‘Merhaba’ Mart Ayında Şermola Performans Sahnesi’nde!

‘…birimizin göz yaşı, diğerinin yüzünden akıyor. Neyi bekliyoruz böylesine toplanmış?’

 
12 MART
saat 20:30 Şermola Performans

26 MART saat 20:30 Şermola Performans

Özgecan’dan sonra 17 kadın daha öldürüldü… Şiddet dille başlıyor olmasın?

‘Annem yüzüme uzun uzun bakıp ‘Gecenin bir yerinde mutlaka şehrin bütün kadınları ağlar’ dedi’

    Aşağıda, ‘Merheba’ya dair şu ana kadar çıkmış değerlendirmelerden bazı pasajlar var. Kürtçe, Galisyanca, İspanyolca, İngilizce olarak İspanya, ABD, Kanada basınında çıkan bazı yazılar tümünün çevirisi yapılmadığından ve Türkçe çıkan ama değerlendirme özelliği taşımayan haber, röportaj vb hariç tutulmuştur.
    

    Cem Erciyes – Radikal, 8 Ocak 2015

    ‘..Kimliğin peşinde bir kadın bir adam…Kalabalık bir künyesi olmakla birlikte ‘0’ bütçeyle hazırlanan oyun, dil üzerinden kimlik arayışına girip şiddete maruz kalan bir kadının hikayesine odaklanıyor. Hayatı pahasına arayışını sürdüne genç kadın ve öğretilmiş, ezberletilmiş olanın gölgesindeki genç adamın hikayesine başka bedenler ve başka sesler de eşlik eder. Secu Sende’nin ‘Rüyalarımda Bile Dilimi Kaybetmeyeceğim’ kitabındaki ‘Pusula İğnesi’ ve ‘Galisyanca Konuşmaya Başlamak İçin Pratik Bilgiler’ hikayelerinden oyunlaştırılan ‘Merheba’nın reji konseptine göre yeniden yazımında, Aslı Erdoğan’ın ‘Hayatın Sessizliğinde’ kitabından ve pek çok yazar, tiyatrocunun ürünlerinden faydalanılmış….’

    

    Ali Barış Kurt – Yeni Özgür Politika, 10 Ocak 2015

    ‘…’Merheba’ seyirciyle buluştu…Mehmet Atak’ın, tasarladığı ve yönettiği ‘Merheba’ oyunu seyirci karşısına çıktı. Merheba’da metaforlar kuruluyor ancak naturaliste yakın, zamanları çakışmayan iki hikaye de var. Göçle İstanbul’a gelmiş, asimile edilmiş, bir gettoda ataerkiyle kıskaca alınmış bir Kürt kızı, yasaklanmış, unutturulmaya çalışılmış anadilinin ekseninde bir kimlik arayışına çıkar. Bu arayışta son derece gerçekçi çevre de betimlenir. Ama arayış bir noktada durmaz, o da iç acısı verir. Bir de dış faktör vardır ehlileştirmediklerini hapseden, yine ehlileştiremezse tımarhaneye tıkan, yine ehlileştiremezse mezara gönderen. Anadillerini konuştukları için hapsedilen, işkence gören, hatta öldürülen yüzbinlerce insan. Antimilitarist bir çalışma yürütmeye özen gösterdiğini söyleyen Atak ‘Hiçbir anadil de masum değil Oyunda buna da değiniyoruz ve belki bu ulusalcı Kürt seyirciyi rahatsız edecek’ diyor. Dilin ciddi biçimde ataerkil bir ötekileştirme taşıdığını da anlatan oyunda kadın bir repliğinde ‘Anadilimdeki küfürleri dudağımın kenarından tükürsem’ diyor….’

