‘Merheba’ 28 Mayıs’ta Son Oyunuyla Sahnede.

MERHEBA DEMEK İSTERSENİZ SON KEZ BEKLİYORUZ

‘Merheba’ 8 Ocak‘ta başladığı İstanbul serüvenini 28 Mayıs‘ta noktalıyor

 
…birimizin göz yaşı, diğerinin yüzünden akıyor. Neyi bekliyoruz böylesine toplanmış?”

“Annem yüzüme uzun uzun bakıp ‘Gecenin bir yerinde mutlaka şehrin bütün kadınları ağlar’ dedi”

    Aşağıda, “Merheba”ya dair şu ana kadar çıkmış değerlendirmelerden bazı pasajlar var. Kürtçe, Galisyanca, İspanyolca, İngilizce olarak İspanya, ABD, Kanada basınında çıkan bazı yazılar tümünün çevirisi yapılmadığından ve Türkçe çıkan ama değerlendirme özelliği taşımayan haber, röportaj vb hariç tutulmuştur.

KÜNYE

Tasarlayan ve Yöneten: Mehmet Atak
Oyunlaştıran: Fatma Onat
Dili Kesilen Kadının Monologları: Aslı Erdoğan
Dramaturji: Sevin Okyay & Çetin Ok & Gülsüm Ekinci
Yardımcı Yönetmen: Kamer Yıldız Ok
Müzik: Ahmet Aslan & Şirin Pancaroğlu
Hareket Tasarım: Can Bora
Işık Tasarım: Mirza Metin
Dekor Tasarım: Marta Montevecchi
Kostüm Tasarım: Hilal Polat
Makyaj Tasarımı: Suzan Kardeş
Video Tasarım: Adar Bozbay
Efekt: Gökçe Selim
Fotoğraf Koreografisi: Can Bora
Fotoğraf: Nâzım Serhat Fırat
Grafik: Metin Çelik
Hareket Çalıştırıcısı: Can Bora & Gonca Gümüşayak
Türkçe Dil Koçu: Güler Kazmacı
Kürtçe Dil Koçu: Âlan Ciwan
Kürtçe Çeviri: Kawa Nemir
Galisyanca Çeviri: İrfan Güler & Pepa Baamonde
Aktüel Fotoğraf: Burçin Korkmaz & Bülent Yazıcıoğlu
Video Montaj: Koray Ayvaz
Makyaj Uygulama: Fitnat Budak
Yönetmen Asistanı: Mehmet Emrah Hamşioğlu
Sahne Arkası Oyuncuları: Sadin Yeşiltaş & Felat Erkozan & Yazı Köz/Arda Uğurlu & Çetin Ok
Oyuncular: Nagihan Gürkan& Rıdvan Erdem Kaynarca & Burcu Eken
Kürtçe Ses Oyuncusu: Berfin Zenderlioğlu
Galisyanca Ses Oyuncusu: Alicia Beatriz López Gallego
Özel Görünüm: Fatmagül Berktay
Genel Koordinatör ve Basın Danışmanı: Nalân Özübek

Fotoğraf Oyuncuları:
Burcu Eken & Çetin Ok & Erkan Aydın Duygun & Hadiye Gündüz & Jale Tozantı & Kerim Can Cingöz & Marta Montevecchi & Mehmet Atak & Mehmet Emrah Hamşioğlu & Mualla Parlak

28 MAYIS saat 20:30 Şermola Performans

Adres: İstiklal Cd. İmam Adnan – Nane Sk. No:5 K:2 Beyoğlu – 0507 818 21 51     

   

Cem Erciyes – Radikal, 8 Ocak 2015

“…Kimliğin peşinde bir kadın bir adam…Kalabalık bir künyesi olmakla birlikte ‘0’ bütçeyle hazırlanan oyun, dil üzerinden kimlik arayışına girip şiddete maruz kalan bir kadının hikayesine odaklanıyor. Hayatı pahasına arayışını sürdüne genç kadın ve öğretilmiş, ezberletilmiş olanın gölgesindeki genç adamın hikayesine başka bedenler ve başka sesler de eşlik eder. Secu Sende’nin ‘Rüyalarımda Bile Dilimi Kaybetmeyeceğim’ kitabındaki ‘Pusula İğnesi’ ve ‘Galisyanca Konuşmaya Başlamak İçin Pratik Bilgiler’ hikayelerinden oyunlaştırılan ‘Merheba’nın reji konseptine göre yeniden yazımında, Aslı Erdoğan’ın ‘Hayatın Sessizliğinde’ kitabından ve pek çok yazar, tiyatrocunun ürünlerinden faydalanılmış….”

 
Ali Barış Kurt – Yeni Özgür Politika, 10 Ocak 2015

“…’Merheba’ seyirciyle buluştu…Mehmet Atak’ın, tasarladığı ve yönettiği ‘Merheba’ oyunu seyirci karşısına çıktı. Merheba’da metaforlar kuruluyor ancak naturaliste yakın, zamanları çakışmayan iki hikaye de var. Göçle İstanbul’a gelmiş, asimile edilmiş, bir gettoda ataerkiyle kıskaca alınmış bir Kürt kızı, yasaklanmış, unutturulmaya çalışılmış anadilinin ekseninde bir kimlik arayışına çıkar. Bu arayışta son derece gerçekçi çevre de betimlenir. Ama arayış bir noktada durmaz, o da iç acısı verir. Bir de dış faktör vardır ehlileştirmediklerini hapseden, yine ehlileştiremezse tımarhaneye tıkan, yine ehlileştiremezse mezara gönderen. Anadillerini konuştukları için hapsedilen, işkence gören, hatta öldürülen yüzbinlerce insan. Antimilitarist bir çalışma yürütmeye özen gösterdiğini söyleyen Atak ‘Hiçbir anadil de masum değil Oyunda buna da değiniyoruz ve belki bu ulusalcı Kürt seyirciyi rahatsız edecek” diyor. Dilin ciddi biçimde ataerkil bir ötekileştirme taşıdığını da anlatan oyunda kadın bir repliğinde ‘Anadilimdeki küfürleri dudağımın kenarından tükürsem’ diyor….”

