Fikri mülkiyet hakları doğrudan insan hakları ile ilintili

 

Yazarların güvencesi yazar ajansları mı?

 

“Artık dünyadaki çoğu yayınevi ajansların temsil etmediği yazarların eserlerine bakmıyor.”

 

“Türkiye’de ağır edebiyat okuyan okuyucu sayısı az. Mesela keyif için Suç ve Ceza’yı okuyan birine ender rastlarsınız.”

 

Harry Potter’ın tutunabilmiş olmasının ana sebebi akıllıca, düşünülerek, planlanarak, kolaya kaçmadan yazılmış olması ve okuyucuyu aptal yerine koymaması. İkincisi de evrensel olması.”

 

“ABD’deki gibi kültürel ve sanatsal çalışmaları destekleyen NEA gibi bir organizasyonumuz olsaydı…”

 

“Gelecekte yalnızca iki tip yayınevi olacak: Tekelleşmiş, büyük yayınevleri ve bağımsız, kaliteli ama küçük yayınevleri.”

 

Röportaj: Dursaliye Şahan

 

Dünya Fikri Mülkiyet Hakları Günü’nde bir yazar ajanı ile sohbet etmenin anlamlı olacağını düşündüm.

Zeynep Şen Amerika’da eğitim almış, Word Link Literary Agency’nin telif hakları Türkiye sorumlusu. Sorularımla içtenlikle yanıt verdi. Onunla konuşurken Fikri mülkiyet haklarının doğrudan insan hakları kapsamında olduğunu düşündüm. Bütün fikir emekçilerinin gününü kutluyorum.

 

Yazar ajanı bizim son yıllarda duyduğumuz bir kavram. Biraz bundan bahsedebilir miyiz?

Aslında bu sorunun cevabı, bu işi hangi ülkede yürüttüğünüze göre değişir. Türkiye’de bu işi yapanlara “telif hakkı temsilcisi” denir. Çünkü Türkiye’deki temsilciler temelde kitapların telif haklarını Türkiye’de ya da yurtdışındaki yayınevlerine satmakla mükelleftirler. Yurt dışında bu iş modeli biraz daha farklıdır. Söz konusu temsilci yalnızca elindeki kitap için en iyi yayınevini bulmaya çalışmaz, aynı zamanda o kitap üzerinde gerektiğinde yazarla ve editörle birlikte çalışma yapar ki kitap, yayınevine verilmeden önce alabildiği en iyi şekli alsın. Temsilciler yazarların haklarını savunmak, onları desteklemek ve tabi kitaplarıyla ilgili etkinliklerinde olabildiğince yanlarında olmak zorunda da kalabilirler. Uç bir örnekle açıklayacak olursam; dünyanın en ünlü temsilcisi Wylie Ajansı’nı kuran Andrew Wylie’dir. Bay Wylie, Marquez ya da Orhan Pamuk gibi önemli yazarları temsil eder. Yazarlarından birinin, Salman Rüşdi’nin, başı bir vakit önce derde girmişti, hatırlarsınız. Şeytan Ayetleri kitabı yüzünden hakkında ölüm fetvası çıkmıştı da on yıl saklanması gerekmişti. Bu on yıl zarfında dünyanın dört bir yanındaki yayıncılara ölüm tehditleri yağmıştır. Yayıncıların çoğu da caymak istemiştir kitabın çevirilerini basmaktan. Bay Wylie o zaman Rüşdi için resmen bir dünya turuna çıkıp tüm yayıncıların, kitap çevirileri basılana dek başlarında beklemiştir. Hikâyeyi daha uzatmayayım, devamını bilmek isteyenlerin Rüşdi’nin biyografik eseri Joseph Anton’u okumalarını tavsiye ederim. Diyeceğim o ki, temsilciler, yazarları adına çalışan, işleri bir kitabı yayınevine ulaştırdıklarında bitmeyebilen kimselerdir. O yüzden sırf “telif hakları temsilcisi” ya da “menajer” demek eksik kaçar gibime geliyor.

 

 

Yazar ajanıyla yayıncı temsilcisi arasında nasıl bir fark var?

