Kaderciliğin yadsınmasının öyküsü Bursa’da: Macbeth (Üstün Akmen)

Bursa Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanı Enver Karakoç ve Sanat Yönetmeni E. Ertan Akman yönetimindeki Bursa Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu, Shakespeare’in ‘Macbeth’ini Atatürk Kongre Kültür Merkezi (Merinos Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi)’nin 800 kişilik Orhangazi Salonu’nda ‘kapalı gişe’ ve doludizgin oynamayı sürdürüyor. Bursa’da bugüne değin tiyatro sanatının önde gelen yapıtlarını sahneleyen Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu, 6. yaşını karşılarken ‘Macbeth’i oynaması bence pek hoş bir seçim. William Shakespeare’in en önemli klasiklerinden biri olan ‘Macbeth’, Bursa’da Sabahattin Eyüboğlu’nun Türkçesi, İstanbul Devlet Tiyatrosu Sanatçısı Kubilay Karslıoğlu’nun rejisiyle sahnelenmekte.

KADERCİLİĞİ YADSIMAK, KADERİNİ BELİRLEMEK ÖZGÜRLÜĞÜ

Shakespeare’in (1564–1616) ‘Romeo ve Juliet’, ‘Othello’ ve ‘Kral Lear’ ile beraber dört büyük tragedyasının en kısa ve bence en tipik olanı olan Macbeth, dizgesel bir Shakespeare okumasında ilk sıraya konulması gereken bir yapıttır kanısındayım. Çünkü Shakespeare’in 19. yüzyıldan önce göz ardı edilen evrenselliğinin, kadere olan bakışının ve insanın iç dünyasıyla ilgilenişinin anahtarı Macbeth’tir. Diğer taraftan baktığımızda, Shakespeare’i ‘çok özel’ kılanın da bu özelliğinden kaynaklandığını gözlemleriz. Kaderciliği yadsımış, kişinin kaderini belirleme özgürlüğünü kendi iradesine bırakmıştır. Karakterlerinde kaderden çok kişinin daima bireysel özellikleri, istemi, özgür seçimi, eğilimleri, tutkuları, özlemleri; kısacası içyapısı dikkat çekmektedir.

KOLTUK UĞRUNA İŞLENEN CİNAYETLER

İskoç tarihinden bir kesit sunan bu oyun, Macbeth’in karısı Lady Macbeth’in yüreklendirmesi sonucu, evine ziyarete gelen Kral Duncan’ı öldürmesiyle başlar. Çünkü Macbeth ile Lady, iktidar hırsıyla tahta sahip olmak istemektedirler. İktidarda kalabilmek için Macbeth ile Lady birlikte suç işlemekten zerre kadar kaçınmazlar. Tahta çıkmak için cinayet işleyen Macbeth, sonrasında da tahtta kalmak için cinayetler işler. Ancak bir süre sonra vicdanı bu yükü taşıyamaz ve Lady ile birbirlerinden koparlar. Ama tüm bu olaylar sırasında onları kötülüğe özendiren birileri de vardır elbette.
Bunlar kim ola ki! ‘Cadılar’

MACBETH KARISININ ETKİSİ ALTINDA KALIYOR MU KALMIYOR MU?

Kubilay Karslıoğlu, ‘Macbeth’in sahne eksenini cadılar üstüne kurmamış, Shakespeare’in üç cadısını pek öne çıkarmamış; tutku, cinayet, kan arasındaki insanı anlatmayı yeğlememiş. Macbeth’i alışılagelmiş olduğu üzere, Lady Macbeth’in güdümünde bir kahraman gibi de yorumlamamış. Lady’ye feminist gözlükle bakmaktan nedense ciddi anlamda kaçınmış. Bursa’daki Macbeth, iktidar duygusuyla yanıp tutuşan bir kahraman. Görünürde hiç de zavallı falan değil. Yani karısının etkisi altında kalıyor mu kalmıyor mu pek belli olmuyor. Lady Macbeth onu sadece isteklendiriyor. Çünkü Lady, atak bir kadın. Macbeth’in olayları doğal akışına bırakmamasını; kontrolü altında tutmasını sağlıyor, hepsi bu. İktidar hırsı derseniz, ikisinde de aynı oranda mevcut.

