Sayın Nedim Saban; Ekim ayında Milliyet Sanat için hazırladığım “Özel Tiyatro Repertuarları” hakkındaki yazıma istinaden yazdığınız mektubu www.tiyatrodunyasi.com’da okudum. Dergiye de yazıyı gönderdiğinizi öğrendiğim için cevap yazmam gerektiğini düşünüyorum. Öncelikle yazdıklarınızı dışarıdan okuyan biri olarak haklı bulacağım kesin ancak belirtmem gereken çok önemli bir ayrıntı var: Bu yazı Eylül ayı başında hazırlandı. Ve ben bu yazı için Tiyatrokare’yi de aramış ve telefona çıkan bir beyefendiden “Halkla İlişkiler Bölümü’nde bu işlerle ilgilenen hanımefendinin yeni işten ayrıldığını” öğrenmiştim...
...... Bunca karanlığın ortasında, geçen haftaki yazının içerdiklerine ilişkin, olağan dışı bir ilgilinin oluşması beni umutlandırdı. Tiyatro sitelerinin yöneticileri dostlarımın “Çocuk aklını çalan hırsızlar” yazısına yer vermeleri ise, ortak duyarlılığının açık ifadesi oldu. Meğer ülke çocuk tiyatrosu cenneti olmuşta haberimiz yok! Şaşırtıcı. Antalya, Trabzon, Çorum, Konya illerinde de okullarda tiyatro yapan gruplar var. Ege, Akdeniz ve Marmara bölgelerinde iller arası turneler yapılıyor. Eskişehir merkezli, bilinen yedi çocuk tiyatrosu grubu var. İçlerinde adları öne çıkan ve bölge çocuklarının tanıdığı ekipler var.
İstanbul'da Şehir Tiyatroları'nın yanı sıra neredeyse her ilçe belediyesi tiyatrolara destek vermeye çalışıyor, bazen festivallerle, bazen toplu bilet alımları ile bazen de tiyatro ekipleri kurarak... Bu belediye çalışmaları içinde bence ayakları en sağlam yere basan Bakırköy Belediye Tiyatroları . Çocuk ve yetişkin tiyatroları ile kendi salonunda Bakırköylüler'e bir repertuar sunan ekip hem oyunlarının ve oyuncularının kalitesi hem de oyunun tanıtımından sahne dışı çalışmalarına kadar kurumsal yapısı ile diğer belediyelere de örnek olması gereken bir kurum.. Bakırköy Belediye Tiyatroları 'nın önümüzdeki dönemde İstanbul’daki tiyatro yaşantısında kendini daha fazla gösteren, belki yer yer Bakırköy dışında da güzel oyunlarını sergileyen bir ekip olması temennisi ile geçtiğimiz hafta izlediğim Dolu Düşün Boş Konuş oyunu hakkında konuşmaya başlayalım..
ŞEHİR TİYATROSUNDA YENİ BİR OYUN!!! Balıkesir Muhallebicisi. Şehir Tiyatroları'nın çiçeği burnunda genel sanat yönetmeni Orhan Alkaya yönetimindeki birilerinin dili sürçmüş olmalı ki, Başbakanın çakma Fazıl Hüsnü Dağlarca şiiri okumasından az sonra, yılların Balıkesir Muhasebecisi'ni, Balıkesir Muhallebicisi diye seyirciye duyurmuşlar.
Sönmez Atasoy un kaleme aldığı Engin Uludağ’ın yönettiği ve Toron Karacaoğlu’nun oynadığı Kendi Gök Kubbemiz Yahya Kemal’in hayatı ve şiirleriyle örülü bir dönem öyküsü. Osmanlı-Cumhuriyet dönemleri, milletvekili, büyükelçilik yılları, Paris-Madrid yılları, orada yaşayan Türkler, dönem şairleriyle ilişkiler, atışmalar…Çocukluktan, aile ilişkilerinden, okul yıllarından başlayan bu örgü sahnede günümüz ile o yıllar arasında geçiş göstermektedir.
