Sahnedeki Eylemin Sahne Sahne, Şarkı Şarkı Sıraya Konulmuşu: İstanbulname (Üstün Akmen)

Bu kere bilenler bilmeyenlere anlatsın demeyeceğim.

Demeyeceğim ve I. Dünya Savaşı’nın, 20. yüzyılda dünya çapında yapılan iki savaştan birincisi olup dünya milletlerinin çoğunun yer aldığı ve de 1914’ten 1918’e kadar süren küresel bir askeri çatışma olduğunu söyleyeceğim. 28 Temmuz 1914 tarihinde Avrupa’da başladığını, dünyanın dört bir yanındaki ülkelerin katılması ve diğer kıtalardaki sömürgelere de yayılmasıyla bu savaş enayiliğinin “Dünya Savaşı” ya da “Büyük Savaş” olarak da adlandırıldığını ekleyeceğim.

Neden?

Çünkü sözü Ferdi Merter’in yazdığı, Turgay Erdener’in bestelediği “İstanbulname” operetine getireceğim.

PROF. RENGİM GÖKMEN’İN MİMARI OLDUĞU ÇOK OLUMLU BİR PROJE
Belki unutmuşsunuzdur, onu da “bilvesile” deyivereyim, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü ve Genel Sanat Yönetmeni Prof. Rengim Gökmen’in mimarı olduğu bir proje uygulamasına göre, üretilmiş ve “miadını” doldurduktan sonra repertuardan kaldırılmış eserler, artık opera-bale sanatının icra edildiği yurt sathındaki altı ilimizden (Ankara, Antalya, İstanbul, İzmir, Mersin, Samsun) bir diğerine taşınıyor. Bu sayede dekorlar, kostümler, aksesuarlar depolarda çürümeye terk edilmiyor.

HAVAİ VE UÇARI YAPISIYLA TAM BİR OPERET
Mersin Devlet Opera ve Balesi, Genel Müdürlüğün “Türk izleyicisinin ‘ekonomik krizli’ günlerde keyifli anlar yaşamasını sağlamak” amaçlı projesi tahtında, Ferdi Merter’in metninden Turgay Erdener’in bestelediği “İstanbulname”yi 2009–2010 sezonunda Murat Atak’ın rejisiyle sahneledi. Ferdi Merter’in metninin 1991–1992 ve 1995–1996 sezonlarında Ankara Devlet Opera ve Balesi tarafından sahnelendiğini ve pek tutulduğunu, sevildiğini elbette biliyoruz. Havai ve uçarı yapısıyla operet tanımına pek uygun bir metindi, Türk tiyatrosuna yıllarını vermiş Ferdi Merter’in metni. “İstanbulname” Mersin’den sonra Prof. Rengim Gökmen’in projesi bağlamında Antalya’ya taşındı ve nihayet 2011-2012 sezonu oyunu olarak Samsun Devlet Opera ve Balesi sanatçılarıyla perde açtı.

SAVAŞ BAŞLADI, “TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ”
Duraksamadan söyleyeyim, “İstanbulname” (ne yazık ki) günümüzde (daha hâlâ) güncelliğini kaybetmemiş bir operet. Savaş öncesinde ayırtına varamadığımız ya da cahil inadıyla ayırtına varmak istemediğimiz veya ayırtına varmaktan bilerek isteyerek kaçındığımız adamsendeciliği işliyor. Oyun, İstanbul’da bir yangınla başlıyor ve yangın sırasında Avusturya veliahdının öldürüldüğü haberi bir gazete müvezziinin ağzından “tehlikenin farkında mısınız” iletisi olarak veriliyor.

Dünya Savaşı başlamıştır artık!

Tam da o sırada, kabadayı Eğrikapılı Ali’nin dostu Kahveci Çavuş Avni Baba, Ali’nin rakibi Külhan Arif tarafından öldürülüyor ve olaylar bu “minval üzere” kendi küçük dünyaları içinde “bana dokunmayan yılan binyıl yaşasın”cı halkın mahalle kavgalarıyla, dandik kabadayılıklarla gelişiyor da gelişiyor.

