Duru Tiyatro’da Mikro Kosmos: Sondan Sonra (Dennis Kelly) (Melih Anık)

2005 yılında ilk kez sahnelenmiş olan Sondan Sonra’nın yazarı Dennis Kelly 1970 doğumlu. 1997’den itibaren tiyatro sahnesinde görünmüş. 15 piyesi var. 2006’da yayımlanmaya başlanmış Pulling isimli bir tv dizisinin de yazarı.
Sondan Sonra, ülkemizde Füsun Günersel çevirisi ve Emre Kınay rejisi ile Duru Tiyatro’da(2010) sahnelenmiş. 2011 Afife Tiyatro Ödülleri’nde Ahu Türkpençe’ye En Başarılı Kadın Oyuncu Ödülü getirmiş, Emre Kınay bu oyundaki rolüyle En Başarılı Erkek Oyuncu Ödülü’ne aday gösterilmiş. Oyunun ikinci yılında devam etmesini, gördüğü ilgiyle açıklamak gerekir. Benim seyrettiğim akşam da bu ilgi fazlasıyla vardı.

Oyunu en iyi tiyatrosu anlatır deyip Duru Tiyatro’nun anlatımını hatırlatayım:

“Sığınakta iki insan: Mark (Emre KINAY) ile Louise (Ahu TÜRKPENÇE). Korkunç nükleer saldırıda , binalar çökmüş, herkes ölmüş, her yanı radyoaktif toz bulutu kaplamıştır. Mark bu saldırıdan Louise’i binbir güçlükle sığınağa taşır. Mark’ın sığınağında yiyecek, ranza, radyo gibi kısıtlı imkânları vardır. Mark’ın konuşmalarından Louise’e aşık olduğu ve onu delice kıskandığı da anlaşılır. Ayrıca genç adam Louise’i irkilten şeyler söyler: ‘Bu saldırıyı yapanlar mutlaka sakallıdırlar… Güçlü ve iyi toplumlar dünyadaki zayıf toplumları onların iyiliği için kontrol etmelidir… Biz gücümüzü yeterince iyi kullanmadık. Teröristlere daha katı davranmak şart.’

Mark’tan korkan ama onunla birlikte bu sığınakta hayatta kalma mücadelesi veren Louise zor günler yaşar. Acaba dışarısı ne durumdadır? Gerçekten herşey Mark’ın anlattığı gibi midir dışarıda? Oradan kurtulabilecek midir? Dennis Kelly’nin bu çarpıcı oyununda iki temel konu işleniyor: Dünyada özellikle ABD’de 11 Eylül saldırısı ile gelişen terörizm paronoyası ve bu olayla birlikte artan faşizan eğilimler; Güç kullanarak demokrasiye kavuşturma çabası ; ya da bir erkeğin gücünü kullanıp bir kadını elde etme mücadelesi… ‘İyilik adına gücünü kullanmak toplumsal ya da bireysel süreçte faşizmi yaratır.’ “

Oyunların bu açıklıkta anlatılmasını sevmiyorum zira bu ön koşullanma yaratıyor. Ben oyunu okuyarak gittim yukarıdaki anlatımı “oyundan sonra” okudum. Kafamdaki ile sahnedekini buluşturmaya çalışırken bir de topluluğun anlatımını dikkate almak gerekti. Ama sahne ne diyor?

Yukarıdaki anlatımı çıkış noktası alarak düşündüklerimi paylaşayım:

“Korkunç nükleer saldırı olmuş. Mark Louise’i kurtarmış, sığınağına getirmiş” ise her ikisinin üstü başı bu kaosun izlerini taşımalı, taşımıyor. Mark nükleer kaosu yaşamış ve ondan kaçan bir kişi olarak sığınaktaki ilk anlarda Louise’i taşımanın yorgunluğu dışında olağanüstü büyük bir şaşkınlık, korku, heyecan, tedirginlik , paranoya içinde olmalı ama değil. Louise’ de ilk anlardaki şaşkınlık travmatik bir paranoyaya dönüşmeli, dönüşmüyor.