Müjdat Gezen Tiyatrosu kurulduğundan bugüne en güzel oyununu sahneliyor Bahariye'de, MUSTAFAM KEMALİM. Mustafa Kemal'in ve devrimlerinin yok sayılmaya çalışıldığı, yeni yetişen gençliğin kafasını karıştırmaya yönelik çalışmaların hız kazandığı, yıkanmış bazı beyinlere, "ben humeyni'yi Atatürk'ten çok seviyorum" dedirtildiği bu devirde tüm gençlerin izlemesi gereken bir oyun çıkarmış ortaya.
Bildiriler okuduğu,hamasi nutuklar attığı,kendince oluşturduğu muhalif kişiliğiyle! en ön saflarda yer tuttuğu alanları terk ederek iktidar koltuğuna oturan tiyatro yöneticisi Orhan Alkaya yeni sezonun açılış toplantısında (Eylül 2008 Cemal Reşit Rey Konser salonunda)”Şehir Tiyatrolarındaki değişimde çok iyi bir noktaya gelindiğini,İstanbul’un dört bir yanında tiyatro şantiyesi kurulduğunu,bu gelişmelerin de bu dönemde yaşandığını…”muştulayarak siyasi iktidara güzellemeler yapmıştı.Tiyatro tarihinde ilk kez bir yönetici iktidarı kollayarak tiyatro açılışı yapmıştı ve bu gözden kaçmıştı.Çünkü üstüne oturduğu koltuk kendine “bu dönemde” ihsan olmuştu.Olacaktı o kadar,ne önemi vardı ki bu minik ayrıntının…Koltuğun büyüsünden olsa gerek bahsi geçen “bu dönemde” tiyatroların,dozerlerle,kepçelerle yıkıldığını unutmuştu.Hatta tiyatroların yıkılmaması için koltuktan önce nasıl da kahramanca!mücadele ettiğini de…
Sayın Özdemir, 1980'lerden beri Milliyet Sanat'ların 1 Ekim sayılarını heyecanla beklerim. İçime ilk tiyatro aşkı düştüğü gün, haftalık yayınlanan dergi "perdeler açılıyor" diye kapak yapardı. Ardından, 15 günde bir yayınlanır oldu ama perdelerin açılması halen kapaktı. Milliyet Sanat'ın 2008 kapağında tiyatronun yerini Frankfurt Fuarına kaptırmasına alınmış değilim. Son derece önemli, uluslararası bir olay. Ayrıca Türkiye'nin nerede durduğunun da bir göstergesi.
LONDRA’DA BİR TÜRK İMAM N.J Crisp’in yazdığı oyun, yapılan değişiklikle, cinsellik ve iletişimsizlik sorunlarında vermek istediği mesajlara yönelik , izleyicileri hazırlama amaçlanarak başlamış.Oyun önce erotik dansla,sonra birbirini dinlemeyen iki insan diyaloglarıyla başlamış.Güzel düşünülmüş.Fakat başarılı görünüyor demek zor.Sally’nin (Fulya Koçak) yaptığı dans, bırakın cinselliği çağrıştırması gizli bir dinin yada doğa dinlerinin bir ibadeti gibi görülüyor.Cinsellik dışındaki bir nitelikte kalıyor.
Mark Ravenhill, 1966 doğumlu bir İngiliz oyun yazarı. 18 oyundan oluşan epik tiyatro oyunu (oyun zinciri de denilebilir) “Vur / Yağmala / Yeniden”i (Shoot / Get Treasure / Repeat) 2007 yılında “Edinburgh Festivali” kapsamında yer alan “Ravenhill for Breakfast’” projesi için yazılmış ve her gün bir oyun oyuncular tarafından okunmuş. Nisan 2008’de Londra’da farklı tiyatrolar, tüm oyunları üç hafta boyunca bu kere sahnelemiş.
