Bizim Zamanımızda (Mustafa Acar)

Bizim Zamanımızda

2 P e r d e

Yazan
Mustafa Acar

musar63@hotmail.com

Anlatıcı; kırkbeş yaşlarında, zaman zaman İstanbul, zaman zaman da Urfa ağzıyla konuşan mütevazı giyimli bir erkek.

Anekdotlarının arkasına veya arasına, bazen üçer-beşer saniyelik müzik parçaları girer.

Dekor:

Kenarda basit bir tahta sandalye.
Arkada asılı, eski bir ceket.
Bir masa ve koltuk.

Perde 1

1. Babam

Müzikle sahneye giriş.
Seyirciyi selamlama.

Hoş geldiniz!

(Seyircileri süzer)
Ekseri, gençler gelmiş sanki!
İnşallah birbirimize girmeyiz!
Çünkü ‘bizim zamanımız’ı konuşacağız bugün!
Ve tabii bugün’ü…
Yani bu zamanı…
Durup durup karşılaştıracağız geçmişle bugünü… Ama durup dururken yapmayacağız bunu…
Ne zaman ki (eliyle alnını gösterir) ta buramıza geldi, işte o zaman…
O zaman başlayacağız, ‘bizim zamanımızda’ diye anlatmaya; belki bağırıp çağırmaya…

Doğrusunu isterseniz, şu ‘bizim zamanımızda’ lafını ben de sizler gibi hiç sevmem; kendini beğenmiş, kerli-ferli sözlerden biridir bu!
Zaten çoğu insana ukalalık gibi gelir; lafa ‘bizim zamanımızda’ diye başlamak… İnsanı ezen, rencide eden bir tarafı vardır… Çoğu zaman da ucu haksız hakaretlere varır:

(Ukala birinin taklidi:)
“Bizim zamanımızda, gençler bu kadar terbiyesiz değildi!”

Ne kadar terbiyesizdı peki?
Elide (elinde) bi ölçüm sonucu var mı?

“Bizim zamanımızda, gençler bu kadar terbiyesiz değildi!”

Ne kadar terbiyesiz olsalar seni kimin (senin gibi) olamazlar…
Terbiyesiz oğlı terbiyesiz!
Müzik.

Kim yerinde sayi? Helbet gençler de geliştirecah kendilerini!

Ben, özellikle ilk gençlik yıllarımda, ‘bizim zamanımızda’ diye başlayan cümlelerden nefret ederdim!
Çünkü böyle başlayan sözler, çoğunlukla babama ait olurdu!
Babam, ağzını her açtığında ‘bizim zamanımızda’ diye başlar ve artık ezberlediğim kelimelerle devam ederdi; “dürüstlük vardı”, “hamiyet, haysiyet, fazilet, necabet, cart curt hallahop vardı!”
Bu ‘cart curt hallahop’ kısmı biye ait!

Babam, bu uyuz lafı her söylediğinde, zannederdim, bütün memleket sanki benı si… lindir gibi eziyor…
Çok ezilirdim gerçekten…
Bu söz fena aşağılardı beni; ya da ben öyle hissederdim!

Babama göre hayatta her şeyin bir amacı olurdu; hayvanlar, bitkiler… her şey, yüksek bir
amaca hizmet ederdi!
Ta başlangıçta bir mukavele imzalanmış, söz verilmişti, bu amaca sadık kalınacağına dair…

Fakat insan, zaman içinde sözünden hırt etmişti (=caymıştı)!
Giderek amaçsız bir hayata sürüklenmesi ve basit, bencil yaşantıları gerçek hayat zannetmesi bu yüzdendi işte!

Babama kalsa hayat, yüksek bir gaye için çalışmaktan; ailesine ve milletine faydalı olmaktan ibaretti!
Yani bu hayatta keyif?
Yoh!
Neş’e?
Yoh!
Halay halay heee, zılğıt, çahmah çahmağa geldıh?
Yoh!
Hele kah (kalk) birezım (birazcık) ahdar -dönder olah (=yatakta yuvarlanalım) avrat, rühım (ruhum) sıhıldı gene?
O da yoh!
E, ne aynadım (anladım) elisı (öyleyse) ben bı hayattan!
Müzik.

Şindı tamam; diyelim canımızı dişimize tahtıh, vatan-millet için hafta boyunca çalıştıh, ettıh; pazar günü geldı!
Yanı heç mı alem yapmıyacağıh?

Ha deyelim o gün, arhaaşlaar dedı;
“dı kahın, Antebe gidiyh!”
“Niye, heyr inşallah?”
“Mektebin bacaları, ders verir hocaları!”
“Vaaa?”
“Ya! Cesur’dan girmıbeş gişılıh yer ayırtmışıh! Hade hade, geç kalmiyah!”

Yer de ayrılmış; ne yapabilirsen; mecburi sen de ögligi geyip mektep yoluna düşecahsan! Bunun kaçarı var mı!
“Ağe benim ulvi bi gayem var, gelemiyem! Öğretmenlerime selam edin, her iki (göğsünü işaret eder) ellerinden öpiyem!” Söyle hele bahım n’oli!
Eşkere (aşikare) deyerler; “zahar (zahir) çapıd (çaput, bez) oldi (oldun), bizden sahlisan?”
Müzik.

Babam, taa kalübelada imzaladığı o anlaşmaya taviz vermeden her zaman sadık kalarak yaşadı!
Tabii bu arada olan bana oldu!

Beni, en küçük hatamda, önce tekdir eder, tekdir ile uslanmayınca da, “seni hakki kötektir” deyip eline alırdı.
Hak dedin mi akan suları durdurur, hakkaniyet dedin miydi suları tersine çevirirdi; sanki Mehmed Akif Ersoy’nan aynı yumurta ikizidir mübarek!

Bi kere elimdeki kahkeyi (=simit) kardaşımnan bölüşmedim diye dayah yidım gensinden… Neymiş, paylaşmah insanlığın ezeli bir erdemiymiş! Bölüşmeyi bilmeyen milletler er geç infilak ederlermiş!
Sanki Nazım Hikmet’nen aynı koğuşta kalmış, beyni yahanmış!
O zamanlar nasıl Kenan Evren’in gözünden kaçtı, hala aynamış degilem!

Bi gün de, ekmegin kulağını kupadıp attım deye, az kalsın gensi de benım kulağımı kupadidı!
“Yav açıh ekmeg kulağınnan yiyılır mı babo!”
“Hüs! Bizim zamanımızda israf haramdı, haram; seni bu attıği kulahta, fakirin-fukaranın, hakkı var!”
“Yav fakirin erzını eşek kovaliya; gül kimin ekmegin ortası duriyken, niye gidi illehim kulağını yi; bu kadar mı enayi olır adam!” Deyecahsan, deyemisen!
Bi kınne (=parça) desey ekmeg attırmazdı bize! Haramdan, başkasının hakkına tecavüzden öyle korhardı…
Sanki Hazret-ı Ömer’nen konşılıh etmış…

Onun yüzünden, cebimizde ekmek kırığınan gezer, acıhtıh mı, kavurga kimin keflerdıh (=atıştırırdık) onları.
Müzik.

Yalnız beni değil, hatalarından ötürü herkesi; sokakta, şurda burda karşılaştığı bütün insanları tenkid ederdi babam!

Eve gelişleri hala aklımdadır!
Kapıdan içeri sinirle girerdi!
Belli ki zuvahta (sokakta) gene bi şeyler olmuş!
Girer girmez başlardı:
“Allahvekil bi gün çeketimi alıp gidecağam bıralardan!”
“Heyrdır (hayırdır); gene n’oldı babo?”
“Yav otobozda gidyem; hamile bi eksik (=kadın) bindı! Neçarın karnı burnında, edemi ki yeriye! Bi Allahın kulı kahıp da yer vermedı kadına! Herkes kafasını o yanı çeviri! Bu yaşımda ben kahtım! Yani bu Allahtan reva mı! Bizim zamanımızda, düşkün, zaif olana ihtimam (=önem) vardı! Böyük küçügü sever; küçük böyügü sayardı! ‘Adab’ deye bi şey vardı! İnsanlar, birbirlerine hürmet eder; korur, kollardı… Yani bir kadına yer vermek, üstelik hamile bir kadın bu, çok mu zor senin için! Bu nasıl sorumsuzluktur, bu nasıl bir hayvanlık…”

Babam saatlerce anlatırdı…
Anlattıkça köpürürdü!
Sonra başta söylediğini tekrar ederdi:
“Görecahsız; Allahvekil bi gün çeketimi alıp gidecağam bıralardan!”
“Nerye babo?”
“Ne bilyem; gidecağam işte!”
“E, hangi şehre getsey aynı manzara var artıh; nerye gidisen ki!”
“O vahıt ben de bi dağ başına giderem; insanlardan uzah, tek başıma yaşaram! Heç olmazsa gözüm görmez böyle şeyleri!”

Babam, daima ceketini alıp gideceğini söylerdi! Çünkü olup bitenlere dayanmak çok zordu Onun için!
Fakat yine de yaşadığı müddetçe hiç bir yere kaçıp gitmedi!
Ceketi hep orda asılı kaldı!
Müzik.

Yalnız babam değil, bütün ihtiyarlar, ‘bizim zamanımızda’n dem vururdu hep!
Her zaman, bugünle ilgili bir eleştirileri olurdu!
Nerde dururlarsa, nerden geçerlerse, orayla ilgili hemen bi kusur bulurlardı!

Diyelim ihtiyarın biri, Balıklıgöl’den geçi! İllehim durıp o suya derin derin dalardı:
(Yaşlı birinin dalgın bakışı)
“Bizim zamanımızda Anzılha’da her bi balıh (büyüklüğünü gösterir) hah böyle olurdu! Şindikiler hepi (parmağıyla küçüklüğünü gösterir) bı keder ( bu kadar)!”
Yalani bata he vallahi!
Sanki Balıhlıgöl’de balina yetişidı!
Anzılha oğlım bı, Atlas okyanusu mı!
Gendı (kendi) balığı zamanla küçülmüş deye, zannedi bütün balıhlar ahir ömründe Lepistes (=küçük bir akvaryum balığı) oli…
Müzik.

Çok gıcık alırdım ihtiyarlardan!

Bi gün, tiyatro için sokakta bilet satıyoruz! Ben, Ahmet, Kemal…
Yanımızda bi de Tühpe (tuhfe) çiçegı kimin bi kız arhadaş; Kınıfır Hecce (Karanfil Hatice)! Hecce çoh bedeet (=çirkin) bi şey… Dudahlarının biri yerde, biri gökte; dişlerinden biri çıharı (dışarı) fırlamış, bu şekil; burun desey Birecik balcanı kimin… Bi tek gözleri yeşil kurbağalar öter göllerde amaney…. Gensini (kendisini) götür Kuazimodo’nun yanına koy; ahşamsı Notırdamda kına gecesi yaparlar!

Kınıfır Hecce Allahın zorına getmesın, esseh çirkin bi kız; yanında heç heneg etmiyh ki, gülmiye! Çünkü güldı mı, hepimızı hovf (havf) ali; bunun ayıbı yoh; erkeg adam da korhar!

Hecce korkunç çirkin, hamma o vahıtlar bize Afrodit kimin geli!
Öl dese, hepimız, bir, iki, üç… hooop…. heç düşünmezden kaladan (kaleden) bizbızı atarıh… O da bunun farkında, bizi avucının içinde oynadi! Temsil, bi sefer, bizi karşısına aldı, dev-cüce oynattı! Vilayetin ögü olmasa gene zorımıza getmez…. Ne kadar yavraldıh ettıh, bi ara mahleye girah, kabul etmedı!
‘Ben yapmiyam’, deyecağam, rakiplerim deyecah; ’hele sen bı terefe geç! demah ki, Hecce’yi sevmisen…’
E, Allah da bili ki, Hecce üçün, aynı şeyimı bile verrem, rühümı (ruhumu)! Bi şey yapacağımdan degil ha; yanımda bulunsun yeter! Dost var düşman var; kime laf aynadacahsan:

“Neçisen?”
“Tiyatroçı!”
“E, hanı kız arhadaşi?”
“Kız arhadaş? Valla yoh!”
“E, kimi kandırisan öyleyse!”

Hama yanida (yanında) Hecce oldı mı, başi dik:

“Hanı kız arhadaşi?”
“Hecce! Acık bakar mısın sevgilim?”
“Ha şindı oldı! (Yanaşıp kulağına) Deddo, bahiyam ağziyın dadını da bilisen ha! Lokkım kimin kız!”

O vahıtlar yalnız biz değil, bütün toplum Hecce’yi kızdan sayardı. Şindı olsa, Hecce’nın geni gennı (kendi kendini) ispat etmağı üçün adli tıptan rapor getirmesı gerekirdı!
Müzik.

Rakip dedim ya, Hecce’nin etrafında gezen bütün arhadaşlar birbirimize rakiptik! Birbirimizle zahiren (=görünüşte) iyi geçinirdik! Hama (=ama) aramızda daima ilan edilmemiş bi harp vardı!
Fırsatını buldıh mı kılıcımızı çekerdıh!

Temsil, oyundan sonra Ahmo biye sorırdı; “sahnede nasıldım ağe?”
“Aynı poh kimindin!”
Boğazını kesemiyem, bayrı böyle alım heyifimı!

Bazıları der; “yav Urfa’da niye heç tiyatroçı yetişmi?”
İşte bu sebepten….
Rolümüze konsantre olamiyh ki Allah üçün; aklımız fikrimiz Kınıfır Hecce’de!
Mesela, ben sahnede Seyyid Nesimi’yi oyniyam hama gözüm kadim kuliste. (oyunculuk): “Daim enelhak söylerem, haktan çü Mansur olmuşam” (Kulisi gözetler) Acebe Heco kimnen konışi! “Kimdir meni berdar eden men bu şehre sur olmuşam!” Bi ara sanki Ahmo’nan birbirine gülilerdı!
Diyelim ben sahnedeyken Hecce’nen göz göze geldıh; işte o zaman rolüme daha eyi sarılırdım (apış arasını tutar)! “Bre kafir, Haktan özge nur m’ola!”
Müzik.

Tiyatro dedim de, bilenler bilir, Urfa’da tiyatro yapmak çok zordur. Öyle hemen, bir oyun hazırliyp sahneye çıhmah, nerdeeee! Bin dereden su getirirlerdi adama; tapu sicil kaydından tut, belediye encümen kararına kadar; ordan tarım İl raporuna kadar bi sürü bürokratik engelnen karşılaşırdiz?
Herşeyi hallettiniz diyelim; sırada, kültür müdürüne tiyatronun ne menem bir şey olduğunu anlatmak kalırdı, ki, işin en zoru bu kısımdı.