 
Cem Erciyes – Radikal, 13 Ocak 2015

“…Tiyatronun en büyük destekçisi kim?..Bu hafta, 15 Ocak’ta yılların tiyatrocusu Mehmet Atak’ın tasarlayıp yönettiği Merheba, Şermola Performans’ta ikinci kez sahnelenecek. Basın bülteninde oyunun ‘sıfır bütçe’yle hazırlandığı özellikle belirtiliyor. Belli ki Mehmet Atak’ın da bu oyuna katkıda bulunan onca kişinin de canına tak demiş. Yazarından, tasarımcısına çok kalabalık bir künyesi var Merheba’nın. Anlaşılıyor ki katkıda bulunan kimseyi atlamamaya özen göstermişler. Hiç değilse adını anmak, bir teşekkür sunmak için. Oyun üç kez daha sahnelenecek ve sonra büyük ihtimalle tarih olacak. Tamam sanat böyle bir şey, ama biraz değişse fena mı olurdu? Hani sponsorluklar biraz daha artsa, kamu desteği bir ceza/ödül mekanizması olmaktan çıksa, bizler tiyatroya daha çok gitsek de gişe geliri diye bir şey oluşsa… Ve yoksul sanatçı klişesi az biraz değişse.…”


Gülcan Tezcan – Star, 22 Ocak 2015

“…’Dil’ ile var olup ‘Di’ ile yok olan silüetler…Anadil ve kimlik meselesini tiyatro sahnesine taşıyan Mehmet Atak’ın yönettiği Merheba, statükonun dil üzerinden kurduğu hâkimiyete dikkat çekiyor. Merheba her Perşembe alternatif tiyatronun temsilcilerinden Şermola Performans’ta sahneleniyor. Klasik tiyatronun dışında bir arayışla kurgulanan Merheba’da, ana karakter anadil olsa da çok farklı ama elbette birbiriyle ilişkili militarizm karşıtı metaforlarla karşılaşacaksınız. Rüyalarında bile dilini kaybetmemeye çalışan Genç Kadın’ın hikâyesi üzerinden, tüm kadınlık anlatılarını yine sanki tüm kadınlarla bir aradaymış gibi (düşleriyle, korkularıyla, sevinçleri ve acılarıyla bezeli arafına düşerek) yeniden yaşayacaksınız. Genç Kadın’ın aynalığında ezberleri ve dengesi bozuldukça statükoya sıkı sıkı tutunmaya çalışan Genç Adam’ın komikleşen sahnelerinde yer yer kendinizle ya da bir arkadaşınızın yansımasına rastlayabilirsiniz. Anadilini konuşabilmek uğruna çıkılan yolda, kimlik arayışına giren oyunun ana mesajı ise seyirciyi epeyce şaşırtacak. Aslında hiçbir dil masum değil…”

 
Esra Açıkgöz – Cumhuriyet,  25 Ocak 2015

“…Dilden ‘erk’i çıkarın ve dünyayla barışın… Destar Tiyatro’nun yeni oyunu ‘Merheba’ bize dayatılanları dil üzerinden sorgulatıyor. Çünkü iktidarın en önemli silahlarından biri, dil. Kimlikleri de, kadınları da içinde sıkı sıkı yer tutmuş ‘erk’lerle öldürüyor, baskılıyor. Bu, derdi dil olan dört oyunluk projenin ilki. Sahnede bir kadın ve bir erkek, konuşuyorlar. Kadın anadilinde, diğeri kendi diline yabancı, ezberletilmiş cümleler kuruyor. Biri yüreğini seriyor, “öteki” iktidarı. Asıl dertleri bizle hikâyelerini paylaşmak. Onlar anlattıkça kendimize bakar, dilimizden iktidarı kazırız belki diye, biraz da bu uğraş. Sadece siyasi bir erkten bahsetmiyorum, oyun bize bütün anadillerin nasıl da ‘erkek aklı’yla bastırıldığını da gösteriyor. Bu kadın ve erkek, Destar Tiyatro’nun yeni oyunu ‘Merheba’nın iki karakteri. Galisyalı yazar Sechu Sende’nin ‘Rüyalarımda Bile Dilimi Kaybetmeyeceğim’ kitabındaki öykülerden birinden çıkarılıp ete kemiğe büründürülmüşler….”

 
A.Kadir Büyükbingöl – Cafesanat, 31 Ocak 2015

“…Dili kesilmiş kadının son ‘Merheba’sı… Dilin ataerkiliği ve toplumsal meselelerde öncelikle ve en fazla zarar gören kadının dramı üzerinde durulan projede başta Yazar Sevin Okyay olmak üzere kalabalık bir ekip gönüllü olarak çalıştı. Masum, duygulu, yaratıcı, isyankâr şeklinde nitelendirilen Sende’nin kitabındaki ‘Pusula İğnesi’ ve ‘Galisyanca Konuşmaya Başlamak İçin Pratik Bilgiler’isimli hikâyelerinden yola çıkılarak oluşturulan oyunda, genç kadın ve erkek hikâyeleri üzerinden dil, kimlik, iktidar, cinsiyet kavramlarını muktedirlerin gölgesine ışık düşürmek istercesine; barkovisyon, arayazı ve sahne ışıklarıyla aydınlatarak aslında ezber bozulduğunda hatırlananın gerçeğe her zaman daha yakın olduğunun altı çizilmiş. Sıfır bütçeyle hayata geçirilen bu projenin yönetmeni Mehmet Atak, oyunu işkence sehpasında bir kadının, neden tutuklandığını anlatışı ile başlatıyor. Annesinin siparişini almak için çarşıya çıkan genç kadın, bir süre sonra kimliğini evde unuttuğunu hatırlar fakat, “mahallemdeyim zaten, ne olacak ki” düşüncesiyle geri dönmez. Geçtiği yolda ‘görevli’lerle karşılaşır ve onlara kimliğinin yanında olmadığını heyecanla kendi dilinde söylediği için tutuklanır, işkenceye maruz kalır ve bu işkenceye dayanamayarak hayatını kaybeder. “Merheba”nın reji konseptine göre yeniden yazımında Sende’nin eserinin yanı sıra, yazar Aslı Erdoğan’ın ‘Hayatın Sessizliğinde’ kitabından ve Ferdinand de Saussure’dan Muhyiddin İbn Arabi’ye kadar yaklaşık 40 yazarın eserlerinden faydalanılmış. Sahne uygulamasında koyu, sade bir zemin üzerinde trajediyi hissettiren en önemli unsur olan asılı kesik kolların ön planda tutulduğu oyunun, anlatım, akış, hikâyenin başı ile sonunun bir bütünlük oluşturması; yani serim, çözüm, sonuç ilişkisinin başarılı bir şekilde kurulmasıyla, oyuncuların performansıyla, geneline baktığımızda Mehmet Atak tüm yoksunluklara rağmen iyi bir iş ortaya koymuş. Dil ve kadın mağduriyeti gibi genel bir konunun politik yaklaşımlarla sınırlandırıldığı gibi bir endişe oyunu ilk başında oluşsa da, mütemadiyen sahnenin derininden gelen İngilizce, İtalyanca, İspanyolca, Almaca, Rusça, İbranice, Arapça ve Yunanca sesler bu endişeyi algı düzeyine ulaşmasına izin vermiyor…”

