Gözü Matematikten Yılmış -Tuhaf Tabiatlı Çocuk-, Bedri Rahmi EYÜBOĞLU ve Tek Kişilik Yaşam Oyunu (Murat Örem)


Siyah beyaz televizyon yayınlarının bile Kaf Dağının ardında olduğu zamanların Türkiyesi. İçinde anne babamın da olduğu öğretmen ailelerinin kıt kanaat maaşlarına bakmadan kiraladığı dolmuşun içindeyiz. Çoluk çocuk yirmi kişi Bursa yolundayız. Dolmuş bizi Bursa’daki tiyatroya götürüp oyun süresince bekleyecek ve tekrar ilçemize döneceğiz iki saatlik meşakkatli yolun ardından. Çok sınırlı imkanlar ve genellikle vasat ve vasat altı oyunculuklarla o devirde anadoluyu dolaşan müsamere gruplarını saymazsak, ilk kez hakiki bir tiyatro oyunu izleyeceğim dekoruyla, sahnesiyle, oyuncuları ve ritüelleriyle…Heyecanlıyım. Şaşkınım. Meraktayım. Bir de büyük bir korkum var ; Ya beni içeri almazlarsa ‘yaşın küçük’ diyerek. En fazla sekiz bilemediniz dokuz yaşındayım. Oyuna girerken korktuğumun başıma gelmemesindeki en büyük pay görevlilerin anlayışı ve hoşgörüsü mü anne babamın yoldaki sıkı sıkıya tembihleri mi yoksa benim büyümüş de küçülmüş havam mı bilemiyorum bugün bile…Ama hiçbir engele takılmadan kapıdan içeri süzülerek girivermenin mutluluğu ellerimde işte…

Bursa’dayım. Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu’nun seyirci bölümündeki insan kalabalığı ve anne babamla ilerliyorum bilet numaramıza doğru. Şaşkınım, mutluyum ama bir o kadar da meraklı ve tedirginim. Bugün, o geceden aklımda çok az şey kalsa da Bursa Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu’nun ‘vişne çürüğü’ perdelerinin güzel ışıltısı hala capcanlı belleğimde. Bir de izlediğim ilk profesyonel eser olan Köşebaşı oyununun çeşmeli cumbalı evlerle zenginleştirilmiş rengarenk dekoru… Köşebaşı oyununun Ahmet Kutsi Tecer’e ait olduğunu ve Tecer’in kalem ustalığını öğrenmemse birkaç yıl sonrasına denk düşecek…

İlkler unutulmazmış ya…Ben de bugüne dek yurt içi ve dışında onlarca yüzlerce oyun izledim. Hele hele üniversite yıllarımın bir döneminde İstanbul’un bütün sahnelerindeki gişe görevlileri ve yer göstericilerle hal hatır soracak kadar aşinalık kurdum. Son yıllarda da turneler dahil Ankara’daki tüm oyunları takip ettim ama ‘ yine de Bursa Devlet Tiyatrosunun gönlümdeki yeri ayrıdır” demek isterim yıllar önce yaşadığım olay nedeniyle..İçinde Bursa Devlet Tiyatrosu geçen her cümle bugün bile onlarca yıl önceye götürür beni…O, sekiz yaşında tiyatroyla ilk kez tanışan çocuk gelir gözümün önüne. Vişne çürüğü perdelerini , Köşebaşı’nı ve manidar tarihini selamlarım Bursa Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu’nun sevgiyle hürmetle…

Son yıllarda Devlet Tiyatroları’nın güzel bir geleneği var…Bölgelerden gelen oyunlar sahneleniyor başlangıçta özellikle Ankara’da. Tarih 2 Ekim 2012 olunca Bursa Devlet Tiyatrosu’nun Ankara turnesinde yer alan Oda Tiyatrosundaki ilk oyunuyla açmak farz oldu benim için de yeni seyirci (!) sezonunu. Hele bir de konu ve oyun ‘Bedri Rahmi Eyüboğlu’ olunca internet de sağ olsun günü gününe tam 13 gün önceden Eylül’ün 19’unda sabah saat 10’u 12 dakika gece almıştım biletimi…( Biletleri internetten alabilme/alabilememe konusunu , Mybiletin yenilediği ama eskisine göre hakikaten çok geriye gittiğini düşündüğüm yeni internet arayüzünü, devlet tiyatrolarının üzerinde dolaşan özelleşecek özerkleşecek kapatılacak açılacak şayialarını ve biletleri kaç gün önceden alabilme konusunda bölgelere göre değişen farklı ve şaşırtıcı uygulamaları başka bir yazıda mevzuu edelim artık…)