Kültür müdürü, ‘tiyatro’ lafını hayatında ilk defa bizden duymıştı zatana! Eyi hetirliyem, herif epey bi parpazlamıştı (=çırpınmıştı) o vahıt!
Neçe soyna gendine geldıxtan soyna, dedı; “haaa, şindı aynadıııım; bu ‘tiyatro’ dedığiyız, hanı bayramlarda leyli (=salıncak) kuruli; yanında elıdolap (dönmedolap) filan, onın kimin bi şey, degil mı?”
Bizim Kemal dedı; “he he, aynı ondan; yalavuz (yalnız) leyliyı biz elimiznen salliyh; sen gelme, belki siye (=sana) deger!”
Müzik.

Bi gün arkadaşlara dedım; “yav böyle olmıyacah; yazzıh, bu kültür müdürüne tiyatroyu örgetmağımız lazım; bu herkes için bir nevi vatandaşlıh görevıdır!” Arhadaşlar da katıldı!
Kahtıh yanımıza konuyla ilgili bi kaç profesör, bir-iki doçent filan alıp gettıh; elimizde ha böyle kalınt kalınt kitaplar…. Günlerce gensine (kendisine) tiyatronun ne olduğunu aynattıh!
Fakat onca uğraşmamıza rağmen, müdür bege ancah tiyatronun ‘ti’sini örgedebildıh!

Onun için dikkat etmişseniz, bütün kültür müdürleri tiyatroyu ti’ye alır!
“Tiyatro nedir?” Diye sorduğunuzda verdikleri cevaplar, ağız, şive farkını saymazsanız hep aynıdır;
“lo işte, iki tene densiz çıhi, gener genere (kendi kendilerine) bi ucdan sallilar! Ne işimiz var gidiyh; baharsan bize deger!”
Müzik.

Müdür demişken, haksızlık etmeyelim; şirin Urfa’mızda yalnızca kültür müdürleri değildir kültürden anlamayan; bilumum müdür taifesi alakasızdır. Bizim memleketimizde ‘adama iş’ düsturu hakim olduğu için, ünvanı olmayan bir kısım önemli zevat müdür olmuştur. Oysa bunlar müdürü oldukları kurumla yalnızca maaş boyutuyla ilgilidirler. Kurumlarındaki işlevleri de zavallı personeli azarlayarak günlük orgazmlarını tedarik etmektir.
Kurumlarıyla hiç ilgileri yoktur. Hatta bir kısmı hangi kurumda müdür olduklarından bile habersizdir. Bir keresinde hiç unutmam, stadyumda antrenman yapıyoruz, amatör ligde… Bi adam geldi. Bizi kenardan izliyor. Sonra bize doğru seslendi. Merakla gittik yanına. Önünde dizildik. Şöyle aşağılayıcı bakışla süzdü bizi:
“Nedir yanı? ‘Ayıp degil mı, eşşek qeder adamlarsız, bi topın arxasında ha ha ha ha… Hasan-Hüsen’in kellesi taman! Nasıl üregiyz cız etmiy! Yanı anayız-babayız bı haliyızı görmi mı, bilmi mı! Nasıl size izin veriy! Hele bax yav; Allahma uzaxtan gören de deyer, he yav, bunlar kerkere adamlar, veeee!”

Daha neler söyledi tam hatırlamıyorum, fakat sonunda biz tabii yer yarılsa da yerin dibine girsek utancı içinde oradan ayrılıp futbola ve spora veda ettik!
Sonradan öğrendik ki bizi spora küstüren spor müdürüymüş!
Müzik.

Biz tiyatrodan bahsediydıx; ağama söyliym; en son bahtıh, bu şehirde tiyatro yapmah üçün, ancah ya bakan, ya da başbakan olmah lazım; bu mümkün olamayacağından, dedıh en eyisı bi dernek adına yapah ki, bu uzun bürokrasiden kurtulah!
Tuttıh öyle yaptıh. Dernegin adı biraz uzundu, ama hala aklımda; “Avrupa Birliğine Giriş Sürecinde Ne deyisız Yanı Urfa da Girsin mı Yohsa Eskisi Kimin Gülle mı Oyniyalım Derneği”!
Müzik.

Bütün bu bürokrasiyle ilgili sorunlar bittikten sonra iş oyun biletlerini satmaya kalırdı. Fakat bu iş hepsinden zordu; çünkü tiyatroya izleyici bulmak, İbo Şov’a seyirci bulmağa benzemi ki! Öyle olsa eli sallasay elli tene dansöz kız bulursan! A siye bayanlar matinesi… Fakat öyle olmuyor!

Biz de ne yapıyoruz; sokak sokak, mahalle mahalle gezip bilet satıyoruz mecburen!

İşte böyle günlerden birinde, elimizde biletler, lefır lefır seyirci ariyıh; bi bahtım karşıdan bi ihtiyar geliy; böyle, kafasında bi külah, elinde bi asa (kambur, aksak yürüyüşünü taklit eder) bı şekil yeriye yeriye geli! Ögde babam zannettim, heytım kesildı (çok korktum) Allahma; hama yaklaşana çin (=kadar) bahtım, yoh, Onın fotokopisi!

Kalbimden dedim; “la babama bir şey yapamıyam bayrı bından heyifımı çıhadım(=öcümü alayım)! He he!”

Arkadaşlara döndüm, dedim; “neşşiye bahın şindı!”

İhtiyar geldi geldi, tam yanımdan geçiyken, böyle kulağının tözüne egildım:
(Yüksek sesle)
“Şeftreeeeen!”
Müzik.

Hırrıfın (=bunağın) aynı ödü koptu; böyle bi hopladı:
“Bismillah, top mı atıldı!”
“Ne topı ihtiyar; seni topi çohtan atılmış, haberi yoh!”
“He? Aynamadım?”
“Deyem nasıl; hazirani temmuza yetişi mı?”
“Duymiyam oğlım, ne satisan?”
“Anayın hörekesini satiyam, ali mısan?”
“Neçye (=ne kadar)?”
Müzik.

Arkadaşlar, karınlarını tutmuş, gülmahtan geberecah! Kınıfır Hecce de güli!
İhtiyar elimdeki biletlere bahi!
“Nedir bunlar?”
“Tiyatro tiyatro!”
“Tiyatro?”
“Eyyyt Allahi sevım seni ihtiyar! Göri mısız, ‘tiyatro’ demağını da bili!”
Biz daha böyle güliken ihtiyar demesin mı;
“E, tiyatroda ne aynadisız oğlım; mevzu ne?”

Vüla bu ne!
İhtiyar tiyatroyu bili!
Üstelik tiyatronun, ‘bir şeyin anlatıldığı’ bir sanat olduğunu da bili! Bunu, memleketin tiyatrocuları bile bilmez halbuki!
Hepimiz şok olduk tabii!
Böyle bir soru beklemiyorduk çünkü!

Aklımda hemen bi şimşek çaktı: Bi haftadır o kadar dolaştıh; topu topu iki tane bilet satmışıh! Benbiye dedim; “dur buna da bi bilet tikliym (=iteleyeyim, satayım); etsin üç!”

Bu amaçla ihtiyara hemen oyunumuzun özetini anlatmaya başladım:

Oyunumuz, televizyonlarda reyting rekorları kıran cinstendi: Bir kadın ve bir erkek üzerine kurulu, çok güzel bir hikaye…
Genç kız ve erkek, birbirlerini çoh seviler; hama nedense sürekli birbirlerini kıskandırıyorlar; çeşitli kurlar, kaprisler; birbirini aldatmalar…
Kız, bi sabah uyandığında, başka bi sevgili buluyor yanında; öteki de berikini götürünce, o yandaki deyi; “hanı biye hanı biye!” şeklinde devam eden, oldukça düzeyli bir yapım!
Bunları ihtiyara kısaca anlattıktan sonra, bileti uzattım:
“Dı hade al; beş kağıt verdi mı fit oliyh (=beş lira verdin mi ödeşiyoruz)!”

Fakat ihtiyar, zaten çatık olan kaşlarını daha bir kaldırdı, sonra da Hayati Hamzaoğlı kimin şöyle bir baktı bize; uzun bir “lahavle”den sonra;

“Şindı tiyatro bu mu?” Dedı!
“He bu! Begenmedi mı?”
“Oğlum, bu tiyatro değil ki; soytarılıh!”
Müzik.

Tepemizden aşağı soğuk sular döküldü bir anda!
Benbiye dedim; “şindı böyük-küçük dinlemiyecahsan, eliye alacahsan bu morukı… Neyse! Şeytana na’let Muhammed’e salavat…”

Fakat ihtiyar susmuyor:
“Oğlum; memleket bitmış, insanlıh tükenmiş; siz sahneye çıhıp neler anlatisız! Yanı böyle süfli, böyle basit şeylernen uğraşmah, insanam deyen bi insana yakışır mı sizce?”

Bir buzdağına çarpmıştık sanki! Hiç beklemediğimiz bir eleştiriydi bu!
Takdir edersiniz ki, biz de bütün sözde sanatçılar gibi, eleştiriye falan gelemezdik! İhtiyar, açıkça çizmeyi aşmıştı! O kadar da degildi; insan tereciye tere satar mı! Haddini bil kardeşim; yaşlısın diye hürmet ettiysek…
Değil mi ama…
O kızgınlıkla ihtiyara:
“Ya ne aynadah babboş; hele söyle biz de örgenah (öğrenelim) sayeyde!” diye gürlediğimi hatırlıyorum!

İhtiyar gayet sakin;
“Bahın gençler”, dedi; “sizin şindı üstünde durdığiz yer, bizim zamanımızda neydi bilı mısız?”

Kalbimden dedim; “pohı yidıh! Bı herif siftehı (siftahı), ‘bizim zamanımızda’nan açtı ya, artıh heç hüsmez!”
Arkadaşlara döndüm dedim; “la gelin yol yahınken kaçah; bu bi başlarsa ögünü alamanıh daha; babamdan bilyem ben!”
Arkadaşlar keyfçi; dediler: “Hele dur lo; ayniyah ne deyi! Neydı buralar Hecı emmı, hele aynat!”

Hecı emmı böyle bi daldı; yalan mı esseh (=sahih, gerçek) mı bilmiyem, gözleri dolu dolu oldu!
Kalbimden dedim; “vel vel vel…”
Müzik.

“Buralar hepi zeytunlıhtı oğlım! Her bi habbesi hah böyle olurdu! Hazzederdi yavan yimağa! Şindı etrafiza bahın hele; bi habbe zeytun görebili mısız?”
Dayanamadım:

“Yanı şindı sahniye çıhah, seni zeytunlari mı aynadah Hecci (hacı)? Ne konışisan sensiye!”
“Herslenme oğlım, bah, bi şey aynadiyam siye; buralar hepı zeytunlıhtı! Fakat sonra ağaçları kesip yerlerine ha bu heyula binaları tiktiler! Çehrelerinı göri mısen; insan yavıhmi (=ısınamıyor) bahmağa; degil ki içinde otırasan! Buz kimin savıh beton! Hapishana kimin degil mı; bes (yalnız) hapishana tek katlıdır; bunlar istif edip, heç bi suçumuz yohken içine bizi koymışlar! Ağzımıza da zukkımı…
Niye bu zulmü yaptılar insanlara bili mısız?
Para üçün…
Daha çoh para kazanmah üçün! Deyecahsız kazandıhları o kadar para, en’nihayet ne işe yaradı?
Heç!
Bugünün insanı, sabit ve basit hakikatleri bile idrak edecek zekayı haiz değil oğlum!
Atgözlüğü tahmış yarış atı kimin delidembek koştıri!
Nereye kadar?
Müzik.

Bugün, insanlığın bedenine habis bir ur musallat olmuş: İhtiras!
Yani her türlü zilletin, kepazeliğin menbaı!
İnsan artıh, ihtirası uğruna herşeyi çiğneyebilir!
Anasını, atasını ezip geçebilir!
Dostunu bi kalemde silip atabilir!

Siz bunları aynetseyizne (anlatsanıza) oğlum!
Neler yoh olmuş bögün; neler bitmış… Onları söyleseyizne (söylesenize) insanlara!”

Soluklandı ihtiyar!
Şöyle bir etrafına bakındı.
Yenilmiş bir ordunun son savaşçısı gibiydi!
Gözlerindeki keder, haksız bir mağlubiyetin, talihe ve dünyaya sitemiyle yüklüydü.
Uçsuz bucaksız bir çölde, menzilinden umudu kesen mütevekkil bir bedevinin ölgün sesiyle devam etti ihtiyar:

“Şindı ben burda düşüp bayılsam, ölsem yahut, olabilir degil mı; ölüm, ihtiyarların kapısında bekler nitekim…”
Kemal dedi;
“Allah gecinden versin dayı!”
“Daha gecı-erkenı mı kalmış, erzı (ırzı) kırıh! Bırah şindı! Şindı ben bırda düşsem, kim tutar kaldırır beni?”

Ahmo hemın barmağını kaldırdı:
“Biz!”
Ahmo’nın kolını dürttım; “sen adiya konış oğlım! Şindı esseh düşer müşer; neyinı kaldıryam! İşim gücüm var benim, daha biletler satılmamış! Vel!”

“Çekişmeyin oğlum”, dedi ihtiyar; “ben zatan temsil sölyem! İnsan, yüklerin en hafifiydi bizim zamanımızda; fakat bugün en ağırı! Korharam kimse kimseyi kaldırmaz bundan böyle!
Tamam, siz birezım sanatçı ruhlı oldığiyz üçün, üregiyz yuhadır (yufkadır); elimden tutarsız; hama sizin kimin kaç tene merhamet sahibi insan kaldı bögün?”
(Fonda müzik) “Oğulun babaya, kızın anaya hayrının kalmadığı çağa yetiştıh oğlum!
Dostlukların tükenip, sevgilerin tavizsiz hesaplara döndüğü devirlere geldıh!
Ben, ne vahıt ‘bizim zamanımızda’ diye başlasam, ‘ihtiyar gene başladı’, deyiler!
İhtiyar neye başlasın; hangi birine başlasın! Nasıl başlasın!
Bitip gidenlere yeniden başlamah ne kadar mümkün!
Kuruyan odun yeşerir mi bi daha!
Nasıl geri getirecağam iftara doğru, komşulara telaşla daşınan kab kab yimeklerin kohısını!
Nasıl yaşatacağam; işin gücün bırahılıp, hasta ziyaretine gidilen, dönüşte, ‘yav hele Hecı Eyüb’e de urğiyah, düneginden beri görünmi!’ kaygısıyla bezenmiş insani hassasiyet demlerini!
Geri gelir mi bir daha, dost yahut sevgili uğruna, sorgusuz-sualsiz verilmeye hazır canlar zamanı!

Siz bunları anlatın oğlum; biten şeyleri anlatın! Anlatın ki, belki birilerinin kalbinden; bahçasındaki ağaca bir sıtıl su vermah geçer! Çünkü o ağacın bir yanı hala yeşil ve o ağaç; yüzlerce yılda, onca emek, onca ihtimamla büyütülmüştür!
(Dönüp giderken) Siz bitenleri anlatın oğlum, bitirilenleri anlatın!”
Işık kararır.
Müzik yükselir.