MURAT ATAK DENİLEN BİR FENOMEN
Sahne sanatlarının yurdumuzun her köşesine ulaşmasını kendine misyon edinen enderlerimizden usta yönetmen Murat Atak, bu kere Dramaturg Aslı Onaç ile gene titiz mi titiz bir çalışma içine girmiş, operetin müzikli bölümleri dışında kalan teatral yapısını daha iki buçuk yıl önce kurulan Samsun Opera ve Balesi’nin hayli genç ve (hiç kusura bakmasınlar, ama) oldukça deneyimsiz sanatçı malzemesini de göz önünde tutarak yeniden değerlendirmiş. Samsun izleyicisinin opereti/operayı sevmesi, yeryüzündeki en güzel enstrüman olan insan sesini Samsunluların da benimsemesini sağlamak için oturmuş metni bir kez daha “restore” etmiş. Librettodaki şunun şurasında üç dört yılda eskiyen yanları, esprileri, olayları dramatik aksiyona zerre zarar vermeden ustaca yenilemiş.

İZLEYENİN ÇAKMADIĞI BLACK-OUT’LAR
Yenilerken, sahneyi Samsun’da da eylemin gereklerine uygun olarak, geniş sınırlar içinde tasarlamış. Eylemin kendisini de en ince ayrıntısına varıncaya dek perde perde, sahne sahne, şarkı şarkı bir sıraya, bir düzene koymuş. Rejisini, boylu boslu Külhan Arif’in yanına, kısa boylu kabadayı karakterleri ekleyerek eserin komik yanını boyutlandırmış, renk katmış. Yer yer (Eğrikapılı Ali, Badik Ömer, Çiroz Abdi, İllet İzzet, Çağatay Taylak, Vedat Kurtuluş Depe’li ya da “Bir ki, bir ki, bir ki” şarkısıyla kadrolu dans tabloları) “interaktif” yol denemiş. Zaptiye Amiri’nin yardımcılarını da komik çizerek aralarda seyirciyi çimdiklemiş. Badik Ömer-Çiroz Abdi-İllet İzzet üçlüsünün “Dam üstünde kediler” şarkısını söyledikleri tabloyla da tuz-biber ekmiş. Black-out’larda oyunu yanlara ya da pano önüne taşıyarak, aryalarla süsleyerek tempoyu ve seyirci dikkatini dağıtmamış.

KALABALIK SAHNELERİN BAŞARILI YÖNETMENİ
Murat Atak, Mersin ve Antalya’da yaptıklarına ek olarak “İstanbulname”nin Samsun yapımında, (yukarıda da alenen ifade ettiğim gibi) deneyimsizlikleri alenen belli kadroyu orasından burasından sıkıştırmış, eğmiş bükmüş özellikle kalabalık sahnelerde başarı alışkanlığını bırakmamış. Yinelemek isterim, Murat Atak, hiç kuşkum yok ki kalabalık sahnelerin yurdumuzda başarı sağlayan başarılı yönetmenlerin başını çekenlerden. Kadınlar hamamı tablosu gibi canlı, heyecanlı tabloları gene pek güzel kotarmış. Haklı takıntısı olan “tiyatro olgusunu öne çıkarmak” uğruna amacına odaklanmış. Belli ki müzikali koyarken operacılara dans etmesini, dans ederken şarkı söylemesini, hem dansetmelerini hem oynamalarını, bir müzikalin bir Verdi operası kadar disiplin, özen ve özveri istediğini çalışma süresi içinde öğretmeye çabalamış.

HAREKETLERİN DEKORLA, DÖŞEMEYLE, AKSESUARLA İLİŞKİSİ
Ümit Burak Tekinay’ın birinci perdede “haşâ” ünlemini “haşa” olarak kullanışını yakalayamamış atlamış (belki de sahnedeki dil sürçmesidir, bilemem), Ayşe Ceylan’a Madam Eleni’nin Rum olduğunu; Rum lehçesinin Arap Bacı/Bacı Kalfa lehçesiyle ya da Ermeni şivesiyle ilgisi, olmadığını anlatamamış (ya da büyük olasılıkla Ayşe Ceylan inatla anlamamış), ama her şeye rağmen oyuncularına yerlerini, birbirlerine uzaklıklarını, yapacakları hareketleri; dekorla, döşemeyle, aksesuarla ilişkilerini, şarkılarının hızını, giriş çıkışlarını bu kere de mükemmelen tanımlamış.