 
Sevin Okyay – Birgün, 3 Şubat 2015

“… Herkese merhaba… Bir metni yazarken, düzeltirken, ekler-çıkarırken onu sahnedeki haliyle gözümün önüne getiremiyorum. Mehmet Atak’ın ise hayal gücü ve görüş kabiliyeti geniş olduğu için oyunun sahnede nasıl duracağını önceden kestiriyor herhalde. Çalışmalarımız hemen her projeden söz edişinde itirazımla başlar, sonunda birlikte çalışmaya ikna olurum. Hiçbir zaman da pişmanlık duymamışımdır. Lafını ilk ettiğinde, “Hadi canım!” dediğim nice projenin gerçekleşmesini, sahnede yeni bir can kazanmasını da bu süre içinde hayretle izledim. Mehmet Atak’ın projelerinden sahneye giden yolda, gerçek bir değişim-gelişim de gerçekleşir. ‘Merheba’, dil üzerinden ötekileştirme, tahakküm kurma, ataerkillik ve bütün bunlara karşı mücadele üzerine. Bir kadının, bütün kadınların mücadelesi. Kadın anadilini konuşabilmek için yılmadan, korkmadan savaşıyor, erkek ise kendine öğretileni inandıramadan okuyor. Ne var ki kadın da, sürecin bir noktasında anadilinin bütün diğer anadiller gibi ataerkil olduğunun farkına varıyor. Sıfır bütçeyle hayata geçirilen bu projeyi tasarlayan ve yöneten Mehmet Atak, oyunun başında işkence sehpasında gördüğümüz kadını Nagehân Gürkan, kendisine öğretilenleri okuyan delikanlıyı Erdem Kaynarca oynuyor. Hareket oyuncusu ise Burcu Eken. Sende’nin hikâyesinden oyunlaştıran, MSM’den öğrencim Fatma Onat. Monologlar Aslı Erdoğan’dan, belgesel bölümde Fatmagül Berktay var, Çengname ile katkıda bulunan Şirin Pancaroğlu… Makyaj tasarımı Suzan Kardeş, Işık tasarımı Mirza Metin, yardımcı yönetmen Kamer Yıldız Ok. hepsini bir araya toplayan kişi, yani genel koordinatör ise sevgili Nalân Özübek. Bazı gecikmeler olmasaydı, hareket tasarımını da Mehmet Sander üstelenecekti. Dedim ya, pek çok arkadaş vardı. Bu dramaturji işini de hemen açıklığa kavuşturalım. Öteki oyunda olduğu gibi gene Gülsüm Ekinci ile çalıştık ama dramaturjinin asıl yükü, Çetin Ok’un omuzlarındaydı…”

Hande Çayır – T24, 4 Şubat 2015

“…Merheba: Çığlığın dili yok… Bazı replikler var ki gitmiyor. (Bu yazının başlığı da onlardan biri, Aslı Erdoğan’a ait dediler) Kim ne yaşadıysa, o, bavullarımızda birikmiyor mu? Roland Barthes’ın The Death of the Author’u gibi… Yazar öldü ve kim ne isterse/görebilirse onu alıyor aynı metnin içinden… Başka başka satırların altını çizerek ayrılıyoruz salonlardan, kitaplardan, ilişkilerden hatta… Kesik kesikti oyun. Kesik meme uçları/kollar/diller… Nagihan Gürkan… Duruydu ve “orada”ydı. (Tam o an sahnede olmak; her bir şeylerden soyunup… Bununla her zaman karşılaşamıyorum). Gürkan’ın çırpınan / çıplak / tozlu ayaklarına ve çok daha ötesine en derin sevgilerimle… Bir de, çığlığına karışmış gülücüğüne… Rıdvan Erdem Kaynarca… Replikleri kıvrak ve elverişliydi; oyunculuğunu sergilemesi için bulunmaz fırsat gibiymiş bu ve üstesinden çok iyi geliyor. İçimi sıktı bu oyun kişisini dinleyip durmak… Vır vır vır… Amaç da belli ki buydu zaten. Kendi karakterleri (öyle diyeyim) arasındaki ani / başarılı geçişlerini izlemek haz verdi bana. Fısıldadığı / çıldırdığı / başkanını aradığı anlardaki / küfürlerindeki çaresizliğine, kravatını kesip kırparak selam ediyorum “burada”n. Burcu Eken… Çat çat çat diye attı durdu bedenini oradan oraya. Işık, diline ve bedenine daha çok vursun istedim. Sertti. Oyunun içeriği gibi… “Nasıl buldunuz oyunu” dediler çıkışta. İlk şu kelime dökülmüş dudaklarımdan: dertleştik. Kafamın içindeki sesler / fısıltılar sahnede vücut buluverdi. “Bunları geliştirmek yıllarımızı aldı” diyen karar vericiler… Küfürlerin ezip / belki yeniden kurup geçtiği… Bir fotoğrafın arabı… Trençkot ve poşu… Örttü yazı bizi… Saçını açar “kendimim” der kadın… İfşayı engellemek için kesilen (!) dilimiz; sahiden bu yolla susturulabilir mi?.. Yaşamak için yeni bir dil arayanlardan bahsediyor Berktay.Tarihin Cinsiyeti ve Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın adlı çalışmalarını (yalayıp yutarak) okumuştum. Bu çizgiden bakınca Berktay’ın varlığı /sesi / çalışmaları oyuna el vermiş. Bin şükür ki var Fatmagül Berktay… Tarihin cinsiyeti malum. Töre etkiliyor. Gelenek üstüne çöküyor. Susarak konuşan Keje geliyor aklıma. Sesini arayan tüm kadınlar / kadın olmayanlar / hepimiz geliyoruz sonra. Çiçek açan tomurcukları vajinaya benzettim. Seyirciye vuran / gözümüzü alan keskin ışıktan sonra “o ben miyim / ben sen misin / öteki ben miyim / beriki sen misin”ler çıktı adeta. Bütünü oluşturan parçalar birbirinden farklıdır; evet, Gestalt da demiş bunu; yani o görseldeki bütüne (toplum) her birimiz (birey) dahiliz. Onu tek tek bizler oluşturuyoruz. Tektipleşmeden zenginleştirerek / besleyerek / büyüterek… Homojenleştirmeden… Her bir bileşene verilen ayrı ehemmiyet ile… Tohum… Tomurcuk… Çünkü evet “Bitsin artık” diyenler benzer duygularla ağlıyor. Duvarların dili oldu da konuştu oyun boyunca. İmajı / fısıldaması / yazısı ile… Gör / duy / oku yani. Genç adam ezberledi o satırları ve yer yer şapşal “dikmen” oldu. Öğretmendi duvar bazen. Mamak Cezaevi işkencelerine dokundu. İnsanlar üzerinde yapılan ilaç deneylerine… Bazen de öğrenci evlerine… “Vatandaş Kürtçe konuş” dedi. Şu kadar dönüyor dilim benim:“Rojava ezmir der zinke pusula ez naşimire dersinke pusula ez mir nazım ej mire…Anadilinin izini süren, pusula iğnesi arayan bir kadın… Elbet bulacak / koruyacak / şakıtacak dilini…İtaat etmeyerek hadım edecek sonra. Kürtçe öğrenen / ders alan Türk arkadaşlarım var benim… Hem öğrenmeyince “bacısına küfrettiğini nereden bilebilir” diyorlar… Belgeselimi, Kürtçe altyazı ile isteyen festivallere göndermeye çalışırken şaşırmıştım. Ne kadar verili bir dil içinde dönüp durduğuma… Burnumun ucundakilere, nasıl uyuşturulduğuma… Türkçe, Kürtçe, Galisyanca… Dilerim dışlamalar / dışarıda bırakmalar / şiddet olmasın şu üç günlük dünyada. Gördüm ki Merheba’yı (her şeye rağmen) -yani sıfır bütçe / pek çok kez şiddete maruz kalmışlık / travma yaşamışlık- sahneye koyduktan sonra, bir bira ile dostlarla kutlamak gibisi yokmuş. İzleyince / yazınca dahil olmuş hissettim… Teşekkür ederim (yönetmenimiz) Mehmet Atak ve Şermola’ya… (Ve “tüm ekibe” demekten başka çarem yok gibi; hoş görün, tek tek yazmadım isimlerinizi…) Ve evet dostlarım… İğne battı; canımı yaktı…”