Haklı ya da haksız olduğunu düşünmeden, hiç sevmezdim “bizim zamanımızda” diye başlayan sözleri…
Gençliğimi kabusa çeviren sözcüklerdi bunlar…
Tamam; geçmişe özlem duyulur; mazi, her zaman aranır; fakat, geçmişi takdir edip bugünü tahkir etmek de nesi!
Bana ne kardeşim sizin milyon yıl önceki dinozor zamanınızdan!

Hep böyle düşünmüşümdür!
Ve ne zaman karşımda biri, “bizim zamanımızda” diye konuşmaya başlasa, uzak kaçmışımdır!
Ta ki…
Müzik. Işık.

Sıcah bi Urfa gecesi…
Babam, son sözünde de durarak alnının akıyla şu giderek kirlenen dünyadan ayrılalı, yirmi sene geçmiş!

Balkona serili yatağımda bir o yana bir bu yana dönüp duryam!
Betondan gelen sıcah, boğazıma otıri; nefesim kesilecah!
Alttan üstten kavrılyam! Bi yandan yuhım da geli…
Yarabbi, nasıl edım! Gözümü açtım!
Dedım, bi lohma göge baharsam, belki içim açılır, ferehlerem!
Aboo! Vüla bı ne; gög yoh!
Eskiden balkondan yarıbıçıh görünürdı, bu gece o da yoh!
Yarabbi bu zulumat (=karanlık) nedir böyle! Öldüm, mezere mı koydılar!
“Anzılha, kız Anzılha!”
Arvat öteki balkondan geldı. Bi balkonda iki gişi yatılmi ya, arvat mecburi öteki balkonda yati!
“Nedir gecenin bi vahtı bağırisan! Yengi dalmıştım daha!”
“Vüla zalımoğlı zalım! Kıyamat kopacah, sen yatisan!”
‘Kıyamat’ deyene çin, arvadın gözlerı açıldı;
“Selamıkorahim! Kıyamat?”
“He ya; hanı gög nerde?”

Böyle bi başını kaldırdı! Dedı;
“Vii Allah heyri vere; konşı, halısını sermış, ondan bi şey görünmi!”
Müzik.

O gece sabaha kadar uyuyamadım ben!
Yıllar önceye… evimizin hayadında huzurla yattığımız; gökyüzündeki yıldızlarla keyifli sohbetler ettiğimiz, Ağustosböceklerinin, geceye ve bize ninniler söylediği zamanlara gittim…
Ne zamanlardı…
Aradan yıllar geçmiş…
Ve yıllarla beraber hayatlar…
Hayatlarımız….

(Müzik. Kederle dalış.)
İnsan ne zaman kemale erer seyirci?
Ne zaman güneşe çekinmeden bakar?
Hayatın karşısında ne zaman çıplak durur, rüzgarını, karını umursamadan?
Taşın sert olduğunu ilk ne zaman fark eder?
Ne zaman yırtıp atar insan gözlerini örten perdeyi?
Ne zaman ölüm, en keyifli anlarda dahi konuk olur insana?
Ve insan ne zaman ağlar, neşeli bir türküyü dinlerken?

İşte o zaman…
Yani yaşım elliye, bense o soğuk balkon demirine dayanmışken…
Yani göğe yakın, yıldızlara uzak düştüğüm yerde…
Yani, ışıl ışıl yanan lambaların arasından ne yana vursam kör karanlığa saplandığım bir saatte…
İşte o zaman farkettim ki…
Babam haklıymış!
Müzik.

Farkettim ki…
Ne varsa güzelden, iyiden ve doğrudan yana…
Ne varsa insana ve hayata dair
Şarkı, öykü yahut şiir
Tükenmekte yazık ki
Bir bir…

Tükenmekte artık yüzlerce yılda yetiştirilen haslet
Koca bir çınar gibi devrilmiştir hamiyyet
Artık her yan garabet
Her yanda vahşet
Som altından şamdan üzre durur beyhude
Feri sönmüş bir çerağdır bugün fazilet!
Müzik. Işık.

O gece sabah olduğunu farkedemedim!
Çünkü güneş doğduğunda bile karanlıktı balkon…
Çünkü komşu henüz uyanmamıştı; halısı hala tepemizde asılıydı!
Bizim zamanımızda gökyüzü, komşunun bir halısıyla örtülemeyecek kadar büyüktü!
Bilenler bilir, eski evlerde, hayat (=avlu) olurdu!
Hayattaki sedire sırt üstü uzandın mı, asma yapraklarıyla nakış nakış işlendiğini görürdün göğün; yaprakların arasında yıldızlar…
Hayatı, iliğimizde hissederdik o evlerde; soluk alışımıza derinlik; gözümüze fer verirdi o evler!
Yaşamak için başka hayatlara özenmezdik bu yüzden!
Kendi hayatımız yeter de artardı bize! Doğadan bir küçük bir kesitti adeta. Ortasında şadırvanı, nar ağaçları olurdu. Kapısından girdin mi, hayadın dört bi yanına dizilmiş sahsılardan burniya (burnuna) envai çiçeklerin misk ü anberi aratmayan kokusu çarpardı. İster istemez derin bir nefes alırdın! Cigerlerinin iki kat büyüdüğünü farkederdin o saat! Ve anlardın ki; ‘hayat güzeldir!’
Müzik. Işık.

2. Evler ve hayatlar

Biz, hayatta yaşardık eskiden!
Şimdi yaşantımızda hayat yok!
Çünkü artık evlerimiz hayatsız; hayatımızsa evsiz…

Biz neyse; gerçek bir evde yaşamanın ne menem bir şey olduğunu gördük, yaşadık; fakat bundan sonrakiler, yazık ki, bilemeyecekler!

Şimdikiler evlenseler bile evde yaşayamıyorlar!

Yaşadığım o balkon ‘sefası’ndan sonra, bi gün yolda gidiyem, bizim komşunun oğlu Serçe Remezan’a rastladım.
Remezan öyle sevinçli; etrafa boyuna gülücükler dağıdi!
Dedim;
“heyrdır Remme? Bahyam ağzi kulağiya denk, gözi trampet çali?”
“Abe evlendim! Artıh heyatımı yaşiyam!”
“Evi nerde Remezan?”
“Bahçelievlerde!”
“Bahçelievlerde heyat yoh ki yaşiyasan Remezan; sen orda, en fazla libidoyı yaşarsan oğıl!”
“Yoh lo?”
“Emin ol!”
“Dedi, yalavuz ‘libidoyı’ mı yaşarsan?”
“He. Hamma o da öyle adam akıllı olmaz…”
“Yoh lo?”
“Emin ol!”
“Bu ‘libido’ dedıği nedir abe?”
“Hanı her gece uyduda seyredisen ya, ondan işte…”
“E, tamam elısı (öyleyse)! Hayat dedıği nedir zatana; serçe keyfi degil mı, babaya rahmet….”
Müzik.

Serçe Remezan sıçriya sıçriya evine gettı!

(Kendi kendine, alaylı:) Bahçelievler!
Vüla kimi kandırisız; Bahçelievlerde hangi evin bahçası var!

Bi de ‘Yenişehir’imiz var!
Adı yengi ya, herkes oriya hücum edi, ordan ev almaya çalışi!
Hele biye (=bana) bi söyleyin Allahisız, hangisi daha hoştı; muazzam bahçaları, havuzları, nahit evleri olan eski şeherimiz mı; yohsa dünyaya iki metrelıh balkonlarnan açılan çimento yığını ‘Yenişehir’ mı?
Müzik. Işık.

Kusura bahmayın, sizi bögün birezım sıhabilirem; hamma yanı emin olun (alnını işaret eder) burama gelmiş artıh!
Tükenmiş, bitmiş şeyleri gördükçe tahammül edemiyem artıh…

Neler yoh olmuş neler…
Bu şehir böyle miydi, insanımız böyle miydi…
Düşündühça kalbim sızli; tansiyonım fırli, başım deleme kimin fırlani!

Geçen, bi zuvahtan geçiyem….
Günlerden (düşünür)… işte bögünkü kimin…
Böyle benbiye o eski evlere baha baha gidiyem…
Bi evin ögünde durdım. Böyle bahtım: Tarih işte… Karşımda bütün heybeti, ihtişamı ve de azametiyle duri… Pürnahit bi abide kimin… Cumbası işlemeli… Kapısı kemerli…. Hayataki nar ağacı, bi kolını, cemelin (=duvarın) üstünden böyle zuvağa atmış, geni genne (kendi kendine) neşşe yapi! Lökye, topreyhan kohısı, bütün zuvağı tutmış….
Kalbimden dedim; “bu evin sahibinın şeyinı öpmah lazım, alnını! Bizim kimin modernizm manyağı olmamış adam! Biz; sırf kapısı penceresi pimapen deye tuttıh apartmana daşındıh! Sonra bi bahtıh, bütün hayatımız pvc olmış! Halbuki bu takalara bah hele; oricinal tarih yav! Veey! Hele bu nakış nakış işlemeye, şu penceredeki asalete bah… Esseh elinı öpmah lazım bunun sahebinın!”
(Dikkatle bakar; bir şey farketmiştir:)
Bu takanın kenarında bi şey mi yazi, biye mı öyle geli…
(Gözlüğünü takarak okur:) ‘nohta nohta pvc kapı pencere sistemleri’.
Müzik.

O yazıyı görene çin, demah ki, şekerim dibe enmış, cinım teppeme çıhmış!
Deli olacağam!
Vüla bunu nasıl yaparsan, hey Allahidan bulasan! Gül kimin oricinal tarihi eve nasıl naylon taka yaptırırsan! Nasıl pevecelı pic edersen ecdadiyın emegini… Seni babayın gemmigini… kimbilir nasıl sızlatmışsandır şindı! Zalım oğlı zalım, he vallahi…

Öyle bi herslenmişem, nerdese düşüp bayılacağam. Ağzım kurımış, elim ayağım titri… Acilen bi lohma bi şey yimağım lazım, ki benbiye gelım!

Cebimde de aksine bi deliklı kurış desey yoh; yalavuz bi delik var!
Bilirsız; bu tiyatroçı milletınen, öğretmen milletı kadim (=eskiden beri) ruttır (=beş parasız)! İkisi de taşkale yapmazsa aç kalır!
Biri gider beş kurışlıh oyunu beş milyara satar, tiyatro diye; ötekisi, devletin okulundan kaytarıp, bozuk Türkçesini bi dershanede nakte çevirir, bilgi diye!

Ben, istisna bir tiyatrocuyum; heç taşkaleylen para kazanamadım!
Bi kaç sefer teşebbüste bulundum; hamma başkan yimedı. Belediye Başkanı… Ben de, vaaa sen misen yimiyen, deyerekten, tuttım ‘Yiyici Başkan’ isimli bi oyın sahniye koydım! Yir mısen yimez mısen!
Müzik.

Cebimde param yoh hama, o anda olsa da, etrafta bi bakkal yoh ki benbiye lemunlı şeker alım!
Mahle arasındayam…
Ne yapım, ne yapım…
Rastgele bi kapıyı çaldım! Rastgele…
Bu tarafın şenigi eski Urfalıdır, haldan aynarlar. Şindı ben bi çalıram, onlar bin verirler.
Kapiyı var gücümnen dögyem!
Dög dög… ham demir… Açan yoh!
Şansım kör, yohsa evde mı yohlar! Zatana ben Balıhlıgöl’e getsem, ori da (orayı da) kurıdıram!
Neçe sonra bahtım içerden bi ses geldı; bellı ha, on dekke (dakika) evvel, ölü balcannan isoda vurmış:
“Kimdır o?” (Geğirir)
“Benem!”

Bekliyem ki kapı açılsın…
Hama açılmi!

“Sen kimsen?”

Hop! Bu nerden çıhtı vüla!
“Sen kimsen” nedir!
‘Benem’ dedim ya! Daha ne deyim! Başka bi cevabı var mı bunun! Niye çalışmadığım yerden sorisan!

Bizim zamanımızda kapı çalma diyalogu bi sorı bi cevaptan ibarettı:
“Kimdir o?”
“Benem!”
Bittı! Bu kadar!

Kapısını çaldığımız kim olursa olsun, namahrem bi genç kız bile olsa, bu cevaptan sonra muhakkak açardı!
(Bir kapı açılışının taklidi. Kapıyı açan kız karşısında sevgilisini bulunca, bilmiyormuş numarası yapar:)
“Viii Mehemed abe, sen miydi? Ben zannettım Fadile dayzesen. Sesi çoh benzi! Yohsa açmazdım!”
Müzik.

Neyse bahtım vüregim telesi (=kalbim çarpıyor), artıh dayanacah gücüm de kalmadı, mecburi açıhladım:
“Ağe ben Tanrı misafırıyam! Bi lohma bi şey rica edecahtım, mümkünse!”
Bi bahtım dedı;
“Allah versin! Allah versin!”

Vüla Allah vermedığı üçün kapiya geldım zatana! Mırazi (muradın) gözide kala he vallahi!
Müzik.

3. Misafirperverlik

Bizim zamanımızda konukseverlik vardı. Bilenler bilir…
Evimizin kapısı her zaman açık olurdu!
Hepimiz, hatta zenginlerimiz bile, söz konusu misafir oldu mu, kapısını da, kesesini de açardı!
Çok değil, yirmi-otuz yıl önce bu şehirde yaşamış olanlar, gayet iyi bilirler, insanların nasıl daha bir insan yaşadıklarını…

Yalnız şehirli mi, köylü de misafirperverdi!
Hatta onlar daha bir başkaydı…

Bizim zamanımızda, mesela; Harran’a gidip, herhangi bir evin kapısını çalsaydınız, sizi günlerce ağırlayacak konuksever bir köylüyle karşılaşırdınız.
Sizi nereye koyacağını bilemez, evindeki bütün imkanları seferber eder, hiçbir şeyin hesabını yapmazdı!
Harran toprağıyla özdeşti o köylünün ruhu!
Bakir, saf ve katıksız…
Müzik.

Bi kamu kurumunda müdürlüh yaptığım senelerde, o hani, yidıği önide, yimedıği (yemediğini) dostlariya, ahbaplariya dağıdisan ya; ‘kirif (kirve) bu siye; Hec Veysel bu seni payi, bunu da Sayım bege verirsız’, şeklinde görev yapılan müdürlühlardan birindeyem…
Bi gün canım sıhıldı; ne yapım ne yapım; dedım hele Harran’a gidım! Hem bazı benı çekemeyen müfterilere (iftiracılara), vatan-millet üçün nasıl çalıştığımı ispat etmiş oluram, hem de yollığımı alıram!

