![]() |
Aktif Konular Üye Listesi Arama |
| Tiradlar | |
| |
|
| Yazar | Mesaj |
|
biraz_intihar
Yeni Üye
Kayıt Tarihi: 03-Temmuz-2010 Gönderilenler: 3
|
![]() Konu: TiradlarGönderim Zamanı: 14-Temmuz-2010 Saat 21:58 |
|
Arkadaşlar elimde olan tiradları olabildiğince göndermeye çalışacağım. Diğer konuya cevap olarak yazacaktım fakat maalesef konu kapatılmış.
Oyun Adı: Nemrut Yazan: Gülşah Banda NEMRUT - (Sinirli, çaresiz) Yüceliğim, büyüklüğüm küçücük aciz bir Topal yüzünden tehlikededir. Hissediyorum, yakınımda, sesini duyuyorum... Soluk alışını duyuyorum çok yakınımda... Benim olan toprakların üzerinde, beni yok etmek için çırpınıyor. (Bağırır) Topal! Topal! Çık ortaya... Çık karşıma... Alamayacaksın canımı bu bedenden... Bu beden ebedidir... Ölüm yoktur onun için... (Çaresiz) Lakin halkın kafasını çelmiştir. Kullarım karşı durmaya çalışmıştır, onlara can veren Nemrut'a. Ben düşemem babamın düştüğü gaflete... Kolay değil Nemrut'un gücünü silmek, yok etmek, ayak altında ezmek. Düzen yeniden kurulacak. Topal'ın canı alınacak ve düzen yeniden Nemrut'un dilediği gibi olacak. Başka kimsenin dilemeğe hakkı yoktur çünkü buralarda. Hak benim... Düzen benim... Can benim... Uzak dur iktidarımdan yarım adam, uzak dur! (Hiddetle kapıya yeltenir, yardımcılarına seslenir. 1. ve 2. yardımcıları girer.) Buraya gelin! Buraya gelin! Sakın kimse saraya sokulmasın. Dışardan kimse, halktan kimse içeri alınmasın! Demir odaya kimse yaklaştırılmasın! Sarayın yakınından bile geçirilmesin kimse! Şimdi çekilin karşımdan. (Çıkarlar.) Topal! Topal! Bulacağım seni! Çocuk olmadan, çocuk doğmadan çıkmalısın huzuruma! (Tahtına oturur) Zaman geçiyor! Zaman durmuyor! Çık ortaya Topal! (Bir an) Ne yaparım ben böyle? Demir bir odada kıskıvrak? Kim sokmuştur beni bu hale? Kimden korkarım ki çevirdim etrafını demir zırhla? Yeni candan mı korkarım? Yoksa Topal'dan mı? Değil... Kullarımdan mı? Değil... Ölümden mi? Hayır! Ölüm bana değil, kullarımadır. Kullar ölür, Nemrut sağ kalır. (Kafasını elleri arasına alır.) Nemrut! Ne yaparsın sen burada? Nemrut! Neden girdin bu demir sandığa? Yoksa, Nemrut'un zulmünden mi korkarsın? Ne dedim ben? Kimedir Nemrut'un zulmü? Bana mı? Kim kapatmış beni buraya? Nemrut mu? Oyun Adı: Ful Yaprakları Yazan: Civan Canova RICHARD - Ben Romeo'nun Jüliet'i tanıdığından daha fazla tanıyorum seni. Sen de beni. Juliet'in Romeo'yu, Ophelia'nın Hamlet'i, Eva Braun'un Hitler'i, Diana'nın Charles'ı tanıdığından daha fazla tanıyorsun. En azından onlardan daha çok sohbet ettik. Daha çok vakit geçirdik birlikte. Ve yakında sıra ölüme gelecek. Bütün aşıklar gibi. Aşkımızla ilgili yazılı bir belge olmayacak belki, ama ilgilenenler ilerde internet kayıtlarından bulabilirler bizim hikayemizi. Ve ben, iki sevgiliye yaraşan en güzel ölümü buldum. Anlatayım mı? Siyanür dolu bir küvete