GENÇ ŞEF TOLGA TAVİŞ’İN YÖNETİMİ VE ORKESTRA
Genç Şef Tolga Taviş yönetimindeki orkestra, birinci perde uvertüründe Turgay Erdener’in o gizemli akorlarını pek güzel icra ederken, yaylılardaki küçük entonasyon hataları doğrusu can sıkıyor. Gene de, ikinci perde başında orkestranın iyiyi yakaladığını; uvertüre egemen olan o güzelim (hani neredeyse marazi) duygusallığı ve duyarlılığı pek güzel yansıttığını açık yüreklilikle söylemeliyim. Yiğidi öldürmemeli, hakkını vermeliyim, Tolga Taviş, sahne üzerini de, orkestrayı da başarıyla yönetiyor, orkestra/solistler/koro arasındaki dengeyi başarıyla sağladığı gibi, akıcı bir yönetim de sergiliyor. Bertan Rona’nın korosu (özellikle “Bizim buralardır harici sahra” ve “Dünya alemde var imiş bir savaş” ile), esere katkı sağlayan unsur oluyor.

MÜZİK, SANKİ KOREOGRAFIN YAKLAŞIMINA UYGUN OLARAK BESTELENMİŞ
Mersin Devlet Opera ve Balesi’nden Koreograf Başak Özenç, öykünün anlatılmasına öncekilerde olduğu gibi bu kere de yardımcı olabilmiş, çünkü Özenç kendince bir bakış açısı oluşturmasını gerçekten biliyor. Erdener’in müziği de o kadar sevimli, cana yakın, çalınması kolay, her ölçüsü dans düşünülerek ve sanki koreografın yaklaşımına uygun olarak özel olarak bestelenmiş bir müzik ve koreografın öylesine temiz ritimler yaratılmasını sağlıyor ki doğal olarak Özenç’in başarısını kolaylaştırıyor.

O. MURAT YILMAZ’IN IŞIĞI
Samsun Devlet Opera ve Balesi’nin kuruluş aşamasında, ışık sisteminin alt yapısının kurulumundan itibaren görev alan O Murat Yılmaz’ın ilk tablodaki ışıkları kötü. Oyuncuların tümünün gölgeleri yere düşmekte. Önden ve alttan gelen ışık, oyuncunun gölgesini kendisinden büyük gösteriyor. Yılmaz, “etki dağılımı”nı elbette en az benim kadar biliyordur, eminim. Diğer taraftan, ikinci perdedeki tasarımına söz edemem, hatta ikinci perdede kullandığı ışığın renk, yön, şiddet, hareket, parlaklık, dağılım, denge, uyum, oran, vurgu, ritim gibi özelliklere katkı var dahi derim. İzmir Devlet Opera ve Balesi’nden S. Gülden Sayıl’ın kostümleri de genel anlamda iyi. İyi ve de neyse ki bu kere Mersin yapımında olduğu gibi peştamal yerine masa örtüsü kullanmamış da iyi etmiş.

YAPILAN DEĞİŞİKLER, DEKORU HAŞİN ELEŞTİRİDEN KORUMUŞ.
Mersin Devlet Opera ve Balesi Başdekoratörü Seyhan Atamer’in Mersin ve Antalya yapımlarındaki dekor tasarımı doğal olarak değişmemiş (Bkz: Türkiye’nin Klasik Müzik dergisi Andante/Nisan-Mayıs 2009 sayısı), kahvehane dekorunun ilkelliği yerli yerinde duruyor, ama yaptığı küçük değişikler dekoru ne de olsa haşin eleştirilmekten korumuş. Gene de, dekor seyirciyle oyun arasında ilk etkileşimi, ilk alışverişi sağlamaktan son derece uzak. Dekor, yalnız başına sahne düzenini oluşturmaz ki be birader! Gurup düzenlemelerinin dağılımı, sahne düzeninin dağılımı anlamını taşımaz mı, yoksa ben mi yanlış biliyorum. Sahne tasarımcısının asıl görevi sahne düzeninin dağılımını sağlamak değil mi?