Yazar ajanıyla, yayıncı arasındaki farka gelince: yayıncının işi editöryal süreç ve baskı süreci ile sınırlıdır. Ajanlar bunun aksine kitabın ellerine geçtiği andan basıldığı ana kadar sürece dahillerdir. Kitap basıldıktan sonra da ya onu eleştirmenlere göndermek gibi işlerle uğraşırlar, ya yazarlarına konuşmalar, okumalar ayarlamaya edebildikleri kadar yardım etmekle ya da yazarın bir sonraki kitabının ne olacağıyla ilgilenmekle. Tabi, bu sonuncusu yayıncıyı da ilgilendirir ama daha sonra.

Yayıncıyla, ajan arasındaki bir diğer fark kitabın matbaaya gidişi ve dağıtımı gibi süreçlerle yayıncıların ve yayınevlerinin ilgilenmesi. Bu noktalarda bir ajana düşen tek iş her şeyin vaktinde yapıldığını ve yazarının haklarının korunduğunu takip etmek aslında.

 

Bizim için yeni olan yazar ajansları giderek çoğalıyor gibi.

Yazar ajansı kavramı, daha doğrusu telif hakları ajansları kavramı, Türkiye’de ağırlıklı olarak 2000’li yıllarda ortaya çıkan bir kavram. Oldukça başarılı birkaç ajansımız var artık. Kalem Ajans, Anatolia Lit ya da ONK ajans gibi… Tabi, ellerinde bolca yazar var ve yurt dışıyla sık sık iş yapıyorlar ki bu da edebiyatçılarımız için çok önemli bir şey. Elbette kendi haklarını kendileri temsil etmeyi tercih eden yazarlar ve birtakım yazarların yurt dışı haklarını da ellerinde tutan yayınevleri var ama ajanslarla çalışmak gitgide daha popüler bir şey oluyor gibime geliyor.

 

Bu durumda başarılı olmak isteyen yazara ajansları öneriyor musun? Ya da yayınevleri de mi ajanslarla birlikte çalışmalı.

Bir ajans, yazar için bir güvencedir. Artık dünyadaki çoğu yayınevi ajansların temsil etmediği yazarların eserlerine bakmıyor. Bir eseri okumayı, o eseri ancak bir temsilci göndermişse kabul ediyorlar. İstisnalar elbette var ama genel tablo böyle. Artık bir iyi kitabı bulmak için 50 kötü demeyeyim ama o kadar da parlak olamayan kitabı okuması gereken ajanslar ve temsilciler. Hal böyle olunca, yayıncılar vakit kaybetmekten kurtuluyorlar ve onlara gönderilen eserleri okumamazlık etmiyorlar. Yani yayıncı vakit kaybetmekten kurtulup gerçekten değerli eserlere bir an önce ulaşabilir olurken, yazar hiç değilse okunuyor, sonunda da eseri en doğru yayınevine ulaşıyor. Bu süreç uzun sürer, kısa sürer, o başka bir hikâye.

Ajansların, yazarlara kattığı bir başka şey aslında yasal bir çeşit koruma. Temsilciler, yazarlarına yayınevlerinin verebilecekleri en iyi anlaşmayı sağlamakla sorumludur. Alınabilecek en iyi telif, avans, sağlanabilecek en iyi koşullar. Yani yayınevi anlaşmasını yapan, yeri geldiğinde bunun pazarlığını yapıp yazarın tüm ödemelerini vaktinde aldığına emin olan, yasal bir sorun olduğunda yazarın hakkını savunanlar temsilcileridir. Zaten bu yüzden bir ajanın anlaşmaların hangi yasalar çerçevesinde yapıldığını çok iyi bilmesi gerekir. Mesela ben Türkiye’de bir yayıneviyle anlaşmaya aracı oluyorsam, o zaman telif hakları yasalarını, Bern Sözleşmesini ve bu gibi pek çok şeyi iyi bilmeli ve tabi anlaşmanın diline, maddelerine çok dikkat etmeliyim.

 

Ajanslar Türk edebiyatına katkı sağlıyor mu?