    

    Cem Erciyes – Radikal, 13 Ocak 2015

    ‘…Tiyatronun en büyük destekçisi kim?..Bu hafta, 15 Ocak’ta yılların tiyatrocusu Mehmet Atak’ın tasarlayıp yönettiği Merheba, Şermola Performans’ta ikinci kez sahnelenecek. Basın bülteninde oyunun ‘sıfır bütçe’yle hazırlandığı özellikle belirtiliyor. Belli ki Mehmet Atak’ın da bu oyuna katkıda bulunan onca kişinin de canına tak demiş. Yazarından, tasarımcısına çok kalabalık bir künyesi var Merheba’nın. Anlaşılıyor ki katkıda bulunan kimseyi atlamamaya özen göstermişler. Hiç değilse adını anmak, bir teşekkür sunmak için. Oyun üç kez daha sahnelenecek ve sonra büyük ihtimalle tarih olacak. Tamam sanat böyle bir şey, ama biraz değişse fena mı olurdu? Hani sponsorluklar biraz daha artsa, kamu desteği bir ceza/ödül mekanizması olmaktan çıksa, bizler tiyatroya daha çok gitsek de gişe geliri diye bir şey oluşsa… Ve yoksul sanatçı klişesi az biraz değişse.…’

    

    Esra Açıkgöz – Cumhuriyet,  25 Ocak 2015

    ‘…Dilden ‘erk’i çıkarın ve dünyayla barışın… Destar Tiyatro’nun yeni oyunu ‘Merheba’ bize dayatılanları dil üzerinden sorgulatıyor. Çünkü iktidarın en önemli silahlarından biri, dil. Kimlikleri de, kadınları da içinde sıkı sıkı yer tutmuş ‘erk’lerle öldürüyor, baskılıyor. Bu, derdi dil olan dört oyunluk projenin ilki. Sahnede bir kadın ve bir erkek, konuşuyorlar. Kadın anadilinde, diğeri kendi diline yabancı, ezberletilmiş cümleler kuruyor. Biri yüreğini seriyor, “öteki” iktidarı. Asıl dertleri bizle hikâyelerini paylaşmak. Onlar anlattıkça kendimize bakar, dilimizden iktidarı kazırız belki diye, biraz da bu uğraş. Sadece siyasi bir erkten bahsetmiyorum, oyun bize bütün anadillerin nasıl da ‘erkek aklı’yla bastırıldığını da gösteriyor. Bu kadın ve erkek, Destar Tiyatro’nun yeni oyunu ‘Merheba’nın iki karakteri. Galisyalı yazar Sechu Sende’nin ‘Rüyalarımda Bile Dilimi Kaybetmeyeceğim’ kitabındaki öykülerden birinden çıkarılıp ete kemiğe büründürülmüşler….’

    

    A.Kadir Büyükbingöl – Cafesanat, 31 Ocak 2015

    ‘…Dili kesilmiş kadının son ‘Merheba’sı… Dilin ataerkiliği ve toplumsal meselelerde öncelikle ve en fazla zarar gören kadının dramı üzerinde durulan projede başta Yazar Sevin Okyay olmak üzere kalabalık bir ekip gönüllü olarak çalıştı. Masum, duygulu, yaratıcı, isyankâr şeklinde nitelendirilen Sende’nin kitabındaki ‘Pusula İğnesi’ ve ‘Galisyanca Konuşmaya Başlamak İçin Pratik Bilgiler’isimli hikâyelerinden yola çıkılarak oluşturulan oyunda, genç kadın ve erkek hikâyeleri üzerinden dil, kimlik, iktidar, cinsiyet kavramlarını muktedirlerin gölgesine ışık düşürmek istercesine; barkovisyon, arayazı ve sahne ışıklarıyla aydınlatarak aslında ezber bozulduğunda hatırlananın gerçeğe her zaman daha yakın olduğunun altı çizilmiş. Sıfır bütçeyle hayata geçirilen bu projenin yönetmeni Mehmet Atak, oyunu işkence sehpasında bir kadının, neden tutuklandığını anlatışı ile başlatıyor. Annesinin siparişini almak için çarşıya çıkan genç kadın, bir süre sonra kimliğini evde unuttuğunu hatırlar fakat, “mahallemdeyim zaten, ne olacak ki” düşüncesiyle geri dönmez. Geçtiği yolda ‘görevli’lerle karşılaşır ve onlara kimliğinin yanında olmadığını heyecanla kendi dilinde söylediği için tutuklanır, işkenceye maruz kalır ve bu işkenceye dayanamayarak hayatını kaybeder. “Merheba”nın reji konseptine göre yeniden yazımında Sende’nin eserinin yanı sıra, yazar Aslı Erdoğan’ın ‘Hayatın Sessizliğinde’ kitabından ve Ferdinand de Saussure’dan Muhyiddin İbn Arabi’ye kadar yaklaşık 40 yazarın eserlerinden faydalanılmış. Sahne uygulamasında koyu, sade bir zemin üzerinde trajediyi hissettiren en önemli unsur olan asılı kesik kolların ön planda tutulduğu oyunun, anlatım, akış, hikâyenin başı ile sonunun bir bütünlük oluşturması; yani serim, çözüm, sonuç ilişkisinin başarılı bir şekilde kurulmasıyla, oyuncuların performansıyla, geneline baktığımızda Mehmet Atak tüm yoksunluklara rağmen iyi bir iş ortaya koymuş. Dil ve kadın mağduriyeti gibi genel bir konunun politik yaklaşımlarla sınırlandırıldığı gibi bir endişe oyunu ilk başında oluşsa da, mütemadiyen sahnenin derininden gelen İngilizce, İtalyanca, İspanyolca, Almaca, Rusça, İbranice, Arapça ve Yunanca sesler bu endişeyi algı düzeyine ulaşmasına izin vermiyor…’

