10. Trabzon Devlet Tiyatrosu Uluslararası Karadeniz Tiyatro Festivali’ne Rusya Federasyonu’ndan katılan Yaban isimli oyun, dünyanın, insandan sonra, yeni ya da alternatif bir insanlık tarihinin başlangıç noktasında konumlanır. Yani tarihi “insandan önce” ve “insandan sonra” diye ayırma girişiminde bulunur..
“Sen Ne Kadar da Büyümemişsin” Çok Orijinal Bir Oyun, “ içimdeki çocukluk ” edebiyatı tam unutulmuşken, bu edebiyatın söylemlerini tekrar gündeme getiren bir oyun.Çok sulandırılmış olan bu konu, Çok Orijinal Bir Oyun’la da zihinlere bir şey katmadığı gibi,zihinleri daha da bulandırıyor.Bütün çocukluklar hazine değerinde mi?
Bu yazıyı yazmaya başlamak için tiyatro festivalinin sonuçlanmasını bekledim... Cuma akşamı izlediğim Kazakistan’ın başarılı oyununun ardından, Zorlu’da düzenlenen kapanış kokteyliyle noktalandı her şey. Festivalin sonuna doğru hava da açtı.
Bugün ( 28 . 05 . 2009 ) Cumhuriyet Gazetesi’nin Kültür-Sanat sayfasını açanlar Ankara Sanat Tiyatrosu’nun İstanbul’a taşınma kararı aldığı haberi ile karşılaştılar. Ankara için buruk bir hüzünle sarmalanmış bu haber- ne garip -İstanbul için ise , umutlu bir sevinci içinde gizliyordu.
Tiyatro KEDİ’nin son prodüksiyonu FİGARO’nun DÜĞÜNÜ’nde O ilk FLÖRT’ümüz, OLAMAM SENDEN BAŞKASIYLA dediğimiz ilk aşkımız. AH NEREDE diye yolunu gözlediğimiz kolejli sevgilimiz FÜSUN ÖNAL
Bazı tiyatrolar sezonu kapattı bazıları da kapatmak üzere… Bu yıl pek fazla oyunlarla ilgili yazamadım fakat yeni sezonla birlikte kültür ve sanat merkezlerinden, özel tiyatrolardan şehir tiyatrolarına, dekordan kostüme, oyuncudan seyirciye kadar bütün ayrıntıları olumlu olumsuz eleştirilerimle birlikte çerçeveleyip sizlere sunacağım..
Bu başlık için İzmirli dostlarımın bana kızacağına eminim ama evet, itiraf ediyorum; bir İzmir aşığı olarak Manisa’yı kıskanıyor(d)um. Bakınız Kıskanıyor(d)um diyorum. –dum diyorum çünkü şimdi duygularım biraz karışık. Keşke hep kıskanmaya devam etseydim kıskançlıktan tırnaklarımı etlerime geçirsem anıra, anıra ağlasam yerlerde yuvarlansaydım.
Genç günlerde ilk izlediğim oyundu Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nin Küheylan adlı oyunu.Peter Shaffer’in oyununu Oğuz Bıyık yönetmiş.Sahnede viyolonseliyle Zeynep Ayşe Hatipoğlu eşlik ediyor oyuna. Sahnede altı at karşılıklı,arkada violensel,önde doktor odası,hasta odası ve ev.
“TİYATRO SANATI İNSANI TANIMA VE SEVME ÇABASIDIR.” -SİZİ İLK ÖNCE TİYATRONUN HANGİ YÖNÜ İLGİNİZİ ÇEKTİ ? - İnsan bir kere alkışlandı mı ki tiyatrocular buna sahne tozu yutmak diyorlar , hep alkışlanmak istiyor. İflah olmaz bir tiyatro aşkına tutuluyor.....
Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu'nda geçirdiğim 9 senede hafızamdan geçenleri paylaşmak istiyorum sizlerle. 9 senedir aynı havayı solumak, aynı insanlarla aynı şakaya gülmek, kahkahalarla göz yaşlarına boğulmak...
Nisan Ayı içerisinde planlanan “2010 İstanbul Türkiye Üniversiteleri Tiyatro Şenliği” bir ay gecikmeli olarak 15 Mayıs tarihinde başladı. Türkiye’nin bir çok farklı üniversitesinden 42 tiyatro topluluğunun katılımıyla 11 farklı sahnede gerçekleştirilen organizasyon 30 Mayıs’a kadar sürecek.
17 Mayıs tarihinde Ankara’da bir milyona yakın insanın katılımıyla gerçekleştirilen büyük yürüyüşün ardından, l8 Mayıs tarihinde de İstanbul’da yaklaşık bin kişinin katıldığı çok anlamlı bir eylem yapıldı.
Aslına bakarsanız bu yaptığımız, cesaret isteyen bir iş. Neden dersiniz ? Bilimsel değil , kişisel.. Her türlü değerlendirmeye de açık.. 2008-2009 yılında sahneye çıkmış 225 oyunu listeledik. Bunları kategorize etmeye çalıştık.
Trabzon’da bu mevsimde, aslında bir yıl boyu, düzenlenen kültürel etkinliklerin başında hiç kuşku yok ki Uluslararası Karadeniz Tiyatro Festivali geliyor. 2 Mayıs’ta başlayıp, neredeyse iki haftayı katlayacak olan bu festival boyunca...
20. yüzyılda ve devamında ortaya çıkan teknikler modern dans ve çağdaş dans adı altında toplanırlar. Merkeze, vücudun doğal hareketliliğini koyan bu teknikler, hareket alanını çoğaltmak için klasik danslardan sıyrılarak, yer çekimi, beden-zihin ilişkisi, zaman ve mekan ilişkisi gibi harekete ve forma etki eden faktörleri sorgulayan, daha derin bir araştırmayı başlatırlar.
Sayın Can Törtop, Bu yıl pekçok tiyatro haberinde öncülük etmiş olan Tiyatro Dünyası sitesi, pekçok sanatçının kenetlenerek yürüdüğü 18 Mayıs eyleminden sonraki haberle de gündem oluşturmuştur.
