Gizli Oturum
İnsan; dünya denen oyun bahçesinin oyuncağı, kâinatın demirbaşı. Dünyaya ruhtan bedenlenerek gelse de, bir zaman sonra ruhu unutup dünyanın malzemesi haline gelir. Varolmayı becermek adına her seferinde kendini dünya nimetlerine kaptırıp, ruhunu terbiye etmeyi unutan insan, tam varolmayı başardığı anda, aslında hiçliğin içinde olduğunu anlayıp bunalıma girer.
Jean Paul Sartre; varoluşçuluk akımının en önemli temsilcilerinden bir tanesi. Oyunlarında insanın hiçliği üzerine kara tablolar çizen, insanın ne yaparsa yapsın özünde hiçlikten kopamayacağını, çünkü bu dünyada bir hiç olduğunu anlatır. Sartre’ın ölüm ve yokoluş üzerine en önemli ve değerli oyunlarından bir tanesidir “Gizli Oturum”. Oyunun temeli ölmüş olan insanların işledikleri suçların kademesine göre aynı odaya alınmalarını ve burada kendilerini sorgulamalarını anlatıyor.
Şehir Tiyatroları’nda bu sezon sahnelenen “Gizli Oturum” Ergün Işıldar’ın yorumuyla sahneye taşınmış. Ece Okay, Emre Narcı, Özge Özder ve Osman Gidişoğlu (Maalesef ben seyrettiğimde rahatsızlanmıştı. Onun yerine genç oyuncu Enes Mazak’ı seyrettik.) oyundaki rolleri üstleniyorlardı.
Oyunun felsefik yapısı gereği, oyuncuların oldukça zorlandığı belli oluyor. Özellikle genç oyuncuların altından kalması zor bir oyun olması, onların sanki düşünsel devinimi artırmak yerine fiziksel devinimi arttırmalarına sebep oluyor. Oyunun temelinde varolan düşünsel gerilimi hissetmek bir yana, ne olduğunu anlamakta güçlük çekiyoruz. Yönetmenin varoluşçuluğun karanlık dehlizlerinde kaybolup, oyuncular yoluyla bizlere aktaramadığı izlenimi yaratıyor. Çünkü belli bir felsefi akıma dair oyunlarda masabaşı çalışmasının daha uzun yapılması, iyi bir inceleme sonucu ayağa kalkılması ve anlatılacak felsefi akımın seyirciye, anlaşılır bir şekilde aktarılması gerekmektedir.
Bu tür oyunlarda oyuncuların oynadıkları rollerden çok, yönetmenin bu oyunu seçerken varoluşçuluk felsefesiyle tam olarak neyin altını çizmek istediği vurgulanmalıdır. Sadece insanı anlatmak değil, insanın kendi kendini yiyip bitirmesine sebep olan dünyevi duygusunu ortaya çıkartıp, bu durumu seyircinin gözleri önüne sermek oldukça önemlidir.
Oyuncuların rollerini ele alış biçimlerinde, sahneden bizlere aktarmalarında teknik oyunculuk metotları bakımından bir sorun olmadığını söyleyebilirim. Sadece belli bir felsefi anlatımın yönetmen tarafından oyuncularını ikna etmesi ve kısacası derdini sahneye taşınmasında sıkıntılar olduğunu ifade edebilirim.
Bir otelin bekleme salonu gibi dekore edilen sahnede, o zenginlik ve abartılı görüntü içinde yaşanan durumlar bir tezatla çok güzel anlatılmış. Dünyaya dair büyük ve ihtişamlı bütün yapıların içinde hiçlik duygusunun büyümesi, tıpkı ülkemizde bir yandan ihtişamlı gökdelenler artarken diğer yanda insanın bireyselleşip, kendi içine sıkışması gibi bir durum anlatılmış.
Özellikle günümüzün varoluşçuluk felsefine yakın duran sistematik durumunu algılayabilmek, insanın dünyevi hırslarına mahkûm oluşunu daha iyi anlamak ve Jean Paul Sartre gibi bir yazarı anlamak adına mutlaka izlenmesi gereken bir oyun.
İyi Seyirler,
Cüneyt İngiz