    

    Sevin Okyay – Birgün, 3 Şubat 2015

    ‘.. Herkese merhaba… Bir metni yazarken, düzeltirken, ekler-çıkarırken onu sahnedeki haliyle gözümün önüne getiremiyorum. Mehmet Atak’ın ise hayal gücü ve görüş kabiliyeti geniş olduğu için oyunun sahnede nasıl duracağını önceden kestiriyor herhalde. Çalışmalarımız hemen her projeden söz edişinde itirazımla başlar, sonunda birlikte çalışmaya ikna olurum. Hiçbir zaman da pişmanlık duymamışımdır. Lafını ilk ettiğinde, “Hadi canım!” dediğim nice projenin gerçekleşmesini, sahnede yeni bir can kazanmasını da bu süre içinde hayretle izledim. Mehmet Atak’ın projelerinden sahneye giden yolda, gerçek bir değişim-gelişim de gerçekleşir. ‘Merheba’, dil üzerinden ötekileştirme, tahakküm kurma, ataerkillik ve bütün bunlara karşı mücadele üzerine. Bir kadının, bütün kadınların mücadelesi. Kadın anadilini konuşabilmek için yılmadan, korkmadan savaşıyor, erkek ise kendine öğretileni inandıramadan okuyor. Ne var ki kadın da, sürecin bir noktasında anadilinin bütün diğer anadiller gibi ataerkil olduğunun farkına varıyor. Sıfır bütçeyle hayata geçirilen bu projeyi tasarlayan ve yöneten Mehmet Atak, oyunun başında işkence sehpasında gördüğümüz kadını Nagehân Gürkan, kendisine öğretilenleri okuyan delikanlıyı Erdem Kaynarca oynuyor. Hareket oyuncusu ise Burcu Eken. Sende’nin hikâyesinden oyunlaştıran, MSM’den öğrencim Fatma Onat. Monologlar Aslı Erdoğan’dan, belgesel bölümde Fatmagül Berktay var, Çengname ile katkıda bulunan Şirin Pancaroğlu… Makyaj tasarımı Suzan Kardeş, Işık tasarımı Mirza Metin, yardımcı yönetmen Kamer Yıldız Ok. hepsini bir araya toplayan kişi, yani genel koordinatör ise sevgili Nalân Özübek. Bazı gecikmeler olmasaydı, hareket tasarımını da Mehmet Sander üstelenecekti. Dedim ya, pek çok arkadaş vardı. Bu dramaturji işini de hemen açıklığa kavuşturalım. Öteki oyunda olduğu gibi gene Gülsüm Ekinci ile çalıştık ama dramaturjinin asıl yükü, Çetin Ok’un omuzlarındaydı…’

    

