğu Bulgaristan’da, doğu Rodop dağları’nda, Yunanistan sınırında bulunan Kırcaali ilindeydim.
Eleştiriler
Başlığı: “Muharrem Ergül’ün eseri içinde eser…” diye atacaktım, fazla uzun geldi, kısalttım. Ama işin doğrusu bu!.. “Eser içinde eser…” Beykoz Belediye Başkanı Muharrem Ergül’ün eseri İstanbul’da yeni bir tiyatro binası, o eserin içinde izlediğimse çağdaş tiyatronun harika çocuğu Martin Mcdonagh’ın İstanbul Devlet Tiyatro’sunca 2001-2002 sezonundan bu yana oynanmakta olan kapkara komedisi…
Eleştiriler
Geçtiğimiz yıllarda, İstanbul’da Cem Kenar’ın yazdığı bir dörtlemenin parçaları izlendi. Tiyatro Z yapımı olarak sahnelenen “4 bölü 4” ve “4 eksi 4” oyunlarını izleme olanağını ne yazık ki yaratamamıştım. Şu günlerde, gene Cem Kenar’ın yazdığı “4 artı 4”ü, gene Cem Kenar’ın rejisiyle tiyatronun “cafè” bölümünde oynamaktalar. Hiç üşenmedim kalktım gittim, iyi de ettim.
Eleştiriler
2007-2008 tiyatro sezonu açılmazdan az önce, Uluslararası Tiyatro Enstitüsü (ITI-UNESCO) Tiyatro Eğitim Komitesi (TEC-UNESCO) Yönetim Kurulu üyesi Emre Erdem telefonda “Suat Sungur, tiyatroya dönüyor,” dedi. İçim bir hoş oldu. Taaa 1984 yılında Devekuşu Kabare’den anımsıyordum onu. 1988’den sonra Dormen Tiyatrosu sahnesinde alkışlamıştım. Akbank Çocuk Tiyatrosu’nda çocuk oyunlarında sık sık görev alacak kadar “misyoner”di. 1997 yılında “1. Afife Tiyatro Ödülleri”nde “Yılın En Başarılı Müzikal ya da Komedi Erkek Oyuncusu” dalında birinciliğe değer görüldüğünde, içim kabararak kendisini ilk kutlayan olmuştum. Tiyatroya döndüğünü duyunca coştum.
Eleştiriler
Hani, bugüne değin yeni yeni tiyatro grupları, yeni yeni tiyatro oyuncuları, yeni yeni tiyatro yönetmenleri ortaya çıktıkça ellerimi çırpıp, göbecikler atıyordum ya… Sizi kandırmış olmak asla istemem. O “tezahürlerim” her ortaya saçılana değildi, inanın lütfen! Olamazdı! Olmamalıydı! Olmadı da! Artısı olandan da, eksisi olandan da inanılmaz keyif aldım, doğru. Artısı olan aldı başını gitti ya da gidecek, eksisi olanlar kendilerini ufak ufak toparlıyor ya da toparlayacak. Ama geçenlerde ilk perdesinin sonuna kadar zor dayandığım gibilere ne yalan söyleyeyim, “tilt” oluyorum. Gözüm, sarf olunan emeği falan görmüyor. Tiyatro sanatının böylesine hafife alınması karşısında “kötü adam”laşıyorum. Dayanamıyorum, çok sinirleniyorum.
Eleştiriler
Lenin’in de söylediği gibi, başkaları hesabına çalışmaktan, yerine getirilmeyen isteklerden ve yalnız bırakılmışlıktan yılmış halk kitleleri üzerine her yerde büyük ağırlıkla yüklenen ruhsal baskı biçimlerinden biri hiç kuşku yok ki dindir. Doğaya yenik düşen ilk insanların tanrılara, şeytanlara, mucizelere ve benzeri şeylere inanmasına yol açışı gibi, sömürülen sınıfların sömürenlere karşı mücadeledeki yetersizliği de kaçınılmaz olarak ölümden sonra daha iyi bir yaşamın varlığına inanmalarına yol açar. Din, bütün yaşamı boyunca çalışan ve yokluk çekenlere, bu dünyada azla yetinmeyi.....