Yürüyüşle ilgili haber yorumlarını okudum gün boyunca… Güldüm hem de çok… “Tiyatroculardan tehlikeli oyun” Yahu şimdiye kadar hangi sanatçı ülkesinin geleceği adına karanlık oyunlar oynamıştır. Oyunları sansürlenen, filmleri kaldırılan, kitapları yakılan, eserleri korsanlaşan… vs hep onlar olmuştur.
Seyyar Sahne Oğuz Atay’ın “Tehlikeli Oyunlar” isimli romanını oyunlaştırmış. Oğuz Atay’ı hatırladık: “Öyle bir çıkmazdır ki düzenden yana olanın da,düzene karşı olanın da aynı sularda çırpınmasıdır. Haksız olana karşı çıkanın da haksız olduğu ortamdır…
24 Nisan 2009 da Özgür Tiyatro’nun 15.Kuruluş yıldönümü nedeniyle Başkentteydim. 24-25-26 Nisan günlerini kapsayan etkinlikleri izledim. Size Özgür Tiyatro’nun “Sanata Soldan Bakmak” başlığı ile hazırladığı panel ve ardından gelen günde yapılan toplantıda sunulan bildirileri aktarmayacağım.
Hatırlarsınız, bundan bir kaç hafta evvel tiyatrodunyası’nda ve bir çok yerde Anadolu Hisarı’ndaki Feridun Karakaya Sahnesi’nin adıyla ilgili bir değişikliğe gidileceği haberleri yayılmıştı. Bu değişiklik de Beykoz’un kültür, spor ve sanat hayatına bir çok katkı sağlayan Ahmet Midhat adıyla yapılacaktı. Tüm bu haberlerin ardından, belediye meclisi kararını aldı ve sahnenin adının değişeceği kesinleşti.
İnternet medyasında uzun zamandır süregelen Hilmi Bulunmaz/ Coşkun Büktel, Mustafa Demirkanlı/ Ertuğrul Timur polemiğinin Temiz Yayıncılık kampanyasıyla sona ereceğini umuyordum. Hatta Mustafa Demirkanlı’ya bu kampanyaya destek vereceğimi söyledim. Bu kampanya hakkında ilk yazıyı ben yazmak istiyordum.
Yaşar kıldığı her rolde tam egemenlik sağlamış, dünya standartlarında bir aktris, tiyatro tarihimizin gelmiş geçmiş en büyük oyuncularından biriydi Suna Pekuysal. Sihirine, büyüsüne kapılmıştık bir kez. Tiyatroya, sinemaya adanmış, sanat için varolmuş bir yazgıydı onunkisi.
1998’in Eylül’ünde Türkan Hoca’nın “Cumhuriyet’in Bireyi Olmak”ını Cumhuriyet Kitapları arasında yayımladığımda ve de kitabı kendisine imzalattığımda “kültürümüze katkılarımdan” falan söz etmişti de: “Aman Hoca, sen ne diyorsun Allah’ını seversen, ya senin katkıların,” diyecek olmuştum. Gözlerini gözlerimden çekip almıştı. Mütevazıydı.
Maltepe Üniversitesinin bu yıl 7. sini düzenlediği Üniversitelerarası Tiyatro Şenliği ve Yarışması sonuçlandı. Dün gece yapılan ödül töreninde 14 ayrı üniversite kıyasıyla yarıştı. En iyi müzik, en iyi dekor, en iyi yönetmen, en iyi yardımcı kadın ve erkek, en iyi kadın ve erkek ile jüri özel ödülünün yanı sıra birinci, ikinci ve üçüncünün seçildiği geceye bir oyun damgasını vurdu..
Herkes tanıdık. Herkes tiyatrocu, tiyatro yazarı, tiyatro eleştirmeni, tiyatro tasarımcısı, tiyatro emekçisi. Demokratik haklarına, laik Cumhuriyet’e sahip çıkmak isteyen herkes yürüyor…Ellerinde pankartlarla, el ele omuz omuza…Genci yaşlısı, yeni sahneye çıkanı, emekli olup da heyecanını kaybetmeyeni yan yana. Galatasaray’dan Taksim’e yürüyoruz…
İnsanı bedenimizde var edebilmek için insanın gözlemine, onu anlamaya, empati kurmaya, yani dünya görüşü sahibi olmaya gereksinen bir mesleğimiz var. Birbirimize yaptıklarımıza bakın! Bu mesleği yapan birinin insan düşmanı olması zorunluymuş gibi bir görüntü... Eğer bu doğruysa tiyatro ne? İnsana kötülük bilgisi yayan bir meslek! Öyle mi?
Sevgili İsmail Can Törtop, Dünyanın her yerinde bir internet sitesi editörü olmanın bedeli yıllık 100, 150, bilemedin 250 dolarlık bir masraf yapabilmenin ötesinde bir “şey” gerektirmez. Ama bu parayı ödeyebilecek kadar maddi olanağı olması bir insana aklına esen her şeyi yazıp çizip ortalığa serme hakkı vermez…
Size Mehmet Korkusuz. adlı tiyatrocu genç bir arkadaşımdan bahsetmek istiyorum. Kendisiyle geçen ay tanıştım. Siirt Pervari'de tiyatro çalışmaları yapıyor. Yokluklar, olanaksızlıklar içinde. Fakat tiyatro yapmayı kafasına koymuş bir kere. Adı gibi cesur ve korkusuz. Oyunu da yine kendisi yazmış: "Kahveden Sahneye".
Tiyatro da sezonun sonuna geliniyor. Oyunların bir bölümü önümüzdeki sezona kadar ara vermeye hazırlanırken, önemlice bir bölümü turne hazırlıklarına başlıyor. Yeni oyunlar, yeni tiyatrolar seyircileri ile buluşmaya hazırlanıyor.
Yücel Erten, İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda Aziz Nesin’den uyarladığı “Ne Dersin Azizim”i yılın ilk ayında ramp ışıklarına kavuşturdu. Hem de, tıpkı yıllar önce Kocaeli Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda yönettiği “Azizname”de olduğu gibi, bu kere de altısı erkek, ikisi bayan oyuncu ve bir piyanist ile…
İzmir’de tiyatro sanatının bu günkü durumuna kısaca bir göz atalım. Öncelikle İzmir’de gerçekleştirilen temsil sayısı İstanbul’un aylık temsillerinin %5ini dahi maalesef bulmamakta. Bunun yanında İzmir’deki kimi profesyonel tiyatro toplulukları, gişe endişeleri amatör topluluklarda seyirci endişesi sebebiyle sanat ve estetik kaygısını ikinci plana atarak, seyirciyi güldürmek ve gişe yapmak adına vasatın altı işleri seyirciye sunmaktadırlar.