Kadın erkeği takip ediyor. ‘Oyun’u yazan erkek, kadın uydusu gibi görünüyor. Kadının baş kaldırması ise olayın gerçekliğinden kuşkuya düşmesinden değil , olayı kabullenmiş, erkeğin davranışlarına göre anı yaşıyor. Oyun erkeğin durumuna bağlı kurgulanır, kadının durumuna göre biter.

Dekordan Başlarsak..
Her şeyden önce metne göre sığınak 80’li yılların nükleer sığınağı olmalı. Bu hem toplumsal hem de kişisel paranoyanın simgesi. Sığınak merakı olan biri(Mark) o sığınağı hep hazır durumda temiz, tertipli tutmalı ama bu sığınak gecekondu kulübesinden beter bir durumda. Sanki terk edilmiş de yıllar sonra kapısı açılmış gibi. Metinde “ranzalar” yazdığı için ranza var gibi ama mekân dört yatağı yan yana koyacak kadar büyük, ranzaya ihtiyaç yok. Nükleer korunma, sızdırmazlık demek, bu oda çingene çadırı gibi. İçindeki her şey derme çatma. Metindeki “metal sandık” sahnede tahta olmuş. (Metal olmasının gerekçesi sızdırmazlık.) Nükleer sığınak kendi içinde “compact” bir ünite olmalı ama bu, salon salomanje. Su deposu, elektriği, wc’si vs her şey kendi içinde olmalı ama sahnede dışarıya giden teller, borular var. Nükleer sığınak pahalı bir yatırım. Sahibinin prestiji ve maddi durumunu da yansıtmalı, yansıtmıyor. Sanki kız atmak için hazır tutulan bir bekâr odası. Mark’ın ve arkadaşı Louise’in sosyal statüsünü de düşürüyor bu görüntü. Kendini beğendirmeye çalışan ve sığınağı ile övünen Mark, Louise’i böyle bir mekâna getiremez . Zaten Mark “stok yapıp koruduğunu” söylüyor”. Onlar sağlıklı, varlıklı bir dünyanın insanları ve dünya olaylarına da o sosyal yapıları gereği tepki veriyorlar, repliklerine bakınca. Oyunun repliklerine ve işlediği metafora göre sığınak, dünyayı sömürü alanı olarak kullanan, saldırılara karşı hazırlıklı çok gelişmiş bir dünya ülkesi sanki. Ayrıca o sığınak zengin bir ülkeyi ve onun önem verdiği hijyen yaşamını ve korumacılık iç güdüsünü anlatıyor. Başkalarının iyiliğini isteyen(?) ülkeler bunlar. (Mark da Louise’in iyiliğini istiyor.) Dünyadan kopmuş kendi sığınaklarında korunmuş insanların “bireyselleşmiş” toplumu yani. Bu nedenle her şey belli bir disiplini ve teknolojiyi göstermeli. Oysa sığınak perperişan bir halde.(Dekor Kemal Göylüler)

