Engin Alkan: Aile Bir Kültürdür

O, 7 Numara dizisinin “Vahit Emmi”siydi bizim için, “Şirin Baba”ya can verdi sesiyle ama asıl tiyatroya üflediği hayat ile çok konuşuldu, takdir edildi. 20 yılı aşkın bir süredir tiyatroya hizmet eden Engin Alkan, bu sezon 4 oyunuyla tiyatroseverlere seyir zevki yaşatmaya devam ediyor. Çalışmaları sırasında sohbet etme şansı yakaladığımız Alkan’dan aile yaşantısı ve kariyeri hakkında çok güzel hikayeler dinledik.

İstanbullu 4 kişilik bir ailenin en küçük üyesi Engin Alkan. 8 yaşında anne ve babasının boşanması sonrasında yoluna annesi ve ağabeyiyle devam etmiş. Annesinin çalışarak onları büyüttüğü yıllarda tiyatroya başlayışını şu sözlerle anlatıyor: “Lise yıllarında biraz da teşvikle beraber sanatla uğraşacağımın farkına vardım aslında, müzik ve tiyatroda varlık göstermeye başlamıştım. O noktada annem beni hiç engellemedi, aksine teşvik etmeye çalıştı. Konservatuvar sınavlarına girdim, kazandım ve sonrasında devam ettim. Ağabeyimle aramızda bir yaş vardı, neredeyse ikiz gibiydik. Bu avantajlı olduğu gibi dezavantajları da vardı çünkü her şeyi ortak kullanmak zorundaydık. Sürekli bir kıyaslama oluyordu aramızda.”

Ağabeyinizin de bir ilgisi var mıydı sanata?

Hayır, rahmetli ağabeyim bu kadar rekabetten sonra bilime yöneldi ve psikoloji eğitimi görüp psikolog olmuştu. Öyle zannediyorum ki aralarında rekabet olan kardeşler birbirlerine alan bırakıyorlar. Birinin ilgilendiğiyle diğeri ilgilenmiyor (Gülümsüyor). Biz geceyle gündüz gibiydik, ben sanattan hoşlanıyordum, o spordan. Ben daha dışa dönük biriydim, o ise içine kapanık. Dolayısıyla birbirimizin eksik bıraktığı alanlarda varlık gösteriyorduk. Aramızda 1 yaş fark olduğu için çoğunlukla hangimizin ağabey hangimizin kardeş olduğu karıştırılırdı.

Annem çalıştığı için bizi akşamları ve hafta sonları görürdü. O dönemin çocukları biraz daha kolektif çocuklar oldukları için bizim ailede de anneanne, dede kim varsa yardımcı oluyordu anneme. Kâh sokakta, kâh okul bahçesinde, kâh evde aile büyüklerinin yanında büyüyorduk…

Çocukluk yıllarınızı hatırladığınızda neler beliriyor ilk olarak aklınızda?

Zor koşullar içinde büyüdük, çok fakirdik. Evsiz kaldığımız durumlar bile oldu. Aslında pek çoğumuzda olduğu gibi travmalı bir çocukluk diyebiliriz. El yordamıyla kentte tutunmaya çalışan bir aileydik. Özellikle babamızdan ayrıldıktan sonra, hayatta restleşmeler başladığında en ufak bir ekonomik kriz bizi hemen etkiliyordu. Tüm sıkıntılara rağmen rahmetli annem o kadar koşulsuz, o kadar büyük bir sorumluluk duygusuyla bizi sahiplenmişti ki ikimizi de gerçekten çok iyi büyüttü. Ona her zaman borç ve şükran duygusu hissediyorum.

“Birbirimizin yükünü hafifletmeliyiz”

Babanızla hiç görüşmediniz mi ayrıldıktan sonra?

Araya ayrılıklar girince daha çok güçleşti durumumuz. Zannediyorum ki aramızda o baba-oğul ilişkisi çok kurulamadı. Ağabeyim ilerleyen yaşlarında onunla daha fazla iletişim kurmaya çalıştı. Dolayısıyla aile hayatımızda baba figürü eksiktir. O ayrılığın nedeni belki de aile içinde annemin yeteri kadar tatmin olamayışıdır. Tabii bunlar kimseyi suçlayacağımız şeyler değil. İnsanlar kendi seçimlerini yaşıyor. Babamın olmamasının eksikliğini yaşamadım hiç, annem çok müdahaleciydi. Bu nedenle hayata karşı korkak ve pasif insanlar olmadık.

Benim geçmişten çıkarabildiğim şey şu: Hayatı ağır yaşayan insanlar için –eğer elimdeyse- hayatı hafifletmeye çalışıyorum. Bizim insanlar olarak yapabileceğimiz şey de birbirimizin yükünü biraz hafifletebilmek.

Peki, şu an yalnız mı yaşıyorsunuz?