girmeliyiz önce... Ya da baldıran otu... Evet, bu daha iyi. Siyanür derimizden içeri girebilir. Ve de vaktinden önce öldürebilir bizi. En iyisi baldıran otuyla kaynatılmış köpüklü su. Üzerinde ful yaprakları. Binlerce yaprak. Önce o suya girip yıkanmalıyız... Saatlerce... Sadece dokunmalıyız birbirimize. Ellerimizle... Saçlarımızı okşamalıyız. Omuzlarımızı, göğüslerimizi, bacaklarımızı... Sonra çıkmalıyız köpüklerin ve ful yapraklarının arasından... Gözlerimiz kapalı, kokularımız ciğerlerimizde, tenimiz, terimiz ve baldıran otlu vücutlarımız birbirine karışmış, dakikalarca sevişmeliyiz. Wagner çalmalı odada. Faust bizi izlemeli perdenin kenarından, sessizce... Gerçek aşkları göze alamadık. Ölüme bile atlayamadık gerçek aşklarımız için. Oysa nedir ki ölüm? Hiç değilse düşlerimizdeki aşklar için yapmalıyız bunu. Yok olsak bile adresimiz belli olmalı bu saçma sapan boşlukta. Madonna ve Richard. Güneş sistemi... Mars... Kainat... Özel ulak. Gün ağırınca, önce kapıyı çalacaklar. Meraklılar. Sonra da kıracaklar kapıyı. Sonra da, ne yazık ki iki ayrı beden bulacaklar içerde. İki baş, dört kol, dört bacak ve birbirine sırtını dönmüş iki yürek. Ben şimdiye kadar hiçbir ölüme üzülmedim aslında. Ne bir savaş esirine, ne babama, ne de ful yapraklarına... Gülüp geçmedim belki ama hiç üzülmedim. Umursamadım. Ve de... Hep korktum ölümden. Çok düşündüm ölmeyi ama cesaret edemedim. Mars'a yollanacak olan kapsüle isimlerimizi yazdırdım bu sabah. Düşünsene, aşkımız tarihe geçecek. Adem'den beri hiçbir aşk bu kadar uzaklarda duyulmamış, hiçbir aşık böylesine bir gurur yaşamamıştır. Mars'a isimleri yazılan ilk bir milyon insan arasında biz de varız Madonna. Önce uzun bir süre boşlukta dolaşacak adlarımız, sonra da bambaşka bir gezegene düşecek. Ve insanlık kendini yok edinceye, kainat bir atom çekirdeği haline gelinceye kadar orda kalacağız. Sonsuzluğa kazınan kutsal bir aşk. Sen ve ben. Madonna ve Richard... Oyun Adı: Kral Oidipus Yazan: Sophokles ULAK- Sizler bu ülkenin en saygın kişileri, soyunuza yaraştığı gibi yürekten bağlıysanız hâlâ Labdakos soyevine, hazır olun işitmeye, görmeye. Sevgili Kraliçemiz Iokaste öldü. Kendini öldürdü. Çılgın gibi koşup sarayın geçitlerinden yatak odasına girdi. İki eliyle saçını başını yoluyordu, arkasındaki kapılara yüklendi kırdı. Sonra “Laios” diye seslendi çoktan ölmüş olan kocasına. O kehaneti sayıkladı: oğlun babasını nasıl öldüreceğini, anasıyla nasıl uğursuz bir evlilikte ilençli çocuklar üreteceğini. Şu evliliğin cilvesine bak, oğlu kocası olmuş, kendi çocuğundan çocuklara gebe kalmış. Ondan sonra neyin nasıl olduğu benim bilgim dışında. Çünkü çığlıklarla Oidipus girdi içeri. Kraliçenin ne yaptığını sonuna dek göremedim. Gözlerim krala takılı kaldı. Oraya buraya koşuyor, ‘Bana kılıç verin’ diye bağırıyor, hem kendini hem ondan çocuklar