Akşama doğru Harran’a yetiştim.
Çat kapı, bi kapıdan daldım. Emin olun, ilk kapı…
Hiç tanımadığım bir köylü…
“Selamaleyküm!”
“Va aleykümselam!”
“Ben Tanrı misafiriyim, uzun yoldan geldim!”

Hiç unutmam, adamın adı, Abdullah’tı.
‘Tanrı misafiriyim’ sözünü duyar duymaz elimi tutıp içeri çektı:
“Ehlen ve sehlen; ala rasi (=başım üstüne)!

Ben kapıya yahın bir yere ilişecektim ki, odanın baş köşesini gösterdi:
“Fut mın hen (=buraya otur)!”
Sonra da içeri karısına seslendi:
“Yıval Emmune! Bıse’ savi lıben! (Emine! Hemen bir ayran yap)”

O gün ve gece boyunca ögümde yiyeceklerin biri endı, biri kahtı…
Ne Abdullah, ne de küçük oğlu Safvan, kurulan sofradan bir şey yemediler! Yalavuz ben yiyem!
Alışmışam zatana tek başıma yimağa, heç buyrım muyrım etmiyem generi (kendilerini)!

O kadar yidım ki, karnım (şişini gösterir) ha böyle oldu artıh!
Nerdeyse çatlıyacağam…
Ne yapım ne yapım; bahtım olmi; Abdullah biye mesele (konu, bir olay) aynadırken, ben bi ucdan sessiz sessiz yellenmağa başladım!
Allahtan içerisi zibil kohtığı üçün, kimse farkına var mi! Yohsa, bilirsız; müdürlerinki çoh keskindir; çünkü boyuna koltuhta oturduhları üçün, ğaz, epey bi dinlenmiş oli; patladı mı da aynı ğrizu kimın, etrafta yıhıcı etkiler yarati!

Zavallı Abdullah durımı farketmi hama, en küçük oğlı Safvan, üçüncüde aynadı!
Bahtım biye teref dönmüş, güli!
Ben hemen ağzımnan yapimışam kimin, bazı sesler çıhattım, hama enik yimedı; boyına sırıti.
Bi ara babası çıharı çıhtığında yanıma sohıldı:
(Çocuğun sırıtarak sorgulayışı:)
“Emmo (amca)? İntı şissavi? (Ne yapıyorsun sen?)
“Üskut yıval, küllu mıdinı hiçıt!” (sus lan, bütün şehirliler böyle!)
“Balla (vallaha mı)?”
“İi, balla (evet, valla)!”
“Ene zeyd (ben de) şehirli olacakım şimdi!”

Bi bahtım enik götünü biye teref döndü, dedi ‘zart!’
İçerı öyle bi kohtı ki…
Benem deyen müdürünkinden daha pis…
Müzik.

Uyku vakti gelince, yatağımı tahtın üstüne serdi Abdullah.
Hiç unutmam; kendisi ince, basit bir döşekte yattı, fakat bana kalınca, yün bir döşek verdi.

Yatağa uzandığımda yüzüme mutlu rahat bir tebessüm yayılmıştı kendiliğinden.
Yıllardan beri başım ilk kez asıl huzurla dolmuştu…
Yıldızlara baktım; ne kadar yakın, ne kadar saf ve parlaktılar…
O gece; kafamdaki ve kalbimdeki bütün ihanet planlarının, dalaverelerin, hırsların gökyüzüne doğru küçük ve ama kirli bir toz bulutu gibi yükseldiğini ve göğün o laciverdi aydınlığında bir anda yok olduğunu şaşarak gördüm….
Ve ben o gece, insanların ancak Abdullah’a benzeyebildikleri oranda yıldızlara daha yakın olabileceklerine hükmettim!
Müzik.

Ertesi gün ayrılırken, Abdullah elime sarıldı:
(Arapça aksanıyla)
“Kusırımıza bahmıyorsınız inşaallah, biz fakir oldığı uçün ancah bu kadar yani!”

Aradan yıllar geçti, bir yaz günü, yine Harran’a gittim.
Merak ediyorum, oralar nasıl değişmiş, neler olmuş, neler bitmiş…
Doğrusu Abdullah’ın evini bulmak kolay olmadı!
Herşey çok değişmiş çünkü…
Evin kapısını çalmak üzereyken, önümde bir jip durdu. Arabadan genç bir adam indi. Son model bir cep telefonuyla konuşuyordu. Jipini elindeki uzaktan kumandayla kitledi. Konuşması bitince bana döndü:
(Arap aksanıyla)
“Kim arıyorsun?”
“Ben Tanrı misafiriyim, evinize konuk olmak istedim!”
“Tanrı? Bu, hangi banka müdurı oluyor? Akbank, yohsa başka? (Telefon çalar) Alouv! Ehlen. Zeyn balla! İntı işnon? İ-i. El arazi maşallah çıbir, mıssari zeyd çıtir! (=arazi büyük, para da çok) Alanya’da yazlık? Bu Alanya ne teref düşüyor? İ! Kaç paraya satıyorlar? Elıf melyun ayro? Beleş yıval! Hemen alıyorız? Peki biz bu yazlık alıyoruz, inşallah hatunlar çok geliyor bize? Le yıval (=Deme be)!”

O, telefonla konuşurken jipin plakasına baktım; “Safvan” yazıyordu!
Anladım ki, Safvan’ın bütün saflığı babasıyla beraber göçmüş bu dünyadan!

Gördüm ki, toprağıyla beraber ruhu da sulanmış bu insanın!
Artık ne toprağı eski toprak, ne kendisi…
Müzik.

Yüreğim buruk dönerken, kanalda yüzen gençleri farkettim: Serinlemek için azgın sulara pervasızca atlıyor, sonra can havliyle bir ipe tutunmaya çalışıyorlardı. Bunlar yoksul köylü gençleri olmalıydı. Zenginler böyle bi riske girmezdi çünkü!

O sırada suya atlamaya hazırlanan birine yaklaştım:

“Ne yapıyorsunuz burda?”
“Çimiyor biz!”
“Yüzme biliyor musunuz?”
“Yoh!”
“Eee?”
“Suya girdi mı, hama (=hemen) ipe tutuyor biz! Bah, kendir duruyor ortasıda!”
“E, ya ipe tutunamazsanız?”
“Bokılıyor biz!”

‘Zavallılar’, diye düşündüm; birazcık serinleyebilmek için, boğulma riskini göze alıyorlar.

“Başka türlü serinleyemiyor musunuz?”
“Yoh; serin uçün degil; biz mıcbur yuzmak örgeniyor!”
“Neden mecbur?”
“Biz yuzmak olmasa, pilacda mahçup oluyor sonra!”
“Plaj?”
“İi, pilac! Inşaallah bız ta’tile gidiyor bu hafta, ya Bodrum, ya Marmaris!”
“Yoh lo?”
“Ellııı (=ya)! Belki rafting zeyd yapıyorız!”
Müzik. Işık.

Bizim zamanımızda konukseverlik vardı, evet!
Soframız her zaman, herkese açık olurdu!
Bugünkü kuşakların bunu anlaması zordur, biliyorum!
Ama öyleydi…
Tabii o zamanlar, Allah herşeyin olduğu gibi, misafirin de hayırlısını verirdi insanlara…
Yani misafir, misafirliğini bilirdi; ev sahibini asla suistimal etmezdi!
Çünkü o zamanlar, izzet-i nefs diye bir şey vardı insanlarda!

Nefsi olmıyan bi tek İzzet vardı eski Urfa’da; Hedik Izzo!
Hedik Izzo, bizim zamanımızın, istisnai yüzsüzlerindendı!
Eyi hetirliyem, barmahnan göstedillerdı gensini (kendisini): “Hedik Izzo geli; yimegi tel dolabına sahlayın, görmesın!”
Izzo ne yapar eder, genı gennı (kendi kendini) her gün bi Müsürmana (Müslümana) mısafır etirirdı!
Üzsız ya, selam verdığını borçlı çıhadi!

Bi gün, böyle ac it kimin çarşıda geziyken, bi bahi, manifaturaçı Şükri yimek yi!
Şükri hoş bi adamdır! Mısafırı da sever. Hamma Izzo’yı bili! Onun üçün görmezlıhtan geli!
Tebii Izzo, üzını hedik suyınan yahadığı üçün hemın tükene dali.
Deyi;
“Şükri abe, vurisan vurisan heç demisen, buyrım İzzet sen de vur!”

Şükri abe, bahi kaçarı yoh, yassabur yallah, mecbur deyi ; “buyrım İzzeddin!”
Izzo bi yumıli! İki dekkede (dakikada) iki ekmegi iç edi (=yiyor), tepsinın dibını getıri!

Yimekten sona, Şükri abe geni genne (kendi kendine) çay söyli.
Izzo’ya heç sormi bilene; çay içi mısen içmi mısen, deye!
Kalbinden deyi; “buna çay söylemezsem, utanır kahar, gider!”
Nerdeeee!
Hedik Izzo, bahi Şükri abeye çay geldı, gensine (kendisine) gelmedı!
Deyi; “Şükri abe? Bahyam vurisan vurisan, heç demisen sen de buyır İzzeddin!”
Yassabur yallah, Şükri abe çay da söyli genne (kendisine)!

Neyse, ahşam oli; Şükri abe, darabi (darabayı) endiri, evin yolını tuti! Bi ara arhasına döni ki ne görsün! Hedik Izzo arhasından geli!
Şükri abe, öyle açıh açıh “vüla dı yeri get, Allah belayı vere he vallahi” de deyemi! Mülayım adam!
Bu Izzo eve çin (=kadar) geli. Şükri abe içerı giri, O da giri.

Ahşam yimegi, arhasından kahve, çay… Izzo heç kahıp getmi!

Şükri abe bahi bunun gidecağı yoh, arvadına deyi; “hele arvat yatağı ser, içıne girah; belki ancah ondan sonra utanır gider bu gavat!”
Yatah serilince Şükri abe arvadı koynına ali, (eline tükürür) bismillah deyi inşaata başli!
Eski adamlar öyleydi, besmelesiz heç bi işe girişmezlerdı!

Neyse, Şükri abe daha temelde çalişiken, Hedik Izzo, Hacivat kimin kafasını yorganın içine uzadi; deyi; “abe bahyam vurisan vurisan, heç demisen, İzzeddin buyrım sen de vur!”
Müzik. Işık.

4. Utanmak …

“Utanmak” diye bir şey vardı, bizim zamanımızda!
Üstümüzde saf ipekten, naif bir yorgan gibi dururdu gece gündüz!
Yalnız bedenimizi değil, ruhumuzu da korurdu o yorgan!
Onun sayesinde üşümez, hastalanmazdık!

Konu komşudan, mahalleden; kendi ana-babamızdan bile utanırdık!
O ipek yorgan daima üstümüzde dururdu; atamazdık onu!
Kadeh kadeh içilen meyler bile kar etmezdi çoğu zaman!

Sarhoş:
“Hele Kerim doldır içah, belki utanmağımız gider!”
Kerim:
“Oğlım, şüşe bittı vülan; hala mı utanisan! Altı üstü kıza deyecahsan; “bace seni sevyem! Eger, yanı rızay varsa, ahşama anamgili size gönderım mı! Bu kadar yav!”
Sarhoş:
“He lo; kolaydı bunları söylemah! Taman (=hani) sensenkinde (=kendininkinde) iki şüşe içmişti de gene de sölyememişti! Ğeno he vallahi! Hele kah get bi şüşe arakı al gel, tez!”
Kerim:
“Tamam tamam! Bırahmadi Çütkubbe (Çiftkubbe)’nin neşşesini alah bi lohma! Otır gelyem! Bi yere teprenme ha; burdan tepe taklak dergaha düşersen, başıma bela olırsan sonra! (Kendi kendine) Vüla haket (=hakikaten) o degil, burya en yahın erakıçı (rakıcı) teee Çağlıyan pavyonın yanında! Şindı orya kadar gidiş, geliş… O-hoooo! En eyisı gidım benbiye pavyonda demlenım, bu da bırdan düşi mı, geberi mı… Biye ne! He he… Arhaaşlıh da bi yere kadar, öyle mı degil mı! (Arkadaşına) Bekle ha, bi yere teprenme gelyem!”
Müzik.

Evet, utanırdık biz. Utanmak diye bir şey vardı bir zamanlar….
Hiç unutmam, kapalı spor salonunda bir basket maçındayız.
Takımdaki oyuncular ısınma hareketleri yapıyor, maça hazırlanıyor.

Oyuncuların bir kısmı eşofmanlı, küçük bir kısmı ise şortla…
O zamanlar şort giymek çok ayıp! O sebeple çoğu eşofmanlı…
Biz böyle izlerken, bahtıh, oranın sorumlusu bir şahıs geldi: Halil abe.
Halil abe, o şort giyen oyunculara öyle aşağılayıcı bir nazarla bahtı ki, ben dedim şindı bu yüzlerine tükürecah! Öyle pis bahi…
Bu arada bir oyuncu dikkatimi çekti; Halil abiye görünmemek için ya yüzünü sahli; ya başkasının arkasına geçi, falan…
Fakat bir müddet sonra Halil abi bunu farkettı!
Önce bi şaşırdı, sonra çatık kaşlarıyla buna seslendi:
“Mısso? Gel bırya gel!”
Mısso başı önünde, Halil abenin yanına geldi (şortunu dizine doğru çekiştirerek gelir).
“Buyır Halil abe!”
“Mısso bu ne hal oğlım! Çırpah Bozo kimin ortiya çıhmışsan…”
“Abe dediler basket oyniyah, bili mısen, geyecah eşortman da kalmamıştı, ayni mısan, mecburi bı şekil çıhtım!”
“Mecburi bı şekil çıhti?”
“He abe; esasında hoş bi hareket yapmadığımın bilincindeyem yanı!”
“Eyyıp (ayıp) yav, eyyıp yav! Yazıh siye ki o babanın oğlısan!”
“Abe kusıra bahma, yanı bı seferlıh oldı…”
“Sen bı seferlıh bacaği açti, yarın öbür gün göti de açarsan!”
“Yoh abe, Allahma…”
“Niye ne farkedi ki seni kiminler üçün!”
“Halil abe, eli ayaği öpüm, kimsiye söylemezsen degil mı şort geydığımı… Kalaboynında bi duyılırsa rezil olıram Allahma!”
“Vüla oğlım sen Allahtan utanmisan, kuldan mı utanacahsan! Tıffi seni şahsiyetiye he vallahi! Dı yeri get oyna yeri get! Allah belayı vere seni!”

Şunu merak ediyorum; Halil abi bugün göbeğini açan kızları, bacaklarını fora eden kadınları gördükçe basketçi Mısso’ya haksızlık ettiğini düşünüyor mudur acaba!
Müzik.