Kemal Oruç tarafından kurulan Drama Kumpanya'nın ilk durağı Ümraniye Cezaevi... Bilgiyle bilgisizliğin çatıştığı, kitap okumanın bile hobi olduğu şu dönemde, özellikle aydınlanmaya ihtiyaç duymaktayız. Küçücük çocukların bile psikiyatr veya psikologlara ihtiyaç duyması ya da bu gereğin onlara empoze edilmesi kökten çürümeye başladığımızı göstermekte...
Hani daha önce anlattım, on bir gün önce bir özel otomobilin yirmi iki yaşındaki sürücüsü yan aynasıyla omzumdan dürtüp beni altına almış, sol arka lastiğiyle belimin üstünden geçmek istemişti ya! Hastane, röntgenler, tahliller, muayeneler, falan… Neyse, kırık çıkık olmadığı anlaşıldı, ama daha önceki yıllarda vaki disk kaymalarım ortaya çıktı, disklerim yeniden dışarı pırtladı, on bir gündür canımdan bezdirdi...
Daha bir ay önce , Mahir Günşiray, Avrupa Birliği’nin o birliğe aday olan ya da çevresindeki ülkeler ve onların kültürleriyle ilişkiler kurarak, bir tür yakınlaşma sağlayarak , etrafında “kendine benzemeyen kalmasın” diye fonlar ayırdığını belirtiyor ve Türkiye’de “Onların bizi algılamasına uygun işler yapmaya başlıyoruz ki oranın kodlarıyla burada iş yapmaya çalışmak bana sahtekarlık olarak geliyor doğrusu.....
Orhan Alkaya’nın ayakta alkışlamayı hak eden işlerinin başında Genç Günler organizasyonu geliyor. Genç Günler, son 2 yılda kabuk değiştirdi ve örnek bir festivale dönüştü. Hatta bu festivalde başarılı oyunların repertuara alınması da ayrı bir alkışı hak edecek bir davranış. Bu sezon izlediğimiz Leonce ile Lena, İnek, Yedi Tepeli Aşk oyunları bir önceki Genç Günler’in tiyatro severlere armağanı.
İzmir, yüz yıllar boyunca sanatın ve kültürün merkezi olan bu güzel şehir, maalesef yıllardır bir boş vermişliğin, vurdumduymazlığın kurbanıdır. Tarihi MÖ 6500 yıllarına kadar giden İzmir’de maalesef ellili yıllardan bu yana bir şehir tiyatrosu yoktur. Yıl 2009 yarım yüzyılı bulan bu süre İzmirli'nin telafi edilemez kaybıdır.
Johann Sebastian Bach (1685-1750) 1707 yılında henüz 22 yaşındayken, amcasının kızı Maria ile evlenmiş, bu eşinden 8, ilk eşi Maria yaşamını yitirdikten sonra 1721'de evlendiği genç ve güzel sesli müzisyen kız Anna Magdelena'dan da 12 olmak üzere toplam 20 çocuğu dünyaya gelmiş. Bach, Magdalena ile otuz yıl geçirmiş. Laurent Fréchuret, yayınlandığında gerçek bir günlük sanılan,....
Geçen hafta Mardin’de yaşanan acı olayın üzerinden oluşan gündeme çeşitli kesimlerden tepkiler devam ediyor. Ancak bunlardan en çelişkili olanı tiyatro disiplininden geleniydi. Güneydoğu’nun şiirsel kenti Mardin’in Bilge Köyü’nde yaşananları uzaylı gibi yorumlayan, oradaki halkı cahil gösteren, toprağa bağlı yaşam mücadelesini sürdüren 7 bin yıllık Mardinli aşiretlere linç kültürü uygulayan, bir kısım yarı-aydın büyük bir aymazlık içerisinde.
İstanbul Ticaret Odası 'nın 12 no'lu Kültür Sanat ve Spor Hizmetleri Meslek Komitesi, özel tiyatro sektörü nün durum değerlendirmesi ve sorunları ve çözüm önerileri başlıklıbir zümre toplantısı düzenleyecektir.
İnsan kavram/kavramlar kuran ve bunu/bunları kendisi gibi olanlara ileten- iletme eğiliminde olan; dünyasını bu kavramlara göre oluşturan bir varlıktır...
Oyun; her ne kadar “bir benlik savaşı” gibi anlatılmakta ise de, içeriğinde “kendin olmak, benliğini bulmak,…” tan ziyade farklı bir saflık da dikkat çekmekte… Yıllarca saf olan şeylere olan özlemimize ve onları ne kadar fazla göz ardı ettiğimize de değinmekte aslında Henrik İbsen.
İnsan; dünyanın başrol oyuncusu, dünya okulunun öğrencisi, bir doğum kapısıyla okula başlayan, her sınıfta öğrenmeye devam eden, kendini değiştiren, geliştiren, fark eden, fark edilen, fark ettiren, zaman oyununun oyuncağı olan.
Benim için yoğun bir dönem başlıyor. Bir yandan provalar ve oyunlar, bir yandan dizi çekimlerinin yoğunluğu… İşte bu koşuşturmalar içerisinde iken bir negatif, bir de pozitif anlamda iki perde kapandı tarihin tozlu sayfalarında. Aslında hepsi de hayatın acı-tatlı gerçekleri… Her şeye rağmen hayat devam ediyor…
Mehmet Raşit Kemali adı bir şeyler anlatır mı bilemem ancak Orhan Kemal adı eminim birçok şeyi anımsatır size. Yaşatır da. O yaşatan bir yazar. Yapıtları ile hala aramızda olan, yaşayan bir yazar. Büyük yazar Orhan Kemal, 15 Eylül 1914 yılında Ceyhan’da dünyaya gelir, 2 Haziran 1970 ‘te de bedensel olarak aramızdan ayrılır.