Birtakım ajansların sağladığını düşünüyorum. Yurt dışına çıkıp birkaç kitapçıya gittiğinizde ilk fark edeceğiniz şeylerden biri çok az yazarımızın eserlerinin raflarda yer aldıklarıdır. İnsanlar bilseler bilseler Orhan Pamuk’la, Elif Şafak’ı, belki bir ihtimal Nazım Hikmet’le Yaşar Kemal’i biliyorlar. Nice değerli yazarımızın adını bile duymamış pek çok okuyucu var. Neyse ki bu tablo son birkaç yıldır değişmekte. Özellikle de Avrupa’da. Fransa, İngiltere, İspanya gibi ülkelerde çevrilip basılan eserlerimiz artmakta ve bundan bizzat ajanslar ve ajanlar sorumlu. Türk edebiyatının dünyaya tanıtılması için bulunmaz bir cevherler aslında. Gidecek daha bir hayli yolumuz var, özellikle de Amerika piyasası söz konusu olunca ama zamanla istenilen sonuçların alınabileceği kanısındayım.

Yurt içine gelince; ajansların burada başardıkları en büyük şey bence işlerin daha hızlı ilerlemesini ve her şeyin yakından takip edildiğine, hiçbir şeyin atlanmadığına emin oluyor olmaları. Onların gözetiminde telif yasalarına aykırı bir şeyin gerçekleşmesi ya da herhangi bir gecikme olması oldukça zor. Bu da hem yazar için hem yayıncı için hem de okuyucular için olumlu bir şey bence.

 

Konuştuğumuzda daha lise yıllarında mesleğini edebiyatın içinde olan bir alandan seçmek istediğini söylemiştin. Bugün hayal ettiğin o yolda mısın?

Dürüst olmak gerekirse lisedeyken telif hakkı temsilciliğinin ya da yazar ajanlığının ne olduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu. Üniversitedeyken de yoktu. En azından üniversitede son seneme dek. Ne zamanki son senemde bir ajansta staja başladım, o zaman öğrendim bu işi ne kadar keyifli, zor, yorucu, eğlenceli ve dolu olduğunu. Bundan önce editör olmak istiyordum. İstediğimi zannediyordum. Ama ajans hayatına bir kez girdikten sonra bir daha çıkamayacağımı anladım. Aradığım işi daha ne olduğunu bilmezken bulmuştum. Dolayısıyla, evet, hayal ettiğim işteyim ama bu işi yapacağımın hayalini hiç kurmamıştım.

 

Türkiye’de yayıncıların yazar kıstası nedir? Elbette farklılık gösterebilirler ama kabaca ortak özellikler ne olmalı? Onlar için önemli olan yazar mı yoksa kitabı mı? Ya da her ikisi de mi?

Öncelikle, her yayınevinin belli bir profili vardır. Belli türde kitaplar basarlar yani. Kimisi yalnızca bilim kurgu romanları basar, kimisi sırf kurgu dışı eserlere yönelir. Ama bunlar, dediğiniz gibi değişen şeylerdir. Eğer söz konusu yazar pek bilinmeyen ya da daha önce basılmamış biriyse, o zaman eserlerinin uyması gereken kıstaslar, basılmış, bilinen bir yazarınkinden farklıdır. Kendini kanıtlaması gerekir çünkü. Gördüğüm kadarıyla burada en önemli şey eserin biraz edebi biraz da ticari bir değeri olmalı. Kabul edelim, Türkiye’de ağır edebiyat okuyan okuyucu sayısı az. Mesela keyif için Suç ve Ceza’yı okuyan birine ender rastlarsınız. İki dakikada okunup unutulup gidecek kitaplar da çok. Bunları basıp pazarlamak kolay çünkü. O yüzden iyi bir kitap, yayıncıların asıl istedikleri kitaplar bu ikisinin ortasında bir denge yakalayabilecek eserler. Bir akademisyeninde, tatile giderken havaalanında kitabı görüp öylesine alan birinin de içine rahatlıkla girebilecekleri eserler. Ne çok boş ne çok yorucu. Dili sade ve anlaşılır olan ama okuyucuyu aptal yerine koymayan eserler. Okuyucuyu anlatımıyla, yazının tonuyla sahneleri görmeye, hayal etmeye sevk edecek kitaplar. Bunu sanırım en iyi bu şekilde tanımlayabilirim. Tabii, ülkemizde az önce değindiğin ağır edebiyat ve daha hafif olan eserler de satılıyor, her şeyin bir okuyucusu vardır ne de olsa ama ben onları kast etmiyorum. Sanırım bunu en iyi böyle açıklayabilirim.