Mikro Kosmos
Duru Tiyatro oyunu anlattığı yazının ikinci paragrafında, birinciyi kuşkuya düşürecek bir soru soruyor: “Gerçekten her şey Mark’ın anlattığı gibi midir dışarıda?” Bu Louise’in düşüncesi ve metnin kurgusunu saklayan önemli bir cümle. Yazar dış dünya ile iç dünya arasında benzerlikler kuruyor, mikro kosmos yaratıyor, metafor kullanıyor, anlatmak istediğini saklamaya, gizemli olmaya çalışıyor, ikili “oynuyor”. Demek istediklerini iki türlü anlaşılmaya açık kurgulamış. Seyirci de Louise gibi soru sorsun, kuşku duysun istemiş. Her iki rolün de dönüm noktalarında yorumlanışa göre oyunun algısını değiştirecek replikleri var. Nükleer bomba saldırısı olmuş mu? Mark yalan mı söylüyor? Bu bana, Hemingway’in öyküdeki “aysberg” kuramını hatırlattı. Kurala göre yazar anlatacağının yedide birini görünür kılar, geri kalanı öykü yüzeyinin altına saklar. Bu oyun o kurala göre sahnelenmeli. Bu nedenle Mark ve Louise’in oyun içindeki halleri, başlangıçtaki şaşkınlığı atlattıktan sonra “git-gel”ler arasında sürmeli. Buna dar bir ortamda yaşanan klostrofobi eklenmeli. Kişilerin eğilimli oldukları insanın içindeki hayvansı yanları, şiddet ile ortaya çıkmalı ve sığınak bir cangıla dönüşmeli. Bu duygu hissediliyor. Ancak bu tutkulu bir erkeğin (Mark Louise’i seviyor) kız kaçırmasına benzer bir duyguya daha yakın. Oysa metin olayı politik bir düzlemde de götürmeye niyetli bir çaba içeriyor. Gerçi yazar oyun sonunda metnin içinde yaptığı tüm incelikleri sıfırlayan bir son yazarak, olayı çok basit bir düzeye indirerek çözüyor ki siz eski Türk filmi seyretmişsiniz gibi bir his ile salondan çıkıyorsunuz. Son sahnenin de öyle olması gerekmiyor. Ben olsam iki kişiyi seyirciye döndürür, sadece yüzlerini aydınlatır ve konuştururdum. Nedenini ise seyredene bırakıyorum. O sahnede “İnsanları bazı şeyleri yapmaya zorlayan ne? Yani bizi belli davranışlara ne iter?” sorusunun cevabı seyredende çünkü. Oyunun müphem kalmasını ve yaşananları seyircinin tamamlamasını, yorumlamasını, “yaz”masını tercih ederdim. Mark Louise’i ikna ederken seyirciyi de kandırıyor (mu?)

Rol-Oyun
Yazar zamanımızın “rol-oyunları”ndan birini, Zindanlar ve Ejderhalar’ı oyununun içine almış. Karakterleri “rol-oyun”un kişileri ile özdeşleştirmiş. Bundan amaç gerçek hayattaki oyun ve rollere gönderme yapmak. Bir nevi oyun teorisini(Game Theory) kullanıyor, hayatta bize verilen roller ve oynadığımız oyunlar, oyun içinde oyun gibi. Bu nedenle oyunun gerçek mi oyun mu olduğu üzerine müphem bir anlatımı denemiş. Oyunun rejisinde bu müphemliğin başarılmış olduğunu söyleyemem.
Sığınak dış dünyanın bir metaforu. O dünyadaki sıkışma insanları da başkalaşmaya zorluyor. Korku mu bunun nedeni yoksa paranoya mı? Gelişmiş ülkelerin sömürüsü için bahane mi? Uydurulmuş mu? Oyun kişileri bir oyunun rolünü seçip oynuyor mu? Zindanlar içinde ejderhalar.. Her şey bir oyun mu? Ama şu kesin oyunda “Mark” baş rolde.
İçinde sürpriz barındıran bir oyunu, konusunu saklayarak oyun hakkında yazmak zor, gayret ediyorum. Bir de metne bakalım.

Metnin Açılımı
Oyun dört bölüme ayrılmış: Başlangıç, Orta, Son, Sondan Sonra. “The End” Nükleer savaş ile akla gelen bir ifade. SON, dünyanın sonu olarak algılanıyor. Bu nedenle “After The End(SON)” ismiyle bunu çağrıştırıyor. Aslında oyunun ismi “‘Son’dan Sonra” olmalıydı. Okunduğu zaman tırnaklar kalkacak ve oyun içeriğine benzer şekilde ikili “okunmuş” olacaktı. Bir tırnağın ne kadar önemi var! Oyunun ismi üzerinde vurguladığım bu inceliği sahnede görmedim. Oyun “Başlangıç” ile başlıyor oysa “SON” dan sonra olanlar hakkında (mı?) Oyunun içindeki “Son” ise “SON” sayılırsa, “SON”dan Sonra olanlar ile kullanılan metafor ne? Biliyorum çok karışık oldu.
Başlangıç: Adam ve kadın sığınakta. İmkânlar kısıtlı, klostrofobik bir ortam. İkili hesaplaşmalar, denge oyunları. Yeni duruma ve mekâna alışma, paranoya..
Orta: Yeni durumu kabullenme ve o yaşamın rutinini yaratma. Rol-oyun, İkna, uyum arayışı..