Sokaktan geçen at arabalarının arkasına takılmak istiyorum, Komşunun bahçesinden mısır araklamak istiyorum, Paydosta okulun kapısından değil sınıfın penceresinden atlamak istiyorum...
Sevdiğim oyunlardan birinde iki adam kolkola sahneye girer. Adamlardan birinin kör olduğu açıkça bellidir. Siyah gözlükler takmıştır,elindeki beyaz baston ile çevresini yoklayarak yürümektedir. Koluna girdiği adam ise gidilen yöne sırtını dönmüştür, geri geri yürümektedir. Bu adam, kör adamın kılavuzudur.(!) Ama konuşmalar ilerledikçe onun da gözlerini yummuş olduğunu anlarız.
Kutsal bir mabed gibidir benim için.Mimarisiyle, her ayrıntının ince bir estetik beğeninin izini taşıyor olmasıyla..bana Yıldız Kenter'i ve o muhteşem oyunları hatırlattığı için.
Televizyon muhabbetlerinde, gazete köşelerinde "Bir başkaydı eski bayramlar" yavesi ortalığı kaplayacak. Orta yaş üstü köşe yazarları Burhan Felek’e özenecek, bir bir eski bayram anılarını yazacak. Televizyonlarda Hakkı Devrim, Aydın Boysan, Tarık Minkari, Hıfzı Topuz gibi “baba”lar 1930’lu, 1940’lı yılların bayramlarını anlatacak.
Tiyatro sezonunun açılışıyla birlikte yazılarımın içeriğinde elbette değişiklik olacak… Şimdilik böyle… Tiyatro adına müthiş bir örgütlenme olacak ki hep sorardım “örgütlenme olsa ne iyi olur tiyatro adına” diye. Nedim Saban bu anlamda hakikaten mücadelesi takdire şayan bir abimiz ve tabii ki diğerleri…
Piyanist-besteci Fazıl Say, “Yalnızlığın Kaderi-Bir Müzisyenin Notları” başlıklı bir kitap yayımladı (Doğan Kitap-Temmuz 2009). Fazıl Say’ın yazar olmadığını dünya alem biliyor, o nedenle bir müzisyenin tuttuğu notlardan derlediği kitabını edebiyat açısından değerlendirmek, eleştirmek bana pek doğru gelmiyor.
Öncelikle şunu bilmenizi istedim; naçizane yazılarımın değil yorumlanması, okunması dahi beni müthiş gururlandırmakta ve kendimi önemli hissetmemi sağlamaktadır. Keza birçoğunuzun -artık- bildiği üzere; ben ne eleştirmen, ne de sanatçıyım. Sadece bir izleyiciyim.
Günlerce düşünüyorum acaba bu konuda ben de mi açılsam yoksa içime kapanmaya devam mı etsem? Herkes bir şeyler yazdı ki tartışmak, yazmak, düşünmek, düşündürmek güzeldir… Fikir üretimi açısından… Başladım bile…
İkinci yazımla sizlerle birlikte olabilmenin mutluluğunu yaşıyorum satırlarıma başlarken. İlk yazımda kurma aşamasında olduğum gençlik tiyatrosunda yaşadığım zorlukları anlatmıştım. Yazım yetkili makamlara ulaşmış ve sorunum halledilmişti. Şimdi ise sizlere kurulan Gençlik Tiyatrolarının hatalı felsefelerinden bahsetmek istiyorum.
Rastlantı mı, yazgı mı bilemem.Ama ikimiz de altı yaşındayken tüm zamanlarımızı altüst edecek, üstelik o yaşta bir çocuğun kaldıramayacağı kadar güçlü bir tutkuyla o 'tılsım'lı kadınlara bağlanmıştık.Can bir davette ansızın karşısına çıkan Nisa Serezli'ye, ben Şan Sineması'nda bir film afişinde gülümseyen Filiz Akın fotoğrafına.
Bu köşede yayımlanan “İstanbul 2010 Avrupa Başkenti Yürütme Kurulu Neyi Yürütüyor” ve “İstanbul, Bu Aymazlıkla Kültür Başkenti Falan Olamaz” başlıklı yazılarımı umarım anımsayacaksınız. Açık mı açık, saydam mı saydam bu yazılar karşısında İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı (AKBA) vallahi çıtını çıkarmadı.
“Umarım yazdıklarım genç sanatçıların işine yarar ve onlara bir yol gösterir. Önünde sonunda yıllarını sanatçı yetiştirmekle geçirmiş birinin deneyimlerinden yola çıkılarak yazılmış, hayatının büyük bir bölümünü bu işe vermiş birinin elinden çıkmış bir kitap bu... İşinize yaraması umuduyla...”
Bu yılın başlarında izlediğim Sonbahar filmi,(aynı zamanda memleket hasretimin tavan yaptığı zamandır.)politik sinemanın,nasıl bağırıp çağırmadan,yumuşacık bir duyguyla yapılabileceğini gösteren iyi,sıkı,zarif bir örneğidir…
Latife Hanım’ın kız kardeşinin torunu Muammer Erboy, İzmir ilimizin Çeşme ilçesindeki evinde ağustos aylarında üç yıldır “Emre Elivar Geceleri” düzenliyor. Emre Elivar (1976), özellikle son iki yıldır yaptığı çıkışla klasik müzik camiasında kendisine çok sağlam yer edinmiş genç bir piyanistimiz.
Orhan Veli “Habire de yoksulluk anlatılmaz ki” ya da ona benzer bir şey söyler bir şiirinde. Ben de ciddi yazılardan sıkıldım. Size tiyatro kulislerinden iki fıkra derledim bu yazıda. İkisi de –büyük olasılıkla- kurmaca olsa gerek. Onun için peşinen söyleyeyim ; kimseciklerin alınmasına , gücenmesine , kızmasına gerek yok.