Matei Visniec’in Yugoslavya iç savaşından sonra 1996 da kaleme aldığı oyun hala bu topraklarda etnik renkliliği olan her yerde oynanan oyunlara ve savaş sonrası yaşananlara bir ışık tutuyor.İki kadın kahraman.Biri “bizim oralarda herkes aynı dili konuşur”diyen, iç savaşta tecavüze uğramış, hamile kalmış, babasını bilemediği bebeği doğurmamak için direnen, travmada bir kadın; diğeri Amerikali, Boston’lu bir psikolog, iki çocuğunu orda bırakıp kendiyle mücadele için toplu mezar kazıcılar ekibine psikolojik destek için gönüllü olmuş bir kadın. Hasta doktor ilişkisi kısa süre sonra iki kadının güçbirliğine ,paylaşımına dönüyor.Çeşitli nedenlerle nerde olursa olsun şiddete maruz kalanlar,hem de kendi dışlarında gelişen şiddetin kurbanı olanlar…
Bu hafta okuyacağınız yazıyı yazarken, günlerce düşündüm. Alanımızdaki kirlenmenin boyutları, artık kabullenemez durumlara ulaştı. Tiyatro, kendi kendini yiyip bitiren ve giderek, kendi geleceğini karartan iç düşmanlar oluşturmuş durumda. Tuhaf değil mi? Ama ne yazık ki gerçek. Mesleğimizin görülen tarafında olup biten siyasi cambazlıkların dışında, daha aşağılarda yaşananlar buz dağının asıl yüzünü oluşturuyorlar. Ülkemde, ‘Çocuk Tiyatrosu’ başlığı altında yapılan üretimlerin yüzde yüze yakını, kendi geleceği ile oynuyor..
Ersin Umulu’nun sahneye koyduğu beş farklı kadın kahramanla İstanbul öykülerinden oluşan Yedi Tepeli Aşk oyunu,İstanbul-kadın-aşk-ilişkiler-hasret-gurbet-anılar yumağında sizi bambaşka yerlere götürüyor. İstanbul’a kimler kondu Kimler göçtü beş yüz yılda Kimlerin taşlarda kaldı adı Kimlerin boşlukta
İyi duyun anlayın bu Evran’ı İpekten yumuşak, çelikten serttir Evran erendir, yiğittir, merttir Evran bedeldir birkaç orduya Tanrı nimetidir Anadolu’ya.
Türk tiyatrosu, Anadolu uygarlığını oluşturan çeşitli toplumların, Anadolu’ya göç eden Türklerin atalarının ve İslam dünyasının kültürel birikimine dayanan, hem Doğu hem de Batı kaynaklı etkileri içeren bir seyirlik geleneği üstüne kurulmuş. Yani, konunun uzmanları böyle diyor. Biz de nereden bilelim, zorunlu olarak inanıyoruz işte! Oysa, bana sorarsanız, İstanbullumuz Batı modelinde tiyatroyla, azınlıkların İstanbul’da sunduğu tiyatro gösterileri yoluyla çoook önceleri tanışmış, batı modelinde tiyatroyla çoktaaan haşır neşir olmuş. İstanbul’daki Osmanlı Sarayı, yabancı toplulukların gösterilerine büyük önem verirmiş. Padişah efendiler, Batı tiyatrosunu halkına sezdirmeden, halkından çok daha önce Şehr-i İstanbul’da benimsemiş.
Nihayet tiyatro sezonu başladı. Sezon beklediğimiz gibi coşkuyla başladı mı başlamadı mı tartışılır ancak oyunları incelediğim kadarıyla bu yıl bol bol güzel oyun seyredeceğiz diyebilirim.. Ben bu yıla damgasını vuracak oyunlardan birini izledim bile; Tiyatro Kedi ’nin Çalıkuşu oyununu… Reşat Nuri ’nin harikulade romanına yakışan güzellikte bir kurgu, reji ve oyunculuklarla sunulan oyun bu hafta sahnelere merhaba dedi.. Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim, ben oyunu çok beğendim. Bu tip oyunları genelde özel tiyatrolardan izleyemiyoruz; herhalde gişe kaygısı, kadronun büyüklüğüne dair sıkıntılar gibi sebepler etkili oluyor özel tiyatroların bu çekingenliğinde...