    Hande Çayır – T24, 4 Şubat 2015

    ‘…Merheba: Çığlığın dili yok… Bazı replikler var ki gitmiyor. (Bu yazının başlığı da onlardan biri, Aslı Erdoğan’a ait dediler) Kim ne yaşadıysa, o, bavullarımızda birikmiyor mu? Roland Barthes’ın The Death of the Author’u gibi… Yazar öldü ve kim ne isterse/görebilirse onu alıyor aynı metnin içinden… Başka başka satırların altını çizerek ayrılıyoruz salonlardan, kitaplardan, ilişkilerden hatta… Kesik kesikti oyun. Kesik meme uçları/kollar/diller… Nagihan Gürkan… Duruydu ve “orada”ydı. (Tam o an sahnede olmak; her bir şeylerden soyunup… Bununla her zaman karşılaşamıyorum). Gürkan’ın çırpınan / çıplak / tozlu ayaklarına ve çok daha ötesine en derin sevgilerimle… Bir de, çığlığına karışmış gülücüğüne… Rıdvan Erdem Kaynarca… Replikleri kıvrak ve elverişliydi; oyunculuğunu sergilemesi için bulunmaz fırsat gibiymiş bu ve üstesinden çok iyi geliyor. İçimi sıktı bu oyun kişisini dinleyip durmak… Vır vır vır… Amaç da belli ki buydu zaten. Kendi karakterleri (öyle diyeyim) arasındaki ani / başarılı geçişlerini izlemek haz verdi bana. Fısıldadığı / çıldırdığı / başkanını aradığı anlardaki / küfürlerindeki çaresizliğine, kravatını kesip kırparak selam ediyorum “burada”n. Burcu Eken… Çat çat çat diye attı durdu bedenini oradan oraya. Işık, diline ve bedenine daha çok vursun istedim. Sertti. Oyunun içeriği gibi… “Nasıl buldunuz oyunu” dediler çıkışta. İlk şu kelime dökülmüş dudaklarımdan: dertleştik. Kafamın içindeki sesler / fısıltılar sahnede vücut buluverdi. “Bunları geliştirmek yıllarımızı aldı” diyen karar vericiler… Küfürlerin ezip / belki yeniden kurup geçtiği… Bir fotoğrafın arabı… Trençkot ve poşu… Örttü yazı bizi… Saçını açar “kendimim” der kadın… İfşayı engellemek için kesilen (!) dilimiz; sahiden bu yolla susturulabilir mi?.. Yaşamak için yeni bir dil arayanlardan bahsediyor Berktay.Tarihin Cinsiyeti ve Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın adlı çalışmalarını (yalayıp yutarak) okumuştum. Bu çizgiden bakınca Berktay’ın varlığı /sesi / çalışmaları oyuna el vermiş. Bin şükür ki var Fatmagül Berktay… Tarihin cinsiyeti malum. Töre etkiliyor. Gelenek üstüne çöküyor. Susarak konuşan Keje geliyor aklıma. Sesini arayan tüm kadınlar / kadın olmayanlar / hepimiz geliyoruz sonra. Çiçek açan tomurcukları vajinaya benzettim. Seyirciye vuran / gözümüzü alan keskin ışıktan sonra “o ben miyim / ben sen misin / öteki ben miyim / beriki sen misin”ler çıktı adeta. Bütünü oluşturan parçalar birbirinden farklıdır; evet, Gestalt da demiş bunu; yani o görseldeki bütüne (toplum) her birimiz (birey) dahiliz. Onu tek tek bizler oluşturuyoruz. Tektipleşmeden zenginleştirerek / besleyerek / büyüterek… Homojenleştirmeden… Her bir bileşene verilen ayrı ehemmiyet ile… Tohum… Tomurcuk… Çünkü evet “Bitsin artık” diyenler benzer duygularla ağlıyor. Duvarların dili oldu da konuştu oyun boyunca. İmajı / fısıldaması / yazısı ile… Gör / duy / oku yani. Genç adam ezberledi o satırları ve yer yer şapşal “dikmen” oldu. Öğretmendi duvar bazen. Mamak Cezaevi işkencelerine dokundu. İnsanlar üzerinde yapılan ilaç deneylerine… Bazen de öğrenci evlerine… “Vatandaş Kürtçe konuş” dedi. Şu kadar dönüyor dilim benim:“Rojava ezmir der zinke pusula ez naşimire dersinke pusula ez mir nazım ej mire…Anadilinin izini süren, pusula iğnesi arayan bir kadın… Elbet bulacak / koruyacak / şakıtacak dilini…İtaat etmeyerek hadım edecek sonra. Kürtçe öğrenen / ders alan Türk arkadaşlarım var benim… Hem öğrenmeyince “bacısına küfrettiğini nereden bilebilir” diyorlar… Belgeselimi, Kürtçe altyazı ile isteyen festivallere göndermeye çalışırken şaşırmıştım. Ne kadar verili bir dil içinde dönüp durduğuma… Burnumun ucundakilere, nasıl uyuşturulduğuma… Türkçe, Kürtçe, Galisyanca… Dilerim dışlamalar / dışarıda bırakmalar / şiddet olmasın şu üç günlük dünyada. Gördüm ki Merheba’yı (her şeye rağmen) -yani sıfır bütçe / pek çok kez şiddete maruz kalmışlık / travma yaşamışlık- sahneye koyduktan sonra, bir bira ile dostlarla kutlamak gibisi yokmuş. İzleyince / yazınca dahil olmuş hissettim… Teşekkür ederim (yönetmenimiz) Mehmet Atak ve Şermola’ya… (Ve ‘tüm ekibe’ demekten başka çarem yok gibi; hoş görün, tek tek yazmadım isimlerinizi…) Ve evet dostlarım… İğne battı; canımı yaktı…’