5. Kadın

Laf, bacaktan-göbekten açılmışken, aklıma geldi: Dikkat ettiniz mi; son yıllarda yeni yetme kızlardan, yetişkin kadınlara kadar, bütün hanımlar sanki bir yarıştalar!
Sanki ‘çağdaş yaşam’, dedikleri ucube, kadını karşısına almış boyuna kızıştırıyor…
Hani çocukluğumuzda cullıkları (=hindileri) tahrik ederdik ya:
“Kabaramazsın kel fatma, kabaramazsın kel fatma…”
Bu modern hayat da kadını öyle tahrik ediyor:
“Açılamazsın kel fatma, soyunamazsın kel fatma…”
Aynen böyle tahrik ediliyor kadın!
Ve O da ne yapsın, her gün biraz daha açılıyor!
Çünkü çoh açan çoh çağdaş oluyor…
Az açan az…
Hiç açmayan; Kel Fatma!

Kadınların kapalı gezdiği çağlar, bugün pek de hatırlamak istemediğimiz birer anı hükmündedir artıh:

“Kız hetirli mısen Behiye, hanı manto geyidım eskiden, ne kadar pistı kız öyle; kız insanın rühı sıhıliydı bacım!”
“He kız! Sen neyse manto geyidi, ben ciyp deliler kimin çarşaf örtidım bacım. Bi tek gözlerım çıharda kalidı, feşelleh kimin! İrağ ola!”
“O günler gide de gelmiye bi daha!”
“Amin amin!”

O günler bir daha gelmez tabii; çünkü çağdaşlığımızın önünde en büyük tehdidi oluşturuyorlardı!
Avrupa Birliğine giremeyişimiz falan hep onlar yüzündendi!
Bakın; açılıp saçılınca hemen Avrupanın baş köşesine kurulduk!
Şimdi bize bakarken Şroder’in (Almanya başbakanı) şorigi (=salyası) ahi!
Müzik.

Nereden nereye geldik!
Bizim zamanımızda kadının bedeni onun en değerli hazinesiydi. Bir milimini dahi göstermezdi kimseye!
Göremezdik!
Hiç unutmam; bi gün, böyle yağmır yaği, şimşek çahi, bizim eşeg oğlı eşek Mızo (Muzaffer) da, konşının kapısına egilmiş, delikten hayada (=avlusuya) bahi!
Demah o sırada da konşının kızı Zelo, asbapları (=elbiseleri, çamaşırları) topli!
Mızo bi bahi, hahooo; Zelo’nın toppığı görüni! Deyi; “ben ölüm!”
Hemen orda oturi, tam girmisekkiz sayfa şiir yazi. Şiirı Urfa’daki bütün entellektüeller gibi ben de ezberlemiştım o vahıt. Bu şekil başlidı:

“Göynüm düştü az nasırlı topuğuna sevgilimin
Duygusal yaram kanadı aniden nasıl yapayım ben şimdi
Yağmur da bu an çok romantik yağıyor kahraman Şanlıurfa’ma
Flörtüm germecı (=çamaşır ipini germeye yarayan uzun değnek) tutmuş, ya ben ne tutayım şimdi!”
Müzik.

Biz böyle bir nesildik işte; kapının, pardon innenin (iğnenin) deliginden, Hindistan üstüne belgesel çekerdıh!
Bahmayın, sonradan körafehem (=aptal) olduk!
Çünkü artık bizi hayale teşvik eden şeyler bir bir yok oldu!
Hayal kurmamızı gerektiren bi şey kalmadı ortada!
Çünkü herşey ortada!
Müzik.

Evet, herşey ortada…
Bilmem bilir misiniz; bizim zamanımızda erkekler bellerine ‘marhama’ tabir edilen bir kuşak bağlarlardı. Bu, çok amaçlı, büyükçe bir bezdi; gerektiğinde sofra olur yere serilir; gerektiğinde havlu olur erkeğin terini siler, gerektiğinde de poşet olurdu.
Eski adamlar, pazardan aldıhları sebzeyi, meyveyi bu marhama’ya sarar, eve öyle götürürlerdi!
Niye?
Yolda kimse görüp de canı çekmesin diye!
İşte öylesine duyarlı iklimlerde yaşadıh biz!

Şindı sağımız solumuz görgüsüz dolmuş!
Herkes neyi var, neyi yoh göstermek için fırsatını kolli…
Geni gennı (kendi kendini) vitrine koymak üçün peste (sıradaki fırsatı) bekli herkes:
Mesela, zonta zenginlerimizden Zekeriya beg, bi düğün olsa da, damadın teppesinden dolarlar saçsam, deye bekli…
Güzide arvadı, dosta düşmana altınlarını göstermek için bekli!
Kızı Nebihe, göynünü-göğsünü açmış, erkek bekli…

Şöhret düşkünü Şevket, bilinçaltındaki tutkusunu, ona buna, üstünde kocaman harflerle kendi ismi yazılı çelenkler göndererek tatmin etmek için bi davetiye bekli…
Futbol seyircisi olmahtan me’de (=başka) hiç bi vasfı olmayan Ofsayt Se’o (Sait), yeni aldığı arabasını göstermek için bi derbi maç bekli…

Herkes variyetini gösterme telaşında bugün!

Diyeceksiniz; ‘e zaten yigidin malı meydanda olır!’
Doğru da, bugün ortada yiğit yok ki…
Yalnızca ‘mal’ var!
Müzik.

Bizim zamanımızda, cemiyette bir otokontrol sistemi vardı; herkes herkesi denetlerdi! Bu yüzden sokağa çıkan her insan, filanca ne der, falanca görürse ne düşünür gibi kaygılar taşır, kolay kolay yanlış yapmazdı! Kadını da yapmazdı, erkeği de…
Dolayısıyla ne bugünkü gibi görgüsüzlükler görürdünüz, ne böyle ahlaksızlıklar…

Şimdi denetim yok! Herkes ‘özgür’, herkes…
Kör de özgür; tuttuğunu öpi!
Müzik.

Hatırlıyorum; eskiden kızlar, ayda yılda bir dışarı çıharlardı! Ancah ya bir düğüne, ya da hamama getmah üçün… Şimdiki kızların göbegi zuvahta kesilmiş! Her dekke (dakika) Delı Ayno (Deli Aynur) kimin çıhardalar!

Eskiden aileler, dışarıda kızlarına fazla bakılırsa bundan çoh rahatsız olurlardı.
Bu yüzden Sakine dayze’nen kızı Heyriye (Hayriye), zuvahta derli toplu yürürdü! Birileri kızına bahacak olsa Sakine dayze hemen uyarırdı kızını:

“Heyro?”
“Ha?”
“Kız hele bi dügmeyi daha kapat; Allah cani ala! Herifler hepi siye bahi!”
“Hırtlegime (ğırtlağıma) çin (=kadar) kapatmışam zatana, vi; daha ne kadar kapadım ane!”
“Kız hüs! Şermuta! Dügmeyi kapat deyem siye; yohsa ağzıma sıçasan ahşama babaya söylemezsem!”

“E, e! A, kapattım!”
Müzik.

Peki bugün nasıl yeriler (yürüyorlar) sizce?

“Heyro?”
“Ha?”
“Kız hele bi dügmeyi daha aç; Allah cani ala! Herifler siye bahmi!”
“Göbegime çin açmışam zatana, vi; daha ne kadar açım!”
“Kız hüs! Şermuta! Dügmeyi aç deyem siye; yohsa ağzıma sıçasan ahşama babaya söylemezsem!”
“E, e! A, açtım!”
Müzik.

Sakine dayze haklı; zaman değişmiş; bütün kızlar açıli! Bi tek kızı Heyro kapansa, haksız rekabete kurban gider kızcağız!
Üsteçellik devrisi gün bütün medyada flaş haber olur; ‘kel fatma, yine kabaramadı sayın seyirciler; görüntüler az sonra!’
Müzik.

Artık bütün kızlar dışarda…
Açılıp-saçılıp sokağa atıyorlar kendilerini!
Bu yüzden artık kimse, oğluna kız bakmak için hamama getmi; Atatürk Bulvarında bi tur ati, tamam!
Artık kimse evde oturmuyor, kimse:

Sakine dayzenen kızı Heyriye, pek nadir evde otururlar:

(İkisi de örgü örmekteyken, anne:)

“Heyro?”
“Ha?”
“Hele kah zuvağa çıh, bi lohma gez gel!”
“Daha yengi geldim zuvahtan, viii!”
“Kız kah deyem; bu nasıl kızsan bilmiyem! Acıh sensiye bi sosyal arhadaş bul; bi ev ayarlayın; tensel uyımiyz nasıl, aynayın! Nedir uyuz uyuz otırisan? Görmi mısen hahın (=başkalarının) kızları nasıl bi ucdan flört edi! Sen kör kız mısan irağ ola!”
“Niye sen, zamanında etti mi kı (ettin mi ki); biye söylisen!”
“Edmedım, dorğı; hama bizim zamanımızda orıspılıh ayıp bi şeydı!”
Müzik.

Bizim zamanımızda açık-saçık bir manzara göremezdiniz sokakta!
Fakat bugün, bırakın açık giyinmeyi, insanın dünyaya geliş hikayesi, neredeyse baştan sona, parklarda, sokaklarda yaşanıyor!
Özellikle metropollerde bu iş çığırından çıkmış durumda… Urfa’da bile, mesela, belediyenin önünde bi saat durup etrafa bahın, en az üç-dört tane münasebetsizin cinsi münasebet teşebbüsünü görürsüz! Çünkü artık Şanlıurfamız da, metropol olmasa bile santimetropol şehirlerimizden… Heç geri kalır mı!
Müzik.

Büyükşehirde yaşıyorsanız, çağdaş uygarlığa uyum sağlarsınız, ister istemez!
Yalnız açık-saçık dolaşmakla kalmaz, açık-saçık hareketler de yaparsınız, ister istemez!

Peki nasıl oldu da böyle oldu!
Kadınlar, bir zamanlar dışarda örtüsüz gezmeye utanırken; karı-koca olsalar bile elele gezmekten hicap duyarken, bugün nasıl oldu da, herkesin içinde uygunsuz davranışlar sergileyebiliyorlar?

Buna çeşitli cevaplar veriliyor.
Bazılarına göre; ne yaptıysa şu vahşi ve sert esen kapitalist rüzgar yaptı!
İnsanların yalnızca sofralarındaki ekmeği değil, yüreklerindeki ar ve haya duygularını da alıp götürdü beraberinde!
Bugün sokaklar, temel içgüdülere sahne oluyorsa, sebep işte bu sistemdir!

Bazılarına göreyse, bu, doğal tekamülün sonucudur; zaman içinde, kavramlar gibi davranışlar da değişiyor.

Herkes farklı farklı yorumlar getiriyor kendince!
Fakat asıl sebep bu değil!
Bilen biliyor ki, işin kaynağı Hacı Bozan emmı (amca)dır!
Müzik.

Hacı Bozan emmı, Allah rahmet etsin, kütüphanada me’murdı. İlim irfan erbabı olmahtan öte, vazifesini büyük bir hassasiyetle yapardı.
Kütüphanaya gelen talebeleri tek tek ta’kib eder; kitap ohumahtan başka gayeler için gelenlerı ikaz ederdı!
Bi gün kütüphanada, bahi; bi ataşnan barut, yani kıznan oğlan, arha arhaya, raf raf kitaplara bahiylar! Sözde kitapları araştırilar. Kız (dizini gösterir) burda geymiş! Oğlanınki de (cinsel uzvunun uzunluğunu gösterir) burda!
Kız hıkkırdıya hıkkırdıya ögde gidi, oğlan da arhasında… Kız hangi kitaba bahisa, oğlan hemın arhasına geçip, kitaplığı kurcalamağa başli!
Nihayet bikaç kitap alıp yerlerine otırilar, hamma öyle bi otırilar ki, o şekil ödev mı yapılır, uşah mı, bellı degil!
Hacı Bozan emmı ögde bi kaç sefer ‘lahavle’, arhasından beş-on tene ‘yassabur’ çeki… Olmi, gidi iki rekat nafile namazı kıli müdürden gizlı, fakat gene sakinleşemi!

Artıh manzara öyle bi hala geli ki, Hacı Bozan emmı dayanami, patli:
“La hele ayrılın bahım; nedir öyle herifnen arvat kimin tren tren oynisız sebbehtır burda! Burası kütüphana oğlım, kütüphana!”
Delikanlı, hemen atılıyor, kıza hava atacak ya:
“Ne diyorsun amca, biz sadece arkadaşız, karı-koca değiliz!”
“Bırahsadım olidiz; ne kalmıştı!”
“Bize bu tür ilkel suçlamalar yöneltemezsin; bizler çağdaş ve de modern Türk gençleri olarak her zaman çağdaş uygarlığın arkasında yer alacağız!”
“Vüla, benım gördüğüm; sen yalavuz bu kızın arhasındadi oğlım? Ne uygarlığı, ne halı…”
Kız da hemın lafa karışi; “olabilir, belki bana bir şey gösterecekti!”
Hacı Bozan emmı, o vahıt deyi; “arhadan mı gösteri?”
“Arkadan veya önden, ne farkeder! Ben de ona gösteriyorum ama…”
“E, o zaman ne gösterecahsayız, çıhın zuvahta gösterin birbiriyze! Ben burda ahlaksız gösterilere müsaade etmiyem!”

Hacı Bozan emmı, o gün kütüphanede uygunsuz davranıyorlar diye, gençleri dışarı atıyor!
Onlar da, o güne kadar kapalı mekanlarda sürdürdükleri çağdaş etkinlikleri artık sokakta yapmaya başlıyorlar!
Sokakların her türlü gösterimin rahatlıkla yapılabildiği merkezler haline gelmesi böyle başlıyor işte!
Müzik. Işık.

6. Akabe

Bizim zamanımızda, hayatı yönlendiren kavramlar vardı; ‘namus’ gibi!
‘Namus’ sözcüğü bir zamanlar, hayatımızın önsözünde yer alırdı!
Sokaktaki hal ve hareketlerimizden, giyim şeklimize kadar, her şeyi bu kelimenin sınırları içinde değerlendirirdik biz.

Namus deyince aklıma bir sürü şeyle beraber, bizim ‘Akabe’ de gelir; Urfa’nın batı girişi!
Urfalılar eskiden Akabe’ye ‘namus takası’ derlerdi!

Bilenler bilir; otobüsle Urfa’ya gelen kadınlar, dışarıda giydikleri açık saçık kıyafetleri, Urfa’nın girişinde değiştirirlerdi!
Otobüs tam Akabeye yetiştiğinde, baharsız arhadan bi arvat sesi:
“Babam acıh sağa çekseydi, asbaplarımızı geyinırdıh! Urfaya bı şekil giremenıh, bilisen!”
Şofer de zatana alışmıştı. Akabiya geldı mı hemen sağa çeker, arvatlar geyinene çin bi cığara solıhlanırdı!
Bi ara dediler, Urfa Cesur, ifah bi kabin yaptırmış otobozlarına! Arvatların geyinmağı üçün!
Müzik.

