| Tiyatro Kursu  | Şirket Tiyatrosu
Tiyatro Dünyası
Tiyatro Dünyası Bu Sahnede...
 
Ana Sayfa  |  Hakkımızda  |  Yazılar  |  Haberler  |  Yazarlar  |  Tiyatro Oyunları  |  Tiyatro Grupları  |  Sanatçılar  |  Kaynak  |  Duyuru Panosu  |
Meraklısı İçin Öyle Bir Hikaye Adlı Oyun Üzerine
Zeynet Öztunca




“Yazmasam deli olacaktım… Yazdım… Yazdım… Yazdım… Yazdım… Yazdım!” diyor Sait Faik. Bir insan için yazmak eylemi böylesine kutsal, böylesine hayati olabilir mi diye soruyor seyirciler de kendine. Tiyatronun loş salonunu kocaman bir soru işareti kaplıyor birden: insan yazdığı için mi delidir yoksa deli olduğu için mi ona “yazar” denir?

Savaş Dinçel’in Sait Faik Abasıyanık’ın oyunlarından ve anılarından derleyerek uyarladığı “Meraklısı İçin Öyle Bir Hikaye” adlı oyun iki perde boyunca işte bu sorunun etrafında dönüyor. Türkiye’de yazar olmak, yazı yazmak ve bunu hayatının tam olarak merkezi yapmak gibi kavramlar oyun süresince irdeleniyor. Oyun Sait Faik’in anılarından yola çıkarak hepimizin kafasındaki “yazar imajı”na bir ışık tutuyor, kendimizi kendimize sorgulatıyor. Vücudumuzun en hassas noktalarından olan “sanat damarı”mıza basıyor; bu damarın beynimize “haz” mı yoksa “delilik” mi pompaladığı gibi bir sorgunun pimini bize hiç hissettirmeden çekiyor, beynimizin kıvrımlarına sessizce bırakıyor.

Oyun metne bağlılıktan çok bir doğaçlama havasında ilerliyor. Naşit Özcan’ın muhteşem oyunculuğu ile ete kemiğe bürünen Sait Faik oyun boyunca bize kimi zaman yaşadığı kimi zamansa kurguladığı hikayelerini anlatıyor. Sahnenin sağ köşesine ilişmiş bir dekor misali duran oyunun sessiz kahramanı Ömer Göktay’ın müzik ve ses efektleriyle zaman zaman bu güzel hikayeler canlandırılıyor. Çok fazla dekor bile yok. Yerden biraz yüksek bir platform üzerinde bir yazı masası, bir pencere ve bir kapı. Sahnenin sağ köşesinde boyacı tezgahını andıran masası ve akordeonuyla Ömer Göktay. Ve vazgeçilmez pardösüsü, şapkası ve dinleyenleri içine çeken hikayeleri ile Sait Faik… Sade ama bir o kadar da yerinde hali ile oyun ortamı, aynı derecede sade ama üzerine binlerce satır yazılabilecek kadar derin, bu “kökü kendisinden olan” yazarı anlatmak için hazır bir halde seyircileri selamlıyor.

“Ben yazarken kafamdaki insanlar balığa çıkardı” diyor Sait Faik. Neden balığa çıkıyorlardı? Gidecek başka yerleri mi yoktu sanki de o yosun kokan, tuzlu ve yeşil denize doğru yol almışlardı? “Gözlemci balıkçı” damgasını boşuna alnında taşımıyordu Sait Faik. Renkli burjuva şımarıklıklarından çok şehirli alt sınıfın yüreklerine dokunan hikayeler yazar, denize ve balıkçılara olan ilgisini bu hikayelere bol bol yansıtırdı. Oyunun ilk hikayesi (anısı) de işte böyle deniz kokan bir hikayeydi. Bir kabilede şair olarak küçük görüldüğünden dem vuruyordu yazar. Ölü bir martıdan bahsediyordu. Tüm kabile için sofralarına yemek olabilecek bir et parçasından başka anlam ifade etmeyen bu martı cesedi yazar için binlerce kelime, onlarca dize demekti. Çünkü başka bakıyordu işte damarlarında edebiyat akan bir insanın gözleri. Tüm insanlar, tüm doğa, tüm yaşam onun bir parçasıyken tek bir zerresine bile kayıtsız kalmak kendine ihanet etmek gibiydi yazar için. “Farkında”ydı çünkü. “Fark”ında. Diğer tüm insanlar her şeyin “fayda”sında iken o sadece “fark”ındaydı. Sırf bu sebepten belki onlarca defa “deli” damgası yemişti. Ne çıkar! “Sarhoş adam tatlı bir delidir” demiş yazar; peki şair adam da tatlı bir deli değil de nedir?
Tam da bu noktada akla büyük üstad Shakespeare’in vazgeçilmez üçlemesi geliyor: deli=aşık=şair. Bu şaşırtıcı eşitleme ilk bakışta fazla kişisel görünse de aslında içinde o özü taşıyan tüm “yazıcı”lar için geçerli bir kalıp. Bir deli, bir şair ve bir aşık için söylenebilecek en yerinde söz “aklının dizginlerini hayal gücüne bırakmış” olmasıdır. Akıl, mantık, rasyonellik… Tüm bunları elinin tersiyle iten insanlardır bunlar. İhtiyaçları yoktur çünkü. Bir deli için gökyüzünün ne renk olduğu neden önemli olsun ki o sanrılarında onu istediği renge boyayabiliyorken? Bir aşk nedoren ulaşılmaz olsun ki bir şair için, her dizesinde ona bir nefes kadar yakın olabiliyorken? Bir aşık için dünya neden kötü insanlarla dolu olsun ki sevgilinin bir öpüşü ile hepsini dünya üzerinden silebiliyorken?