OPERADA TEATRAL VE MÜZİKAL AKTİVİTE BİR ARADA BULUNMA
Yinelemekten kaçınmayayım, Samsun Devlet Opera ve Balesi’nin oyuncu kadrosu daha “rüştünü ispat etmemiş” bir kadro. Bilenler bilir, ben operanın-operetin sadece iyi ve güçlü seslere sahip sanatçıların yer aldığı bir sanat dalı olmadığına inananlar safındanımdır. Operada müzik partilerini söylerken yapılan teatral ve müzikal aktiviteyle, rolün gerektirdiği sahne performansı, sanatçıda bulunması koşul olan güçlü kişilik ve karizmayla bir arada bulunmalıdır derim her zaman. Uğurböceği’ne (ya da Mürüvvet Kazancı karakterine) can veren Mersin Devlet Opera ve Balesi sanatçısı Soprano Nazlı Alptekin’i de işte en başta bu açıdan kutlamak isterim. Nazlı Alptekin, “İstanbulname”nin Samsun yapımında da sesinin tınısını, tıpkı suya atılan bir taşın yaydığı halkalar gibi büyüterek güzelleştirmesini de biliyor, rol yapmayı da pek güzel beceriyor. Nazlı Alptekin’i Mersin’den sonra Samsun’da dinlemek/izlemek benim için gerçekten şanstı.

NEFESLİ SAZDA NE VARSA, NAZLI ALPTEKİN’İN SESİNDE DE O VAR.
Biliyor musunuz bu kere Alptekin’i dinlerken/izlerken ne ettim? Alptekin’in nefesli bir saza benzettim. Nefesli sazda ne varsa onun sesinde de var. Havayı pompalayan körük, titreşimleri sağlayan vibratör, rezonansı sağlayan rezonatör boşluk… Akciğeri körük gibi çalıştı, ses telleri vibratör görevini üstlendi ve gırtlağı bu yapımda da rezonatör görevi yaptı. Özellikle Cansu Açıkgöz ile düeti “Yavrum, söz veriyorum ben sana”da dinlenmeye doyulmadı. Pes tonlarda ağzını büzmedi, lareksini hiç mi hiç sıkmadı. “Minik kuş işte geliyor bana”da ve Bas Mehmet Yılmaz ile “Minik kuşum işte geldin bana”yı söylerken doruğa çıktı.

OYUN GÜCÜ İLE KENDİNİ BÜYÜTEN SES: KIVANÇ UĞRAŞBUL
Eğrikapılı Ali’de Mersin’den gelen Bariton Kıvanç Uğraşbul, şarkı söylerken yüz estetiğini hiç bozmaması, sözcükleri ağzında yuvarlamaması yanı sıra, dinleyiciyi sarıp sarmalayan ıpıl pırıl sesini de pek güzel kullanmasıyla Samsun’da da özel dikkat çekti. Uğraşbul, alt ve üst tonlarını aynı düzeyde tutmasıyla alkışı da gerçekten hak etmekte. Uğraşbul, “Külhanlıkta kardeşlik olmaz” ve “Kafası doğuştan bozuk İstanbul” aryalarında bir anlamda ses gösterisi yaptı. “Vatanım İstanbul Eğrikapı/Veledin doğuştan bozuk kafası” ve Ali’nin Zeliha ile birlikte söylediği “Ben yokum bırakın yakamı” oyundan sonra da kulaklarda yer etti.

SESİNİN TİTREŞİMLERİNİ ÇOK İYİ DUYUMSAYAN BİR SOPRANO
Zeliha deyince, Soprano Sezgi Elhüseyni’nin sesini dinledikçe keyiflendiğim bir ad olduğunu vurgulamalıyım. Elhüseyni’nin oyun gücü de giderek oluşacak, olgunlaşacak eminim. BU arada, Samsunlu operaseverlere, kendisini “Korkusuzca söylüyorum artık”da mutlaka dinlemelerini önermek isterim. Elhüseyni, sesinin titreşimlerini çok iyi duyumsayan, çok iyi bilen bir soprano. Sololarında da, ikililerinde de, akıcı seslendirmesiyle başarılı. “Ben istiyorum sağlam bir erkek” şarkısında mantığımıza ya da entelektüel yönümüze değil, duygularımıza seslenmesini pek sevdim. “Şarkıcıların bizi bu ruhsal durumlara taşıyabilecek, entelektüel olarak açıklanamayan güçlü bir yönü olmalı” dedim, Sezin’de bu yönü sezdim.

