Çikületa Ayten ve S.K.
Televizyon izlemeyi pek sevmem ancak kimi zaman kahkaha atmak için izlediğim programlar oluyor… İzdivaç programları, yemek programları, rüya yorumları yapan programlar…vs
Televizyon izlemeyi pek sevmem ancak kimi zaman kahkaha atmak için izlediğim programlar oluyor… İzdivaç programları, yemek programları, rüya yorumları yapan programlar…vs
Doğal talihsizlikler dışında insanın zorunlu olarak bir yere tıkılı kalması… Ne korkunç… Enkaz altında kalmak kadar beter bir şey… Hatta daha da kötü… Enkaz kurbanları bile içinde bulundukları durumu bir nebze olsun kabullenebilirler belki… Çünkü onları oraya tıkan doğa şartlarıdır. Ya da insan ihmalidir. Ya kendini doğa kadar hatta ondan da güçlü sananlar? Sözgelimi sokağa çıkma yasağı koyarak o an bulunduğumuz mekâna mıhlanmamızı isteyenler? Bizim bir yerlere tıkılmamızı kendileri için kurtuluş olarak gören ya da toplum düzenini ancak böyle sağlayabileceğini düşünenler? Üstümüze ne büyük betonlar attıklarının farkında değiller mi? (Civan Canova)
1960 yılında Galatasaray Lisesi mezunu olduktan sonra İstanbul Üniversitesi Sinema ve Konservatuar bölümünde dört yıl eğitim gören sanatçıyı ilk olarak Perihan Abla’nın Şakir’i olarak tanımış ve çok sevmiştik. 1975 yılında İşte Hayat filmiyle başlamıştır sanat kariyerine. Ve ardından Habamam Sınıfı Müzikali, Hava Duruşması, Rosenbengler Ölmemeli isimli tiyatro oyunlarında rol almış...
Bayramın ikinci günü Fatih Reşat Nuri Güntekin sahnesindeydim. Salon doluydu ve dolu olmasının nedenini kesinlikle bayram olması sebebine dayandığını hiç sanmıyorum…
İnsanlar annesine ve babasına değil de daha çok yaşadığı zamana benzermiş… Hakikaten öyle… Biz seksen kuşağının çocukları birbirimizi bulduğumuzda konuşmamızdan, hareketlerimizden anlarız yani aynı notalardan konuştuğunuzda şarkınızda aynı oluyor, aynı duyguyu, mantığı hissedebiliyorsunuz. Bizim zamanımızda şöyle şöyleydi gibi geleneksel bir cümle kullanmadım hiçbir zaman ta ki şu ana kadar...
Günlerden Cuma vakit akşam… Kafada bir şeyler var, yeni oluşumlar onları çıkarmam için yazmam lâzım… Fakat bir türlü çıkmıyor… Başım patlıyor, sinirlerim Himalayalar’ın zirvesine Nasuh Mahruki modunda tırmanmış inmeyecek vaziyette…
1967 Samsun doğumlu Hasan Hakan Bilgin Karadeniz Tiyatrosu’ndaki çalışmalarının ardından 1990 yılında Ortaoyuncularla profesyonel oyunculuğa adım attıktan sonra 1990-1996 yılları arasında “Güle Güle Godot, Seyirli Seyir Defteri, Köhne Bizans Operası, Üç Kurşunluk Opera” adlı oyunlarda rol aldı.
1978 Dünya Kupası öncesi Arjantin’de siyasi olayların yaşandığı bir dönemdir. Cesar Luis Menotti ise Arjantin futbol takımının başındadır. Ve o dönem cuntaya karşı olduğu için adı Solcu Menotti olarak anılmış ve “sol kökenli kulüpler daha teknik, sağcılar ise fiziğe dayalı oynar”...
Yedi Tepeli Aşk oyununda müstehcenlik kültür-ırk belirtilmeden konu edilmeliydi. Fakat sadece Sivaslı ve de Alevi bir genç kızın üzerinde bakirelik olayının odaklanması elbette ki doğal olarak bu kesimi kızdıracaktır. Yıllardır mum söndü gibi aşağılayıcı bir şekilde iftiralara maruz kalmış ve bu konuda çok hassas olduğunu bildiğimiz bu kitlenin, sahip oldukları kültür ve değerlerine ne kadar bağlı olduğu bilindiği halde neden böyle oyunlar yazılır ben buna anlam veremiyorum.