Herakles, alevler içinde ölürken, yanından hiç ayırmadığı oklarını ve yayını Philoctetes’e bağışlar. Yunanlılarla beraber Troia savaşına giderken, yolda Philoctetes’in ayağını bir yılan sokar. Yaranın azıp kokması üzerine Yunanlılar onu ıssız Lemnos (Limni) adasına bırakır. Philoctetes, burada oklarıyla kuş vurarak yaşamını sürdürür. Derken kâhinler, Yunanlılara Philoctetes’in okları olmadıkça Troia’nın alınamayacağını söylerler. Kurnaz Odysseus ile soylu delikanlı Neoptolemos elçi olup yola çıkarlar. “Münzevi” Philoctetes, Neoptolemos’tan hoşlanır, ona güvenir. Hastalık nöbetinin yaklaştığını anlayınca da yayını ve oklarını ona emanet eder. Odysseus, hazır yayı ve okları ele geçirmişlerken derhal kaçmaları gerektiği kanısındadır...
Ekim 2008 havada tiyatro kokusu var. Başta şehir tiyatroları olmak üzere bütün tiyatro ekipleri kapılarını açıp perde! Diyecek. Ne güzel, ne iç okşayıcı bir haber değimli. Aylardır özlemini çektiğimiz sahnelere geri döneceğiz. Sevgili seyircilerimiz alkışlarıyla bizi göklere çıkaracaklar… Evet sahne dedim, şu çıkınca her şeyi unuttuğumuz, o alkışlarla her şeyden uzaklaşıp yüksek maviliklerde uçsuz bucaksız bir zevk diyarına doğru yükseldiğimiz SAHNE!
...Fakat son günlerde tiyatro kulis ve fuayelerinde yapılan sohbetlerde özellikle İKSV adına çalışan teknik ve yardımcı personelin ödemelerini alamadıklarını, yaklaşık iki aydır bu konuda kendilerine muhatab bulamadıklarını duyunca şaşırdım. Bu kadar başarılı organizasyonlara imza atan İKSV’nin, belki de bir atlama ya da yanlış anlaşılma sonucu ödemeleri yapamadığını düşündüm.
Lope Felix de Vega Carpio’yu (1562–1635) İspanyol tiyatrosunda duyguya, lirizme, tutkulu eylemlere yer veren, oyunlarında orta sınıf törelerini ve entrikalarını konu edinen oyun yazarı olarak tanıyorum. Halk tiyatrosunu kurarak “comedias” geleneğini geliştirmiş, “Altın Çağ”ın temellerini atmış; yapıların avlularını tiyatro etkinliklerine sahne eylemiş bir yazar olarak bellemişim Lope de Vega’yı...
Garaj İstanbul'da Histanbul, Kemal Gökhan Gürses'in ayni adlı çizgi romanından yola çıkılarak besteci Evrim Demirel ile kurulan ortaklıkta, farklı disiplinlerden gelen yaratıcılar ile ortaya çıkarılmış bir "Proje". Biliyoruz ki yukardaki giriş , bir gösteri eleştirisinden daha çok İstanbul'daki herhangi bir konut "Proje"sini anlatmaya benzedi.Ama ne yapalım ki "ortaya çıkaranlar" "proje"lerini bu sözlerle anlatmayı seçmişler.
Salona girer girmez Barış Dinçel imzalı dekorla yerinizi bulma arasında gidip gelirken içinde “Dikkat et Santiago Nasar seni öldürecekler!...”yazılı bir not olan zarf karşılıyor sizi koltuklarınızda. Gabriel Garcia Marquez’in yazıp Macit Koper’in sahneye koyduğu Kırmızı Pazartesi oyuncu kadrosuyla, dekoru, kostümüyle güzel bir oyun olmuş. Kitabı bu yaz okumuştum ama sahneye daha akıcı bir şekilde taşındığını düşünüyorum. Anlatıcı Murat Garibağaoğlu sahneye geldiğinde yerde dağılmış haldeki mahkeme tutanaklarını toplayarak yıllar sonra geldiği kasabada yaşananları tekrar sorgulamaya başlar. Cinayet savcısının hükmü:”Bana bir önyargı verin, bütün dünyayı yerinden oynatayım.”...