Bu mevzuya devam edecağam da, ‘otoboz’ deyince aklıma geldi, anlatmadan geçemiyecağam:

Bizim zamanımızda, feriştahı gelse dilimizi değiştiremezdi! Alıştığımız kimin konışırdıh biz, anadilimizde… Yanı ‘Urfalıca’!
İlkokıl ikideyıh, bi öğretmenimiz var, gensi Elaziz’li hama bize İstanbul Türkçesi öğretmeye çalışi! Urfalıca konıştıh mı delı oli!

Bi gün arhadaşımız Ose (Osman), derse geç kaldı. Osse böyle sınıfa girdı; burnında yeşil bi simsirik, ağzına kadar geli, sona fırrt edi eski yerine çeki!

Öğretmen dedı; “nerde kaldın Osman? Saat kaç?”
“Örtmenım, otoboz geç kaldı!”
“’Otobüs’, Osman, ‘otoboz’ değil!”
“He örtmenim; otoboz geç kaldı, hama ben erken kahmıştım!”
“Osman; ‘otobüs!”
“He işte örtmenim; otoboz!”
“’Otoboz’ değil Osman! Deli etme beni! Söylediğimi aynen tekrar et: Otobüs!”
“Otoboz!”
Öğretmen çıldıracak; kendini kontrol etmeye çalışıyor!
“Osmancığım, güzelim, bak; hece hece söyleyelim; o-to-büs. Sen de söyle şimdi; önce ‘O-‘“
“O örtmenim”
“To!”
“To örtmenim!”
“Büs!”
“Büs örtmenim!”
“Hah, şimdi birleştir?”
“Otoboz örtmenim!”
Müzik.

O gün öğretmen ne Osman’a ne de sınıfa bir “otobüs” dedirtemedi!

Eve gelince anneme anlattım sınıfta olanları.
Annem kahkahayla güldü:
“Göri mısen herıf” dedi babama; “öğretmen ne kadar etmiş, bunlar bi ‘otibiz’ deyememişler!”
Babam bana döndü:
“Esseh mı la; yanı kırh gişi bi ‘otappoz’ deyemediz mı, erzı kırıh?”
Müzik.

Neyse ağama söyliym; Müslım abe de o zamanlar Cesur’da kaptanlığ edi.
Epey bi çalıştıhtan sonra, bahi evine, çolıh çocığına zaman ayırami; gece gündüz yolda… Bi gün deyi; “lo üç-beş kurış az kazanıram, hama evimde otırram heç olmazsa! Nedir bu; ömür biti, hama dövlet bi ucdan yengi yollar açi!”
Müslüm abe tuti (tutuyor) otibiz şuferlığını bırahi!
Fakat işleri rast getmeyince, yirmi sene aradan sonra gene kaptanlığa dönüş yapi!
‘Bismillah’ deyi hidrolik direksiyonun başına geçi!
Tebii otobozın bi tek direksiyonı değil, her şeyi değişmiş; temsil eskiden sıcah havalarda kapiyı penceriyı açardi ki yolçılar bi lohma serinlesin; hama şindı klima var; dügmiye basti mı herkes kürkünü çinine (=omzuna) ati!
Eskiden, ani fren yapmah icab etse, me’vin (muavin) hemın bi ayağını çıhadıp yere sürterdı ki durasan. Yohsa imkanı yoh duramazdi. Şindı abs, asr, hallahooop… Bi sürü fren sistemı var!

Neyse; Müslüm abe, ilk seferinde bu yeniliklerin hepsine hemen uyum sağli. Hama dönüşte, eski alışkanlıh ya, Akaba’ya gelince sağa çeki, duri!
Bi cığara yandıri, deyi; “çırpah (çıplak) yolçılar geyinene çin (=kadar), ben de demlenım (=sigara içeyim) acıh!”
Fakat dikizden böyle göz ucınan arhiya (arkaya) bahi, bahi kimsede hareket yoh!
Me’vini çağıri. Me’vin de genç bi çocıh… Geli yanına; deyi; “n’oldı usta, neye durdi?”
“Nasıl neye durdi; yolçılar geyinmiyecah mı?”
“He?”
“Oğlım birez sonra, otogara yetişecağıh?”
“He! N’olmış?”
“E, bahseyne (baksana) bunların kılefetıne (kıyafetine); en edeplisi, podyum kazası geçirmiş manken kimin duri! Urfa’ya bu şekil mı girecah yanı?”
“He!”
“Nasıl ‘he’ oğlım; ayıp diye bi şey yoh mı yanı? Kimse kimsenin ummırında degil mı artıh?”
“Nasıl yanı?”

Müslüm abe o an geçmişe kıri direksiyonı:
“Veee (=vay be)” deyi gendi gendine; “nerden nereye geldıh! Bizim zamanımızda Akaba’da kıyafet değiştiriler diye kızardıh! Dışarda başka, Urfa’da başka geyiniler deye… Demek artıh o ikiyüzlülüğü bile arıyacağıh!”

Müslüm abe böyle dalmışken, me’vin dürti gensini!
Deyi; “usta yolçılar merak edi, n’olmış?”
“Çoh şey olmış oğlım, çoh şey…”
El frenını çeki, Muavine anahtarları teslim edip, aşağı eni.
“N’oldı usta, heyrdır?”
“Ben bu şekil Urfa’ya giremem oğlım! Benim memleketim ‘Lara pilacı’ degil!”
Müzik.

Müslüm abe o hersnen, yeriye yeriye, söylene söylene Urfa’ya geli!
Tam mahliye (mahalleye) girecağı sıra, bahi uzahtan iki bayan geli. Öyle bi geyinmişler, biri (dizinin üstünü gösterir) burda, ötekisi (göğüs hizasını gösterir) burda!
Müslüm abe deyi; “vüla bunlar otobozdakilerden beter geyinmiş; bu nasıl bi terbiyesizlıhtır! Bunların heç mı sahepsi yoh; nasıl bu şekil geydirıp zuvağa çıhadi! Hele dur yaklaşsınlar iki çüt (çift) laf edım bunlara!”
Bayanlar yaklaşi yaklaşi…
Eyice yaklaştıhlarında Müslüm abe bi bahi; aboov, bu ne! (Dizinin üstünü gösterir) Burda geyen arvadı, (göğsünü gösterir) burda geyen de kızı!
“Miyeser? Bu ne hal yavrum?”
“Müslım! Viii, sen telata (=salı) günü dönmiyecah mıdi?”
“Sen cuğap ver biye; bu ne hal?”
“E, moda böyle herif, ni yapah, biz de mecburi… (Kadının paniğinden, adamın kalp krizi geçirdiği anlaşılır) Herıf, kurban siye! Kız n’oldı babaya! Hele bi tahsi çağır, herıfın nefesı gettı! Müslım, gözi aç, pohi yim! İsmi yaradan hakkı üçün gene çarşaf geyecağam! Kız babay parpazli (=can çekişiyor), hade deyem siye!”
“Ariyam, deyi kontürünüz bitmış! Siye dedım acıh para ver, kontür yükliym, dedi yoh!”
“He ya; verim ki, o kohmış sevgilinen konışasan!”
Müzik.

7. Moda

Moda…
Bizim zamanımızda, pek çok gereksiz şey gibi moda da yoktu!
Ben modayla ilk, Mersin’e gideceğim zaman tanıştım. O da arkadaşların ısrarıyla.
O zamanlar “espadril” denen ayakkabılar moda. Altı lastik, üstü bez, basit ayakkabılardı bunlar. Ama modaydı!
Arkadaşlar birer çift almış, ikidebir beni aşağılıyorlar: “Mersin’e gettıh mı, rezil olırsan oğlım; siye deyih bi çüt (çift) espadril al! Herkes geyi; görmi mısen! Şindı Mersin’e enecağıh, kızlar bahacah ayağida bi çüt kondıra, gelisen dura dura! Deyecahlar hele bahın bı kıroya!”
“Vaaa?”
“Emin ol!”
“E, kaç kağıtmış bı espadriller?”
İşin içine kızlar girdı mı ahan sular duri tebii!
Hemın bi çüt alıp ayağıma geçirdim.
Üç arhadaş, aynı cinet (jilet) kimin endih Mersin’e; ben, Abdi, bi de Me’mo!
Biz bize Mersin’in çarşısında ha bu şekil (havalı yürür) geziyh; tebii yerirken ayağımızı birezım öge atiyh ki espadrilimiz eyi görünsün!
Fakat, biz böyle tören adım yerirken, bi bahtım; vüla bu ne; bizden me’de (=başka) kimsenin ayağında espadril yoh! Kimisi terlik kimin bi şeyler geymiş ayağına, kimisi degişik ayakkabılar; hama heç espadril geyen yoh; bi tek bizıh!
Kızlar ayağımıza bahıp bahıp bize güliler.

Dedim; “kıt’a durın oğlım; kıt’a durın! Hele ne oli ne bitiy ayniyah!”

Ayna dinle ki, Urfa’da espadril moda olanda, Mersin’de çohtan modası geçmiş!

Arhadaşımız Me’mo, bu işe akıl sır erdiremedı! Dedı; “Nasıl heman modası geçiyor! Ma, niye bu Mersin-Horfe arası kaç saattır!”

O gün ahşama kadar Me’mo’ya durımı izah etmağa çalıştıh; hama aynami; duri duri deyi;
“yani şimdı biz Horfe’de (Urfa’da) bu ayakkabıgeydik modaydı; nasıl Mersin’e geliyoruz, diyorlar; ‘dı here here, du du?’ Ma ben onbıçıh kağet pare vermişim bu çapuda! Burası Türkiye Cumhuriyeti dövleti oldısa yani… Valleh şindi gidiyorım şikat (şikayet) ediyorım kerekola (karakola)!”

İşte Me’mo kimin ben de ilk o zaman modayla tanışmıştım.
Müzik.

Neyse, dedıh; karada bi poh yiyemedıh, belki denizde bi şeyler olır, bi kısmet filan, belli mı olır!
O kadar Mersin’e gelmişıh, elimız boş dönersah Dabahhana’da üzımıze tıfırırler!

Neyse ağama söylim; o zamanlar, ‘Yüzüncü Yıl Halk Pilacı’ yengi açılmış. Parası olmıyan Urfalılar hepi orya gidi!
Tebii kızlar da bunı bildığı üçün, Urfalılara (parmağıyla bir parçacık işareti yapar) bu kadar desey yüz vermiler!

Abdi bunu bildığı üçün, dedı; Me’mo pilaca gelmesın!
Çünkü, içimizde Urfalıya benziyen bi tek O!
Biz, öyle bi şekil yapmışıh ki biz bize, gören deyer, ‘la bınar hesso Ustanbullı!’
Son model mayo, güneş gözlüğü, hallahop…

Ben Abdi’ye dedim; la nasılsa bu Me’mo’nın mayosu filan yohtır, biz teklif edah, O zatan gelemez!”

Dedıh, “oğlım, mayoy var mı?”
“Mayo?”
“La hanı denize giriyken geyisen ya!”
“Ma, biz çiplak mı giriyorız suya! Helbet getirmişiz!”

Eyi dedıh; yassabur yallah!
Yeriye yeriye pilaca yetiştıh.

Biz Abdi’nen aslan kimin mayolarımızı geydıh, denize teref yeriyh. Bahtıh, pilacdaki herkes dönmüş bize teref bahi; gülmahtan kimisi kumlarda debeleni, kimisi nerdese boğılacah! Vüla dedıh bi terefımız mı açıh kaldı!
Biz daha bizbizı kontrol ediyh, arhamızdan Me’mo’nın sesı geldı;
“beni de ji geliyorum, bekleyin lav!”

Döndüh ki ne dönah!
La dedım yer yarıladı da yerin dibine gireydim he valla!
Bahtıh Me’mo bize teref kaça kaça geli; (mayo yerini gösterir) bırasında bi yazı; “Kayserı Şeker Net 25 Kg.”
Müzik. Işık.

8. Popüler kültür

Bizim zamanımızda moda yoktu, evet.
Moda gibi daha pek çok saçma şey de yoktu!
Mesela ‘popüler kültür’…
Gerçi, yalan olmasın; bizim zamanımızda da popüler kültür vardı! Fakat bu kadar kültürsüz değildi!

Mesela, sıra gecelerimiz, iki saz bi tumbultudan ibaret değildi; dostlar arasındaki paylaşımın, dayanışmanın vesilesiydi!
Mesela, ağzını burnunu eğip bütün türkülerin ‘tek tek’ evinı yıhan bi arabeskçi, hiçbir zaman imparator olamazdı bizim zamanımızda!
Misal çoh…

Bizim zamanımızda futbol yalnızca bir spordu mesela.
Siyasi ya da ekonomik rant kapısı değildi.
Beş-on arkadaş, boş zamanlarımızda bir araya gelir, top oynardıh!
Veya yine zevk için oturur futbol izlerdik!
Hepsi bu kadar!
Yani futbol, bugünkü gibi, insanların üstünde saatlerce konuştuğu bir şey değildi!
Hatta futbolla aşırı ilgilenmek aşağılanma sebebiydi!
Çünkü futbol, zevkten başka bir şey vermez insana!
İnsanlar ancak, kültürel veya bilimsel etkinliklerden bi fayda sağlarlar!
Örneğin, yıllarca, gece gündüz futbol izlemiş bir adamı düşünün; insanlığa en fazla bir top kadar fayda sunabilir!
Hayatının sonunda, şöyle bi geriye dönüp baktığında, hiçbir şey göremez o insan!
Ama bir de, yıllarca kitap okumuş, film seyretmiş bir adamı düşünün: Hayatı aynı bir film şeridi kimin gözlerinin önünden geçer!
Müzik.

Düşündükçe deli olacağım; Urfa gibi kültür ve eğitim fukarası bir şehirde, iki tane profesyonel futbol takımı var!
Bu şehrin ne ciddi bir kültür merkezi, ne bir tiyatro ekibi varken, iki futbol takımı nasıl olur?
Bu bir ihtiyaç mı?
Çocukların gelişimine katkısı ne?
Gençlerin daha iyi yetişmesine faydası ne?
Eğitimimiz bunca sancılı, kültürümüz bunca yaralıyken, futbolla yatıp kalkmanın anlamı ne?
Müzik.

Popülist kültüre yamanmış her politikacı, halkın nabzına göre şerbet verir; sonra da o iğrenç şerbetten rant sağlar! Bu amaçla, halkın nabzı nerde atıyor: Futbolda; bir fırsatını bulup hemen bir takıma kulüp başkanı olur. Olmadı, kendi kulübünü kendi kurar; çok mu zor! Bi futbolcuya senede, daha yüz milyar harcıyor! Ne ki!