8 Mart Dünya Kadınlar Günü münasebetiyle bu hafta Dilber Hala’yla ilgili yazmak istedim. Hiç kuşkusuz Gülse Birsel’in yarattığı başarılı, gerçekten de çok komik karakterlerden birisi… Yerli dizilere yabancı bir kişi olarak Avrupa Yakası’nda sadece Dilber Hala’lı bölümleri seyrettiğimde tebessümle başlayıp, kahkahalara dönüşen gülme krizine girerim.
Atatürk Kültür Merkezinde olağanüstü bir isim var. Adı bile sizi korkutuyor. Böyle bir yeri sen yok sayacaksın “Hayır efendim o isimle yine açacağız. Muhsin Ertuğrul ismiyle yeniden açacağız.” Bunları çok gördük. Yıkılan bir daha yerine gelmiyor.
Kozmetik, moda…vs gibi kavramların yanında akla ilk gelen kelime ve ekonomiyi yönlendiren bir varlıktır kadın… Ve birbirini tamamlayan iki farklı cins, erkek ve kadın… Tıpkı bir puzzle oyunu gibi…
Eğer çocuklar eleştiriyle yaşarlarsa, eleştirmeyi öğrenirler. Eğer çocuklar düşmanlık ile yaşarlarsa, kavga etmeyin öğrenirler.
Bazı tiyatrolar sezonu kapattı bazıları da kapatmak üzere… Bu yıl pek fazla oyunlarla ilgili yazamadım fakat yeni sezonla birlikte kültür ve sanat merkezlerinden, özel tiyatrolardan şehir tiyatrolarına, dekordan kostüme, oyuncudan seyirciye kadar bütün ayrıntıları olumlu olumsuz eleştirilerimle birlikte çerçeveleyip sizlere sunacağım..
Yürüyüşle ilgili haber yorumlarını okudum gün boyunca… Güldüm hem de çok… “Tiyatroculardan tehlikeli oyun” Yahu şimdiye kadar hangi sanatçı ülkesinin geleceği adına karanlık oyunlar oynamıştır. Oyunları sansürlenen, filmleri kaldırılan, kitapları yakılan, eserleri korsanlaşan… vs hep onlar olmuştur.
Beyoğlu’ndaki birinci, ikinci, hatta beşinci el kitapları satan sahafları bilirsiniz… Sonra Beyazıt’takini…
Sokaktan geçen at arabalarının arkasına takılmak istiyorum, Komşunun bahçesinden mısır araklamak istiyorum, Paydosta okulun kapısından değil sınıfın penceresinden atlamak istiyorum...
Tiyatro sezonunun açılışıyla birlikte yazılarımın içeriğinde elbette değişiklik olacak… Şimdilik böyle… Tiyatro adına müthiş bir örgütlenme olacak ki hep sorardım “örgütlenme olsa ne iyi olur tiyatro adına” diye. Nedim Saban bu anlamda hakikaten mücadelesi takdire şayan bir abimiz ve tabii ki diğerleri…
Günlerce düşünüyorum acaba bu konuda ben de mi açılsam yoksa içime kapanmaya devam mı etsem? Herkes bir şeyler yazdı ki tartışmak, yazmak, düşünmek, düşündürmek güzeldir… Fikir üretimi açısından… Başladım bile…
Yaşamımı üç sayfaya ayırdım… Kendimi yani benliğimi kaybetmemek için… Daha kaliteli bir hayat için… 1.Sayfada yazarlar, oyuncular, müzisyenler…vs 2.Sayfada ailem, arkadaşlarım..vs 3.Sayfada ise tanımadığım, samimi olmadığım sıradan insanlar yani otobüs, metro, vapur insanları, esnaf, mekan, yol insanları…vs
Ergenekon… 2 yıldır Türkiye’yi adeta septikleştirip pesimist hale getiren bir operasyonun Tiyatro oyunu olarak sergilenmesini açıkçası bekliyordum. Amerika’da yaşanan ve yaşanılması ihtimal her olay en büyüğünden tutunda, en küçüğüne kadar her şey filmlere konu olur. Şeytanın Avukatı, Bir Başkanın Ölümü… vs.