doğuran kadının nerede olduğunu soruyordu. O çılgınlıkta insan üstü bir güç onu güdüyor gibiydi. Biri onu çağırmış gibi boğuk bir çığlıkla çifte kapılara abandı, menteşelerinden söktü kapıları, odanın içine daldı… Kraliçenin asılı olduğunu biz de gördük. Perde kordonları ilmek olmuş boynuna. Annesini böyle görünce acıklı bir çığlıkla zavallı yere yığıldı.Ondan sonra olanlar tüyler ürperticiydi. Annesinin giysilerinden altın süs iğnelerini iki eliyle söktü, kendi gözlerine sapladı. Şöyle sözler çıkıyordu ağzından: “Artık göremeyeceksiniz yaşamın acımasız görüntülerini. Çok ama çok baktınız hiç görmemeniz gereken şeylere. Bilmek için kıvrandığım kişileri ise hiç göremediniz. Bundan böyle kararacaksınız!” Bu ünlemlerle yalnız bir değil bir çok defa kaldırıp kaldırıp sapladı iğneleri gözlerine! Ve her defasında kanlı gözleri sakalına sıvıştı. Ağır ağır damlalar değil, kara bir kan seli boşandı gözlerinden aşağı. Bağırıyor biri gelsin saray kapılarını açsın diye. Bütün Kadmos milletine işte babamın katili der gibi görünecek. Babasının katili, annesinin kocası o, uğursuz söz çıkmasın ağzımdan. Düşündüğü: kendi kendini sürgün etmek ülkeden. Burada hiç kalmamak.Onun ilenciyle bu ev ilençli kalmasın diye. Ama gücü yetmiyor, bir yardımcı gerekli onun adımlarını yedmeye. Çektiği acılar bir insanın dayanamayacağı kadar ağır. Bu haliyle sizlere görünecek. İşte saray kapıları açılıyor…Şimdi göreceğimiz manzara ondan nefret eden kişiyi bile acındırır!... Oyun Adı: Venedik Taciri Yazan: William Shakespeare LAUNCELOT GOBO- Elbette vicdanım, önünde sonunda şu efendim olacak Yahudi’den kaçıp kurtulmama yanaşacak. Şeytan dirseğimin dibinde durmadan dürtüyor, diyor ki, “Gobo, Launcalet Gobo, Launcelot’cuğum.” Yahut, “Gobo’cuğum.” Yahut da, “Launcelot Gobocuğum, tabanları yağla, kirişi kır.” Vicdanım “Hayır,” diyor. “kulak ver, namuslu Launcelot, kulak ver namuslu Gobo” yahut da evvelki gibi, “Namuslu Launcelot Gobo, sakın yağdan da kirişten de sakın!” Derken cesur gözü pek şeytan da, “Hadi, kaç fırla git”, diyor, “hadi, Allah aşkına cesaret göster, aklını başına topla, koş.” diyor. Ya vicdanım: kalbimin boynuna sarılmış akıllı uslu sözler söylüyor, “Namuslu dostum Launcelot, mademki namuslu bir adamın oğlusun,” daha doğrusu namuslu bir kadının oğlusun demeli ki yakışık alsın, çünkü doğrusu ya babam pek düpedüz bir adam değilmiş, evet dibi tutmuş hileli süt gibi is kokardı. İşte öyle tuhaf bir çeşnisi vardı; ya vicdanım, “Launcelot sakın kıpırdama.” Diyor; şeytan, “Kımılda.” Vicdanım, “Kımıldama.” Diyor. Ben de “Hey vicdan!” diyorum. “İyi akıl veriyorsun.” “Ey şeytan” diyorum, “güzel akıl öğretiyorsun.” Vicdanın hükmüne girmek için efendim Yahudi’nin yanında kalmam lâzım, o da tövbe olsun, bir türlü şeytan değil mi? Yok Yahudi’den kaçınca hâşa huzurunuzdan, İblisin ta kendisi olan