    

    Mustafa Sütlaş – Bianet, 5 Şubat 2015

    ‘… ses, söz ve dil üzerine bir oyun: ‘merheba’… ‘hiç bir anadil masum değildir. medeniyet denilen, yazıyla başlatılan dönemde, aile biçimleri de dille paralel gelişir ve tabii fallokrasi de. tüm anadiller feci şekilde ataerkil ve türcü ötekileştirme ihtiva eder, yani feci halde babadırlar.” insanların her türlü ilişkisi sorgulanmalı çünkü. ezberler, alışkanlıklar, çıkar ve nihayetinde de erk kullanmak ve bir iktidar yaratmak her ilişkinin taşıdığı risklerin oluşturduğu farklı aşamalar. yapımı destar tiyatro tarafından üstlenilen ve mehmet atak ve arkadaşlarının sahneye koyduğu  ‘merheba’ öncelikle bunun bir örneği. ‘merheba’ bir deneme herşeyden önce! hem de her anlamda… yalnız ele aldığı konuyu değil, sahne üzerinde gösterdiğiyle de tiyatronun ne olduğuna dair ezberleri de bozan bir deneme. özellikle de izleyenine, alıcısına ve sahnenin bu tarafında da olsa kendini o oyunun içinde sayan herkesle ‘temas’ etmeye ve bu temasın sonuçlarını anlamaya çalışan bir deneme! dili, iktidarı, eylemi, eylemsizliği, sanatı ve sanatın işlevini, tiyatroyu ve yazılan her şeyi sorgulayan, bunlar üzerinden ‘yeni’ye, ‘başka’ya, ‘öteki’ye varmak isteyenler için bir oyun. hem de ‘oyun’unun yalnız sahne üzerinde olanıyla sınırlı olmayan, yaşamın içindeki her boyutunu ortaya koyan bir ‘atraksiyon’ ya da ‘enstelasyon’. insan bedeni, inların dili gibi ‘mutlak’ saydığımız tüm enstrümanlarla oynanan bir oyun. bu yanıyla bir ‘oyun’ değil bir “gerçeklik” aslında. bir saati aşkın sürede ‘karanlık bir salonda ve sahnede’ aslında kendi içimize bakmamızı bize söyleyen ve eğer bunu yaparsak içine dahil olduğunuz bir gerçeklik. ‘arınmak’ için ve her türlü ‘yanılsama’yı gerçek sayanlar ve saymaya niyetli olanlar için değil bu bir saatlik performans. gerçekten de sahnede izlenenle ilgili pek çok görme biçimi söz konusu olabilir. bu da mehmet atak’ın tiyatro yolculuğundan ve geldiği aşamadaki algısı ve ifade biçiminden kaynaklanıyor. o tiyatroyla ilgili her meseleye farklı yerlerden baktığını da şöyle ortaya koyuyor. tüm bu bakımlardan ‘merheba’ olağandan ve olandan farklı bir düşünceye, ya da bakışa geçiş yapmak için bir fırsat, bir olanak!… dil ile sesin, dilsizlik ile sessizliğin sonuçlarının nereye kadar ulaşacağını görmek, anlamak için bir fırsat ve olanak. cinsin ve cins kimliğin bunları ne kadar ve nasıl farklı kıldığını kavramak için bir fırsat ve olanak. birbirilerimizin gerçeğini tanımak, tanışmak, yüzleşmek için de bir fırsat. bu fırsatlar ve olanaklar dilden sese, sesten dile gidilen süreçte türkçe, kürtçe, galisyanca, ama asılolarak seslerle ve sessizlikle izleyenlere sağlanıyor… ve de oynayarak… insan hep oynuyor. yaşarken de oynuyor, yaparken de oynuyor. oynayan insanın oyunuyla kendisini yüzleştirmek için bir oyun ‘merheba’. gidin, görün, bir de siz tanışın ve tartışın, kendinizle ve kendi gerçeğinizle….’