İşte böylesine yüce bir meslek iken yazarlık, yazarın tabiri ile “yazıcılık”, insanların ve devletin gözünde nasıl da “boş iş” kıvamına indirgendiğini görüyor ve oyun boyunca kimi zaman çarpıcı bir biçimde kimi zaman ise belli belirsiz eleştiriyor bu sığ görüşleri yazar. Bu eleştirilerin en belirginlerinden biri elbette ki pasaport hikayesi. Yazar pasaport almak için başvurduğunda en büyük engeli meslek tanımı sırasında yaşıyor. Kendini “yazıcı” olarak tabir ediyor fakat memurlara göre bu kelime bir meslek olmak için fazla hayalperest. Sonuç tam da beklendiği gibi oluyor:

“Sait Faik Abasıyanık

Meslek: YOK”

Bir ülke ki sanatçısını “ yok” sayıyor. Sadece sanatçısını mı? Hayır. “Yok” dediği bir yazarın nezdinde kendi insanlarına tutulan bir el fenerini, ağır aksak yürütülen düzeninin koltuk değneğini, karanlık bir dünyanın içinden ışığa doğru tek merdivenini ve tüm bunları toplarsak, kendi kelimelerinin sırlı yüzeyinde tüm insanları yansıtan bir ayna iken yazar, aksini, “kendini” “yok” sayıyor.

Delilik ve yazarlık üzerine en keyifli sahnelerden biri de yazarın mezarlıkta ölülerle sohbet ettiği o çarpıcı sahne. Burgaz Ada’da yaşayan yazar, eline ufak rakısını da alıp mezarlığa gidiyor ve orda bir mezarın karşısına oturup taşın üzerinde yazanları ve ölen kişilerin yaşamlarını anlamaya çalışıyor. Ölülerle konuşmak ve onlara yaşayan birer insan gibi değer vermek yüzeysel bakıldığında çok da sağlıklı bir durum gibi görünmüyor. Fakat alt metinde yazarın oturup içmek için neden mezarlığa gittiğini ve ya sohbet etmek için seçtiği kişilerin neden ölü olduğunu düşündüğümüzde karşımıza çok net bir cevap çıkıyor: sanatçının toplumdan itildiği ve “işe yaramaz” hatta mesleği bile “yok”ken kendini lüzumsuz şeylerle meşgul eden bir insan olarak görüldüğü gerçeği. Toplumdan dışlanan sanatçı kendine bir nevi yeni bir toplum yaratıyor ve yine hayal dünyasının içinde mükemmelleştirdiği o toplumla iletişim ihtiyacını gideriyor. Bu sahne biraz da “deli” olarak görülen ve kendini mezarlıkta babasını bulmaya veren Hamlet’i çağrıştırıyor. Yazar da Hamlet de yaşadıkları toplumun içinde mutsuz ve tatminsizler. Aklın yetmediği böyle bir düzende çareyi kendilerini“deliliğe vurmak”ta buluyorlar.