Son: Şiddet baş rolde. Tehdit, korku, öteki, boşalma, gerginlik, baskı… Bir ışık?
Sondan Sonra: Hapis hâli , durumun analizi, insanın davranışı, yeni bir hayat? Veee “The End”
After “The End” : Bu oyun sonu anlamında.. Seyircinin alkışı.. Ben ne seyrettim?
Yazar “Başlangıç”tan itibaren “SON”u çağrıştıracak göndermeler yapıyor. Dünya politikası, öteki, sömürge, terör, şiddet, yola getirme, ötekinin iyiliği vs.

Metnin Temeli
Oyunun birkaç aksı var. Elemanları: bomba, kaçırma, koruma, rol-oyun, fırsat(çılık),”ben senin iyiliğini istiyorum”. Bunlara nasıl ve ne kadar anlam yüklerseniz oyunun bulmacası ona göre şekillenir. “Ben senin iyiliğini istiyorum” ifadesindeki duygu önce korumacılığı , giderek sahiplenme ve şiddeti doğurur. Piyeste olan da bu ama hangi insiyaklarla?(Bir kuvvetin etkisi ile çekilip gitme)
Sığınakta kaç gün geçiyor? 4? 14? Ortadan kaybolmuş birileri mi aranıyor? Neden? Ah o son sahne! O son sahneyi yorumlamak da buna bağlı. Oyun sonunun Stockholm sendromunu hatırlatır tarzda bitirilmesi bence en zayıf yanı. Bu nedenle son sahnenin tasarımı çok dikkat istiyor.

Reji Notları
Oyunu seyrederken gözlerimi kapayıp hayâlimde mekânı değiştirdim. O yeni mekâna yerleştirdiğimde oyuncuların oyunculuk başarıları birden yükseldi. Dekor her şeyi yerle bir ediyor.

Oyunda sözü edilen kısıtlı su kullanımı, bir metafor olarak kullanılabilirdi. Su dünyada azalan şeylerin bir simgesi olarak ele alınabilirdi. Kişisel temelde de şeffaf bir depodaki su azaldıkça hayat daha da zorlaşırdı. Gerilimi arttıran bir öge olarak kullanılabilirdi. Louise’in depodan kana kana su içmesi de anlam kazanırdı.(Suyu bitirme tehdidi ile başlayan bir isyan)

Mark’ın ranzadan atlamasına gerek yok. Mark her keresinde kendi yatağını seçmiş gibi üst kata çıkıyor. Zor şartlarda bu yatak paylaşımı gereksiz. Ayrıca bazı sahnelerde güçlük çıkarıyor bu durum. Gerçi bence ranzaya da gerek yok ya. İki kişilik açılır kapanır bir yatak-divan da aynı işi görürdü.

Girişteki mizansene neden gerek duyulmuş anlayamadım. Metinde oyun sığınağın içinde başlıyor. Oyun ise erkeğin kadını taşıyarak getirmesi ile. Seyircinin bunu “görme”sine gerek yok.

Başlangıçta bomba, terörizm vb üzerine konuşmadan sığınaktaki stoğun elden geçirilmesi yazarın yürüyeceği yol hakkında bir fikir veriyor. Ama her şey bir “oyun” dahi olsa bombanın patlaması , dünyanın durumu ile ilgili sahneler daha öne gelmeli. Başlangıçtaki birkaç sahnenin yerinin değişmesi gerekir diye düşünüyorum. Bunun Mark’ın durumuna daha çok uyacağı kanısındayım.

Çeviri
Oyunun çevirisine gelince.. Bu oyunun Türkçeye çevrilmiş olması bir kazanç. İçinde “yüzüne tiyatro”yu hatırlatan sahnelerin varlığı da ilginç. Orijinali ile karşılaştırmadım. “Terazzo” gibi kelimelerin kullanılmamasını tercih ederdim. Sahnede bazı kelime değişikliklerinin yapıldığını fark ettim. Örneğin “hayvan” kelimesi sahnede bazı kelimelerin yerine kullanılıyor. Metindeki “terazzo” döşemenin “Arnavut kaldırımı” olmasını anlamadım.