Peki kültür, sanat, bilim?
Lo hele hüs Allahisen! Yimek yiyh (yiyoruz), me’demızı bulandırma şindı!
Müzik. Işık.

9. Arabesk

Arabesk müzik de artık bizi biz yapan organlardan…
Bilenler bilir; bizim zamanımızda Urfa’da musiki camiası iki kısımdı; birinci kısım gerçek musikişinaslardı, ki, bunların çoğu bestekardı.
Bunlar cemiyette saygı görürlerdi! Çünkü ‘sanatçı’ydılar, yani yaratıcı/üreticiydiler! Bu sebeple her mecliste el üstünde tutulur; kelamları dinlenir, söylediklerinden feyz alınırdı.

Fakat ikinci bir kısım vardı ki, bunlar toplum içinde pek saygı görmezlerdi; konuşsalar kimse itibar etmezdi! Onların işi Allah vergisi sesleriyle, türkü söylemekti yalnızca!
Mutrip, çengi, köçek dediğimiz kişilerdi bunlar.

Bugün her şey tepetaklak oldu ya; toplumda en çok sözü dinlenenler mutripler!
Mesela eskiden olsa, İbrahim Tatlıses her konuşmaya başladığında, ordan biri seslenirdi; “hele biriyız İbrahim’in altına havrız (=lazımlık) çekin! Gene konuşmağa başladı; ortalıh bölenmesın!”
Müzik.

10. Üniversite

Bizim zamanımızda ‘moda’ gibi, ‘popülist kültür’ gibi ‘tahsil’ de yoktu!
Yüksek tahsilden sözediyorum.
Üniversite tahsili…
Hani kazanamadığımızda intihar ettiğimiz veya en azından uzun müddet insan içine çıkamadığımız tahsil hayatı…

Bizim zamanımızda erkeklerin çok azı üniversiteye giderdi. Kızlarınsa hiçbiri…
Çünkü lüzumsuz şeylerin farkında olan bir ulustuk o zamanlar! İsrafı sevmezdik!

Kızımızı, yılda ortalama onbin dolar harcayarak başka bir şehre, ‘özgür kız’ olması için göndermezdik mesela!
Basiretimiz bağlanmamıştı o yıllar! Neyin ne olduğunu görür, bilirdik biz!
Fakat sonradan sular tersine akmaya başladı… Yoğurt kara, zeytin beyaz görünmeye başladı gözümüze…
Müzik.

Tahsil hayatı bizi bozdu!
Hala anlamış değilim; haydi erkekler neyse, fakat kızlar, niye üniversite okur?

Bazıları buna, ‘cahil kalmasın diye’, şeklinde bir cevap verebilir.
Ne alakası var yav!
Kim, kime göre cahil?
Benim anam heç okula gitmedı; ama kendisine gerekli olan bütün bilgilere sahipti.
Babam sebbehlerı yatahtan şöyle kahardı temsil ( Babanın mutlu, sırıtan ifadesi. Gerinirken hanımına:)

“Bilmiyem bögün işe getmiyım mı avrat? Ahşama çin (=kadar) sennen… He?”
“Yoh yoh, sen get, ben siye gece gene ederem eynisinden (aynısından)!”
“Söle valla?”
“E, bilmiyem artıh; gelirken gene bi urubiye (=çeyrek altın) getirirsey, olır tebii!”

Bilgi budur kardeşim! Kim cahil!
Müzik.

Kızlar neden üniversite okur?
Bazıları buna, ‘çalışıp, para kazanmak için’, diyebilir. ‘Kendi ayakları üstünde durmak için…’
Çalışan kaç kadının parası var peki?
Kazandığı parayı ya kocasına veriyor, ya berberine…
Haydi, kadın kendi ayakları üstünde durdu diyelim!
Sonuç n’olur? Hiç düşündünüz mü?
Varis olur, varis, en basitinden!
Ötesini söylemeyeyim!
Müzik.

Bizim zamanımızda kadının yeri eviydi.
Biliyorum, bugün çoğu insan buna karşı çıkar.

Zaten ben ne zaman bu mevzuyu açsam; hemen ordan bi Pakize Suda, karaya çıkıp, eline bi taş alır; “vurun gericiye; bütün dünya kadın erkek eşitliğini savunurken bu kalkmış neler söylüyor!”

Tabii böyle bir durumda benim için en akıllıcası efendi efendi tükürdüğünü yalamaktır: “Tamam babboş; kadının yeri evi değildir; sokaktır!”
“Ne? Sokak mıdır? Kadın pazarda satılan bir et midir! Vurun kapitaliste!”
La, Allahiz var mı, ne desah kabahat oli! Karar verin; kadının yeri neresi!
Müzik.

Bi gün, bi mecliste oturuyoruz; dilimi eşek arısı sohaydı; gene mevzuyu açtım: İşte, kadının yeri evidir; genç yaşında evlenip çocuklarıyla mutlu bir hayat sürmesi gerekirken, üniversite tahsil etmek, genç kızı dejenere eder; hele ki çalışmak, bir kadın için büyük bir külfettir! Kadın çalışırsa; içten içe çürüyen bir fidan gibi bir gün aniden yıkılır, vs.

Bunları anlattım, ardından da, bizim zamanımızda… diye başlidım ki, adamın biri hemen ayağa fırladı:
“Ne demek kadının yeri evidir; sen nasıl bir Müslümansın ki, kadını erkekten ayırıyorsun! Kadın da erkek gibi çalışmalıdır. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem buyurmuştur ki…”
Adam meğer cami hocasıymış! Anlattıkça anlatıyor! Camiden antremanlı… Öyle hoş şeyler söyli, ben ha böyle kaldım (susma işareti yapar)! Daha deyecağam; “aman hoca, bu ne sarıh, bu ne lahana turşusu”, fırsat vermi ki; “din-i mübin buyurur ki, kadın, tıpkı erkek misillu çalışabilir; erkek gibi takla atabilir, sabah erken kalkıp bir yumurtayı sütle çalkabilir! Bunda dinen bir beis yoktur velhamdülillehi rabbil alemin el feeeetiha!” Dedi mevzuyı kapattı!
Benim söyleyecek bir sürü lafım vardı, öyle içimde kaldı!
Sonradan anla-dinle ki, hocanın arvadı tapuda, kızı da kadastroda çalışimış!…
Müzik.

Üniversite tahsili kadar bizi bozan ikinci bir şey daha yoktur!
Üniversite, en başta içinde yaşadığımız toplumun gerçeklerinden uzak düşürdü bizi!
Kendi memleketimizi, kendi çevremizi aşağılamaya başladık!
Kanıt mı?
Etrafınızdaki üniversite mezunlarına bir bakın hele!
Hepsinin illehim bi tereflerı kahmıştır; kimisinin burnu, kimisinin kuluncı…

Bunlar, kendi doğrularının alemşümul olduğunu zannederler. Toplumun bütün değerleriyle sürekli çelişirler. Onlara göre halk basit, sıradan düşüncelere sahip olduğu için, bu çelişme de normaldir zaten.
Eskiden pek anlaşılmazdı; ama bugün bir gencin üniversiteli olup olmadığını uzaktan anlarsınız! Çünkü bunların her biri bi modeldir; kimisi saçını uzatmış, kimisi kazıtmıştır; birinin boynunda ha böyle bir kolye; ötekisinde tasma özgün özgün dolaşırlar ortalıhta.
Böylece, yalnız düşünsel olarak değil, biçimsel olarak da toplumdan farklı olduklarını vurgularlar.
Müzik.

11. Evdılkadır

İşte, Çulçı Ferit’in oğlı Evdılkadır (Abdülkadir) de bunlardan biri…
Ferit emmi yaşasa, Evdılkadır’ı ya vurırdı, ya da evlatlıhtan reddederdı! Eyi ki bugünleri görmedı adamcağız. Şindı en fazla mezerinde tik oturidır!
Evdılkadır, üniversiteyi bitirip Urfa”ya geldiğinde herkesi şaşırtmıştı; şöyle bir keçi sakalı, ikidebir belinden düşen bi pantol; elinde sürekli kalın bir kitap… (kendini beğenmiş yürüyüşü) böyle böyle yeri!
Nalbant Fethi bi gün bunu yolda yahali. Fethi, harbi, hoş bi adam!

Deyi; “la Evdılkadır, sen ünveristeye getmezden efendı bi oğlandi; getti geldi sanki birezım, bilmiyem yanı, degişmişsen sanki?”
Evdılkadır bu laf üzerine Nalbant Fethi’ye böyle (aşağılayıcı bakış) bahi:
“Tinsel yaşamla içselleşen imgesel bulguların, bireysel dönüşüme ivme katıyor olması, evrensel bağlamda, izdüşümsel boyutu olan bütünüyle ekinsel bir süreçtir.”
“La ben siye küfür mü ettim şindı! Gavvat he vallahi, ne dedim siye!”
“Küfür etmiyorum dostum, açıklamaya çalışıyorum yalnızca!”
“Bi daha o şekil açıhlama! Ben siye bi kelime bi şey sölyem, sen biye kitap yazisan! Hele sen bı kitapları ohisan… Hele bahım adı ne: “Diyalektik Felsefeye Giriş”, he. Yanı şindı ben buna girersem n’olır?”
“Sana nasıl anlatmalı! Atıyorum…”
“Atma oğlım, niye atisan! Efendi efendi söyle işte!”
“Özetle söylersek, okuyan kişinin kreatif boyutu bayağı bi geniş oluyo!”
“Nesi geniş oli dedi?”
“Yani olaylara biraz yüksekten bakıyorsun; bakış açında sübjektivite azalırken, algılamaların objektif bir temelde şekilleniyor!”
“Yanı deyisen, eyi bi şey oli?”
“Tabii ki! Varsayalım birisı sana küfretti!”
“Biye? Birisi küfredi?”
“Evet. Sana yekten dedi; ‘vüla Fethi, seni anayı böyle böyle edim, he vallahi, vüla!’ Dedi. Tabii bu küfürdeki ‘he vallahi’ tabiri ona ait; biliyorsun ben, Tanrıya şükür ki, ateistim?”
“Bi dekke (=dakika), şindı aynamadım; biye mı deyi, anayı bele bele edım?”
“Evet! Böyle bir durumda ne yaparsın; hadi anlat bakalım?”
“Ne yapacağam; kahtığım kimin, onın arvadını baaaşsını (bacısını)…”
“Olmadı işte! Sen bu kitabı okumuş olsaydın, öyle hemen kalkıp adama bir şey yapmazdın!”
“Ya; sebbehe mı bırahırdım?”
“Yok! Önce onu iyice bi dinleyeceksin; ‘acaba bu adamın bilinçaltında ne var?’”
“Valla bilinçaltını bilmiyem, hama altında kesin anam var!”
“Olabilir; belki adamın cinsel anlamda tatmin edilmemiş problemi var!”
“Probleminı illehim anamın üstünde mi çözi?”
“Canım ne var bunda!”
“O zaman seni anayı…”
“Ama Fethiciğim, diyalektik materyalizm…”
“Dı yeri get vülan! Daha deyidım, eyi bi şeyse ben de bunu ohiyım! Demah insan ohıdı mı benamus (namussuz) oli!”
Müzik.

Bu ikisi daima birbiriyle çelişir.
Bi gün yolda gidiyken, Evdılkadır aniden bir caminin önünde duri, kulah kabarti:

Nalbant Fethi deyi; “n’oldı Evdılkadır? Heyr inşallah?”
“Dinle bak, ne okuyor hoca!”
“Kur’andan ayet ohi oğlım, ne ohıyacah!”
“Şaşılacak şey; biz çocukken de aynı duaları okurduk. Bakar mısın; hiç değişmemiş; kelime kelime aynı! Tuhaf!”
“Nesi tuhaf oğlım; seni üçün haftada bir ‘elhamdü’ mü degiştirsınler? Ğeno!”
“Fakat diyalektik, her şeyin değiştiğini söyler?”
“Dorğı söylimış; sen çoh değişmişsen mesela; ünveristeye getmezden böyle poh bi adam degildi!”
“Fakat diyalektik…”
“Vüla hele hüs hüs; diyatennım he vallahi; seni üziden günaha giriyh bırda; töbe yarabbi töbe yarabbi!”
Müzik. Işık.

Gel zaman-get zaman, Evdılkadır’ı evermah istiyler. Evdılkadır başta epey bi direnise de, sonunda kabul edi. Fakat bir şartla; ille okumuş, çalışan bir kızla evleneceğim, deyi!
“Evdılkadır, etme-tutma! Sen, tamam entelsen-mentelsen hama, neticede Urfalısan; seni mayay… müsait degil!”
Yoh! Evdılkadır dinlemi:
“Hayır dostum”, deyi, “insan evleneceği bayanla her şeyi tartışabilmeli; ABD’nin Ortadoğu projesini masaya yatırabilmeli örneğin!”

E, Allah belayı vere he vallahi Evdılkadır! Sen daha neyi nerye yatıracaği bilmisen! Arvatnan neyi tartışacahsan oğlım; siyaset meydanı mı çevirecahsız!
Evdılkadır kimseyi dinlemi;
“Bak arkadaşım; evleneceğim bayan kendi ayakları üzerinde durabilmeli! Benim uydum olmamalı! O da tıpkı benim gibi bir birey çünkü!”

Entel, bi de bekar oldu mu, kadın-erkek eşit zanneder!

Neyse, Evdılkadır, çok geçmeden istedığı gibi bi kız buli!
Bu kadarını kimse beklemi; Evdılkadır istedı bi göz, Allah verdı hesso entel bi kız!
Kız, bi sefer, kadim Molped kullani! Görünsün deye de, çantasını yarıbıçıh açıh bırahi!
Üsteçellik, günün sekiz saati çalışi; kalan kısmı da tartışi!
İşten döner dönmez bi kafede bulışilar Evdılkadırnen!
Otırır otırmaz kız başli:

“Evdılkadırciğim; dün imgesel düzlemde şunu irdelemeye çalıştım!”
“Neyi?”
“Acaba, büyük toplumsal projelerin çözümsel bir yaklaşım sergilemediği durumlarda bireysel ve öznel yaklaşımlar mı söz konusu olur, yoksa olayın eşgüdümsel boyutu, sorunsalın kurgusal bağlamıyla mı ilgilidir?”
Evdılkadır böyle; (anlamayan gözlerle bakışı:) “dedi, ‘eşgüdümsel’ ne?”
Müzik.

Evdılkadır, onca entelliğine rağmen, kızın eline su tökemi! Yanı söylediğinden heç bi şey anlami; fakat kıza öyle bi hayran, etrafta cam gezi dırmanacah…
Bi gün bütün cesaretini topli, kıza deyi; “benimle evlenir misin?”