Sait Faik’in hayatında edebiyat ne denli belirginse yazmaya ve yazarlığa küstüğü zamanlar da en az o kadar belirgin. İlk olarak “Çelme” adlı hikayesinde “askerlikten soğutma” gerekçesi ile dava edilen sanatçı, kitaplarının toplatılması ya da yersiz suçlamalarla karakolluk olması gibi olaylar yüzünden zaman zaman edebiyata ve bu işleyişe küsüyor, yazmaktan bir süreliğine uzaklaşıyor. Oyun içinde de bu sürece bazı göndermeler yok değil. Uzun tiratlarının birinde yazar oyunun akıllara kazınan en belirgin cümlesini kuruyor: “Dört duvar arasına sıkışmış düşünce, küreksiz sandala, kanatsız kuşa benzer.” İşte o bahsettiğim sorgu piminin çekildiği anlardan biridir bu cümle; okuyoruz, izliyoruz, dinliyoruz; peki nasıl oluyor da bizim dışımızdan gelen bir sese hala kulaklarımızı tıkayabiliyoruz? Kendimize saygının bir göstergesinin de önce karşımızdakini dinlemek olduğunu bilmiyor muyuz? Bu ve buna benzer sorulara oldukça kafa yoran yazar, salondaki herkesin de kendine bu sorgu sırasında katılmasını sağlıyor; “sanat damarı”mıza bir çimdik daha atıyor; eksiklerimizi ve bencilliklerimizi önümüze tanıdık birkaç fotoğraf karesi gibi seriyor ve kendi cümlelerinin aynasından hepimizin içindeki o saklı yanlışlara doğru birkaç yansıma gönderiyor.

“Dost” kontenjanını anne sevgisi ile kapatan Sait Faik için arkadaşlar, cemiyetler pek fazla sıcak kavramlar olmasa da bir isim hayatında önemli bir yere sahip oluyor: Orhan Veli. Kişiliklerinin ve yaşam tarzlarının benzeşmesi midir yoksa çok daha derin, sanatsal bir bağ mıdır aralarındaki bilinmez, ikilinin birbirlerine ve yapıtlarına duyduğu sevgi ve hayranlık oyun sırasında da, bu büyük üstada yapılan kısa bir saygı duruşu ile kendini hissettiriyor. Rakısını içerken ve hatta biraz da sarhoş olmuşken eski dostu Orhan’ı anıyor Sait Faik. Birden bir şiiri geliveriyor aklına, mırıldanmaya başlıyor. Derin ve yürekten gelen bir of çekiyor yazar, “bu kadar erken gitmeyecektin” diyor arkadaşına, “ah Orhan...”. Aynı dönemlerde yaşamış bu iki adamı sahnedeki hayali bir el yan yana getiriyor sanki o anda; sıra dışılıkların, tartışmaların ve çekişmelerin vazgeçilmezi olan bu iki yenilikçi birlikte, biri sahneden diğeri ise sahnenin tozlarına karışmış o büyülü ışıktan seyircileri selamlıyorlar.

Ve birden tatlı bir su sesi dolduruyor sahneyi. İnce ince düşmeye başlayan su damlaları ve hafif bir mavi ışıkla harika bir yağmur atmosferi yaratılıyor sahnede. Bu güzel yağmurlu havada Beyoğlu’nda yürüyor Sait Faik. Hafif sarhoş, hafif kederli… Hafif de aşık… Birine değil, bir şeye değil; doğaya, insanlara, insanlığa aşık yazar; damarlarında o özü taşıyan her insan gibi. Bu düşünceler içinde yürürken birden bir güzele rastlıyor caddede. Uzun sarı saçlarını görebildiği kızın yüzünü hiç görmüyor oysa, kızın arkası dönük. Sesleniyor, güzel cümlelerle gülümsetiyor kızı yazar fakat dönüp ona bakmasını sağlayamıyor. Bakmasın! Önemli olan yüzünü çevirmesi değil ki. Bunca kötü şeyin arasında o sarı saçlarıyla yazara ufacık mutluluklar yaşatan bu yabancı varlığın güzelliği yazar için yüzünden, ellerinden, gözlerinden çok daha fazlası. Yazar “güzelliğe” aşık; güzel ise sadece bir figüran. İşte tam bu anda çakırkeyif yazar, Dostoyevski’nin unutulmaz sözü ile güzelliğe olan inancını bir defa daha destekliyor: “Güzel bayan… ‘Dünyayı güzellik kurtaracak.’ “.