 
Mustafa Sütlaş – Bianet, 5 Şubat 2015

“… ses, söz ve dil üzerine bir oyun: ‘merheba’… “hiç bir anadil masum değildir. medeniyet denilen, yazıyla başlatılan dönemde, aile biçimleri de dille paralel gelişir ve tabii fallokrasi de. tüm anadiller feci şekilde ataerkil ve türcü ötekileştirme ihtiva eder, yani feci halde babadırlar.” insanların her türlü ilişkisi sorgulanmalı çünkü. ezberler, alışkanlıklar, çıkar ve nihayetinde de erk kullanmak ve bir iktidar yaratmak her ilişkinin taşıdığı risklerin oluşturduğu farklı aşamalar. yapımı destar tiyatro tarafından üstlenilen ve mehmet atak ve arkadaşlarının sahneye koyduğu  ‘merheba’ öncelikle bunun bir örneği. ‘merheba’ bir deneme herşeyden önce! hem de her anlamda… yalnız ele aldığı konuyu değil, sahne üzerinde gösterdiğiyle de tiyatronun ne olduğuna dair ezberleri de bozan bir deneme. özellikle de izleyenine, alıcısına ve sahnenin bu tarafında da olsa kendini o oyunun içinde sayan herkesle “temas” etmeye ve bu temasın sonuçlarını anlamaya çalışan bir deneme! dili, iktidarı, eylemi, eylemsizliği, sanatı ve sanatın işlevini, tiyatroyu ve yazılan her şeyi sorgulayan, bunlar üzerinden “yeni”ye, ‘başka’ya, ‘öteki’ye varmak isteyenler için bir oyun. hem de ‘oyun’unun yalnız sahne üzerinde olanıyla sınırlı olmayan, yaşamın içindeki her boyutunu ortaya koyan bir ‘atraksiyon’ ya da ‘enstelasyon’. insan bedeni, inların dili gibi ‘mutlak’ saydığımız tüm enstrümanlarla oynanan bir oyun. bu yanıyla bir ‘oyun’ değil bir “gerçeklik” aslında. bir saati aşkın sürede “karanlık bir salonda ve sahnede” aslında kendi içimize bakmamızı bize söyleyen ve eğer bunu yaparsak içine dahil olduğunuz bir gerçeklik. “arınmak” için ve her türlü ‘yanılsama’yı gerçek sayanlar ve saymaya niyetli olanlar için değil bu bir saatlik performans. gerçekten de sahnede izlenenle ilgili pek çok görme biçimi söz konusu olabilir. bu da mehmet atak’ın tiyatro yolculuğundan ve geldiği aşamadaki algısı ve ifade biçiminden kaynaklanıyor. o tiyatroyla ilgili her meseleye farklı yerlerden baktığını da şöyle ortaya koyuyor. tüm bu bakımlardan ‘merheba’ olağandan ve olandan farklı bir düşünceye, ya da bakışa geçiş yapmak için bir fırsat, bir olanak!… dil ile sesin, dilsizlik ile sessizliğin sonuçlarının nereye kadar ulaşacağını görmek, anlamak için bir fırsat ve olanak. cinsin ve cins kimliğin bunları ne kadar ve nasıl farklı kıldığını kavramak için bir fırsat ve olanak. birbirilerimizin gerçeğini tanımak, tanışmak, yüzleşmek için de bir fırsat. bu fırsatlar ve olanaklar dilden sese, sesten dile gidilen süreçte türkçe, kürtçe, galisyanca, ama asılolarak seslerle ve sessizlikle izleyenlere sağlanıyor… ve de oynayarak… insan hep oynuyor. yaşarken de oynuyor, yaparken de oynuyor. oynayan insanın oyunuyla kendisini yüzleştirmek için bir oyun ‘merheba’. gidin, görün, bir de siz tanışın ve tartışın, kendinizle ve kendi gerçeğinizle….”

fk – Jinha, 11 Şubat 2015

“… Kadın ve anadil temalı ‘Merhebe’ Şermola’da… Galisyalı yazar Sèchu Sende’nin ‘Rüyalarımda Bile Dilimi Kaybetmeyeceğim’ adı kitabından uyarlanan kadın ve anadil temalı ‘Merhebe’, Şermola Performans’ta sanatseverlerle buluşuyor. Sesler, dünyanın her dilinden sesler, rüyalarında bile ana dilini unutmayacağını fısıldayan sesler. Ve “kadın sesleri” ayrı ayrı dillerden, aynı duygularla anlatan kadın sesleri, birinin gözyaşı diğerinin yanağından süzülen kadınların… Kürtçe, Türkçe, Galisyanca…Galisyalı yazar Sèchu Sende’nin ‘Rüyalarımda Bile Dilimi Kaybetmeyeceğim’ adı kitabından uyarlanan ‘Merhebe’, 12,19,26 Şubat’ta Şermola Performans’ta sanatseverleri ağırlayacak…”