Yazar mı daha önemli yoksa kitabın kendisi mi sorusuna gelince. Yayıncıların bilindik, satabileceklerini bildikleri yazarların kitaplarının üzerine atlamaları doğal. Kim istemez ki Zülfü Livaneli’nin ya da Ahmet Ümit’in eserlerini basıyor olmayı? Ama yeni bir yazar kendisini eseriyle kanıtlamayı başardıysa, o zaman ikisinin de şansı aynı olabilir. O noktaya gelene kadar bir savaş verilmesi gerek sadece.

 

Popüler yazarlar devrinde yaşıyoruz. Geçmişe baktığımızda popüler olanların kalıcı olması nadiren görülüyor. Bu konuda ne düşünüyorsun?

Hiçbir popüler kitap kalıcı olamaz deyip haksızlık etmek istemiyorum. Harry Potter gibi eserler bakınca bunun yanlış olduğunu ortaya koyuyor zaten. Ama her Harry Potter’a 20 unutulmuş, popüler kitabın denk düştüğü doğru. Bunun bence iki sebebi var. İlki çoğu popüler kitabın ortaya yeni, orijinal, evrensel bir şey koymaması. Harry Potter’ın tutunabilmiş olmasının ana sebebi akıllıca yazılması, son derece yaratıcı bir dünyayı okuyuculara sunması, düşünülerek, planlanarak, kolaya kaçmadan yazılmış olması ve okuyucuyu aptal yerine koymaması. İkincisi de sınırlı kitlelere hitap eden eserler değillerdir, yani evrenseldirler. Arada sırada modalar çıkar biliyorsunuz, birden herkes aşk kitabı basmaya başlar ya da kişisel gelişim ya da polisiye. Bu eserlerden o kadar çok basılır ki hepsi birbirinin aynı olur bir süre sonra. Onları birbirlerinden ayıran bir şey kalmaz. Böylece de bu popüler kültür eserleri unutulmaya mahkûm olurlar. Bir anlık popülerlikleri anında söner. O yüzden böyle bir eserin kalıcı olması için ya o anki modayı başlatan eser olması gerekir, şu anki Gerilim/Polisiye modasını başlatan Trendeki Kız gibi ya da modaya hiçbir şekilde uymayan, aykırı bir şey olması gerekir ki bu da eninde sonunda kendi modasını başlatacaktır. Yani popüler kültür eserlerinin kalıcı olabileceklerini düşünüyorum. Yeter ki sürü psikolojisine uymayıp ortaya yeni, henüz tadılmamış ve lütfen, akıllıca bir şeyler koysunlar.

 

Türk edebiyatını dünya edebiyatının içinde nerede görüyorsun?

Demin de kısaca değindiğim gibi Türk edebiyatının yavaş yavaş dünya edebiyatından belli bir yer edinmeye başladığını düşünüyorum. Bunda farklı yabancı dil bilen çevirmenlerin ve ajanla, ajansların rolü çok büyük. Ama bence, ilginç bir şekilde günümüzün politik, güncel gelişmelerinin ve gitgide küreselleşen bir dünya yapısının da etkisi var. Türkiye, Orta Doğu ve Kuzey Afrika gibi bölgeler artık devamlı uluslararası haberlere düşmekte. Bu da seyircilerin ilgisini çeken bir şey. İnsanlar her gün adlarını duymaya başladıkları ülkeler hakkında daha çok şey bilmek, okumak, görmek istiyorlar. İnsan merakı devreye giriyor yani. Bu da yurtdışındaki yayınevlerini harekete geçiriyor. Türkiye’den gelecek eserlere daha açık oluyorlar ya da Türk eserlerini bizzat kendileri aramaya başlıyorlar. Londra Kitap Fuarı’nda bizzat deneyimlediğim bir şey bu.