Ankara’nın en güzel tarihi yapılarından olan Mimar Kemalettin imzalı İkinci Vakıf Apartmanının içinde bulunan Oda Tiyatrosu bilmeyenler için söylersek aynı binada bulunan Küçük Sahne’nin kanatları altındadır yıllardır. Küçük Sahne’nin adı da yanıltmasın kimseyi. Burası da hayli büyük bir salondur ve talihsizliği (!)hemen yakınındaki Büyük Sahne’ye göre biraz daha küçük olmasındadır. Teşbihte hata olmaz misali tıpkı yaşları yetmişleri geçmiş kardeşlerin birbirlerine saygılarından dolayı abi abla demeleri gibi Küçük Sahne de Büyük Tiyatro’nun yanında sesini çıkarmamaktadır saygıdan!!!
Genç cumhuriyetin gözdesi Mimar Kemalettin Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne gelir getirmesi amacıyla tasarlamıştır bugün içinde Küçük Tiyatro ve Oda Tiyatrosu’nun, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğünün de bulunduğu bu binayı. Ancak inşaatın bitimini görmesine ömrü yetmemiştir Mimar Kemalettin’in. Ahmet Hamdi Tanpınarlar Orhan Veli Kanıklar Melih Cevdet Andaylar yaşamıştır içinde bir dönem bu tarihi yapının…Harıl harıl tercümeler yapmışlardır Hasan Ali Yücel’in Doğu ve Batı klasikleri için hepsi.
Küçük Sahne deyince şunu da hatırlatmak farz oldu şimdi…1990’ların başında yine bir rüzgar esmişti Küçük Sahne’yle ilgili “kapatılsın” denilerek…Bugünün gençleri o günleri hatırlamaz ama şimdinin Leyla ve Mecnun dizisindeki İskender karakterindeki Ahmet Mümtaz Taylan’ı şıp diye bilirler. Tamam, Leyla ve Mecnun son dönemin kült dizilerindendir ama Ahmet Mümtaz Taylan da aldığı her rolde fark edilecek ustalardandır. İşte 1990’larda “Kapatılsın” diyenlere inat “Küçük Sahne Yaşamalı” diyen grubun en aktif isimlerindendi Ahmet Mümtaz Taylan ve dönemin Ankara’daki seçkin yerel radyosu Radyo Anki’de bu konuyla ilgili de çok programlar yapmıştık Ahmet Mümtaz Taylan’ın kendisiyle…Elhak , bugün Küçük Tiyatro yaşıyorsa Ahmet Mümtaz Taylanlar kadar olmasa da bendenizin de çorbada tuzu vardır bir tutam olsa da…
Hasılı kelam, meselenin bam teline yazının başlığına Bedri Rahmi Eyüboğlu’na ve namı diğer Reis’ten yola çıkarak Bursa Devlet Tiyatrosu’nun sahnelediği Tek Kişilik Yaşam oyununa gelirsek… ( Aman diyelim, reisleri karıştırmayalım ey okur…Bedri Rahmi’nin reisliği tamamen denizle denizcilik terimiyle ilgilidir ! ) Bir tiyatro eserinin hangi emeklerle yazılıp uyarlandığını, sahneye koyulma sürecini tahmin etmek önemlidir. Bu süreci bilenler konunun profesyoneli olsunlar olmasınlar eleştirilerinde yazılarında insaflı olmanın gerekliliğini kırıp dökmeden kelam etmenin ve kalem/klavye oynatmanın manasını bilirler çünkü bir oyunu sahneye koyan isimli isimsiz onlarca ismin motivasyonu önemlidir. Bu yaklaşım her zaman bir borçtur emek veren ekibin bütün isimlerine karşı. Tiyatroda sahne gerisindeki ve önündeki ekibin ortak borcu da evinde aylaklık edip televizyona teslim olmak yerine onca yolu aşarak tiyatro salonlarına gelen seyirciye karşıdır doğal olarak.