şeytanın emrine girdim demektir. Mutlaka Yahudi, insan kılığında şeytandır. Ah, şu vicdanım hakkına –Vicdanım da öyle kaskatı bir vicdan ki, bana sade Yahudi ile beraber kal diye öğüt vermeye kalkıyor. İblis daha dostça akıl veriyor: kaçıyorum işte ya İblis, tabanlarım emrinde, kaçıyorum. Oyun Adı: Iphigenia Tauris Yazan: Euripides IPHIGENIA- (…) Vah zavallı kalbim! Bugüne kadar sen yabancılara karşı rikkat ve ve merhametle doluydun. Bir Yunanlı eline geçse, kendi ırkından olan insanları düşünür ve ağlardın. Ama şimdi, bu gördüğüm rüyadan sonra, Orestes’in bu dünyadan göçtüğüne inanıyorum; bu inanç yüzünden de, buraya gelen her kim iseniz, beni kendinize düşman bulacaksınız! Demek, doğru imiş o söz, dostlarım! Gerçekten, bahtsızlar kendi dertlerine düşer, kendilerinden daha bahtsız olanlara hiçbir anlayış göstermezlermiş! Ah, Zeus’un estirdiği yel, bir gemi hiç gelmedi buralara, Tokuşan Kayalar’ın arasından geçip Helene’yi getirmediler buraya, mahvıma sebep olan Helene ile Meneleos’u! Öcümü alırdım onlardan, Aulis’e çevirirdim burasını onlara: orada bana düve muamelesi yaptılar, beni boğazladı Danaosoğulları, kurbanı kesne de öz babamdı! Eyvah! O günün acı hâtırası aklımdan çıkmıyor, kaç kere ellerimi babamın çenesine, dizlerine uzattım, sımsıkı sarıldım: “Babacığım, dedim, bana korkunç bir nikâh hazırlamışsın! Sen beni burada kurban ederken annemle diğer Argoslu kadınlar benim için şimdi gerdek türküleri söylüyorlar. Ben ise senin elinle ölüyorum. Hades’miş senin Akhilleus dediğin, Peleus’un oğlu değil! Sen bana koca olarak onu seçtin demek! Bir arabaya bindirip beni bu kanlı düğüne çektin, hileden çekinmedin!” Yüzüm ince tüllerle örtülü idi, ayrılırken kardeşimi kucağıma almadım (öldü o şimdi!), kız kardeşimi öpmedim, utancımdan: Peleus’un evine gittiğimi zannediyordum. Sevgimi göstermeyi, kucaklaşmayı daha sonraya bırakmıştım: nasıl olsa Argos’a tekrar gelecektim. Vah zavallı Orestes, öldüysen, nice nice nimetlerden ve babanın gıpta edilecek mevkiinden mahrum oldun!Doğrusu, tanrıçamın aklını beğenmiyorum! Bir ölümlü kana, yeni doğum yapmış bir kadına veya ölüye elini değdirmeye görsün, lekeli diye sunaklarından hemen uzaklaştırıyor; öbür taraftan da kendisine insanların kurban edilmesinden hoşlanıyor. Zeus’un eşi Leto akıldan, mantıktan bu derece mahrum bir canavarı doğurmuş olamaz. Ben Tantalos’un tanrılara çektiği rivayet edilen ziyafetlere de inanmıyorum, çocuğunun etlerini yemekten zevk almış olamazlar; bence bura ahalisi insan kanına düşkün, bu zalim hislerini tanrıçaya mâl ediyor; çünkü ben hiçbir tanrının kötü olabileceğini kabul etmiyorum. Oyun Adı: Scapi'nin Dolapları Yazan: Moliere ZERBINETTE- Adı Oronte. Or…ron… hayır, Ge. Geronte. Evet Geronte, tamam; işte başımın belası; buldum; işte sözünü ettiğim nekesin adı. Ne diyordum? Ha, bizimkiler de