Yine daha önce de söylemiş olduğum gibi Türk eserleri yurtdışında daha çok yayınlanıyor artık. Lakin hâlâ bilinmeyen pek çok yazarımız var. Özellikle de Amerika’da. Bunun da sebebi bir sürü editörün ve yayıncının eserlerimizin daha Oryantalist şeyler olmalarını beklemeleri. Bu beklentilerinin karşılığını bulamayınca da duraksayabilmeleri. Zira akıllarına önceden, belki de ta Pierre Lotti’den beri yerleşmiş bir kalıp var ve bu kalıbı kırmak biraz zor. İmkânsız demiyorum, zor. Zaten imkânsız olsaydı Sabahattin Ali gibi yazarlarımız çevriliyor olmazdı yabancı dillere. Kalıbı kırıp Türk edebiyatının, dünya edebiyatında daha büyük bir yer teşkil etmesini sağlamanın da tek bir yolu var. O da yazarlar olarak, çevirmenler olarak, yayıncılar ve ajanlar olarak çalışmaya devam etmek.

 

Neden bizim yazarlarımız Nobel edebiyat ödülü gibi büyük ödülleri Orhan Pamuk’u saymazsak kazanamıyor. Bunun nedeni gerçekten hak etmedikleri için mi yoksa yeterli politik desteği bulamadıkları için mi?

Biliyorsunuz, Orhan Pamuk Nobel Ödülü’nü kazanmıştı ama evet, onun haricinde Nobel’i kazanan hiçbir yazarımız yok. Nobel’e aday gösterilen bazı yazarlarımız var gerçi: Yaşar Kemal’le, Latife Tekin. Yaşar Kemal ilk aday gösterildiği andan itibaren her sene aday gösterilmiştir de hiç alamamıştır. Hatta bir sözü vardır “Ben ölene dek aday gösterileceğim,” diye. Eh, maalesef dediği oldu.

Bence Nobel’i şu ana dek başka bir yazarımızın alamamasının sebebi Türk edebiyatının yurt dışına yeni yeni açılıyor, temsil ediliyor olması. Daha önce hiçbir eserimiz çevrilmedi demiyor. Bunu demek haksızlık olurdu. Ama düzenli yapılan çevirileri, yurt dışındaki yayıncılara devam eser gönderilen bir sistem yoktu. Bir de yurt dışındaki editörlerle nasıl ilişkiler kurulmuştu bilemeyeceğim. Daha önce de dedim bir ajan için en önemli şeylerden biri editörlerle kuracağı kişisel ilişkilerdir. Onlar olmadan yazarlarını gerçek anlamda ciddiye almalarını sağlayamazlar. Eğer karşısındaki editör, onun tavsiyelerine güvenebileceğini onu tanıdığı için biliyorsa, o zaman ajanın temsil ettiği ajanın şansı çok ama çok daha yüksek olacaktır. Bu da eserlerinin yurt dışında gitgide daha çok tanınmaya başlaması, bahsettiğim oryantalist kalıbın kırılmaya başlaması, daha çok okuyucuyla bağlar kurulması ve hak eden yazarların eninde sonunda bu gibi ödüllere laik görülecekleri demektir. En azından, öyle olduğunu düşünüyorum.

 

Bizim neden Nobel Edebiyat Ödülü ya da Man Book International gibi büyük ödül organizasyonlarımız olamıyor?

Öncelikle, böyle bir ödül ya da yarışmanın geniş kaynakları olan veya son derece ciddi birtakım yerlerden ciddi destek gören bir enstitü ya da organizasyon tarafından düzenlenmesi lazım. Aksi takdirde, uluslararası yazarları yarışmaya istenildiği gibi çekmek mümkün olmaz. Böyle bir yarışma mesela Kültür Bakanlığı’nın desteğiyle veya çeşitli yayınevlerinin ve ajansların ortak çalışmasıyla düzenlenebilir. ABD’de kültürel ve sanatsal çalışmaları destekleyen NEA gibi bir organizasyon olsaydı, mesela bu iş çok daha kolay olabilirdi.