Cihan Aktaş – Dünya Bülteni, 14 Şubat 2015-

“…’Merheba’: Oyuncu ve seyirci, beraber… Kandinsky sanatın ‘kişilik” olarak da adlandırılabilecek olan türde bir ‘başka türlü’yü gösterme sorumluluğunu anlatır ünlü manifestosunda. Tiyatro işte bu ‘başka türlü’yü göstermede zorlukları olan bir gösteri sanatı. Bir açıdan heykel sanatını andırıyor. Bir salonda heykel sessizliğiyle oturup oyunu izlemeniz gerekiyor. Peki sahnede olup biten sizi ne ölçüde içine çekecek? Daha doğrusu oyunun böyle bir niyeti var mı, yoksa “mış gibi yapan” temsilin kendi kendini kutsallaştırmanın ötesinde bir derdi yok mu? Bu Bretch’in de sorusuydu, dolayısıyla tiyatroyu o donuk içe kapanıklığından kurtararak seyircinin katılımına açmaya çalıştı. Benzeri bir soru Mehmet Atak’ın çalışmalarını da belirlemiştir hep. İzlediğim kadarıyla Atak, her zaman ‘başka türlü’ bir tiyatro için düşündü, çalıştı, insanları harekete geçirmenin yollarını aradı. ‘Mış gibi yapmak’ Atak için (Rancier’in ifadesiyle) ‘anlaşılır yapılar geliştirmektir.’ Oyunun teması bir bakıma ‘kendi kendini doğurma’ sancıları gibi geldi bana. İnkar edilmek istenen varlıklarınızı inancınızla ayakta tutmaya çalışırken, başınıza gelenleri empatiyle yorumladığınızda umut ve iyilik bahşeden bir içeriğe ulaşabilirsiniz. Özü cevhere dönüştüren de hakikat arayışının çilesini kabullenme biçimi oluyor zannedersem: Destar Tiyatro Grubu bu biçimin arayışı içinde ‘Merheba’ya ulaşmış. ‘Rüyalarımda bile ana dilimi kaybetmeyeceğim’ şeklindeki farklı dillerde fısıldanan şiarı kazıdığınızda karşınıza bir dilin inkârıyla bütünleşen Diyarbakır Cezaevi, işkence, tecavüz, yakılan köyler, asit kuyuları, ölüm tarlaları, göç, varoş ayrımcılığı ve daha nice acı ve utanç duyuran başlık geliyor. Oyunu Destar Tiyatro’da, dolu ve karanlık bir salonda izledim. Dolu ve karanlık salonlarda uzun süreli oturamam. Ancak Merheba’nın sahnesi, sınırlı oyuncuya karşılık yerimde tuttu beni. Hem konu, hem barkovizyon ve arayazılarla hareketini koruyan sahne, hem de oyuncular başarılıydı. Bütün olarak dilin hayatımızdaki anlamı üzerine düşündüren akış, bu topraklarda yaşanan büyük dil katliamını da farklı bir açıdan görmeye sevk ediyor: Dil insanlara anlaşmak için verilmişken bu büyük imkânın anlaşmaya izin vermeyecek bir zorbalıkla tahribine göz yumulduğu bir dönemin muhasebesiydi söz konusu olan. Merheba’nın Pavel Florenski’nin ‘Tersten Perspektif’te tiyatroya getirdiği eleştirinin ayırtında bir temsil olduğu söylenebilir. Séchú Sende’nin söz konusu kitabındaki ‘Pusula İğnesi’ ve ‘Galisyanca Konuşmaya Başlamak İçin Pratik Bilgiler’isimli hikâyelerinden yola çıkılarak oluşturulan oyunda çeşitli kadın ve erkeklerin hikayeleri üzerinden dil, kimlik, iktidar, cinsiyet kavramları tartışılıyor. Kullandığımız veya kullanamadığımız dil üzerine düşündürmeyi amaçlıyor oyun, bir dilin asla nötr bir yapı olmadığı, bizim kullanımımızla yeniden kurulduğu da öne çıkan temalardan biri. Logos’un ‘erkek’ olarak kabulü, kadını dil konusunda ikinci kılıyor kimi düşünürlere göre. Merheba kadınların dille ilişkisi üzerinden bu kabulü de sorguluyor. ‘Hiçbir anadil de masum değildir’ diyor, oyunla ilgili bir söyleşisinde Atak. Üzerine düşünülmeden ezberlenmiş ve bu nedenle belki çeşitli zulüm tezgâhlarına meşruiyet kazandıracak şekilde kullanımda olan haklar retoriğinin ötesine geçerek gerçeğin üzerine yeniden düşünülmesini talep eden bir sorgulamadan söz edilebilir.  Oyunun barındırdığı sayısız inceliklerden biri, akademik/izinli Kürtçe ile gündelik/yasaklı Türkçe’nin bir karşılaşması, adeta hesaplaşması. Mesela tersinlenmeye gidilerek ‘Türkçe diye bir dil yoktur. Bu yabancı mihrakların bizi bölmek için oluşturduğu bir stratejidir. Sizin Türkçe dediğiniz sahil Kürtlerinin bir lehçesi’dir’  şeklinde cümleler kuruluyor. Atak medyaya oyunla ilgili yaptığı açıklamada Kürtlerin dil yarasını aynı süreçte başörtülü kadınlara uygulanan ayrımcılıkla birlikte Doğu Bloku sonrası emperyalist düzeneğin kendini meşru kılacak tehditler oluşturma ihtiyacıyla açıklıyor. “Tramvaylardan, istasyonlardan ‘Vatandaş Türkçe Konuş’ ibaresi kaldıralı kaç sene oldu?” diye soruyor. Bu yıkıcı tecrübe herhangi bir dilin başına gelemez mi? Ana dilimiz yasaklansa ne hissederdik?  Merheba “mış gibi”nin imkânlarını layıkıyla değerlendirerek sahneleri üzerine düşünmeye çağırıyor.  Başka türlü olabilir, başka nasıl olabilir… Dili Kesilmiş Kadın’ın son monologu Nagihan Gürkan ustalıklı oyunculuğuyla bir diyalog içeriği kazanıyor. Erdem Kaynarca ezberleri yüzünden bocalayan mikrofon kişisinin sahte coşkusunu başarıyla canlandırıyor. Keşke daha uygun, seyirciyi kuşatacak kadar geniş bir sahneyle sahnedeki seslere karışabilseydi seslerimiz; Miraçname projesinden akıp gelen bir beklenti bu. Buna rağmen ‘başka türlü’yü fark etmemek imkansızdı: Cemil Meriç’in cümlesini duyurdu seyircinin oyuncularla birlikte paylaştığı nefes nefese akış: Oyuncular ve seyirciler beraber, ‘aynı derin ve kavranılamaz fısıltıya kulak kabartıyorduk.’…”