    

    fk – Jinha, 11 Şubat 2015-

    ‘… Kadın ve anadil temalı ‘Merhebe’ Şermola’da… Galisyalı yazar Sèchu Sende’nin ‘Rüyalarımda Bile Dilimi Kaybetmeyeceğim’ adı kitabından uyarlanan kadın ve anadil temalı ‘Merhebe’, Şermola Performans’ta sanatseverlerle buluşuyor. Sesler, dünyanın her dilinden sesler, rüyalarında bile ana dilini unutmayacağını fısıldayan sesler. Ve ‘kadın sesleri’ ayrı ayrı dillerden, aynı duygularla anlatan kadın sesleri, birinin gözyaşı diğerinin yanağından süzülen kadınların… Kürtçe, Türkçe, Galisyanca…Galisyalı yazar Sèchu Sende’nin ‘Rüyalarımda Bile Dilimi Kaybetmeyeceğim’ adı kitabından uyarlanan ‘Merhebe’, 12,19,26 Şubat’ta Şermola Performans’ta sanatseverleri ağırlayacak…’

    

    Cihan Aktaş – Dünya Bülteni, 14 Şubat 2015-

    ‘…’Merheba’: Oyuncu ve seyirci, beraber… Kandinsky sanatın ‘kişilik’ olarak da adlandırılabilecek olan türde bir ‘başka türlü’yü gösterme sorumluluğunu anlatır ünlü manifestosunda. Tiyatro işte bu ‘başka türlü’yü göstermede zorlukları olan bir gösteri sanatı. Bir açıdan heykel sanatını andırıyor. Bir salonda heykel sessizliğiyle oturup oyunu izlemeniz gerekiyor. Peki sahnede olup biten sizi ne ölçüde içine çekecek? Daha doğrusu oyunun böyle bir niyeti var mı, yoksa “mış gibi yapan” temsilin kendi kendini kutsallaştırmanın ötesinde bir derdi yok mu? Bu Bretch’in de sorusuydu, dolayısıyla tiyatroyu o donuk içe kapanıklığından kurtararak seyircinin katılımına açmaya çalıştı. Benzeri bir soru Mehmet Atak’ın çalışmalarını da belirlemiştir hep. İzlediğim kadarıyla Atak, her zaman ‘başka türlü’ bir tiyatro için düşündü, çalıştı, insanları harekete geçirmenin yollarını aradı. ‘Mış gibi yapmak’ Atak için (Rancier’in ifadesiyle) ‘anlaşılır yapılar geliştirmektir.’ Oyunun teması bir bakıma ‘kendi kendini doğurma’ sancıları gibi geldi bana. İnkar edilmek istenen varlıklarınızı inancınızla ayakta tutmaya çalışırken, başınıza gelenleri empatiyle yorumladığınızda umut ve iyilik bahşeden bir içeriğe ulaşabilirsiniz. Özü cevhere dönüştüren de hakikat arayışının çilesini kabullenme biçimi oluyor zannedersem: Destar Tiyatro Grubu bu biçimin arayışı içinde ‘Merheba’ya ulaşmış. ‘Rüyalarımda bile ana dilimi kaybetmeyeceğim’ şeklindeki farklı dillerde fısıldanan şiarı kazıdığınızda karşınıza bir dilin inkârıyla bütünleşen Diyarbakır Cezaevi, işkence, tecavüz, yakılan köyler, asit kuyuları, ölüm tarlaları, göç, varoş ayrımcılığı ve daha nice acı ve utanç duyuran başlık geliyor. Oyunu Destar Tiyatro’da, dolu ve karanlık bir salonda izledim. Dolu ve karanlık salonlarda uzun süreli oturamam. Ancak Merheba’nın sahnesi, sınırlı oyuncuya karşılık yerimde tuttu beni. Hem konu, hem barkovizyon ve arayazılarla hareketini koruyan sahne, hem de oyuncular başarılıydı. Bütün olarak dilin hayatımızdaki anlamı üzerine düşündüren akış, bu topraklarda yaşanan büyük dil