İkincisi, bu tarz bir ödülün ciddiyetle hazırlanması, yazarları çekmek için sıkı bir uğraş içine girilmesi gerek. Zira olay yalnızca yarışmanın sonunda alınan ödülle bitmiyor. Nobel ve Man Book International gibi ödüllerin yazara kattığı belli bir prestij var. Türkiye’de düzenlenecek bir yarışmanın aynı prestije sahip olabilmesi için sergilenecek çalışma – yarışmanın jürilerini seçerken olsun, yabancı yayıncılarla eser göndermeleri için bağlantıya geçerken olsun, yarışmanın haberini sosyal medya ve farklı medya organları aracılığıyla duyururken olsun – bunu yansıtmalı. Böyle bir çalışmanın meyvelerini toplayıp istenen prestije ulaşmak bir hayli vakit alır diye düşünüyorum.

 

Kültür Bakanlığı’nın edebiyatçılara ve elbette bütün sanatçılara yeterli desteği verdiğini düşünüyor musun?

Kültür Bakanlığı’nın şu ana dek gerek TEDA gibi projeler aracılığıyla gerekse düzenledikleri birtakım yarışmalarla yazarlara ve sanatçılara destek verdiklerini biliyorum. Ancak daha fazlası da yapılabilir ve yapılmalıdır. Mesela yazarlarımızın ve sanatçılarımızın yurt dışındaki fuarlara, festivallere, etkinliklere daha sık gönderilmesi, yazarlar arasında burs programları kurulması, yayınevlerinin fuarlarda daha sık temsil edilmesi gerek. Yurt dışında eserleri basılan Türk yazarların haberlerinin duyurulması gerek. Yazarlara burslar tanınmalı, çalışmaları hem yurt içinde hem de yurt dışında desteklenmeli. Bunun için de elbette belli bir bütçenin bir kenara ayrılması gerekir. Kültür Bakanlığı aslında sanatçılarımızı desteklemek için çok ama çok fazla şey yapabilir. Ama daha yaratıcı bir bakış açısıyla yaklaşması, sanatçılarımızın arkasında tüm gücüyle durması gerekir bence. Şu ana kadar yaptıklarını hafife almak istemem ama çeviri edebiyatının böylesine artmakta olduğu ve uluslararası sanatçılar için açık bir açlık olan küresel bir çağda yaşadığımızdan daha da fazlasını yapabilirlermiş gibime geliyor.

Telif yasası yeni değil. Ancak biz onu kabullenmekte hatta görmekte zorlanmışız gibi. Son yıllarda müzikçiler sayesinde sıkça gündeme geldi ve sonunda “yağma yok, telif var” dendi. Bu konuda ne düşünüyorsun?

Üzülerek de eskiden “yağmanın” büyük bir problem olduğu kabul etmek zorundayım. Hoş, hâlâ da olabiliyor. O yüzden ajanların piyasayı yakından takip etmeleri, yasaları iyi bilmeleri ve gerektiğinde telif haklarını savunmaya hazır olmaları gerekir. Yasanın sonunda kabul edilmesiyle durum düzeldi ama tüm problemler kalkmadı. Hâlâ çeşitli telif yağmalarıyla, davaları kulağıma çalınmakta. Eminim sizde bir yazar ve gazeteci olarak benzeri şeyleri duymuşsunuzdur. Bu yağma kültürünün kalkması bir süre daha sürecektir bence. Bu kültürün altında yazan bedavacılık anlayışıyla, başkasının sırtından para kazanma hırsının. O zamana dek de yapılan antlaşmalarda daima dikkatli hareket edilmesi, yazarların ve tüm sanatçıların nasıl güvenceye alınabileceğine bakılması gerekecek. O zamana kadar değil, her zaman zira kolaya kaçmak isteyecek kişiler her zaman, her yerden çıkacaktır.

 

Bizdeki kitap fuarlarına küçük yayınevlerinin giremediğini, büyük yayıncıların tekelleştiğini, her yıl biraz daha yayılarak, fuarı küçük yayınevlerine kapattıkları söyleniyor. Bu doğru mu? Ya da bu haksız bir rekabet değil mi?