İstanbul sokaklarının gizemli atmosferinde, sessizce geceye eşlik eden yağmur damlalarının büyüsünde, rakı şişesinde, mezar taşının hissizliğinde, dosta duyulan özlemin o tanıdık melodisinde, şairlikte, yazarlıkta, yazmanın o baş döndürücü albenisinde geçiyor iki saat ve oyun, yine Sait Faik’e yakışır, hayatın “fark”ında olmanın çok keyifli bir biçimde betimlendiği birkaç cümlesi ile son buluyor:
“Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten… Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir ‘hişt’ sesi gelmedi mi fena…

Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları!”

“Yazmak” sizin için de bu gri dünyada tutunulabilecek tek gerçek özse, bu oyunu izleyin; Türk edebiyatının bu büyük ismi ile aynı özü taşıdığınıza tanık olup edebiyatın bu evrensel gücü karşısında bir kez daha saygıyla eğileceksiniz.

Zeynet Öztunca
İstanbul Üniversitesi
İngiliz Dili ve Edebiyatı
09.11.10 - 20:38


Yazarın Tüm Yazıları


Paylaş      
Yorumlar

Duygu - ( 11/13/2010 )
Her zaman ki gibi sade ama dopdolu! Ellerine sağlık canımın içi.. Bir kaç sene sonra kitaplarını da bu makale gibi büyük bir hazla okuyacağım..

naşit özcan - ( 11/16/2010 )
okadar keyifli bir oyun anlatımınız olmuşki inanın çok beğendim.kaleminize sağlık.sevgilerimle kalın...

Zeynet - ( 11/20/2010 )
Bu başarılı oyun için daha azı yazılamazdı... Tekrar tebrik ediyorum sizi. Yorumunuz için teşekkürler...

erkan - ( 11/25/2010 )
Ben bu oyunu yıllar önce savaş hocadan izlemiştim. Müthişti, şimdide Naşit ustadan izledim harikaydı. İyi olan eserler iyi ustalar tarafından sahnelenince lezzetine doyum olmuyor. Bazen alkış bile az geliyor sanki onlar için...

esin tursucu - ( 12/1/2010 )
yorumunuz için teşekkürler,bende bu oyunu yıllar önce savaş dinçel den izlemiştim,sonra da naşit özcan dan,
teşekkürler savaş dinçel
teşekkürler naşit özcan
teşekkürler sait faik,
başka ne denirki,,


Bu Oyun Hakkındaki Görüşlerinizi Paylaşın !

İsim
Mail  (Yayınlanmayacak)
Yorum
Güvenlik Kodu= 347
Lütfen bu kodu yandaki kutuya yazınız
 

    Son Eklenen Yazılar     En Çok Okunan Güncel Yazılar
'Ağaçlar Ayakta Ölür' - Nevra Serezli ve Tiyatro Kare (Füsun Akmen Balkaya)
Atam Siz Rahat Uyuyun Gençleriniz Size Layık - Yıllar Sonra 'Satıcı'nın Ölümü' - Bir Büyük Sanatçı Argun Kınal'a Veda
    Tüm Tiyatro Yazıları

    Bu Tarihte Yayınlanan Diğer Yazılar
    Bu yazının yayınlandığı tarihte gündemdeki diğer yazılar aşağıda listelenmiştir...