Ben de bütün bunları bilerek gözeterek söylemek zorundayım ki Ankara Oda Tiyatrosu’nda yeni sezonun ilk oyunu olarak izlediğim Bursa Devlet Tiyatrosu imzalı Tek Kişilik Yaşam oyunu bir çok unsuruyla hiç ama hiç olgunlaşmadan koparılıp sofraya getirilmiş kekre bir meyve tadı bıraktı zihnimde, gönlümde, aklımda kalbimde… Oysa konu Bedri Rahmi Eyüboğlu olunca bambaşka metinler çıkabilir(di) ortaya. Hikayeler çok daha vurucu anlatılabilir geçişler yumuşak ya da sert olabilir. Bedri Rahmi ki ‘bir yanım şeker bir yanım tuz / tuzdan yanayım / bir yanım sen bir yanım ben / senden yanayım” demiş bir büyük ustadır. Bestelenmiş şiirleri vardır. Kendi çocukluğunu ‘gözü matematikten yılarak korkarak geçirilmiş’ bir dönem olarak tanımlamıştır. Dönemin eşrafı ve mürekkep yalamışlarından olan babasına göre de ‘tuhaf tabiatlı bir çocuktur’ aynı Bedri Rahmi…Bunlar vurgulanabilirdi oyunda…Daha da önemlisi ölümünün arkasında 12 Mart 1971 rüzgarıyla bedel ödetilen ağabeyi ve bir manada babası olan Sabahattin Eyüboğlu’na çektirilenlerin payı vardır. Bunlar da anlatılabilirdi…
Bedri Rahmi’nin “Karadutunun Çatalkarasının Nartanesinin” ölümünden sonra yazdığı ‘yoruldu yüreğim yoruldu / hüzün geldi baş köşeye konuldu’ dizeleri hiç olmazsa sahneye yazıyla aktarılabilirdi…Elbette her yiğidin yoğurt yiyişi farklıdır ama tüm bu eksikleri metinleri oyunlaştıran Erkan Yılmaz’ın nispeten genç bir isim olmasının ve yürüyeceği uzun sanat yolunun hatırına bir noktaya kadar hoş görebilirsiniz…Edebi Kurul olarak genç isimlere yeni şanslar da verebilirsiniz ama…Aması şu ; oyunun yönetmeni olan Ayşe Lebriz Berkem‘den yılların tiyatro isminden daha yaratıcı bir yönetmenliği beklemeniz de haktır. Hatta Berkem’den oyuncuyu provalarda daha özenli ve net biçimde yönlendirmesini beklemek de hakkınızdır sonuna kadar…Bilenler bilir tiyatronun önemli büyülerinden biri de az aktörlü veya tek kişilik oyunlardır. Sahnede ne kadar az insan varsa bu durum bir aktör için hem çok büyük bir şans hem de büyük bir risktir. Bu şans ve risk dediğimiz şey bazen pırıltılı oyunculuklarla olur bazen de yetersizliği çağrıştıran jest ve mimiklerle, telaffuz ve beden diliyle.

