Sevgili Kemal ORUÇ’un 21.01.2009 tarihli makalesine gözüm ilişti bugün yine… Pek öyle iğneli sözlerden hoşlanmam aslen, haddimi gayet iyi bilirim. Lakin; hazır yeterince üzüntülü ve hafif bozuk günlerimden birini yaşıyorken, araya ben de bir iki laf sıkıştırmak istedim desem yalan olmaz.
Arjantinli yazar Jorge Luis Borges’in “Ölüm ve Pusula” adlı kitabında “Averroes’in Arayışı” başlıklı bir öyküsü vardır. Tarihin iki farklı döneminde ve iki farklı kültür ikliminde yaşamış iki büyük flozofun, entelektüel varlıklarıyla buluştuğu bu öyküde, kültürler arası iletişimin kimi zaman ne kadar çetrefilli olabileceği parlak bir şekilde sergilenir.
Yaşamımı üç sayfaya ayırdım… Kendimi yani benliğimi kaybetmemek için… Daha kaliteli bir hayat için… 1.Sayfada yazarlar, oyuncular, müzisyenler…vs 2.Sayfada ailem, arkadaşlarım..vs 3.Sayfada ise tanımadığım, samimi olmadığım sıradan insanlar yani otobüs, metro, vapur insanları, esnaf, mekan, yol insanları…vs
Ve genç ilk başrolünü alır…. Aylarca süren turneler, oyunlar, derken bir gün genç büyük patronun yanına çağırmasıyla odasına gider. Artık zamanı gelmiştir.
İstanbul 2010 Kültür Başkenti çalışmalarıyla ilgili olarak aklıma takılan birkaç soruyu geçenlerde gündeme getirdim. Dedim ki, “İstanbul 2010 Avrupa Başkenti” projesi çerçevesinde hani "İdil Biret Haftası" yapılacaktı? Hani Varşova Filarmoni Orkestrası...
Bu, belki doğru zamanda doğru adreste olmak, belki biraz acemi şansı, ya da insanların -o verdikçe daha fazlasını alabildiğiniz- enerjilerinden kaynaklanan bir mucize; adı her neyse…
İyi yürekli, hayli kilolu, başında beyaz yemenisiyle yaşadığı konağın kilidi küreği olmuş dadı anne. Hani, Esmeray'ın o şarkısında sözü edilen " korkar kaçar çoluk çocuk, bir çimdik on üç buçuk" lardan biri. Bazen bizim bacı kalfa, bazen sadece bacı, çoğunlukla dadı anne. Ezildiğinin bile ayrımında olamayacak kadar fedakar, sevecen.
Hiçbir para talebi olmayan, gönüllü(!) tiyatro çalışanı gidip gelmeye başlar. Hayalindeki tiyatroyu yapmak üzere yola çıkmıştır. Ve bunun için en önemli adımlarından birini atar.
Yaz boyunca süren turneleri bir kenara koyarak artık yeni sezonu bekliyorum. Geçmişte Rumeli Hisar yaz gösterilerini dört gözle beklerdik. O zamana göre büyük prodüksiyonların merkezi orası idi. Kerem Avşar’lı Hamlet, Doğan Bavli’li Coriolanus, Cüneyt Gökçer’li Kral Lear ,Mücap Ofluoğlu’lu Cyrano de Bergerac hemen aklıma gelenler.
Günümüzde popüler kültürün yaratmış olduğu hastalık, bütün sanat dallarında olduğu gibi Tiyatroyu da büyük ölçüde vurdu. Bu işin eğitimini görenler ve bu işe gönül verenler, birer birer seyirci tarafından kaderlerine terk edildiler.
William Shakespeare…. Gelecek, maddiyat ya da isim kaygısı olmadan, güzel yüreğinden akan aşkın, tutkunun mürekkebiyle yazdığı onca söz, onca sone, onca oyun günümüze kadar gelmiş ve görünen o ki; bizden sonraki nesle doğru da hızla yol almakta…
Kimi öksüz. Kimi yetimdi. Bazıları köprü altlarında, yıkık gecekondularda berduş, sefil bir hayat sürer, horlanır, iteklenirlerdi.Ana kucağına hasrettiler en çok.Sıcak bir ailenin özlemini duyar, karşılarına çıkan yakışıklı, iyi adamlara " size baba diyebilir miyim, amca ? " demekten çekinmezlerdi.