Müzik,Kostüm,Işık
Müzik(Mert Canka-Engin Hızarcı) ise çok dobra bir dil ile saldırı, savaş çığlıkları atıyor ki bence olmamış. Metnin ve karakterlerin gelişimini umursamıyor, tutturduğu tonu başladığı gibi bitiriyor. Béla Bartók’un tek piano ile çalınmış Mikrokosmos’ları kullanılabilirdi ya da tek pianodan “Allegro Barbaro”su…
Kostümlerin kişilerin varsıllıklarını anlatır olmasını tercih ederdim. Ayrıca “dışarı”nın(artık o dışarısı neyse) izlerini taşımasını ve de kişilerin sosyal yapılarının ip uçlarını içermesini de. Ama tasarlayanın isminin verilmemesi durumu anlatıyor.

Oyun genelde genel bir aydınlatma altında oynanıyor, ara sıra “dimmer” kullanılıyor, aydınlık köşeler yaratılıyor. Ama ışığın(Erkan Kalkan) oyun atmosferine katkısını hissetmedim.

Dramaturg
Aslına bakarsanız bu dramaturgsuz bir oyun olmasından kaynaklanıyor. Yönetmen(Emre Kınay) metni okumuş, hareket çıkarıp, vermiş ve sahneye uygulamış. Ama dramaturgi metni üzerinde çok düşünülmemiş gibi geldi bana.

Oyunculuk
Oyunun zevkle seyredilmesini sağlayan Ahu Türkpençe’nin varını yoğunu ortaya koyan; Emre Kınay’ın deneyimli oyunculuklarını kutlamak gerek. Oyun Mark’ın nasıl olduğuna bağlı olarak başlıyor, sürdürülüyor ve Louis’nin nasıl olduğuna bağlı olarak sonlanıyor. Bu ayrıntının dikkate alınarak Mark ve Louis’nin oyunculuklarında ince dokunuşlara ihtiyaç var. Ahu Türkpençe iyi bir oyuncu olduğunu göstermek için sahnede her şeyini vererek saygı duyulacak bir çaba gösteriyor. Ben iyi oyuncu olduğuna inandım. Ancak önünde daha uzun yılları olan bir oyuncu kendini tasarruflu kullanmalı diye düşünüyorum. Meslek hayatında bu enerji sürdürülebilir değil. Kendi enerjisini kontrol etmesi, kendini bu kadar “kaptırmaması” gerek. Kontrolden çıkan coşkunluk artistliğin kaybolmasına neden olur. Gelecek rollerinde bu seviyeyi tutturmazsa başarısız sayılabilir.

Emre Kınay’ın Mark’ı ise ince ayara ihtiyaç duyuyor. Örneğin girişte çok sakin. Bu Duru Tiyatro’nun kendi tanımına aykırı. “Korkunç nükleer saldırı” olmamış mı yoksa? Mark’ın durumu olmamış gibi. Olmamışsa Duru Tiyatro neden olmuş diyor? Mark, paranoyak mı, kafadan hasta mı, tutkulu mu?

“Son” Söz
Sonradan Sonra, sahnelenmiş olmasından memnun olduğum bir oyun. Özellikle Ahu Türkpençe ve tabii ki Emre Kınay’ı seyretmek için gidilir. Giden pişman olmaz. Yazıdaki beklentilerim seyircinin bu oyundan alacağı keyfi kaçırmak için değil seyrederken ya da seyrettikten sonra üstünde tartışmasına yardımcı olsun diyedir. Oyun bitmiş bir kafede o heyecanla içkilerinizi yudumlarken oyunu tartışıyorsunuz(bayılırım) ve bu yazım yanınızda olursa -ne için olduğu hiç önemli değil- benden daha mutlu kim olabilir ki!

Melih Anık
http://melihanik.blogcu.com

Paylaş
Tiyatro Dünyası
Yazar Hakkında: 2006 yılında kurulan Tiyatro Dünyası portalı "Türkiye'nin en popüler, en zengin ve en güncel tiyatro haber ve bilgi portalıdır..."

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here