Farkında mısınız? Tiyatro, son yıllarda inanılmaz bir hızla gelişme göstererek; o eski, ciddi, biraz soğuk ve bilindik ambalajını üzerinden çıkartıp atmaya ve yeniliklere yelken açmaya karar vermiş gözüküyor. Gayet iyi de yapıyor bence…
Yazarımız Üstün Akmen’in geçen çarşamba günkü “Gözlemevi” köşesinde yazdığı “İstanbul, Bu Aymazlıkla Kültür Başkenti Falan Olamaz” başlıklı köşesinde, bir önceki hafta aynı köşede değindiği Sema’nın İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’na sunduğu projeyle ilgili sorularına, Ajans’ın o günlerdeki Opera ve Müzik Direktörü Garo Mafyan’dan gelen yanıt üzerine Sema’nın gönderdiği açıklayıcı notu aşağıda sunuyoruz.
Birkaç yıl önceydi. İkinci zil çalarken,ağır ağır kulisteki odasından çıktı.Bir an peşinden gitmeyi,hiç değilse sahneye girişini koridor aralığından izlemeyi düşündüm. Titriyordum. Kımıldayamadım yerimden. Dudaklarında sönen gülümseyiş yeniden alev alacaktı birazdan, biliyordum. Çok güzel, çok etkileyiciydi.
Son günlerde nedendir bilmem, en duygulu anlarıma Sema’nın sesi eşlik ediyor. Nedenini gerçekten bilmiyorum, ama ikide bir kendimi Sema’yı dinlerken yakalıyorum. Bunun nedeni ne? Vallahi bilmiyorum! Edindiğim Sema’nın “Echo II” albümündeki şarkılarının güzelliği ve etkileyiciliği mi, uzun süredir var olan “Sema alışkanlığım” mı, yoksa Sema’nın sesinin yüksek anlatım gücü mü bu halime neden, bilmiyorum, bilemiyorum!
Sevgili Kemal ORUÇ’un 21.01.2009 tarihli makalesine gözüm ilişti bugün yine… Pek öyle iğneli sözlerden hoşlanmam aslen, haddimi gayet iyi bilirim. Lakin; hazır yeterince üzüntülü ve hafif bozuk günlerimden birini yaşıyorken, araya ben de bir iki laf sıkıştırmak istedim desem yalan olmaz.
Tarihe büyük merakım var. Uzun süredir düşünüyorum kendi kendime biz neden tarihimizle barışık bir millet değiliz diye. Ya rant sağlasın diye yıkmışız tarihi yapılarımızı, ya çeşitli küçük politik hesaplarla göz ardı etmişiz eserleri veya aynı küçük hesaplarla abartıp olduğundan başka kalıplara sokmuşuz bu eserleri.
Arjantinli yazar Jorge Luis Borges’in “Ölüm ve Pusula” adlı kitabında “Averroes’in Arayışı” başlıklı bir öyküsü vardır. Tarihin iki farklı döneminde ve iki farklı kültür ikliminde yaşamış iki büyük flozofun, entelektüel varlıklarıyla buluştuğu bu öyküde, kültürler arası iletişimin kimi zaman ne kadar çetrefilli olabileceği parlak bir şekilde sergilenir.
Yaşamımı üç sayfaya ayırdım… Kendimi yani benliğimi kaybetmemek için… Daha kaliteli bir hayat için… 1.Sayfada yazarlar, oyuncular, müzisyenler…vs 2.Sayfada ailem, arkadaşlarım..vs 3.Sayfada ise tanımadığım, samimi olmadığım sıradan insanlar yani otobüs, metro, vapur insanları, esnaf, mekan, yol insanları…vs
Ve genç ilk başrolünü alır…. Aylarca süren turneler, oyunlar, derken bir gün genç büyük patronun yanına çağırmasıyla odasına gider. Artık zamanı gelmiştir.
İstanbul 2010 Kültür Başkenti çalışmalarıyla ilgili olarak aklıma takılan birkaç soruyu geçenlerde gündeme getirdim. Dedim ki, “İstanbul 2010 Avrupa Başkenti” projesi çerçevesinde hani "İdil Biret Haftası" yapılacaktı? Hani Varşova Filarmoni Orkestrası...
Ergenekon… 2 yıldır Türkiye’yi adeta septikleştirip pesimist hale getiren bir operasyonun Tiyatro oyunu olarak sergilenmesini açıkçası bekliyordum. Amerika’da yaşanan ve yaşanılması ihtimal her olay en büyüğünden tutunda, en küçüğüne kadar her şey filmlere konu olur. Şeytanın Avukatı, Bir Başkanın Ölümü… vs.
Bu, belki doğru zamanda doğru adreste olmak, belki biraz acemi şansı, ya da insanların -o verdikçe daha fazlasını alabildiğiniz- enerjilerinden kaynaklanan bir mucize; adı her neyse…
İyi yürekli, hayli kilolu, başında beyaz yemenisiyle yaşadığı konağın kilidi küreği olmuş dadı anne. Hani, Esmeray'ın o şarkısında sözü edilen " korkar kaçar çoluk çocuk, bir çimdik on üç buçuk" lardan biri. Bazen bizim bacı kalfa, bazen sadece bacı, çoğunlukla dadı anne. Ezildiğinin bile ayrımında olamayacak kadar fedakar, sevecen.
Yakın zamanda sahneye konan ‘Işığın ve Karanlığın Oğulları’ projesi hakkında Nedim Saban’ın yazısını, 2010’a yönelik eleştirilerini ve oyunun özensizliği hakkında yorumlarını okuyunca durup düşünmek gerekiyor.
Hiçbir para talebi olmayan, gönüllü(!) tiyatro çalışanı gidip gelmeye başlar. Hayalindeki tiyatroyu yapmak üzere yola çıkmıştır. Ve bunun için en önemli adımlarından birini atar.
Batum İlya Çavçavadze Tiyatrosu’nun 2005 yapımı bir Othello oyununun videosunu izlettirdiler bana…O an Arda Aydın’ın Tiyatro Dünyasın da,Londra’da izlediği Hamlet oyunu üzerine yazdıklarını hatırladım.(Othello ve Hamlet oyunlarının arasında ki bağlantılar nedeniyle!)Benim için bu yıl kesinlikle Othello yılıydı.
Yaz boyunca süren turneleri bir kenara koyarak artık yeni sezonu bekliyorum. Geçmişte Rumeli Hisar yaz gösterilerini dört gözle beklerdik. O zamana göre büyük prodüksiyonların merkezi orası idi. Kerem Avşar’lı Hamlet, Doğan Bavli’li Coriolanus, Cüneyt Gökçer’li Kral Lear ,Mücap Ofluoğlu’lu Cyrano de Bergerac hemen aklıma gelenler.