Tüm fuarlar için olmasa da çoğu fuar için doğru. Büyük yayınevlerinin bir sürüsünün bankalar ya da çeşitli holdinglerin elinde olduğunu, arkalarında geniş bir sermayenin olduğunu düşününce tekelleşmelerinin pek şaşırtıcı bir yanı yok. Haksız bir rekabet mi? Evet. Küçük yayınevlerini yok edebilecek bir şey mi? Hepsini değil. Fikrimce ileride yalnızca iki tip yayınevi olacak: tekelleşmiş, büyük yayınevleri ve bağımsız, kaliteli ama küçük yayınevleri. İkisinin arasında pek bir şey kalmayacak. Yaratıcı ve yenilikçi yaklaşımlarla, çok çalışarak yazarlarına, büyük yayınevlerinin sunamayacakları olanakları sunabilecek “butik” yayınevleri güçlenecek bence. Kasım ayında açılan Hep Kitap ve Yan Pasaj gibi, mesela. Belki de olaya pembe gözlüklerle bakıyorum ama tutunmayı başaracak olan tek yayınevlerinin büyük yayınevleri olacağına ve küçük yayınevlerinin yok olacağına inanmakta güçlük çekiyorum. Her halükârda Türkiye’deki yayıncılık dünyasının yapısının değişeceğini düşünüyorum.

 

İdeal bir yayınevi nasıl olmalı?

Birincisi, yazarlarının eserlerini okuyup gerektiğinde üzerlerinde çalışmaya vakit ayıran bir yayınevi olmalı. Hem editöryal çalışma yapmalı hem düzeltmenlik çalışması. Maalesef, bırakın editöryal çalışmayı basit bir düzeltme bile yapmadan imla ve yazım hatalarıyla dolu kitapları piyasaya süren yayınevleri var. Hatta bırakın düzeltme yapmayı, okumadan basanlar var. İdeal bir yayınevinin bunu asla yapmaması gerekir.

Bunun haricinde bastığı kitapları illa para kazanmak için değil de o kitaplara inandığı için seçen bir yayınevi olmalı. Daha doğrusu, gerçekten tutkuyla bağlanacakları, basmaktan gurur duyacakları, okuyucularla buluşturulması gerektiğini düşündükleri ve üstünde kazanç sağlayabilecekleri eserleri basan bir yayınevi olmalı. Yine pembe gözlükleri taktım galiba ama ne de olsa burada “ideal” bir yayınevinden bahsediyoruz.

Bir de genç yazarlara şans vermeye açık olan bir yayınevi olmalı. Zira Türk edebiyatında yeni kana ihtiyacımız var. Yeni bir yazarlar neslinin doğuşuna destek olacak bir yayınevi olmalı.

 

Özellikle genç yazarlar yayınevlerinden şikayetçi. Popüler isimlerin tercih edildiği, dosyaların okunmadığı söyleniyor. Sen ne dersin?

Haklı oldukları bir gerçek. Genç yazarların su yüzüne çıkamamasının sebebi daha önce de dediğim gibi yayıncıların, satacağını bildikleri, isimleri duyulmuş yazarlara yönelmeleri. Genç yazarların da bir tanıdıkları ya da temsilcileri olmadığı sürece – ki Türkiye’de genç, yeni bir yazarın kendini temsil edecek bir ajan bulması da zor olabiliyor – kendilerini fark ettirmeleri, kanıtlamaları çok zor. Ajanların da yayıncıların da daha açık olmaları lazım böyle gençlere. Hatta belki edebiyat dergilerinin bile. Zira bu dergiler genç yazarların seslerini duyurmaya başlayabilecekleri önemli platformlar olabilir.

Aslında bu noktada gençlere bir öğütte bulunmak isterim: Pek çoğunun yayıncılık dünyasında bağlantıları olmadığına eminim. Bu bağlantıları bulup birinin eserlerine bakmasını istiyorlarsa, onlarla doğrudan bağlantıya geçmeye çalışmalarını tavsiye ederim. Elli kişiye ulaşmaya çalışsalar, hiç değilse biri onlara geri dönecektir. Eserini o anda basamasa ya da temsil edemese bile bundan sonra ne yapması gerektiğine dair tavsiyelerde bulunabilecek yahut onu bir yere yönlendirebilecektir. Bunu hem ondaki yeteneği gördüğünden hem de medeni cesaretini takdir ettiğinden yapacaktır. Bu tavsiyeyi şahsi deneyimime dayanarak yapıyorum. Zira ben New York’ta tanıdığım editörlerle daha stajyerken onları arayıp toplantı talep ederek, mail atarak, hatta Facebooklarını bulup oradan mesaj atarak tanışmıştım. Bu da ileriki mesleğim için çok iyi olmuştu doğrusu. Bu bence Türkiye’de özellikle dikkat çekecek bir şeydir çünkü çok az insan cesaret eder buna bence. Yapılması gereken bir şeydir de çünkü kimse gidip orada öylece oturan bir yazarı bulup gel bana kitap yaz demez. Bir şey istediğinde peşine bizzat düşüp yılmamamız gerektiği bir dünyada yaşıyoruz ne de olsa.