tuttular, bugün buradan başka yere gitmeye kalktılar. Bir şey değil, aşığım parasızlık yüzünden, beni elinden kaçıracak, ne yapsın bu parayı, babasından çekmek için uşağının dalaveresine başvurmaktan başka çare bulamadı. Bakın, uşağın adını iyi biliyorum, adı Scapin. Yaman adam doğrusu, ne türlü övülse hakkıdır. Enayiyi avlamak için bakın ne dolap çeviriyor. Hah, hah, hay!.. Düşündükçe güleceğim geliyor, hah, hah, hah, hay!... Gidiyor, pintiyi buluyor, hah, hah, hah!...Diyor ki, oğluyla berber rıhtımda dolaşırlarken , hah, hah, hay!.. Bir Türk kadırgası görmüşlermiş de, kalyondan bunları içeriye çağırmışlarmış. Sözüm ona, genç bir Türk bunları ağırlamış, aman Tanrım! Tam yiyip içerlerken gemi açılıvermiş. Türk, Scapin'i tek başına bir kayığa bindirip kıyıya göndermiş. Sözde demiş ki babasına söyle, hemen beş yüz altın yollamazsa, oğlunu Cezayir'e götüreceğim. Hah, hah, hay! Almış bizim hasisi, bizim mendeburu bir telaş. Bir yandan da, ne de olsa oğlu ya, merhameti bırakmazmış; ama beş yüz altının lakırdısı da evlat acısı gibi içine işlermiş. Hah, hah, hay! Bir yandan parayı gözden çıkaramazmış, bir yandan da, içinin acısıyla oğlunu kurtarmak için, bin bir çeşit, gülünç çareler bulurmuş. Hah, hay! Bir aralık kadırganın arkasından denize kanun gönderecek olmuş. Hah, hah, hay! Parayı vermeye bir türlü yanaşmazmış da, git dermiş, uşağına, ben bu parayı denkleştirinceye kadar oğlumu bıraksınlar, yerine seni alıkoysunlar. Hah, hah, hay!...Bir aralık da beş yüz altın yerine, beş para bile etmeyecek üç beş kat eski giysisinden vazgeçmeye kalkmış. Hah, hah, hay!... Uşak, bütün bu tekliflerin akıl kârı olmadığını kendisine anlatmış. O, yine, her sözün başında, acı, acı: '' Ama, ne halt etmeye gitti şu kadırgaya, ah kör olası kadırga, ah insafsız Türk! ''der dururmuş. Neyse, bir hayli düşündükten, bir hayli ahlayıp ofladıktan sonra. Ama, sanırım, boşuna anlatıyorum. Hiç gülmüyorsunuz. Efendim? |
|
|
Ve yine ansızın, Bir sabaha karşı Ben de delirir miyim Unutursam gördüğüm son Harikulade rüyayı? Durmayın! Siz kaçın kurtulun. Ben oyalarım hatıraları... | |
|
|
|
rockyonalist
Yeni Üye
Kayıt Tarihi: 21-Temmuz-2010 Konum: Osmaniye Gönderilenler: 1
|
![]() Gönderim Zamanı: 21-Temmuz-2010 Saat 23:05 |
|
Çok işe yarar bir paylaşım teşekkür ederim...:)
|
|
|
Güliver baktı herkes cüce..Eğilerek konuştu...!
|
|
|
|
|
cagla_magla
Yeni Üye
Kayıt Tarihi: 22-Temmuz-2010 Konum: Sivas Gönderilenler: 1
|
![]() Gönderim Zamanı: 22-Temmuz-2010 Saat 16:36 |
|
Arkadaşlar sınav için YERLİ KOMEDİ BAYAN TİRADI arıyorum bana yardımcı olabilir misiniz lütfen...
|
|
|
.....lıhç
|
|
|
|
|
||
Forum Atla |
Kapalı Foruma Yeni Konu Gönderme Kapalı Forumdaki Konulara Cevap Yazma Kapalı Forumda Cevapları Silme Kapalı Forumdaki Cevapları Düzenleme Kapalı Forumda Anket Açma Açık Forumda Anketlerde Oy Kullanma |
|