katliamını da farklı bir açıdan görmeye sevk ediyor: Dil insanlara anlaşmak için verilmişken bu büyük imkânın anlaşmaya izin vermeyecek bir zorbalıkla tahribine göz yumulduğu bir dönemin muhasebesiydi söz konusu olan. Merheba’nın Pavel Florenski’nin ‘Tersten Perspektif’te tiyatroya getirdiği eleştirinin ayırtında bir temsil olduğu söylenebilir. Séchú Sende’nin söz konusu kitabındaki ‘Pusula İğnesi’ ve ‘Galisyanca Konuşmaya Başlamak İçin Pratik Bilgiler’isimli hikâyelerinden yola çıkılarak oluşturulan oyunda çeşitli kadın ve erkeklerin hikayeleri üzerinden dil, kimlik, iktidar, cinsiyet kavramları tartışılıyor. Kullandığımız veya kullanamadığımız dil üzerine düşündürmeyi amaçlıyor oyun, bir dilin asla nötr bir yapı olmadığı, bizim kullanımımızla yeniden kurulduğu da öne çıkan temalardan biri. Logos’un ‘erkek’ olarak kabulü, kadını dil konusunda ikinci kılıyor kimi düşünürlere göre. Merheba kadınların dille ilişkisi üzerinden bu kabulü de sorguluyor. ‘Hiçbir anadil de masum değildir’ diyor, oyunla ilgili bir söyleşisinde Atak. Üzerine düşünülmeden ezberlenmiş ve bu nedenle belki çeşitli zulüm tezgâhlarına meşruiyet kazandıracak şekilde kullanımda olan haklar retoriğinin ötesine geçerek gerçeğin üzerine yeniden düşünülmesini talep eden bir sorgulamadan söz edilebilir.  Oyunun barındırdığı sayısız inceliklerden biri, akademik/izinli Kürtçe ile gündelik/yasaklı Türkçe’nin bir karşılaşması, adeta hesaplaşması. Mesela tersinlenmeye gidilerek ‘Türkçe diye bir dil yoktur. Bu yabancı mihrakların bizi bölmek için oluşturduğu bir stratejidir. Sizin Türkçe dediğiniz sahil Kürtlerinin bir lehçesi’dir’  şeklinde cümleler kuruluyor. Atak medyaya oyunla ilgili yaptığı açıklamada Kürtlerin dil yarasını aynı süreçte başörtülü kadınlara uygulanan ayrımcılıkla birlikte Doğu Bloku sonrası emperyalist düzeneğin kendini meşru kılacak tehditler oluşturma ihtiyacıyla açıklıyor. ‘Tramvaylardan, istasyonlardan ‘Vatandaş Türkçe Konuş’ ibaresi kaldıralı kaç sene oldu?” diye soruyor. Bu yıkıcı tecrübe herhangi bir dilin başına gelemez mi? Ana dilimiz yasaklansa ne hissederdik?  Merheba “mış gibi”nin imkânlarını layıkıyla değerlendirerek sahneleri üzerine düşünmeye çağırıyor.  Başka türlü olabilir, başka nasıl olabilir… Dili Kesilmiş Kadın’ın son monologu Nagihan Gürkan ustalıklı oyunculuğuyla bir diyalog içeriği kazanıyor. Erdem Kaynarca ezberleri yüzünden bocalayan mikrofon kişisinin sahte coşkusunu başarıyla canlandırıyor. Keşke daha uygun, seyirciyi kuşatacak kadar geniş bir sahneyle sahnedeki seslere karışabilseydi seslerimiz; Miraçname projesinden akıp gelen bir beklenti bu. Buna rağmen ‘başka türlü’yü fark etmemek imkansızdı: Cemil Meriç’in cümlesini duyurdu seyircinin oyuncularla birlikte paylaştığı nefes nefese akış: Oyuncular ve seyirciler beraber, ‘aynı derin ve kavranılamaz fısıltıya kulak kabartıyorduk.’…’