 

İkimiz de Londra Kitap Fuarını gördük. İstanbul Kitap Fuarı ile karşılaştırdığımızda iyi ve kötü farklılıkları nedir? Ne düşünüyorsun?

Londra Kitap Fuarı’nın bence en güzel yanı bir kitap satma fuarından öte bir şey olmasıydı. Endüstriyi destekleyici etkinliklerin neredeyse saat başı yapıldığı, hareketli, heyecanlı, cıvıl cıvıl bir yerdi. Atıyorum, ben bir ajan olarak Endonezya marketine mi girmek istiyorum? O zaman Endonezya marketiyle ilgili panele katılıp orada Endonezyalı editörlerle tanışabilirdim. Bu gibi o kadar çok etkinlikler vardı ki. Sırf ajanlar için değil. Editörler için, çevirmenler için, yazarlar için… Yayıncılık dünyasına yeni girmiş asistanlar için bile paneller vardı, nasıl yükselip istedikleri yere gelebileceklerine dair. Tabi, bunun yanı sıra ajanların, yayınevlerine kitap satışı ya da kitap sundukları yaptıkları toplantılar ayarlayabilecekleri stantlar vardı. Ya da ajan bulmak isteyen yazarların çeşitli ajanlarla görüşebilecekleri masalar… Londra’da biliyorsunuz her sene edebiyatı ve yayınevleri dünyaya tanıtılan bir ülke seçilir. Bu seneki ülke Polonya olduğundan Polonya hakkında pek çok etkinlik vardı. Bu açıdan bakıldığında Londra Fuarı Türkiye’de yapılan, yalnızca okuyuculara kitap satmak odaklı, tek etkinlikleri kitap imza günleri olan fuarlardan daha güzel, daha doluydu. Endüstrinin genelini destekleyici bir ortamdı çünkü. Dürüst olmak gerekirse bu hisse daha önce Türkiye’deki hiçbir fuarda tatmadım. Londra’nın bence tek olumsuz yanı halka açık olmamasıydı. Yalnızca endüstri için olan bir fuar olduğundan bunu anlayabiliyorum ama halka açık olan bir iki gün de olabilirdi bence. Özellikle de yapılan birtakım okumaları ve etkinlikleri göz önünde bulundurunca.

 

ÖZGEÇMİŞ ZEYNEP ŞEN

1993 yılında İstanbul’da doğan Zeynep Şen, New York’ta, Sarah Lawrence College’in Dünya Edebiyatı ve Yazı Bölümü’nden mezun oldu. Aynı şehirde Lyons Ajansı’da edebiyat ajanlığı yaptı. 2012’de British Council’ın düzenlediği edebi çeviri yarışmasının finalistlerinden biri seçildi. Çevirileri Alt Kitap’tan çıkan “Yankı Sanatı”nda yer aldı. Halen yazar ve çevirmen olarak ayrıca New York Journal of Books için kitap eleştirmenliği yapmaktadır. Bir yandan da Yeni Zelanda ve New York bazlı Word Link Edebiyat Ajansı’nda Yurt Dışı Ajanı görevini sürdürmektedir.

Bugüne kadar New York Journal of Books, Sabit Fikir, Yeşil Martı ve the Society and Diplomatic Review gibi bir çok dergide yazıları ve çalışmaları yayımlandı.

 

Paylaş
Tiyatro Dünyası
Yazar Hakkında: 2006 yılında kurulan Tiyatro Dünyası portalı "Türkiye'nin en popüler, en zengin ve en güncel tiyatro haber ve bilgi portalıdır..."

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here