Tiyatromuzun gelmiş geçmiş en önemli oyun yazarlarından biri olan Orhan Asena, 7 Ocak 1922 ‘de Diyarbakır’da doğmuş, 15 Şubat 2001’de yaşama veda etmiştir.
Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de bir oyun sahneleneceği zaman, oyuncu alacak olan tiyatro bir seçme (audition) yapacağını duyurur. Bu seçmelerde istenen genelde tirat, şiir ve zaman zaman şarkıdır. Bu şekilde sahneye koyacakları oyunda ihtiyaçları olan roller için değişik tipte insanları görme ve değerlendirme şansına sahip olurlar.
Ey çelişkili ülkemin güzel insanları nasılsınız? Beni sorarsanız sıcaklarla aram iyi olmamıştır hiç, zira üşümeyi özlediğim anlarda kendimi memleket havasına bırakırım… Memleket nire? diye sorarsanız eğer, her ne kadar İstanbul doğumlu olsam da, güzel ülkemin orta yeri diyebilirim sadece…
Haziran ayı ikinci yarısında Beyoğlu İstiklal caddesinde şöyle bir tur attıysanız; Atlas Pasajı’nın içindeki Küçük Sahne’de 15-29 Haziran 2009 tarihleri arasında düzenlenen SAKM 3. Gençlik Tiyatro Festivali’nden haberdar olmuş, hatta belki kiminiz ücretsiz sergilenen bu oyunlardan birini ya da birkaçını izleme imkanı bulabilmişsinizdir.
Moğol'un gelmiş geçmiş en güzel ecesi; ‘ Ruhu Tamu kızılı, alnına ikbal, kardeş, baba kanıyla yazılmış Bağdat Hatun'du o.Dedim ya, kardeş kanına belenmişti bir kez tacı. Erlik Han’a çevirmişti yüzünü.Tutkunun dehlizlerinde bir koşu tutturmuştu.
Tiyatro Dergisi internet sitesi’nde Mustafa Demirkanlı’nın Ertuğrul Günay ile yaptığı söyleşi , tiyatro tarihine geçecek ibretlik gerçekleri gözler önüne seriyor. Söyleşiden anlaşıldığına göre ;
37. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali, geçtiğimiz ayın son günü Daniel Barenboim yönetimindeki La Scala Filarmoni Orkestrası’nın konseriyle son buldu. Bu yıl, La Scala Filarmoni dahil, İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) Kurumsal İletişim Direktörü İdil Kartal’ın içtenlikli yardımları...
On bir yıl önceydi. Kadıköy Halk Eğitim Merkezi'nin kulisindeydim. Karşımda Zuhal Olcay. “ Tek gerçek olduğumuz,saf… Nasıl desem, belki de en savunmasız, maskesiz olduğumuz yerdir sahne.Hep rollere sığınıyoruz yaşamda… Oysa, sahnede oyuncu, kendi dışında, farklı bir insanı canlandırabilmek adına elinden geldiğince sahici olmaya çalışır…
Bugün 2 Temmuz 1993 yeniden yanmanın, yakılmanın kara günü… O günden bugüne ne değişti hiç… Hiç bir şey… Ruhban Okulu için yasa çıkarılırken Madımak Oteli’nin Müze olması bu kadar mı zor? Tehlike bunun neresinde… Geçmişle yüzleşip elinizi kalbinizin üzerine koyup “hatalıyız” demek çok mu zor…
Şimdiye kadar Türkçe yazılmış edebiyat ve tiyatro eserlerinden hangileri Çinceye çevrildi? Bu sorunun sorulması için ille de özel bir neden gerekmez, ama benim aklıma Tuncer Cücenoğlu'nun "Çığ" adlı oyununun Çinceye çevrildiğini öğrenince geldi.
Hani mayıs ayı başında bana Trabzon’da (hem de yaya geçidinde) bir otomobil çarptı ya, ben de bunu gazetedeki köşemde duyurdum ya… Elektronik postalar, fakslar, telefonlar… İnsan böyle anlarda sevilme derecesini anlıyor, şımarıyor.
“Paradoxe sur le commedien’de, Diderot oyuncuyla komedyeni büyük bir açıklıkla birbirinden ayırır.Oyuncu o kişiliğe girerken, comedien onu özümser; oyuncu kendi kişiliğinin kuvvetiyle o karaktere bürünürken, comedien kişiliğini tümüyle siler..” Marcello Mastronianni