KARAKTERLER İKİ BAŞKARAKTERİN İÇSEL DÜNYASINI DESTEKLEMİYOR

Karslıoğlu rejisinde yalın bir sahne dili kullanmış da, nedendir bilemem iyi-kötü yanlarımızla cadıları çevremizde değil, içimizde aramamız gerektiğini söylememiş. Kötülük yapmamızın da, iyi insan olmamızın da elimizde olduğunu vurgulamamış. Somut bir anlatım yolunu yeğlemiş. “500 yıl sonra da aramızda az mı Macbeth var, Lady Macbeth’ler ne zaman eksildi ki” dememiş, dönemleri birbirine katmamış, karıştırmamış. Bir anlamda, izleyiciyi kendi içine yönlendirmemiş. Trajedideki olaylardan çok, olaylardan çıkarılacak temel iletiyi gözlememiş. Macbeth ve Lady Macbeth dışındaki tüm karakterlerin sembolik ve işleve hizmet eden, iki boyutlu yönünü göstermemiş, karakterleri bu iki baş karakterin içsel dünyasını destekleyecek biçimde donatmamış. Gerçi özgün metindeki Lennox, Angus, Siward, Genç Siward, Hekate gibi karakterleri elemiş, ama Shakespeare’in metnine kendini sıkı sıkıya bağlayarak Bursalı tiyatroseverlere tam anlamıyla bir klasik izlettirmek istemiş, bu ereğinde başarıyı da elde etmiş.

MALCOLM’UN TİRADINI MÜZİĞE BOĞMAK “SHAKESPEARE’DEN REVA MI”

İyi de Karslıoğlu’ya sormak gerekli: Tabanın aralarından fışkıran sis güzel oluyor diye, neredeyse her tabloya o kadar sis basmak doğru mu acaba? Sonracığıma, Macbeth bire bir elmayı ısırarak yiyor da, tahta kupadan şarabı neden “mış” gibi içiyor? Perde 3, Sahne 4’de saraydaki şölen sofrası tablosunda Macbeth ile Lady Macbeth sahne önünde konuşurlarken, sahnenin sağ arkasında jonglör gösterisi yapılması ‘rol çalmak’ anlamına gelir mi gelmez mi? Veee… Finalde, (Perde 5, Sahne 7’de) Malcolm’un: “Kralınız uzun zaman beklemeyecek/Sevgilerinize karşılık vermek,/Her birinize borçlarını ödemek için… (Macbeth-Sabahattin Eyüboğlu çevirisi/Çan Yayınları 1962-Sayfa 128)” diye başlayan uzun tiradını kulaktan askılı mikrofonlu cadıların yüksek perdeden konuşmalarına ve müziğe boğmak “Shakespeare’den reva mı” allasen?

YARATICI KADRO NE YAPMIŞ, NE EYLEMİŞ

Zeynel Işık’ın ışık tasarımı etken ve devingen… Işık, atmosfer yaratabiliyor. Uzam ya da hareket alanı ışıkla belirtiliyor, belirleniyor. Zeynel Işık’ı küçük aksamalara, kusurlara rağmen kutlamalıyım. Müge Orhan’ın kostümleri iyi üstü. Shakespeare döneminin oldukça abartılı giysilerini, özel trajik karakter kostümlerini iyi kotarmış. Gel gelelim, Lady Macbeth’in ayakkabısı içler acısı! Hele ikinci kostümle hiç ilgisi yok. Murat Gedikli’nin müzikleri de kötü değil, efektleri ise çok iyi.

Sertel Çetiner’in dekoru demir konstrüksiyondan oluşmuş. Sahnenin önüne doğru, kama biçiminde uzanan ve geminin pruvasını andıran çıkıntının ne olduğu ise anlaşılamıyor. Ben bir iletisi olduğuna da inanmıyorum. Dekorun metalikliğinden rahatsız olmam bir tarafa, dekorun (rejisör mademki özgün metne olduğunca sadık kalmış) Manyerist (ileri düzeyde Rönesans üslubu anlamında kullanıyorum) tarzı yakalayamaması da bence kusur.

Yahu ‘Hamlet’, ‘Kral Lear’ gibi, Macbeth tragedyası da, Rönesans’ın dört esas üslubundan (ötekiler Gotik, Barok ve Geç Barok) Manyerist üsluba uyan özellikler taşımaz mı?

Bilmem, bilemem, söyle deseniz Çetiner’i incitmek korkusuyla söyleyemem!

OYUNCULUKLAR

İskoçya Soylusu Ross’da Kazım Güçlü, Subay/Kapıcı ve Hekim’de M. Eren Toğçak, Menteiht ve Katil’de Bülent Uçar, Seyton (doğrusu Beyton olmasın sakın) ile Katil’de Uğur Serener, Subaylar’da Gürkan Sargın, Zafer Pamukoğulları, Caıthness’de Burhan Narınç, Hizmetçi’de İpek Zeylan görevlerini savsaklamadan yapan isimler. Donalbain’de Oğuzhan Serkan Bayram, Fleance’da Can Akyollu doğalcı oyunculuk anlayışından ve psikolojik ve davranışsal işaretlerden hayli yoksunlar.