 

KÜNYE

Tasarlayan ve Yöneten: Mehmet Atak
Oyunlaştıran: Fatma Onat
Dili Kesilen Kadının Monologları: Aslı Erdoğan
Dramaturji: Sevin Okyay & Çetin Ok & Gülsüm Ekinci
Yardımcı Yönetmen: Kamer Yıldız Ok
Müzik: Ahmet Aslan & Şirin Pancaroğlu
Hareket Tasarım: Can Bora
Işık Tasarım: Mirza Metin
Dekor Tasarım: Marta Montevecchi
Kostüm Tasarım: Hilal Polat
Makyaj Tasarımı: Suzan Kardeş
Video Tasarım: Adar Bozbay
Efekt: Gökçe Selim
Fotoğraf Koreografisi: Can Bora
Fotoğraf: Nâzım Serhat Fırat
Grafik: Metin Çelik
Hareket Çalıştırıcısı: Can Bora & Gonca Gümüşayak
Türkçe Dil Koçu: Güler Kazmacı
Kürtçe Dil Koçu: Âlan Ciwan
Kürtçe Çeviri: Kawa Nemir
Galisyanca Çeviri: İrfan Güler & Pepa Baamonde
Aktüel Fotoğraf: Burçin Korkmaz & Bülent Yazıcıoğlu
Video Montaj: Koray Ayvaz
Makyaj Uygulama: Fitnat Budak
Yönetmen Asistanı: Mehmet Emrah Hamşioğlu
Sahne Arkası Oyuncuları: Sadin Yeşiltaş & Felat Erkozan & Yazı Köz/Arda Uğurlu & Çetin Ok
Oyuncular: Nagihan Gürkan& Rıdvan Erdem Kaynarca & Burcu Eken
Kürtçe Ses Oyuncusu: Berfin Zenderlioğlu
Galisyanca Ses Oyuncusu: Alicia Beatriz López Gallego
Fotoğraf Oyuncuları:
Burcu Eken & Çetin Ok & Erkan Aydın Duygun & Hadiye Gündüz & Jale Tozantı & Kerim Can Cingöz & Marta Montevecchi & Mehmet Atak & Mehmet Emrah Hamşioğlu & Mualla Parlak
Özel Görünüm: Fatmagül Berktay
Genel Koordinatör ve Basın Danışmanı: Nalân Özübek

 
‘Cinayetlerde delik deşik edilmiş kadınlar kaldırdı beni, sıkış sıkış daracık bir bodruma sığıştık. Hepimiz ana dillerimizde ağlıyorduk..’


Paylaş
Tiyatro Dünyası
Yazar Hakkında: 2006 yılında kurulan Tiyatro Dünyası portalı "Türkiye'nin en popüler, en zengin ve en güncel tiyatro haber ve bilgi portalıdır..."

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here