 
Mehmet Utku – Radikal, 26 Şubat 2015

“…Merheba ve sesler, dünyanın her dililinden sesler… Göçle İstanbul’a gelmiş, asimile edilmiş, bir gettoda ataerkiyle kıskaca alınmış bir Kürt kızı, yasaklanmış, unutturulmaya çalışılmış anadilinin ekseninde bir kimlik arayışına çıkar. Antimilitarist bir çalışma yürütmeye özen gösterdiğini söyleyen Atak ‘Hiçbir anadil de masum değil Oyunda buna da değiniyoruz ve belki bu milliyetçi Kürt seyirciyi rahatsız edecek’ diyor. Dilin ciddi biçimde ataerkil bir ötekileştirme taşıdığını da anlatan oyunda kadın bir repliğinde ‘Anadilimdeki küfürleri dudağımın kenarından tükürsem’ diyor…. Genç kadın, özellikle ‘dil’ üzerinden kimlik arayışına girdiğinde yeni bir hayatın kapılarını aralamaktadır ama bu arayış zordur, başı belaya girer, tutuklanır, taciz, işkence görür ama direnir. Tabii bir yere kadar direnir ve hayatını kaybeder. Bir de genç adam vardır sahnede. Çok genç. Çok şık. Çok düzgün konuşan… Ama konuştuğu hiçbir şey kendisine ait değildir. Kelimeleri, jestleri, tümü ezberletilmiştir. Cilalı güvenin altında çok güvensizdir. Hayalet bir kadın tüm parlatılmış görkemini uçurur, görünen iktidarının altından sadece bir piyon çıkar… Artık bir hayalet olan kadının hayatına mal olmuş kimlik arayışı, ana dili de sonuçta aynı tahakkümün bir parçası mıdır yoksa? Erkek egemen tahakkümün, üzerinden kurulan iktidarların? Kimlik siyasetleri önünde sonunda ötekileştirici birer tehlike midir? Dünyanın bütün kadınları ayrı dillerde, aynı duygularla mı ağlamaktadır ‘yetsin artık’ diye? 5 kadın, 5 erkek daha vardır sahnede. Onlar yüklenmiş tüm kimliklerinden soyunmuş, tümden çıplaktır. Oyunun dekoru olarak. Bir koreografiyle bir çiçek gibi tomurcuktan açar, açtığı noktada dökülür… Ve sesler, dünyanın her dililinden sesler, rüyalarında bile ana dilini unutmayacağını fısıldayan sesler. Ve ‘kadın sesleri’ ayrı ayrı dillerden, aynı duygularla anlatan kadın sesleri, birinin gözyaşı diğerinin yanağından süzülen kadınların… Türkçe, Kürtçe, Galisyanca…”

 
Neslihan Güzeran – Taraf, 9 Mart 2015

“…Hiçbir dilde ‘Merheba’…Merheba dikkatleri çeken bir oyun. Merheba, Destar Tiyatro’nun kurucularından Mirza Metin’in dört oyunluk projesinin ilk adımı. Fatma Onat’ın hazırladığı metni sahneye aktaran Mehmet Atak’ın tasarladığı işi klasik anlamda bir ‘oyun’ olarak nitelemek doğru olmaz. Performans -temel olarak- iki koldan akıyor. Bir yanda dilini, yani kendisini ararken ‘karanlığa dalıp kaybedilmiş’ bir genç kadının önce meraklı ve çekingen, ardından hevesli ve coşkulu, sonunda ise acı ve işkence dolu öyküsünü dinliyoruz son nefesine kadar. Babasının istediği ‘pusula iğnesi’ni almak üzere dışarı çıkan genç kadının anlık izlenimlerine dayanarak tasvir ettiği atmosferde yansıyan kimlik arayışı, kimlikleri yüzünden acı çeken milyonlarca benzerinin hikâyesini yansıtıyor. Genç kadının yanında bir de genç adam beliriyor sahnede. Şık, düzgün konuşmaya özen gösterdiği belli. Bu düzgünlüğün genel olarak çalışılmış, öğrenilmiş, zorlama bir yanı olduğu açık; en ufak bir sendelemede dağılma emareleri göstermesi bundan. Ezberlediği büyük-boş laflarını kadının bir gülüşü, çığlığı ya da hıçkırığı bölüveriyor bu yüzden. Kimlik arayışını hayatıyla ödemiş olan kadın artık tamamen dışarıdan bakabildiği düzende yaşarken göremediği çok vurucu gerçeklerle yüzleşiyor; örneğin, anadilinin de bir tahakküm aracı olduğunu, anadilinin bütün diğer anadiller gibi ataerkil olduğunu, neticede erkeğin iktidarı altındaki kadının “her yerde ve her dilde” acı çektiğini görüyor. Metnin biraz kenarda kalmış önemli bir ayrıntısı ise, ‘resmî dil’ tanımını tersine çevirmiş olması. Ezberlediklerini öğretmeye hevesli genç ‘Türkçe diye bir dil yoktur. Bu yabancı mihrakların bizi bölmek için oluşturduğu bir stratejidir. Sizin Türkçe dediğiniz sahil Kürtlerinin bir lehçesi’dir’ gibi ifadelerle, performansı Türkçe izleyen seyircilere böylesi bir yok sayılmanın Kürtlere nasıl hissettirdiğine dair sağlam bir ipucu veriyor. Performansın bu ana aksı dışında duvara yansıtılan görsel malzemeyle, yine duvarda akan metinlerle, farklı dillerde yükselen fısıltılarla, müzikle ve ışıkla birbiri üzerine eklenen katmanları takip etmek güç. Diyaloglarını başarılı bir şekilde aktaran Nagihan Gürkan ve Erdem Kaynarca’nın anlattıklarına odaklanan bir tasarım, mesajı iletmeye fazlasıyla yetermiş oysa…”

 