Yalnız yaşamıyorum ama bir evlilikten bahsediyorsanız öyle bir durum yok. Evcimen biriyimdir ben. Hayatımda uzun süreli ilişkiler hep oldu, olmaya da devam edecek. Benim de bir ailem var elbette, onun sorumluluklarını yerine getirmeye çalışıyorum. Birlikte yaşamanın, hayatı paylaşmanın sorumlulukları nikahla, büyük ya da küçük aile olmakla ölçülebilir şeyler değil. İyi bir eş olmaya gayret ediyorum.

Aile olmak, sadece anne-baba-çocuk üçgeninde yaşamak değil o halde sizin için…

Aile bir kültürdür. Biyolojik bağlar önemliymiş gibi duruyor burada ama bence bir aileyi oluşturan şey daha çok kültürel bağlardır. Aile içindeki hiyerarşi, ailenin iletişimi ve birbirinin yaşam hakkına gösterilen saygı… Tüm bunlar aslında aileyi canlı kılıyor ya da öldürüyor. Yoksa biyolojik bağlar her 3 insandan oluşan kümeyi aile yapar ama aile olmanın kültürel tarafı bence daha bağlayıcıdır. Örneğin; biz bir aileydik ama babam bu aileye dahil değildi çok uzun yıllar. Bütün bunların konuşulması, sorgulanması ve aile kavramının diri tutulması çok önemli çünkü insan sosyal bir varlık.

Yaptığımız “Tarla Kuşuydu Juliet” adlı oyunda da biraz bunlara değindim. “Romeo ve Juliet aslında ölmeseydi, çocukları olsaydı acaba başlarına ne gelirdi?” gibi soruları konu edinen ve aile kurumunu eleştiren bir oyun bu. Geçim gailesi, ailenin günlük rutinleri ve aynı zamanda o büyük aşkın giderek dejenere olması ve ölmesi… Bütün bunlar masaya yatırıldı bu oyunda. Elbette bu bir gülmeceydi ama buradan aşkı öldürmemek gerektiğini, aşkın cesaret istediğini ve aşk öldüğünde aslında ilişkinin de bir şekilde yara aldığını ve giderek insanların birer canavara dönüştüğünü hicvetmeye çalıştık. Zaten bu oyunların seçilmesi ve sahneye konması biraz da bizim yaşadıklarımızla alakalı.

“Çocuk sahibi olmak, büyük cesaret işi”

Başbakanın “3 çocuk projesi”ni nasıl değerlendiriyorsunuz?

Başbakanımız muhafazakar bir partinin temsilcisidir ve bütün dünyada muhafazakar partilerde, çok çocuk ve büyük aileler kutsanır, onanır. Dolayısıyla bu aslında bizim başbakanımıza ait bir söylem değil, muhafazakar bir söylemdir. Bu ideoloji, bu meseleyi böyle ortaya koymak durumundadır ama tabii burada kelle sayısından önemli olan, o çocukların nasıl yetiştiği, sevgiyi ne kadar paylaştığı gibi konulardır. Üremek önemli değil, iş o topluma sağlık hizmeti götürmek, sosyal adalet götürmek, işsizliği önlemek ve bunları eğitimli bireyler haline getirmekte.

Dolayısıyla çok politik ideolojilere ve hamasiyete kurban edilmeyecek söylemler bunlar. Bu nedenle her anne ve her baba kaç çocuk büyütebileceğini kendi karar verir. Elbette her çocuğun dünyaya gelişi yeni bir müjdedir, coşkulu bir olaydır. Ancak sonrasında çocuk sayısının toplumsal bir yaraya dönüşmesi var. Kentler, sınıflar ve gelir dağılımı arasında uçurumlar trajik boyutlarda. Her aileye bu kadar çok çocuk önerilebilecek böyle bir lüksünüz var mı? Tartışmak gerekir.

Çocuklardan bahsetmişken onlarla aranız nasıldır, anlatır mısınız biraz? Şirin Baba, Eddie ve Shrek gibi çocukların bayıldığı kahramanlara seslendirme yapmanız, çocukların dünyasına daha kolay girmenizi sağlar gibi geliyor bana.

Başkalarının çocuklarıyla aram çok iyi. Mesela çocukları olan tiyatrocu arkadaşlarım var Sevinç Erbulak gibi, onlar bana çok gülerler. Çocuklu bir evde oturmanın alışkanlığı olduğu için onlarda, benim terörize olmama gülüyorlar. Ben yaptıkları gürültüden cümlemi unutmaya başlıyorum. Elbette çocuklarla iletişimim çok şahane, öyle de olmak durumunda. Ama bir çocuğa bakmak, onunla 24 saat geçirmek, her koşulda onu hayatınızın bir parçası etmek, o insanın çok kendinden verdiği bir şey. Bunlara ben hiçbir zaman kendimi bu kadar hazır hissetmedim açıkçası. Çocuk sahibi olmak, büyük cesaret işi.

“Diziler reyting kurbanı oluyor”

Ağırlıklı olarak tiyatroya devam ediyorsunuz. Seslendirme ve TV projeleri var mı gündemde?