Eleştiriler
Duyduk duymadık demeyin, Genco Erkal, aklından bir an olsun çıkarmadığı tiyatrocu olma misyonunu, bir kez daha, yeniden ve yenileyerek gündeme taşıdı. Hem de, bir anlamda: “Tiyatronun toplumu aydınlatma görevi, işlevi ve sorumluluğu vardır,” diye gürleyerek, kanıt göstererek. “Nereden çıktı şimdi bu misyon, falan,” diyeceksiniz. Efendim, oturmuş, bir oyun yazmaya soyunmuş Genco Erkal. 2 Temmuz 1993 gününü esas almış. Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne katılmak için Sivas’a gelen, Madımak Oteli’nin içine kıstırılan aydınlar… Dışarıdaki öfkeli kalabalık… İçerdekilerin 'kafir’ olduğuna inanan, polisin ve askerin engelleyemediği(!) kalabalık… Kalabalığın giderek kontrolden çıkışı… Dakika dakika yaklaşan kıyamet… Cansız kalan 36 beden…
Eleştiriler
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, zamanlardan bir zaman içinde, doğudaki kentlerden birinde at ticareti yapılmaktadır. İnsanlar nitelikli at almak için, dünyanın taaa öteki ucundan bu yöreye gelmekte, alışveriş etmektedir. Adamın biri, uzuuun mu uzun bir aradan sonra, at almak üzere kente gelir. Bakar ve görür ki, gençten satıcılar, olmayacak atlara olmayacak fiyatlar biçmekteler. Üzülür. Anlar ki, ne atlarda, ne de alışverişin doğasında kalitenin, dürüstlüğün esamisi kalmamıştır artık. Yorgundur, köyün meydanına gelir, kahvede bir dedenin yanına oturur ve durumu anlatır. "Eskiden böyle değildi," der. Dede yanıtlar: "Değildi elbet. Şimdilerde o güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler.”
Eleştiriler
Tiyatrokare’nin 2007-2008 sezonu oyunu “Kim O?”sunu (Why Not Stay For Breakfast?) izledikten sonra şaşırdım kaldım. Oyunu, ünlü bir İngiliz vodvil ustası olan Ray Cooney (1932) ile Gene Stone yazmıştı. Ray Cooney’in oyunlarını genellikle eşlerini aldatmaya kalkan ve başlarına olmadık işler açılan siyasi kimlikler üzerine kurduğunu, bir anlamda “gülme garantili oyunların yazarı” olarak tanımlandığını, güldürü öğesini daha çok hareketlerden ve nüktelerden çıkarttığını, düşünceden çok göze ve duyulara yöneldiğini, vurgusunu kişiyi karikatürleştirerek, olayları abartarak elde ettiğini biliyordum, ama “Kim O?” böyle bir oyun değildi. Acaba Gene Stone kimdi? Tanımıyordum. Araştırdım ettim, gazeteci olduğunu...
Eleştiriler
Emre Kınay, günümüz Türk tiyatrosunun soylu şövalyelerine 2006 yılının mart ayında katılmıştı. Atının terkisine eşi Emine (Ün) Kınay’ı da alarak yola çıktılar, Duru Tiyatro’yu kurdular. Kendi sahnelerinin olmalarını istiyorlardı, varlarını yoklarını ortaya koydular, 2006’nın sonlarında İstanbul’un Anadolu yakasında bulunan Atatürk Fen Lisesi’nde (AFL) bir Kültür Merkezi yarattılar. Yarattılar yaratmasına da, tutunamadılar… Anlaşmalar, anlaşmazlıklar; engeller, engebeler…
Makaleler
Bir varmış, bir yokmuş. Zaman zaman içinde, deve tellal iken, horoz imam iken, manda berber iken, annem kaşıkta, babam beşikte iken... değiiil, şunun şurasında çeyrek yüzyıl önce altın çağını yaşayan tiyatromuz, görüyor ve gözlemliyoruz ki yirmi birinci yüzyılda baş döndürücü bir hızla baş aşağı gitmekte. Çağdaş uygarlık düzeyinden “emin” adımlarla uzaklaşıyoruz. İşin komik yanı bu gerilemenin kaynağını biliyoruz, biliyoruz da yıllardır aval aval bakıyoruz, seyirci kalıyoruz.
Eleştiriler
Uzunca süren yurtdışı gezimden dün sabaha karşı döndüm. Ne yedim ne içtim bir kenara bırakıp, neler gördüğümü elbette “bir münasip zamanda” anlatırım, ama gelin işe kaldığımız yerden, 2007-2008 tiyatro sezonu değerlendirmelerimden devam edelim. Efendim, Kent Oyuncuları 45. yılını tamamlarken, bu yıl birkaç ilke de imza attı. Sahneye üç yeni oyun koydular.
Eleştiriler
Oyuncunun tahtaya (sahneye) çıkıncaya kadar geçirdiği o “meşum” yıkıcı, yakıcı evre... Oyuncunun o evredeki trajikomik durumu… Gereksinim duyulan sözcükler, açığa vurulan duygular, ortaya saçılan aşklar, kusulan kinler…
Eleştiriler
1967-1968 sezonunda Kent Oyuncuları’ndan, yani Yıldız Kenter ile Müşfik Kenter’den izlemiştim Melih Cevdet Anday’ın “Mikadonun Çöpler” başlıklı oyununu. Ses Tiyatrosu’nun “18 Oyunları”ydı, aradan geçen zaman kırk yılı aşmış. Bir anlamda “ben” ve “öteki”nin sorgulanması olarak yorumlamış, günlerce etkisi altında kalmıştım. ...... Yazılışının 40. yılında, Beşiktaş Belediyesi Kültür Sanat Platformu Prodüksiyon Tiyatrosu tarafından sahnelenince kaçıramazdım, kaçırmadım.