Ey çelişkili ülkemin güzel insanları nasılsınız? Beni sorarsanız sıcaklarla aram iyi olmamıştır hiç, zira üşümeyi özlediğim anlarda kendimi memleket havasına bırakırım… Memleket nire? diye sorarsanız eğer, her ne kadar İstanbul doğumlu olsam da, güzel ülkemin orta yeri diyebilirim sadece…
Çevremizde mutlaka vardır iyi eğitim almış fakat buna rağmen hayatın zorluklarına ayak uyduramayanlar… Hayatından memnun olan, olmayan, memnunmuş gibi yapan… Günlük yaşam içerisinde iyi-kötü yaşanan tüm her şey bu müzikalin içinde…
Bugün 2 Temmuz 1993 yeniden yanmanın, yakılmanın kara günü… O günden bugüne ne değişti hiç… Hiç bir şey… Ruhban Okulu için yasa çıkarılırken Madımak Oteli’nin Müze olması bu kadar mı zor? Tehlike bunun neresinde… Geçmişle yüzleşip elinizi kalbinizin üzerine koyup “hatalıyız” demek çok mu zor…
Mektup… Ne tuhaf… Eskiden rengârenk zarflar vardı… Yazacağın içeriğe göre zarfın rengi seçilirdi… Sonra “pul sağa mı yoksa sola mı yapıştırılacaktı?” “Aman posta kodunu yaz yoksa ulaşmaz adrese...” gibi telâşeler yaşanırdı.
Yıllar önceydi… Tek kişilik sıralarda kimi zaman yan sınıftan gelen Rodrigo’nun Aranjuez melodisine kulak vererek dersin içinde kayboluyorduk. Sanatın özünü, olgusunu kavramaya çalışıyorduk. Örneğin şimdiye kadar dilimizi nasıl da yanlış konuştuğumuzun şaşkınlığına kapılıyorduk. Harflerin hakkını vermeden kelimeleri nasılda yanlış söylüyormuşuz...
Son yazdığım yazının ardından gelen maillerde “Hiç mi televizyon izlemiyorsunuz? Boş zamanlarınızda ne yapar ne edersiniz, sizi hayata bağlayan alışkanlıklarınız nelerdir?” gibi sorular soruluyor. Kısacası okurlar gazeteci kisvesine bürünmüştü adeta… Neyse…
Ve gelelim güzel bir habere… Orhan Kemal’in unutulmaz eseri 72.Koğuş muhteşem kadrosuyla birlikte tiyatro sahnesinde yerini alıyor…
Ülkemizde, ruhunda yüreğinde sanat ışığı yanan nice çocuklar, gençler var hiç keşfedilmemiş… Ve ne yazık ki ülkemizde hâlâ sancılı sanat düzeni varlığını sürdürmeye devam ediyor. Peki, bu sancı nasıl giderilir? İşte Fazıl Say kendi alanında buna çözüm getirmeye çalışıyor İSTANBUL OKULLARINDA 1000 KONSER projesiyle…
Yüzümde buruk bir tebessüm var aslında, İki duygunun yansıması misali… Maalesef bu günü kutlamak içimden gelmiyor… Ülkemin sanatı adına, Geleceği adına umutsuzum. Daha çok susuz kalacağız birçok şeye. Yakınlarımdan, arkadaşlarımdan, tanıdıklarımdan gelen mesajlarla kutlandım… Fakat ben Dünya Tiyatro Günü’nü kutlayamadım...