Seslendirmeyi daha çok 3 boyutlu çizgi filmler ve reklamlara yönlendirdim. TV’de şartlar çok ağırlaştı. Bu işi iyi yapan bir ülkeydik ama maalesef artık dublajlı bir film izlemeye tahammül edemiyorum, o hale getirdiler. Sinemada “Bu Son Olsun” için kamera karşısına geçtim son olarak.

TV’de şu an için bir proje de yok. Zaten diziler de reyting kurbanı oluyor. Mesela son olarak “Aşağı Yukarı Yemişliler” dizisinde rol aldım. Her şey yerli yerindeydi ama 8 bölüm sonrası dizi rafa kalktı. Böyle olunca oyuncular da boşta kalıyor. Bakalım şimdi hangi 8 bölümlük projeye imza atacağız (Gülüyor).

Bu sezon oynanan kaç oyununuz var? Yenileri gelecek mi?

Şehir Tiyatroları’nda 4 oyun yönetiyorum ve 2 tanesinde rol de alıyorum. Rol aldıklarım “İstanbul Efendisi” ve “Tarla Kuşuydu Juliet”, diğerleri ise “Alemdar (Tohum ve Toprak)” ile Osmanlı Dönemi’nin yazarlarından Hagop Baronyan’ın kaleme aldığı ve 120 yıl sonra Türkçe prömiyerini yaptığımız “Şark Dişçisi.” Kendi ülkesinde unutulmuş, yok sayılmış Baronyan’ın oyununu gecikmeli de olsa kapalı gişe oynuyoruz. Eleştiriler ve ilgi gerçekten çok iyi. Onun dışında önümüzdeki sezon için yakın tarihten bir mübadele trajedisi araştırıyorum sahnelemek için. Okumam gereken 50-60 tane kitap var. Ekim ayında seyirciyle bu projeyi buluşturmak istiyorum. Belki gecikir ya da başka bir şey olur ama benim boş duramayacağım kesin.

“Farklılıkları kabul ederek yaşamak zorundayız”

Şark Dişçisi oyununun önemi nedir?

Nefret suçlarının tavan yaptığı, bir yandan Hrant Dink cinayetinin toplumsal bir alaboraya dönüştüğü, uluslar arası arenada giderek boğazımıza dolanan sorunların yanı sıra birbirine düşman olan, etnisiteler, halklar var. Sınırlarımızda devam eden bir iç savaş var. Bu durumda yakın-uzak tarihimizi gündeme getirmek ve kendini bu coğrafyada yaratmış değerleri hatırlatmak, bizi var eden unsurların gücünü de hatırlayarak bakmak önemli. Çünkü biz barışmak zorundayız, birbirimize el uzatmak durumundayız ve farklılıklarımızı birbirimize benzetmeye çalışarak değil, onları kabul ederek yaşamak zorundayız. Bu oyunu sahnelediğimizde bir salon dolusu insanın ayakta alkışlaması bana gurur veriyor. Zaten biliyorum ki sanat onaracak bizim yaralarımızı.

Tiyatronun rolü de büyük olsa gerek.

Elbette. Tiyatroyu acındıranlara da gülüp geçiyorum. Her ne kadar büyük sorunları olsa da tiyatro güçlüdür, acınacak bir yanı yoktur. Müzelerin, hastanelerin de sorunları var bu ülkede. Ama nedense tiyatrocular, tiyatro öldü diye ağlıyor. 3 oyunumuzun aylık seyircisi 10 bin kişi. Bu az bir rakam değil. Demem o ki acaba tiyatro ölmedi de ağlayanların yaptığı işler mi ciddiye alınmıyor acaba? Tiyatro ciddiye alınıyor çünkü bu ülkede.

Amatör tiyatro gruplarına ya da özel tiyatrolara destek oluyor musunuz?

Talepler geliyor ancak kısa vadeli programlarla geldikleri için reddetmek zorunda kalıyorum. Ben butik işleri de çok seviyorum, genç ve yeni oyuncularla tanışmayı da. Ayrıca bir sorumluluk olarak görüyorum onlara destek olmayı. Çıtayı yükseltmenin yolu diresek temasından ve deneyimleri aktarmaktan geçer çünkü. Ama bana “ 3 ay sonra oyun çıkaracağız” dediklerinde kabul edemiyorum. Bir sezon öncesinden gelirlerse o işin işinde bulunmayı çok isterim elbette.

Paylaşımları ve hoş sohbeti için Engin Alkan’a çok teşekkür ederiz.

Röportaj: Hanife Yaşar
Fotoğraf: Zeynep Mirza
HÜRRİYET – AİLE

Engin Alkan


Paylaş
Tiyatro Dünyası
Yazar Hakkında: 2006 yılında kurulan Tiyatro Dünyası portalı "Türkiye'nin en popüler, en zengin ve en güncel tiyatro haber ve bilgi portalıdır..."

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here