AKMAN, DUNCAN’IN DUYGULARINI DUYGUSAL OLARAK SAHİPLENMİŞ

Murat Liman, Macduff’a, Fatih Ateş Malcolm’a can verirlerken duyguları fizikselleştirmenin (ya da gerekçelendirme dediklerinin) tiyatronun olmazsa olmazı olduğunu unutmuş gibi davranmışlar. Karakterleri yeniden gözden geçirip, gerekçelendirmede ayrıntıya inerlerse, başarıya ulaşacaklarına eminim. E. Ertan Akman, Duncan’ın duygularını duygusal olarak derhal sahiplenmiş ve onu sezgisel olarak oyunda kaldığı kısa süre içinde temel hedef olarak sürüklemeyi başarıyor. Duncan’ı abartmıyor, hiç mi köpürtmüyor.

NİLGÜN TÜRKSEVER GÖRGÜ, ELEŞTİRMEN PERTAVSIZI ALTINA GİREBİLİR

Cadılar’a can veren Nihal Türksever, Müge Açıkdüşünenler, Ebru Ergüç üçlüsünün arasından Türksever’in canlandırdığı karakteri hedeflerine ulaştırmak amacıyla doğru şablonlar üzerinde çalıştığı belli olmakta. Tiyatromsuluktan uzak oyun tutuşuyla dikkat çekiyor. Kendisini mantıklı ve iş bitirici bir kimse olarak gören, cinayetin senaryosunu yazıp kocasını cesaretlendirip cinayeti işlettikten sonra inanılmaz soğukkanlı davranan Lady Macbeth’de Nilgün Türksever Görgü, fiziksel doğasının zorlamanın en hafif dayatmasına bile katlanamayacağını biliyor, en küçük bir içtensizliğin geri kalanı yıkıma uğratacağını ve oyunu bulanıklaştırabileceğinin bilincinde bir oyun veriyor. Eleştirmen pertavsızı altına alınacak denli başarılı. Günay Y. Güney cadıların kehanetini bir an için çekici bulsa da doğru yoldan ayrılmayan, kralına ihaneti aklından bile geçirmeyen, dürüst ve gerçek anlamda soylu bir portre olarak Banquo karakterine her aksiyon ve deviniminde daha fazla gerçeklik ve daha fazla yalınlık elde ettirme çabasıyla ciddi anlamda dikkat çekiyor.

ALTUĞ GÖRGÜ’NÜN EKSİKLERİ

Macbeth’de Altuğ Görgü, Shakespeare’in oyunu, kişiler arası çatışma yerine tek bir karaktere ve ona en yakın kişi olarak karısına odakladığını biliyor mu, bu iki karakterin iç dünyasından oyunu algıladığımızın bilincinde mi elbette bilemiyorum. Bilemiyorsa, yönetmenden kaynaklı olduğunu sandığım bu eksiklik dışında, Shakespeare’in yarattığı karakterler arasında düş gücü en güçlü olan Macbeth’i içsel varlığının parçalarıyla doygunlaştırmaya gözle görülür oranda çabalıyor, ama örneğin 1. Perde, 7. Sahne’de: “… Beni mahmuzlayan tek şey, kendi hırsım;/O da bir atlıyor ki atın üstüne/Öbür tarafına düşüyor, eğerde oturacak yerde” derken, hiç de hırsı olan biri gibi davranmıyor, davranışı atının terkisinden yuvarlanmış şaşkın bir biniciyi andırmıyor. Keza: “Örgüsü gevşemiş hırs, ne kadar daralmışsın…” repliğinde, hırsın gücünü yitirdiğinde bedene uymayan bir paltoya benzediğini veremiyor.

BURSA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ ŞEHİR TİYATROSU DOĞRU YOLDA

Bütün bunlar bir tarafa, Bursa Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu, hiç kuşkum yok ki geleceğe hükmetmeye çalışırken kötülüğe giden yolda attığı her adımın azabı içinde kıvrım kıvrım kıvranan, gene de ahlaki değerlerden uzaklaştığını bile bile yoluna devam eden Macbeth’in trajedisiyle hem misyonunu yerine getiriyor, hem de Türkiye’nin 4. büyük ilinde ülkenin yoz ortamında ışık oluyor.

Üstün Akmen
Evrensel

Paylaş
Tiyatro Dünyası
Yazar Hakkında: 2006 yılında kurulan Tiyatro Dünyası portalı "Türkiye'nin en popüler, en zengin ve en güncel tiyatro haber ve bilgi portalıdır..."

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here