2006 yılında ne kadar sevinmiştik, adeta göklere yükselmiştik, İstanbul'un adı artık dünya kültür-sanat gündeminin merkezine oturacaktı. Tarihi boyunca farklı kültürleri bir arada yaşatan İstanbul, sahip olduğu dünya kültür mirasını tüm zenginliğiyle Avrupa’yla paylaşacak...
Günümüzde popüler kültürün yaratmış olduğu hastalık, bütün sanat dallarında olduğu gibi Tiyatroyu da büyük ölçüde vurdu. Bu işin eğitimini görenler ve bu işe gönül verenler, birer birer seyirci tarafından kaderlerine terk edildiler.
William Shakespeare…. Gelecek, maddiyat ya da isim kaygısı olmadan, güzel yüreğinden akan aşkın, tutkunun mürekkebiyle yazdığı onca söz, onca sone, onca oyun günümüze kadar gelmiş ve görünen o ki; bizden sonraki nesle doğru da hızla yol almakta…
Kimi öksüz. Kimi yetimdi. Bazıları köprü altlarında, yıkık gecekondularda berduş, sefil bir hayat sürer, horlanır, iteklenirlerdi.Ana kucağına hasrettiler en çok.Sıcak bir ailenin özlemini duyar, karşılarına çıkan yakışıklı, iyi adamlara " size baba diyebilir miyim, amca ? " demekten çekinmezlerdi.
Tiyatromuzun gelmiş geçmiş en önemli oyun yazarlarından biri olan Orhan Asena, 7 Ocak 1922 ‘de Diyarbakır’da doğmuş, 15 Şubat 2001’de yaşama veda etmiştir.
Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de bir oyun sahneleneceği zaman, oyuncu alacak olan tiyatro bir seçme (audition) yapacağını duyurur. Bu seçmelerde istenen genelde tirat, şiir ve zaman zaman şarkıdır. Bu şekilde sahneye koyacakları oyunda ihtiyaçları olan roller için değişik tipte insanları görme ve değerlendirme şansına sahip olurlar.
2006 yılında ne kadar sevinmiştik, adeta göklere yükselmiştik, İstanbul'un adı artık dünya kültür-sanat gündeminin merkezine oturacaktı. Tarihi boyunca farklı kültürleri bir arada yaşatan İstanbul, sahip olduğu dünya kültür mirasını tüm zenginliğiyle Avrupa’yla paylaşacak...
Ey çelişkili ülkemin güzel insanları nasılsınız? Beni sorarsanız sıcaklarla aram iyi olmamıştır hiç, zira üşümeyi özlediğim anlarda kendimi memleket havasına bırakırım… Memleket nire? diye sorarsanız eğer, her ne kadar İstanbul doğumlu olsam da, güzel ülkemin orta yeri diyebilirim sadece…
Haziran ayı ikinci yarısında Beyoğlu İstiklal caddesinde şöyle bir tur attıysanız; Atlas Pasajı’nın içindeki Küçük Sahne’de 15-29 Haziran 2009 tarihleri arasında düzenlenen SAKM 3. Gençlik Tiyatro Festivali’nden haberdar olmuş, hatta belki kiminiz ücretsiz sergilenen bu oyunlardan birini ya da birkaçını izleme imkanı bulabilmişsinizdir.
Evrensel boyutta ünlü piyanistimiz İdil Biret’in geçtiğimiz cumartesi akşamı Topkapı Sarayı’nın birinci avlusunda Whitehall Orkestrası eşliğinde vereceği konser öncesi Alperen Ocakları üyesi bir grup, kapı önünde protesto gösterisi düzenlemiş.
Danışma Kurulu, Gösteri Sanatları Bölümü’nden geçen, Yürütme Kurulu’ndaki istifalardan önce Yürütme Kurulu tarafından değerlendirilerek onaylanan ve bunun üzerine Avrupa’nın 30 şehrinde tanıtımına başlanan 5 Avrupalı partner, 3 Avrupa Kültür Kurumu işbirliğiyle düzenlenen...
Son yazdığım yazının ertesinde yurda döndük nihayet. Nihayet diyorum, çünkü kirlilik ve yağmur bizi biraz yordu. Bir de üstüne hergün dışarda yemek ve olmayan İngiliz mutfağından dolayı İtalyan, Türk lokantalarında hamur ağırlıklı karın doyurma işleri biraz kilo aldırdı, o kadar yürümeye rağmen. Zaten karımın da benim de hiç kilo almaya müsait bünyelerimiz yoktu, iyi oldu...
Moğol'un gelmiş geçmiş en güzel ecesi; ‘ Ruhu Tamu kızılı, alnına ikbal, kardeş, baba kanıyla yazılmış Bağdat Hatun'du o.Dedim ya, kardeş kanına belenmişti bir kez tacı. Erlik Han’a çevirmişti yüzünü.Tutkunun dehlizlerinde bir koşu tutturmuştu.
Tiyatro Dergisi internet sitesi’nde Mustafa Demirkanlı’nın Ertuğrul Günay ile yaptığı söyleşi , tiyatro tarihine geçecek ibretlik gerçekleri gözler önüne seriyor. Söyleşiden anlaşıldığına göre ;
Karikatürist, belgesel film yapımcısı, çocuk kitapları ve oyun yazarı da olan Behiç Ak’ın “Tek Kişilik Şehir” adlı oyunu, ilk kez 2001-2002 sezonunda ülkemizin en önemli yönetmenlerinden Işıl Kasapoğlu tarafından Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu’nda sahnelenmiş bir oyun.
4 Temmuz Cumartesi günü William Shakespeare’in Hamlet oyunundaydık. Öğlen matinesine biletimizi, 1 buçuk ay önce, son derece fahiş fiyata, bir internet sitesinden satın almıştık. Tiyatro’nun kendi sitesinden alma şansımız ne yazık ki yoktu, çünkü biletler aylar öncesinden tükenmişti.
37. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali, geçtiğimiz ayın son günü Daniel Barenboim yönetimindeki La Scala Filarmoni Orkestrası’nın konseriyle son buldu. Bu yıl, La Scala Filarmoni dahil, İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) Kurumsal İletişim Direktörü İdil Kartal’ın içtenlikli yardımları...
Yaklaşık 1 haftadır eşimle Londra’dayız. Bu taa aylar öncesinden hazırlanmış seyahat için İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan çıkarken artık nihayet gidiyoruz diye sevindiğimiz seyahatimizin sonuna geldik. Ne güzel ki, Avrupa’da tiyatro için en hareketli sayılabilecek şehirde her zaman izlenecek bir şeyler bulunabiliyor. Bu yüzden son iki günümüzü de bir takım oyunlar izleyerek geçirebileceğiz.
Çevremizde mutlaka vardır iyi eğitim almış fakat buna rağmen hayatın zorluklarına ayak uyduramayanlar… Hayatından memnun olan, olmayan, memnunmuş gibi yapan… Günlük yaşam içerisinde iyi-kötü yaşanan tüm her şey bu müzikalin içinde…
On bir yıl önceydi. Kadıköy Halk Eğitim Merkezi'nin kulisindeydim. Karşımda Zuhal Olcay. “ Tek gerçek olduğumuz,saf… Nasıl desem, belki de en savunmasız, maskesiz olduğumuz yerdir sahne.Hep rollere sığınıyoruz yaşamda… Oysa, sahnede oyuncu, kendi dışında, farklı bir insanı canlandırabilmek adına elinden geldiğince sahici olmaya çalışır…
Bugün 2 Temmuz 1993 yeniden yanmanın, yakılmanın kara günü… O günden bugüne ne değişti hiç… Hiç bir şey… Ruhban Okulu için yasa çıkarılırken Madımak Oteli’nin Müze olması bu kadar mı zor? Tehlike bunun neresinde… Geçmişle yüzleşip elinizi kalbinizin üzerine koyup “hatalıyız” demek çok mu zor…
Şimdiye kadar Türkçe yazılmış edebiyat ve tiyatro eserlerinden hangileri Çinceye çevrildi? Bu sorunun sorulması için ille de özel bir neden gerekmez, ama benim aklıma Tuncer Cücenoğlu'nun "Çığ" adlı oyununun Çinceye çevrildiğini öğrenince geldi.
Hani mayıs ayı başında bana Trabzon’da (hem de yaya geçidinde) bir otomobil çarptı ya, ben de bunu gazetedeki köşemde duyurdum ya… Elektronik postalar, fakslar, telefonlar… İnsan böyle anlarda sevilme derecesini anlıyor, şımarıyor.
“Paradoxe sur le commedien’de, Diderot oyuncuyla komedyeni büyük bir açıklıkla birbirinden ayırır.Oyuncu o kişiliğe girerken, comedien onu özümser; oyuncu kendi kişiliğinin kuvvetiyle o karaktere bürünürken, comedien kişiliğini tümüyle siler..” Marcello Mastronianni
İstanbul Şehir Tiyatrosu eski Genel Sanat Yönetmeni Orhan Alkaya, Aydın Orak’ın “ ‘Kürtçe tiyatro sadece Güneydoğu’da yapılmalı’ mı?” yazısında dile getirdiği bazı iddialarını yalanladığı ve beni de bir çeşit dezenformasyona katkı sunmakla eleştirdiği bir açıklama yapmıştı.
Türkiye hükümetlerinin Kürt sanatı ve özel olarak Kürt ve azınlık halklarının tiyatrosuyla ilgili içine düştüğü acizlik, yeni ve çarpıcı polemiklere neden oluyor. Hem hükümet, hem de onun sanat kadrolarına atadığı bürokratlar, Kürt tiyatrocularla yaşadığı polemiklerde yoğun çelişkilere boğuluyorlar.
Neyi tercih edersiniz? Değiştirmeyi düşündüğünüz bir topluluğa ulaşmaya çalışan bir oyun yaparak yuhalanmayı mı yoksa zaten ayni fikirde olduğunuz topluluğa oyun yaparak onların alkışları ile tatmin olmayı mı?
Bakın siz Allahın şu işine! Karadeniz’in “başkenti” Trabzon’da, şu ülkeye en büyük zararı vermişgillerden Marmarisli beygir ressamının 12 Eylül’ü sonrası ülke genelinde düşüncenin daralması, buna bağlı olarak kültür ve sanatta yaşanan yozlaşma sonucu doğan bir tiyatro topluluğu var: “Trabzon Sanat Tiyatrosu”.
Belki de tiyatrocu olmak aklında hiç yoktu. Güzel sanatlara yönelik ilgisinden olacak, liseyi bitirdikten sonra İsviçre’ye mimarlık eğitimi almaya gitti.Bir süre sonra Türkiye’ye geri döndüğünde Fransız Filolojisi ve Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümüne devam etti.
Sahnelenecek oyun için bir kişiye ihtiyaç vardır. “Sen yaparsın, sen olursun.” diyerek rolü Yalçın Akçay’a verirler, ilkokul öğrencisiyken. Bursa Erkek Lisesi’nde okurken yine aynı olay gelir başına: “Sen yaparsın, sen olursun.” derler. Moliere’in Cimri adlı oyununda genç Valery rolünü oynar. İktisat Fakültesi’nde okuduğu günlerde de Gençlik Tiyatrosu yeniden yapılanmaktadır.
“Demek Haldun Taner ustanın Zilli Zarife müzikalini oynayalı 41 yıl olmuş. Gülriz Sururi - Engin Cezzar Tiyatrosu’nun kapısından içeri adımını attığı an; bu düz, uzun saçlı, güzel gülüşlü incecik kızı görünce, hele de onunla ayaküstü iki satır konuşunca, Engin’e amiyane bir tabirle “ Bu kızda çok iş var, göreceksin” dediğimi hatırlıyorum..” diyor Gülriz Sururi Gülsen Tuncer için hazırlanmış anı kitapçığında.
Mektup… Ne tuhaf… Eskiden rengârenk zarflar vardı… Yazacağın içeriğe göre zarfın rengi seçilirdi… Sonra “pul sağa mı yoksa sola mı yapıştırılacaktı?” “Aman posta kodunu yaz yoksa ulaşmaz adrese...” gibi telâşeler yaşanırdı.