Yıldız Ramazanoğlu – Serbestiyet, 26 Mart 2015

“…Merheba: ‘Ağzımı kapattım dilimi saklamak için’… “Merheba” yaşananların üzerinden başarıyla geçen bir tiyatro oyunu. Destar Tiyatro’nun projesi olarak Mehmet Atak’ın yönetmenliğinde hayata geçen oyun, dilin bütün imalarına, varolma biçimlerine göndermede bulunuyor. Dil üzerinden insanlar, kültürler, cinsiyetler arasındaki hiyerarşilerin oluşumu, ötekileştirme dışarıdan tanımlama ve mahkûm etme işleri deşifre edilmiş. Başka dil konuşmak düşmanlığın alametine nasıl dönüşüyor ve başkayı gücü ele geçiren hangi bağlamda tanımlıyor. Galisyalı yazar Sechu Sende’nin “Rüyalarımda bile dilimi kaybetmeyeceğim” kitabındaki hikâyelerden esinlenerek anadil temalı oyunu bir ekiple yazan ve sahneye koyan Atak, dramasında görev alan Gülsüm Ekinci’ye verdiği mülakatta oyunun postmoderne değil, postmodern sonrası bir deneyime karşılık gelebileceğini söylüyor. Malum sebeplerden göç dalgasıyla İstanbul’a savrulan bir ailenin gencecik kızı annesinin siparişi olan pusula iğnesini almak üzere dışarı çıkar. Bir süre sonra kimliğini evde unuttuğunu hatırlar ama “ne olacak sanki zaten mahallemdeyim” düşüncesiyle geri dönmez. Geçtiği yolda “görevliler”le karşılaşınca kimlik sorulur ülkenin doğası gereği. Yanında olmadığını kendi diliyle söylemeye kalkışması ele verir başkalığını. Alıp götürürler, sonra itham etmeler, işkenceler. Dilin açtığı felaketli yol uğruna kollarından asılı olduğu işkence sehpasında ölür. Sahnede bizi sonuna kadar bırakmayan kesik kollar kesilmesine izin vermediği dilin sonucudur bir bakıma. Pusula iğnesi talebi ailenin yön arayışına, bu şehirdeki gerçeklikle başetme ihtiyacına karşılık gelir belki. Nagehan Gürkan’ın başarıyla oynadığı kızın dilinden ve hezeyanlarından kimlik, iktidar, cinsiyet gibi nice iç içe geçmiş meselelere, kör noktalara ışık tutulmuş. Genç kadın ölüm öncesinde dili merkeze alarak durumu anlamaya, ataerki ve iktidar kıskacını çözümlemeye çalışmaktadır. Ekrandan enstalasyonu andıran biçimde akarak gerçeği haykıran yazılar, barkovizyonda gerçek insanların konuşmaları..hepsi dile ilişkin bütün boyutları gözler önüne sermeye hizmet eder. Erdem Kaynarca’nın oynadığı genç adam ise sahnede sol köşede ayakta durmakta ve dile ilişkin ezberletilmiş bazı kalıp yargıları okumaktadır. Belirgin biçimde kendi sesinden ve kelimelerinden kuşkuya düşmekte, kızın hakiki cümleleri karşısında sersemlemekte. Yine de dilin toplumsal yanına, dil birliğiyle oluşacak ortak bilince vurgu yapar ve küçümsediği bireyin ortak ve tek olan dile uyum sağlaması için emirvari önerilerini sürdürür. Herkesin birbirine benzediği bir fotoğrafa ulaşmak için ortak dili öğrenmeye başlamadan önce ve sonrasında birer fotoğraf çektirilecek böylece kişinin kendindeki değişimi gözlemlemesi sağlanacaktır. Genç adam bir parti, şirket, dernek ya da gençlik kolları üyesi olabilir. Hakikatle, insanın gündelik yaşamındaki pratikle bağdaşmasa da önemli olan gücünü tekrardan alan söz dizgelerinin tekrarlandığı bir değişmezliği savunup durmaktır. Yapılanın kulağı tırmalayışını göstermek için tersinden bir cümle çalınır izleyicinin kulağına birkaç kez. “Türkçe diye bir dil yoktur. Bu yabancı mihrakların bizi bölmek için uydurdukları bir stratejidir. Sizin Türkçe dediğiniz sahil Kürtlerinin bir lehçesidir” diyen bir ses. Oyunun akışına göre ana dil de masum değildir ve tıpkı diğer dil gibi küfürler, ön yargılar, kör noktalar içerir, çocuk bunu da bütün arızalarıyla alır doğal ortamında. Her ana dil de kendi içinde ötekileştiricidir ve ezberlerin aktarımında rol alır…”

 

Nevzat Süs – Tiyatro Portal, 30 Mart 2015

“…Hiçbir Dilde Ve Hepsinde ‘Merheba’… Destar Tiyatro’nun 4 oyunluk ‘Sechu Sende’ uyarlaması ‘Rüyalarımda Bile Dilimi Kaybetmeyeceğim’ dizisinin ilk oyunu ‘Merheba’ Mehmet Atak yönetmenliğinde sahneye taşınıyor. ‘Cinayetlerde delik deşik edilmiş kadınlar kaldırdı beni, sıkış sıkış daracık bir bodruma sığıştık. Hepimiz anadillerimizde ağlıyorduk…’. Militarist yasakların, ötekinin, var oluş çabasının hikâyesi. Göçle İstanbul’a gelmiş, asimile edilmiş ve bir gettoda ataerkiyle kıskaca alınmış bir Kürt kızı, yasaklanmış, unutturulmaya çalışılmış anadilinin ekseninde bir kimlik arayışına çıkar. Rüyalarınızda başka diller konuşabilirsiniz ama rüyanın temeli hep anadilinizdir. Bu arayışta son derece gerçekçi çevre de betimlenir. Ama arayış bir noktada durmaz, o da iç acısı verir. Bir de dış faktör vardır ehlileştirmediklerini hapseden, yine ehlileştiremezse tımarhaneye tıkan, yine ehlileştiremezse mezara gönderen.Dünya basınında da yankı uyandıran ve özel bir projenin ürünü olan ‘Merheba’ oyunu 2-16-30 Nisan tarihlerinde 20:30’da Şermola Performans Sahnesi’nde izlenebilir…”

 

Şükrü Bolat – SizeHaber, 30 Mart 2015

“… Rüyalarımda Bile Dilimi Kaybetmeyeceğim diyenlere ‘Merheba’… Destar Tiyatro’nun, 4 oyunluk ‘Sechu Sende’ uyarlaması ‘Rüyalarımda Bile Dilimi Kaybetmeyeceğim’ dizisinin ilk oyunu ‘Merheba’ dünya basınında olduğu gibi Türkiye basınında da ilgi görüyor. En son Pınar Selek için Garaj İstanbul’da ‘Masal Pınarı: Devlet İnsanı Sadece Canını Alarak Öldürmez’ adlı oyunu yapan, ABD, Danimarka, Yunanistan gibi çeşitli ülkelerde tiyatro yapmış, İstanbul Şehir Tiyatrolarından istifa eden yönetmen Mehmet Atak Sizehaber’e Merhaba hakkında bakın neler anlatıyor: !Ben tiyatroda müziği fon, destek olarak kullanmam. Kendi başına bir unsurdur. Merheba konseptini çalışmaya başladığımda oyunun müzik bölümleri için aklımda beraber kullanmak için net iki isim vardı: Ahmet Aslan ve Şirin Pancaroğlu. Pancaroğlu’nun rekonstraktif olarak yaptırdığı eski bir mezopotamya çalgısı olan çengle icra ettiği Çengname’deki, Kürdi Peşrev’in iki mezurunu anadilinin peşinde kimlik arayışına çıkan ve bunun bedelini hayatıyla ödeyen kadının duraklarında leitmotif olarak kullanmak istiyordum. Ama Ahmet’le özgün bir iş yapmak istiyordum. Ahmet’le uzun çalıştık ve aynı yataktan aktık. Merheba’nın başlarında on iki dakikalık özgün bir müziği var Ahmet’in, ilk beş dakikası tümden karanlık bir sahnede, sonra Aslı Erdoğan’ın yazdığı ve fiziken görünmediği karanlık bir sahnede Nagihan Gürkan’ın ses oyunculuğundaki Dili Kesilmiş Kadının Ön Monoloğu’yla zaman zaman üst üste, zaman zaman peş peşe ilerliyorlar ve arkada enstalasyon başlıyor. Merheba’nın sonlarında da yine Ahmet’in özgün bir icrası sadece tavana asılı dirseklerinden koparılmış bir çift kolla yer alıyor. Mesela kayıtları stüdyoda yapmadık, Merheba’daki sahiciliği için oyunun sahnelendiği mekanda yaptık. Ahmet müziği haznesi gitara, sapı bağlama ve tambura benzeyen kendi tasarladığı bir enstürümanla, onun için geliştirdiği icra tekniğiyle, provalara paralel gelişen doğaçlamalarla yaptı.’. Merheba, Zaza müzisyen Ahmet Aslan’ın ilk tiyatro çalışması…”