Oyunda Yedi Uyurlardaki tarihi karakter olan kukla Mernüş’u saymazsak, Emir Çiçek’in biricik aktör olarak Tek Kişilik Yaşam oyununda içinde bulunduğu durumu şansa çevirdiğini söylemek çok zor. Seksenli yaşlarına doğru ilerlerken Hüzzam adlı tempolu oyunda rolden role bürünürken hala sahnede devleşen soluk soluğa kalsa da dili bir kere bile sürçmeyen Maral Üner’i nutkunuz tutularak izlemişken yetmiş dakikalık tek perdelik oyunda dili en az iki elin parmakları kadar sürçen, s harfi içeren kelimelerde dikkat çekecek kadar telaffuz problemi yaşayan ve aynı oyunda zaman zaman küçücük Ankara Oda Tiyatrosunun dördüncü sırasında oturan bir dinleyicinin bile duyamayacağı biçimde mırıldanarak konuşmaya çalışan ve daha kırklı yaşlarının bile ortasına gelmeyen Emir Çicek’in sahne performansını , oyunculuğunu yadırgamak hakkınızdır. Elbette sanılanın aksine şiir bağırılarak okunan bir şey değildir. Ama mırıldanmanın da bir usulü vardır. Hele tiyatro bir yönüyle tamamen sestir.


Tek Kişilik Yaşam oyununun müziklerindeki imzaya gelince. Devlet Tiyatrolarının bir çok oyununda emeği olan ve kendinden ne istenildiğini artık ezbere bilen , müziğiyle oyunculardan ve oyun kurgusundan rol çalmayan ama hiçbir zaman gölgede de kalmayan Cem İdiz yine emek verilmiş bir çalışmayla karşımızda. Fakat Cem İdiz’in emekleri oyunun bütününü kurtarmaya ne kadar yetebilir ki ?

Bir hatırlatma da şu olsun. Oyunda aşk tanımı Bedri Rahmi’nin muhtarla bir tarihteki çarpıcı diyalogu üzerinden aktarılıyor ‘kavuşamayınca aşk olur’ saptaması misali. Fakat Aziz Nesin’in iyi okurları bilirler ki bu hikaye ve yaşanmışlık , küçücük de olsa bir yanılma payı bırakarak da söylemiş olayım ki Aziz Nesin’le özdeşleşmiş kitaplarında da yer almıştır. Bunu da araştırmakta ve netleştirmekte yarar var…


Ey okur, karlı tipili yollardan geçtin ama sabrettiysen azmettiysen inat ettiysen yazının da sonuna vasıl oldun. Kendi kendimize yaptığımız göz ucuyla okuma hızı araştırma istatistiklerimize (!) göre söylersek sen bu yazıyı 6 dakika 55 saniyeyle 8 dakika 33 saniye aralığında okudun. İçinizden bazılarınız bu yazıyı okurken arada kapı çaldı, telefonunuza mesaj geldi, sevgiliniz , karınız , kocanız çocuklarınız sizden bir şeyler istemek için veya yalnızca sitem etmek için telefonunuzu çaldırdı falan filan. Yine , sen bu yazıyı okuyup bitirirken ey okur, aynı süre içinde tüm dünyada 93 milyon 117 bin 642 iki kişi bir sigara yaktı ve bitirdi. Bir de senin en fazla 10 dakikada okuduğun bu yazı nereden baksan tashihi şusu busuyla su içinde benim de en az 3 saatimi aldı.
7 sigara içtim. Arada üç de çay…

Gördüğün üzere sen yine de okurluğunun kıymetini bil ey okur…
Biz de seyirciliğimizin kıymetini bilelim…
Eleştirdiğimiz isimler de kızıp küsmek yerine daha iyiyi hedeflesinler…
Devlet Tiyatroları hala perde diyebilirken bu az nimet değildir hepimiz için….
Bir de hatırlatmak isterim; Evet yazılarım uzun… Bu yazılar bir dergide yayınlanıyor olsa kağıt masrafı şu bu diye düşünmek masrafları kısmak adına mevzua balıklama damlamak gerekebilir.

Ayrıca aramızda kalsın, sitenin sahibi ve moderatörü olan Bay Can Törtop bana olduğu gibi “yazının içindeki her bir kelime başına size de elli kuruş verse telif hakkı olarak” kimbilir içinizden ne yazarlar ne cevherler çıkar….

Murat Örem
3 Ekim 2012 Çarşamba / Ankara…

Paylaş
Tiyatro Dünyası
Yazar Hakkında: 2006 yılında kurulan Tiyatro Dünyası portalı "Türkiye'nin en popüler, en zengin ve en güncel tiyatro haber ve bilgi portalıdır..."

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here