Cevat Çapan, Baydur’un oyunlarının en belirgin özelliğinin diyalogları olduğunu, tiyatrosunun inceliğinin “kalın hatlı bir eylemselliktense, kişiler arasındaki konuşmalarla derdini anlatmasında” gizlendiğini söyler.
Geçen hafta da yazdım ya, İtalya gezisinden yeni döndüm. Centro Sperimentale Teatrale'in Napoli’de tiyatroda eleştiri ve günümüz dünya tiyatrosu konularında söyleştikten sonra İtalya’nın bol ödüllü genç (30 yaşını 17 Mayıs’ta tamamlamış) oyuncusu Chiara Baffi ile de tanıştım.
1981 yılında kurulan Adana Devlet Tiyatrosu varlığıyla çok önemli olan devlet tiyatrolarımızın başında gelmektedir. Bu önemli kurumu “7 nci Orhan Asena Yerli Oyunlar Festivali” kapsamında Diyarbakır’da görmek sevindiriciydi.
Bundan böyle, Türk edebiyatında ve Türk tiyatrosunda sansür konusunu araştıranlar, Şehir Tiyatrolarının 2008–2009 sezonunda Yahya Kemal Beyatlı’yı anlatan “Kendi Gök Kubbemiz” oyunundaki Yahya Kemal’ in “26 Ağustos 1922” adlı şiirine yapılan sansüre rastlayacaklardır. Yine bundan böyle, sanat ve edebiyat dergileri, temalı özel sayılarını ya da dosyalarını sansür konusuna ayırırlarsa Şehir Tiyatrolarında yöneticileri tarafından yapılan söz konusu sansüre yer ayıracaklardır.
Savaşta kocasını kaybetmiş iş kadını Marion (İpek Bilgin) akşamları papatya çayını içmekte, bitkisel terapi yastığına başını koyar koymaz uyumaktadır. Ama üç haftadır aynı evi paylaştığı onu korumakla görevlendirilmiş genç asker (Rıza Kocaoğlu): “Bu gece s…şmemiz lazım artık. Ben s …şmek istiyorum anlıyor musun? Bir erkeğim ve ihtiyaçlarım var... Benden böyle kaçarak, kapı arkalarında giyinip, tuvaletin, banyonun kapısını kilitleyerek bir yere varamazsın. Biz yatak arkadaşıyız, müttefikiz, s…şmemiz lazım...
BAYRAM DEĞİL SEYRAN DEĞİL.... ŞEHİR TİYATROSU YAHYA KEMAL'İ NİÇİN ÖPTÜ? Değerli şair Orhan Alkaya, ihtiyati tedbirler doğrultusunda, alevilerin tiyatro yakmasından korktuğu için "YEDİTEPELİ AŞK" adlı oyunu repertuardan kaldırtmıştı. Halkın sağlığı düşünülerek alınmış olan bu tedbir üzerine Milliyet gazetesinin haberi yalanlanmış, genel sanat yönetmeni, "ben tiyatro yakarlar demedim" diye beyanat vermişti.
Ülkemizde internet tiyatro yayıncılığının öncüsü olan tiyatrom.com, bir yıl önce yayınladığı veda sayısı ile yayıncılığa son vermişti... Tiyatrom'u büyük saygı ile hatırlıyoruz. Ziyaretçilerimize de Tiyatrom'u ve Ertuğrul Timur'u hatrlatmak istedik.
Altıdan Sonra Tiyatro, 444 oyununun kazandığı büyük başarıdan sonra bu sezon, eski oyunlarından birini 444 ile birlikte yeniden görücüye çıkardı. Bence çok da iyi yaptı. Ekibin "Öldün Duydun Mu?" adlı oyunu Oyuncular Tiyatro Kahve'de sahnelenmeye devam ediyor ve tiyatroseverlerin ilgisini fazlasıyla hak ediyor... Yiğit Sertdemir'in senaryosunu yazıp yönettiği oyun çok renkli ve bir o kadar da düşündürücü.
Alkışlanan Değil Alkışlayanlar Üstün Akmen “Tiyatro sanatçısı koşulları ne olursa olsun, aydınlığa doğru senin daima bir adım önünden gider” demiş. “Mahsun Kırmızıgül Tiyatro Yardım Fonu” Mahsun Kırmızıgül’ün “Beyaz Melek” filminde tiyatro kökenli oyuncular rol almış. Kahraman Acehan Maskeliler oyunu öncesi Haldun Taner Sahnesi’ndeki kafede Kahraman Acehan’a rastladım.
Yıllar önceydi… Tek kişilik sıralarda kimi zaman yan sınıftan gelen Rodrigo’nun Aranjuez melodisine kulak vererek dersin içinde kayboluyorduk. Sanatın özünü, olgusunu kavramaya çalışıyorduk. Örneğin şimdiye kadar dilimizi nasıl da yanlış konuştuğumuzun şaşkınlığına kapılıyorduk. Harflerin hakkını vermeden kelimeleri nasılda yanlış söylüyormuşuz...
Tiyatro sanatı ve diğer sahne sanatlarıyla ilgili her yazı ya da düşünceyi mümkün olduğunca takip etmeye çalışıyorum. Kimi zaman karmaşık, kimi zaman gayet net; üzerine günler hatta haftalarca tartışılabilecek bir çok yazı çeşitli mecralara düşüyor ve ilgi düzeyine göre bunları değerlendirme fırsatı buluyorum. Oynanan oyunlar, verilen ödüller, tutuşulan kavgalar, yapılan her tür iş önüme bir şekilde yazıya dökülmüş haliyle geliveriyor ve bunları okuyorum.
IETM’in Zurich toplantısına 50 ülkeden 500’den fazla sanat ve kültür temsilcisi katıldı. Dört gün süren toplantının teması ‘Yanlış Anlaşılma’ idi. Yanlış anlaşılmaların iletişime ve anlaşmalara zemin hazırlama potansiyeline dikkat çeken konuşmacıların asıl hedefi iletişimi kolaylaştıracak ve artıracak uygulamalara odaklanmaktı.