 

Mehveş Evin – Milliyet, 1 Nisan 2015

“…Güzel Şeyler Köşesi… Merheba: Destar Tiyatro’nun ‘Merheba’ oyunu, Sechu Sende’nin ‘Rüyalarımda Bile Dilimi Kaybetmeyeceğim’ kitabından tiyatroya uyarlandı. Çok tartışılan dil ve kadın meselesini, ayrı dillerden kadın seslerine yer vererek sahneye koyan isim, Mehmet Atak. Gelecek performans 2 Nisan’da (Bilgi için: sermolaperformans.com)…”

 

Sevin Okyay – Size Haber, 14 Nisan 20015

“…Kadın Cinayetleri, Kadın Bedeni, Çıplaklık… Destar Tiyatro’nun Sechu Sende uyarlaması Merheba, İstanbul sahnelerinde dördüncü ayına girdi. Yabancı basında, özellikle İspanyol basınında Türk basınından çok daha fazla yer alan Merheba, yenilikçi tiyatro biçimi kadar Özgecan Aslan‘dan sonra 60 kadının daha öldürüldüğü Türkiye’de kadına bakışıyla da dikkat çekiyor. ABD’deki bazı kadın tiyatro dergilerinde “Merheba’nın ataerki karşıtlığı ve anti-militarizm ilişkisi üzerine getirdiği güçlü bakış” olumlu yorumlara yol açıyor: “Kadın tanımının ve bedeninin eril yapılandırılması ve bunun dille ilişkisi üzerine farklı ve yeni tezi var Merheba’nın,” gibi… Merheba’nın cinsellik dışı sorgulayıcı çıplaklığının hızla muhafazakârlaşılan günümüzde tepki alıp almadığı soruyoruz “Hayır,” diyorlar “Dramaturglarımızın biri mütedeyyin bir kadın. Pek çok mütedeyyin insan seyretti. Yazar Cihan Aktaş ve Yıldız Ramazanoğlu çok güzel birer değerlendirme yazdılar. İki mütedeyyin dergide güzel geniş yazılar çıktı”. Peki, Merheba’dan tedirgin olanlar yok mu? “Var tabii ama bu eril tahakküme karşı estetik bir sorgulama, başkaldırı olan insan bedeninin çıplaklığı üzerinden olmadı hiç. Kürt ya da Türk milliyetçilerden rahatsız olanlar oldu, kendini sol olarak tanımlayanlardan ataerkinin başat mesele alınmasına tepkiler oldu. Ama muhteviyattan ziyade biçim üzerine tepkiler daha fazlaydı. Merheba, illa de kategorileştirmek gerekiyorsa, post- modern ertesinin tiyatrosu. Lineer, hikâyenin dışarıda bırakıldığı her yegane seyircinin kendi meşrebi ve biyografisiyle bağlantılarını kurabileceği peşpeşe dikey bölümlerden oluşan bir simülasyonda, seyirciye bir şey öğretmeyen, onun da zihnen dinamik olduğu bir dertleşme, temas süreci. Ponovsky’nin ‘habit/forming force’ dediği empoze edilmiş alışkanlık oluşturucu gücün taasubunu kıramamış tiyatro seyircisi için ‘tiyatro bile değil’ Merheba”… Hareketli enstalasyon olarak Merheba’nın dekorunu oluşturan 29 karelik fotoğraf çekimi için gereken, bir koreografiyi çıplak uygulayacak beş kadın ve beş erkek oyuncu için de internet duyurularına başvurulmuş. “Bizim bugün yaşadığımız erkeklik ya da kadınlık durumunun %99’unun cinsiyetlerimizle alâkası yok. Yaptıklarımızdan giydiklerimize, söylediklerimize, davranışlarımıza varana kadar sahte birer öğretilmiş erkeklik ve öğretilmiş kadınlık yaşıyoruz. Bunlar dil tarafından militaristçe empoze edilen aterkinin kodlamaları, bizi daha rahat güdebilmek için tektipleşmesi. Oyunda bir fotoğraf koreografisi olacaktı ve bu koreografide insan bedeni katışıksız yani çıplak olacaktı. Sıfır bütçemiz olduğu için de gönüllü fotoğraf oyuncuları aradık. Bu ay içinde yazıp yönettiği Kam adlı bir oyun çıkaran çok yetenekli genç bir tiyatrocu ve koreograf olan Can Bora’yla üzerine çalıştık. Halime Hanımın (Güner) Uçan Süpürge’de ilanımızı kullanmasının beş kadın gönüllüyü bulmamıza çok katkısı oldu. İlanda açıkça belirtilmesine rağmen görüşmelerde çıplaklık nedeniyle pek çok vazgeçme oldu. Enteresan olanı, geleceğini belirten beş kadın geldi ama üç yedeği olan erkeklerin çoğu gelmedi ve çalışma günü telefonlarını kapattı. Bütçemiz yoktu, stüdyo, ekip ve  ekipmanı bir daha ayarlama şansımız da. Ben ve dramaturglarımızdan biri soyunup, koreografiye adapte olmaya çalışarak fotoğraf oyunculuğunu da yaptık,” diyor Atak… Merheba’nın gösterimi sürerken Atak ve Erdoğan, şimdilik adı “aslında..?/Kadın Kırımı” olan yeni bir oyun üzerinde çalışıyorlar…”


Paylaş
Tiyatro Dünyası
Yazar Hakkında: 2006 yılında kurulan Tiyatro Dünyası portalı "Türkiye'nin en popüler, en zengin ve en güncel tiyatro haber ve bilgi portalıdır..."

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here