  • Ormanda (Çocuk Oyunu) (Hakan Yozcu) - 11/22/2010
  • Folklorcunun Bir Günü (Hakan Yozcu) - 11/22/2010
  • Sevgili Amcam (Hakan Yozcu) - 11/22/2010
  • Tepsi İçinde Yanan Mumlarla Başlamıştı Herşey... - Dört Kişilik Bahçe (Can Murat Yaşar Şengel) - 11/22/2010
  • Vanya Dayı ve Fail-i Müşterek (Üstün Akmen) - 11/22/2010
  • Romeo ve Juliet: Tüketilemeyen Bir Aşk Hikâyesi (Mustafa Göksal) - 11/22/2010
  • Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim (Metin Boran) - 11/22/2010
  • Kaygan Zemin (Suat Ünaldı) - 11/15/2010
  • BENİM (Kemal Başar'ın) Romeo ve Jüliet'im – İBB Şehir Tiyatroları (Melih Anık) - 11/11/2010
  • -Gömülmeye Razı Olmayı Reddeden- Ölüleri Gömün! (Dilek Öztürk) - 11/11/2010
  • Meraklısı İçin Öyle Bir Hikaye Adlı Oyun Üzerine (Zeynet Öztunca) - 11/10/2010
  • Allah Hayırlara Getirsin, Dün Gece Sabaha Karşı Bir Düş Gördüm (Üstün Akmen) - 11/10/2010
  • Arif Akkaya'nın Cevabına Cevap - Arzunun Onda Dokuzu (Melih Anık) - 11/9/2010
  • Arif Akkaya'dan Melih Anık'ın Arzunun Onda Dokuzu Oyun Eleştirisi'ne Cevap (Arif Akkaya) - 11/8/2010
  • Erkek, Kadın, Özlem, Kin, Sevgi Temalı Bir Mozaik: Dört Duvar (Üstün Akmen) - 11/3/2010
  • Alevli Günler - İstanbul Halk Tiyatrosu (Melih Anık) - 11/3/2010
  • Eda Bingöl Söyleşisi - Opera söylerken hiçbir şeyden almadığım zevki alıyorum! (Onur Şimşek) - 11/3/2010
  • Sûrname (-i Yiğit Sertdemir) 2010 – İstanbul BB Şehir Tiyatroları (Melih Anık) - 11/2/2010
  • ÜSTÜN AKMEN: Eleştirinin Evliya Çelebisi (Devrim Büyükacaroğlu) - 11/2/2010
  • Kan ve Ölümle Gelmişti Alemdar (Pınar Çekirge) - 11/2/2010
  • Peynir ve Yumurta; Kocaeli Şehir Tiyatroları (İhsan Ata) - 10/30/2010
  • İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda Ölüleri Gömün (Metin Boran) - 10/30/2010
  • Çocuksuz, Kocasız, Sevgilisiz, Kentsiz, Ülkesiz: Troyalı Kadınlar (Üstün Akmen) - 10/30/2010
  • Samsun Devlet Opera ve Balesi'nden Kontes Mariza (Onur Şimşek) - 10/30/2010
  • İBB Şehir Tiyatroları - Arzunun (Onda Dokuzu) Dokuz Parçası / Dokuz Kadın (Melih Anık) - 10/25/2010
  • Pitchfork Disney: Korku Tüneli (Zeynet Öztunca) - 10/25/2010
  • Engin Alkan ile Alemdar Üzerine (Sinem Özlek) - 10/25/2010
  • Sen Shakespeare'i Bilir misin Başkan? (Alaattin Emrah Özdilek) - 10/25/2010
  • Burçak Çöllü'yü Henüz Tanımıyorsunuz... (Recep Ali Aksoylu) - 10/24/2010
  • Tehlikeli İlişkiler - Dangerous Liaisons (Mustafa Göksal) - 10/22/2010
  • Tiyatro Stüdyosu 20 Yaşında (Tuncer Cücenoğlu) - 10/22/2010
  • Eyyy Sayın İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı! Sözüm Sizedir... (Üstün Akmen) - 10/22/2010
  • Tehlikeli İlişkiler - İstanbul BB Şehir Tiyatroları (Melih Anık) - 10/21/2010
  • Yüzleşme (Yurdagül Yurtseven) - 10/21/2010
  • İmparatorluk Kuranlar (Murat Örem) - 10/21/2010
  • 16 Yıl Sonra Yeniden Gazi Set (Hakan Yozcu) - 10/21/2010
  • Başbakan'ın Çılgın Projesi, 2010 Ajansını Kurtaramaz (Üstün Akmen) - 10/16/2010
  • Bir Elimde Ud Ordan Oraya Hicran Taşıyorum... (Pınar Çekirge) - 10/16/2010
  • Renkli Banklar Apartmanı (Çocuk Oyunu) (Mustafa Firuz BOZKURT) - 10/14/2010
  • Bir Delinin Hatıra Defteri (Murat Örem) - 10/12/2010
  • Gaziantep BB Şehir Tiyatrosu ve Keşanlı Ali Destanı (Melih Anık) - 10/9/2010


  • Tiyatro Kursu Başlıyor!
    5 Kasım'den itibaren her PERŞEMBE Kadıköy'de!
    Çalışanlara yönelik hobi sınıfı!



    Duyuru Panosu!



    Son Eklenen Tiyatro Oyunları

         Güncel Yazılar

    Yazar olmak ister misiniz?
    Yazar olarak tiyatrodunyasi.com ailesine katılmak, yazılarınızı yüzbinlerce tiyatroseverle paylaşmak isterseniz tiyatrodunyasi@tiyatrodunyasi.com adresine mail gönderebilirsiniz...

    Mail Listemize Üye Olun

         Güncel Haberler
    Şehir Tiyatroları, Özel Tiyatrolara Kasım Ayında da Sahnelerinde Yer Veriyor
    oyun atölyesi'nde yeni sezon başlıyor...

    Tiyatro Dünyası'nı takip Edin
     
     |