Gülerken ağlamaktır tiyatro, yada ağlarken gülmek, daha doğrusu gülebilmek... İçinde sakladığın bir avuç közü söndürüp; küllerinden yaptığın dev kuleleri gösterirsin sahnede... Evet "bir avuç köz ve dev kuleler ." Ne kadar orantısız değil mi? Değil! "Ne Yaşanmışsa" değildir mantık! Her zaman "Ne bırakmışsa" üzerine kuruludur temel. Yaşanan duygulardan çok etkisi yazdırır insana. Herkes sever, ayrılır, kavuşur yada kaybeder... Ama herkes aynı yoğunlukta değil! Zira yazar olurdu; her köşe başı aşığı yada babasını, sevgilisini her kaybeden...
Augusto Boal'ın geliştirdiği bir siyasal halk tiyatrosu biçimi. Özgürleşme tiyatrosu, görünmez tiyatro, forum tiyatrosu, gazete tiyatrosu gibi biçimsel ve içeriksel çeşitli tanımlar da edinmiş olan Ezilenlerin Tiyatrosu, ilk kez 1956'da Brezilya'da gerçekleştirilmiş, daha sonra Latin Amerika, ABD ve Avrupa'da örneklendirilmiştir. Ezilenlerin Tiyatrosu'nda odak, izleyicilerin oyuna bağlanımlarıdır. Devrimin genel provası yerine geçen Ezilenlerin Tiyatrosu, açık sokak tiyatrosu olarak, gözle görülmeyen siyasal ve toplumsal baskıya karşı izleyicinin oyuncu haline gelerek tavır almasını amaçlar.
Fransız yazar Moliere, donemin bakış açısını mizahi bir dille eleştirip, din kisvesi altında halkın duygularını istismar eden yobaz - bağnaz anlayışın hakim olduğu, körü körüne bağlanmanın yanlışlığına ve cehaletin getirdiği çarpık sorunların doğurduğu içler acısı sonuçlarına işaret ediyor. 400 yıl önce yazılmasına karşın günümüz Türkiye’sinde hala güncelliğini koruması evrensel bir yazar olduğunu bir kere daha kanıtlıyor.
''Almancı'' diğer adıyla Almanya Türkleri, yakın tarihimize tanıklık etmiş bir hadise. 1960’lı yıllarda başlayan göçle, yaklaşık 3 milyondan fazla insan gurbete gitmiş, ekonomik alanda olduğu gibi kültürel alanda da kendisini gösteren bu azınlık, zamanla ülkenin vazgeçilmez bir parçası haline geldi. İzmir Devlet Tiyatrosu; 2001-2002 sezonunda Eskişehir Büyükşehir Belediyesi şehir tiyatroları tarafından sahnelenip; Ahmet mümtaz Taylan' a İsmet Küntay en iyi rejisör ödülü getiren eseri sahneliyor...
Bu hafta tiyatro dünyası için önemli bir gelişme oldu. Ülkemizin en eski sanat kurumu İstanbul Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Nurullah Tuncer görevinden alındı ve yerine Orhan Alkaya getirildi. Tiyatro kamuoyu şehir tiyatrolarını bundan sonra neyin beklediğini düşünüp tartışırken projelerini, vizyonunu, öncelikli olarak yapmak istediklerini konuşmak için ve bir de hayırlı olsun diyebilmek için kendisini ziyaret ettik. Yoğun programına rağmen bize fazlasıyla zaman ayıran ve tüm samimiyetiyle cevap veren Orhan Bey’e teşekkür ederiz. Bu göreve nasıl atandığından kısa ve uzun vadeli projelerine, şehir tiyatrolarının idari yapısına, repertuar seçimine, yeni sahnelere kadar pek çok konuda sohbet ettik. Şehir tiyatrolarının artık sorunlarıyla konuşulan değil layık olduğu sanatsal niteliğiyle anılan bir kurum olmasını hedefliyor Orhan Alkaya…