Geçen haftalarda çok güzel bir haber aldım. Ve bu haber beni ta çocukluğuma götürdü. Hiç unutmam daha çocukluk günlerimde bir tanıdığımın elime tutuşturduğu şiir kitabını… Soluk gök mavisi kapağını ve saman sarısı iç yapraklarını… Tekrar o güne dönsem inanın hiç aklıma gelmezdi, o günü bugünle pekiştireceğim… Ve ustayla bir şekilde tanışacağım ve hakkında bunları yazacağım… Şairlerin ve yazarların tiyatroya-sinemaya-müziğe katkısı inkâr edilemez… Ve sanatçılar kendilerini sanatçı yapan, üne kavuşturan, şairlerin, yazarların kıymetini bilmelidir her zaman…
Tiyatroda rolünüzün size gerektirdiği o iç ruhu dışa yansıtabilmeniz için bedensel hareketler çok önemlidir. İnsanlar, bitkiler, hayvanlar kısaca doğanın kendisi sürekli bir hareket halindedir. Çünkü hepsinin içinde bir enerji vardır. Dans da bu hareketlerden ortaya çıkmıştır. Ve dansın içinde his vardır.
Hani derler ya insan ölüme yakın anlarda hayatı gözlerinin önünden film şeridi gibi geçermiş diye… Bazen öyle anlar oluyor ki sapasağlam hallerinizde dahi en ufak bir obje, melodi vs. size hatırlatıyor bazı yaşanmışlıklarınızı… Aylardan Haziran… Lisedeyim… Karne haftası olduğu için derslerin boşluğundan yararlanıp şöyle fiyakalısından okulu asalım dedik. Öyle de yaptık. Nasıl mı? O gün birçoğu sevgilisiyle Cankurtaran’a sahile, oradan da but obur amca Erol Taş’ın kahvesine gitmişlerdi.
Artık magazin iş yapmıyor… Halk mankenlerin, şarkıcıların özel hayatlarını merak etmiyor eskisi gibi… Bundan dolayıdır ki içimde bir korku vardı hep… Ya magazin tiyatroya da sıçrarsa… Yoo öyle kolay değil… Tiyatro eskimeyen, asil, ciddi bir iştir… İçinde insan vardır, felsefe vardır… Ve her şeyden önemlisi insanı insana anlattığı için hümanizm vardır… Magazin programlarından hiç hazzetmem.Nedim Saban’a gelince, kendisini çocukluğumdan beri tanırım. Nereden mi? “Dr.Stress”ten…
Ne yazılabilir ki… Anlatmaya gerek yok geçmişi… Bilir zaten herkes gideni… Özellikle tiyatro sanatçılarının vergi borçlarından dolayı çektikleri mali sıkıntıları bilenler bilir…
Derler ki her başarılı bir erkeğin arkasında bir kadın bulunur… Evet, bu doğrudur ama daha doğrusunu isterseniz ben ilerlerken arkaya bakmayı pek sevmediğimden arkada kalan o kadınları tanıma fırsatım olmadı. Ama sizlere dünya gözüyle gördüğüm kadınlardan bahsetmek istiyorum… Eh zaten sizde dinlemek istiyorsunuz belli ki, buradasınız… Sahi siz Mehpare’yi bilir misiniz? Tanıyanınız var mı? Ben tanıyorum. Hem de öyle tanıyorum ki, onu nasıl anlatsam, nerden başlasam diye saatlerdir düşünüyorum…
Tiyatro oyunlarında yer alan bazı yaklaşımlar vardır. Tersinleme yani ironi, ince alayla yoğrulmuş gülmece yani mizah, toplumsal gülmece, politik, toplumsal ya da bireysel taşlamalardır... Son zamanlarda iktidar sahiplerinin sıkı bir Nâzımcı olması, vatandaşlığının geri verilmek istenip mezarının buraya getirilmesi çabasının ardındaki OY-alanmalarının sebebi hiç kuşkusuz yaklaşan seçimlerdir...
Tiyatro hayatına 1962-1963 yıllarında Lale Oraloğlu Tiyatrosu’ndaki “Kötü Tohum” ve “Karanlığın İçinden” oyunları ile başlayan Mehtap Ar daha sonra Nejat Uygur, Tevfik Gelenbe, Üç Maymun Kabare gibi tiyatrolarda çalışmıştır. TV dizileri ve sinema filmlerinde de karakter rollerde oynamıştır...