ARYALAR MELODİK, GÖSTERİŞLİ VE GIRTLAK HÜNERLERİNE DAYALI
Badik Ömer’de Tenor Ümit Burak Tekinay düzgün vibratosu, dramatik tonlaması, sahneyi dolduran fiziksel özellikleriyle, eksiksizdi. Bariton Orhan Öner Özcan göz doldurdu, büyük tat verdi, akıllarda kalacak bir İllet Zillet karakteri çizdi. Sarhoş Hakkı’da Bas Mehmet Yılmaz, sesinin titreşimlerini çok iyi duyumsadı ve duyumsattı. “Söyle nerde o eski günler”de ve Soprano Nazlı Alptekin ile birlikte seslendirdiği “Ben bu yaşamdan bıktım usandım”da çok iyi idi. Çiroz Abdi’de Bas Bariton Çağdaş Dursun, Galata Zaptiye Amiri Hasan Çavuş’ta Bas Hasan Yıldız, Gül’de Soprano Cansu Açıkgöz, Külhan Arif’te Basbariton Erhan Tekinmirza aryalarını seslerinin gücünü ön plana çıkarmadan; melodik, gösterişli, gırtlak hünerlerine dayanarak başarılı bir performans sergiliyorlar.

SOPRANO AYŞE CEYLAN’IN OYUNA KATKI SAĞLAMAMASINA ÜZÜLDÜM
Madam Eleni’de Soprano Ayşe Ceylan (üzüm üzüm üzülerek söylüyorum, ama yalan söyleyemem ki) oyuna hiç katkı sağlayamıyor. Eleni’nin kızlarında Hale Akünal,i Sezen Alanbay, Seçil Eyilkeder, Berran Ertekin, Eda Yıldırım, Başak Yıldız temsilin taşıdığı değerleri sesleri yanı sıra sıradan, ama belli ki sanatsal kıvılcım yüklü oyunculuklarıyla yükselttiler. Pera Palas’ın Müdürü’nde Mustafa Orçun Gün, Kont’ta Mehmet Ortaç, Ferdinand’da Kerem Çetinkaya, Kocakafa’da Özer Öndeş, Balatlı’da Gürkan sezgin, Minik’de S. Erdem KapusuzBoncuk’ta Ali Can Kibiroğlu, Resepsiyonist’te Zeynep Şengül yönetmen ne istediyse yapmışlar.

ESMA YURDCU OYUNCU OLMAK İSTERSE…
Artikülâsyon bozukluğunun değerlendirmesinin çocuklarda yaş göz önünde tutularak yapılması gerektiğini biliyorum, ama Gazeteci rolünde çocuk oyuncu Esma Yurdcu’nun bazı sesleri çıkaramamasını, bazı seslerin yerine başka sesler koyuşunu, bazı sesleri söylemeden atlayışını, olmayan sesleri sözcüğe eklemesini eleştirmen dedesi olarak eleştireceğim. Oyuncu olma hevesliyse, o takdirde oyunculuk ve diksiyon konusunun da üstadı Murat Atak amcasını salık vereceğim.

Son olarak, fırsat bu fırsat Samsun Devlet Opera ve Balesi Müdür ve Sanat Yönetmeni (başarılı eski balet) Erdoğan Şanal’a ve eksiksiz tüm kadrosuna başarılara dileyeceğim.

Üstün Akmen
www.twitter.com/uakmen

Paylaş
Tiyatro Dünyası
Yazar Hakkında: 2006 yılında kurulan Tiyatro Dünyası portalı "Türkiye'nin en popüler, en zengin ve en güncel tiyatro haber ve bilgi portalıdır..."

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here