Aboov! Sen mısen bı teklifi yapan!
Kız öyle bi kızi ki Evdılkadır’e, zavallı Evdılkadır şok oli:
“Teessüf ederim Evdılkadır! Onca üniversite okumuşsun, fakat bilinçaltında hala böylesi ilkel sözcüklerin barınabildiğini görmek son derece üzücü bir olgu benim için!”
Evdılkadır deyi; “sen yanlış anladın; yani Allahın emri, peyhamberin kavlinen diyordum!”
“Yanlış olan da bu zaten Evdılkadır! Sen nasıl evlilik kurumunun son tahlilde bir çeşit kölelik olduğunu anlamazsın! Bizler feodal kalıntıları bir bir yok ederken, sen nasıl olur da, bana insanlığın köhnemiş geleneklerinden söz edersin Evdılkadır! Ne yani düzenin sıradanlaştırdığı basit insanlardan mı olacağız!”

Evdılkadır teklifi yaptığına itten pişman oli, hama iş işten geçi! Kız o gün ahşama çin (=kadar) bı mevzuda konışi! Ta ki, Evdılkadır’in aclıhtan başı dönüp de bayılmağınan, hüsi (susuyor) neyse!

Kız, kesinlikle evlenmek istemi!
Ya?
Birlikte yaşamak isti!

Evdılkadir’e deyi, bu şekil olırsa olır, yohsa yoh!
Evdılkadır düşüni; deyi; “aileme sormağım lazım!”
Müzik.

Neyse, bunlar bi ev tutilar, birabar yaşamağa başlilar.
Tebii her şey paylaşıli!
Yimek yapmah; bulaşıh yıhamah; ev işleri, şu-bu; hepsi ortahlaşa yapıli!
Biri ne yapisa ötekisi o ayarda bi şey yapi!
Tam bi eşitlıh var aralarında!
Temsil, zuvahta geziyken Evdılkadır bi arhaaşını mı öptü, kız da hemın atli, herıfı öpi!
Tabii bunu duyan Urfalılar birbirine deyi; “la sebil var, tez yetişın!”
Tanıyan tanımıyan herkes Evdılkadır’ı öpi!
Müzik.

Evdılkadır, bi gün korha korha kıza deyi; “hayatım, ben bugün ev işi yapmasam; biliyorsun akşam misafirler de gelecek ya, onların yanında bulaşık yıkamak…”
Daha lafı bitmezden arvat canavar kimin atli: “Ne demek ben yapmasam! Sen erkek egonu tatmin edeceksin diye ben bütün gün mutfakla mı uğraşiym! Aaaa, deli mi ne!”
“Eee, sevgilim, heneg ettim, heneg!”

Başta bunların ilişkileri hoş yeri (yürüyor)!
Fakat aradan aylar geçince Evdılkadır’in dayanacah gücü kalmi. Genı genne (kendi kendine) deyi; “tamam; eşitlıh var, amenna; hama, neriye kadar kardaşım! Adımızın gavada çıhmağı bi yana; bu bulaşıh, çamaşır işi dinimızı gevrettı Allahvekil! Sebbeh kahvaltıyı sen hazırla, ötekisi toplasın, sonra süpürgi al, ortalığı süpür! Balkondan halıyı silkele; o sırada aşağıdan mahley şenigi Saco Hüsen geçsin, geçiken senı görsün, arhasından hemın lafı sohsın:
“Dı here here, du du; daha rezil!”
Saco Hüsen, Evdılkadır’e ‘du du’ çekmekte haklı tabii!
Çünkü tabiatta her varlığın ayrı bir görevi, bir misyonu vardır.
Herkes, kendi görevini yapmakla sorumludur.
İnek inekliğini bilecek, Evdılkadırse öküzlüğünü…
Müzik. Işık.

12. Erkek

Eskiden tavizsiz, sert adamlardık biz!
Hiçbir şey değiştiremezdi bu sertliğimizi!
Çünkü yumuşatıcı kullanmazdık!
Hayata da, onun nimetlerine de eyvallahımız yoktu!
Küçük-büyük menfaatlere baş eğmezdik!
Serttik, çok sert…
Yani sahici erkek…
Sonra ne yapıp edip yumuşattılar bizi.
Şimdi en sertimiz, Fatih Ürek!
Müzik.

Eskiden sert adamlardık biz!
Peki nasıl bu kadar yumuşadık?
Ya da nasıl bu kadar zehirlendik?
Yüksek dozda tahsil alarak…
Bu da yetmedi, televizyondan, gazetelerden gaz pompaladılar beynimize!
Şimdi bazılarının ‘kadın-erkek eşittir’ şeklinde gaz çıkarması hep bundan!
Dozu fazla geldi çünkü gazın!
Müzik.

Televizyon dedim ya; bi ara her kanalda bi psikolog çıkardı, hatırlarsınız, gün boyu saçmalarlardı; ‘herkesi sevelim, herkes de bizi sevsin, sonra sevişelim, n’olacak ki’, gibi amuda kalkmış laflar ederlerdi!
Şaka maka, biz buna kandık.
Ve giderek yumuşadık!
Tavuk bile kesemez olduk zamanla!
Çocuğumuza bi tokat atamaz olduk mesela!
Arvadımız gecenin onbirinde, hem de yalnız başına eve geldiğinde; ayağını kırmah yerine;
‘hoşgeldin sevgilim, açsan mutfakta bi şiyler var’ gibi ahmak laflar ettik!
Çünkü şiddet, tartışmasız çok kötüydü ve uygar insana yakışmazdı!
Oysa…
Oysa kazın ayağı öyle değildi!
Bize, ‘sevgi, uygarlık’, yahut ‘yumuşaklık’dersi verenler, şiddetin ve barbarlığın son deliğini çaldılar hep!
Mesela dünyanın en uygar ikizleri olan Amerika ve İngiltere, sokakta misket oynayan Iraklı çocuklara misket bombaları atarken, Türkiye’ye insan hakları dersi veriyordu!
Müzik. Işık.

13. Bilge adamlar

Eski adamlar, üniversite okumamışlardı, ama hepsinin bilge bir duruşu vardı!
Her şeyi anlar, her şeyi bilirlerdi. Hayata şaşkın ördek gibi bakmazlardı hiç!
Mısırlı bir kahin gibi oturur; Bağdatlı bir derviş edasıyla yürür, bir Çinli filozof gibi derin konuşurlardı! Her şeyi bilirlerdi, her şeyi…

Necdet abe, işte bu mübarek zatlardan biriydi; her şeyi bilirdi!

Bi gün kahvede, o her zamanki bilgeliğiyle oturmuş nargilesini içerken, arhadaşı Nuri gelir:

“Selamaleyküm Necdet abe!”
“Aleykümselam Nuri!”
“O günü İlan Mıho (Yılan Mehmet) ne feel (fiil, eylem) yapmış bili mısen?”
“Biliyem!”
“Hanı Şaşbeş Hello’nan birabar yaptıhları?”
“Biliyem deddo, biliyem!”
“Yoh lo?”
“Emin ol!”
“Bunlar o günü bağa gidiyken…”
“Biliyem ağe biliyem!”
“Yolda ikişer tene bira içene çin…”
“Serhoş olilar, tebii! Degil mı?”
“He. Nerden bilisen?”
“Vah, cayız mı böyle! Onların eyarını biliyem ben! Eee, sen aynat, gerçi ben her şeyi bilyem, hama sen gene de aynat!”
“İşte bunlar leyla kimin gidiyken, karşılarına Leylo çıhi!”
“Biliyem kekko biliyem!”
“Aha tutilar kızcağızı destepost edip bağa kaldırilar…”
“Biliyem ağe biliyem!”
“Kızın mahlemiz şenigi oldığını başta söyleselerdı Allahma elimı sürtmezdım! Bilisen ben mahlemız kızlarına karşı her zaman hürmet…”
“Biliyem deddo biliyem? Bu Leyla dedıği Çavuş emmının kızı Leylo, degil mı?”
“Yoh; Onbaşı’nın kızı Leylo!”
“Allahiya mı?”
“Bunu bilmi midi abe?”
“Dabançay yanida mı?”
“Niye?”
“Yav boşver sen; yanida mı onı söyle!”
“Korhiyam Leylo seni de’vaydı (=senin sevgilindi) abe? Yoh, dabançam evde! Abe Allahvekil ben genere dedim ha; dedim; bu Necdet abenin de’vasına benzi! Bayrı adam başı bi seferden fazla olmasın! Hamma benı dinlemediler! Eger benım bi suçım varsa, ha bı Kamberiye mahlesi hepsı benı… Nerye gidisen Necdet abe? Necdet abe, Allahisen geri dön! Hem seni de’vay da az keyfçi degilmış babaya rahmet; bi kot geymiş; mal bı şekil meydana çıhmış! Yanı İlan gilin ne suçı var! Sen olsay sen de dayanamazdi, Necdet abeeeee?
Müzik. Işık.

14. Yalanlar

Neler yitmiş hayatımızdan, neler neler…
İnsan düşündükçe daha çok anlıyor!
Ve anladıkça daha çok düşünüyor….
Neler yok olmuş…
Hayatımızın eğlencesi yok olmuş mesela!
O eski keyfi yok, neşesi yok artık!
Ne yapsak yok….

Ben yaştakiler hatırlar; çocukken hayatımızın en güzel yanı oyun oynadıklarımızdı.

Oyun dediysem, öyle basit bir şey gelmesin aklınıza.
Çocukluğumuzun oyunları, bugünün ciddi hayatından daha sahiciydi!
Bugün, hayatın bizatihi kendisi sanaldır; yapay ve basittir!

Bizim en tekil oyunumuz bile, en az iki kişiyle oynanırdı mesela!
Oysa bugün, aşklar bile tek kişilik…
Bencilce yaşanıyor her şey…
Çocukluğumuzda oyun oynarken yaşadığımızı hissederdik!
Bügün, yaşarken oyun oynadığımızı hissediyoruz!
Birbirimize yaptığımız oyunlara bakın; söylediğimiz yalanlara…
Müzik.

Bizim zamanımızda yalanın dolanın biri ‘bin’ paraydı.
O yüzden kimse kolay kolay yalan söylemezdi; bedeli çok ağır olurdu çünkü!
Evvela mahallede adı çıkardı adamın. Bi kaç gün sonra da bütün memlekete yayılırdı namı!

Hatırlıyorum da, bizim zamanımızda, koca Urfa’da bi tene sağlam yalançı vardı; Fırıldah Fehmi!
Fehmi, insanın gözünün içine baha baha yalan söylerdi; öyle bi sallardı ki, tutmah ne mümkün!
(Fehmi’nin taklidi; tane tane ve kendinden emin bir üslup:)

“O günü gene Başbakan’nan otıriyh…”
“Kimnen otırisan Fehmi?”
“Başbakannan ! Dedı; ‘Fehmi, ne deyisen; Kıbrıs’ı alah mı?’”
“Eee? Sen ne dedi?”
“Dedim acele etme!”
Müzik.

Fehmi bi gün benı davet etti.
Evleri Kuyubaşı terefinde…
Kahıp yola düştüm!
Yaz günü, sıcah…

Mecburi kahtım dolmışa bindim.
Bindım hama, bindığıma da pişman oldım! Dedim keşke, ben biye geze geze Harrankapısından öyle, yayan getseydim.
Yav dolmışın içı, zibılnen ter karışımı hususi bi esans kohi!
Üsteçellik tıkış tıkış…
Dolmışın içinde bi kıyas olmışıh, (eliyle üst üste istif işareti yapar) ha bele gidiyh!

Gene de me’vin (muavin) bi ucdan yolçı ali; öyle uzmanlaşmış ki, geleni balya edi, içeri ati!
Şufer de istifini pozmadan, bizı boyuna istif edi!
(Şoförün kabadayı ve rahat ağzını taklit eder:)
“Geriye doğrı ilerleyelim beyler, geriye doğrı ilerleyelim!”

İçerde herkes birbirinin üstüne çıhmış!
Nefes alacahsan, cigeri açılmi; üstünde biri otıri çünkı!
Kimi, ötekinin dizinde, kimisi çininde (omzunda)…
Ben ifah tefek bi adam oldığım üçün, bi ara bahtım ögümdekinin koltığ altına girmişem! Herif biye böyle bahi (adamın tepeden bakışını ve kendisinse ona yılışmasını taklit eder.)

Her kafadan bi ses geli; bağıran, feryad eden….
Dolmışın içinde göz gözü görmi:

“Yıval hahoo; ayakıma basıyorsun! Çek yohsa balla biz şindi burda çekiş yapıyoruz!”
“Babam kim ayağiya basi; hele eli çek, vii!”
“Anam acıh birezım ilerı get, ilerı; bah şufer deyi ilerı gidin!”
“Biye mı deyi, viii; ‘begler’ deyi, eşitmi mısen!”
“Yav lafın gelişı begler deyi, dayze! Adamın esebını (asabını) tepretme şindı!”
“Hele bi tepret görüm, döyısın enigı!”
“La düe et arvatsan, yohsa Allahma ağzi bırni (burnunu)… Emine dayze? Sen midi (sen miydin)?”
“Ezzo (Aziz)? Sen mısen ulan? Ben deyem, sesı heç yabançı gelmiy!”

O hengamede bahtım aradan bi el uzandı; “Eeet, parasını vermiyen…”
Me’vin (muavin), para topli! Uzattım.
Paranın üstünü kağıt verdi.
Verdiği para, Hırçiklı Heyro’nın tumanına benzi!
Dedim; “Metal para varsa sen ondan ver biye!”
“Abe, valla metal yoh, istisen demir para verım!”
Bahtım olacağı yoh; dedim; “neyse, o da olır!”
Müzik.

Bizim zamanımızda öyle ‘metal fırtınası’ falan yoktu ki! Biz bilmezdik öyle şeyleri!

Neyse, daha me’vin, biye para veri, bi bahtım ğijjjjttt, şufer bi fren yaptı, hepimız (atlayışı gösterir) bı şekil öge teref uçtıh!
Demah gene yolçı alacah…
“Geriye doğrı ilerleyelim beyler, geriye doğrı ilerleyelim!”

La artıh bırama gelmiş!
Ögümdeki yolçının koltığ altından böyle cullık (=hindi) kimin kafamı çıhattım, dedim; “vüla zalım oğlı zalım; herkes birbirinin… gözüne girmiş zatana; daha ne ileri geri konışisan sen siye!”
Yav keşke öyle bi hamlıh (hamlık, hesapsızlık) etmeseydim!
Söyle siye ne oğlım! Kimse sesini çıhatmi; bi tek sen mı kaldi Çe Guaveralıh (Che Guavera) edecah! Ağziya Kastro sıça he vallahi…

Demah ki, öyle bağırmağımnan, bi bahtım hooop, şofer bırnımın dibinde; vüla söyle ne zaman el frenini çekti, ne vahıt kapi açti; bı biye bi zımzırıh geçirdı, sıfatımın bi kısmı şufer mahaline, bi kısmı arabanın şaftına kaydı!
Benbiye geldığımda iki adam babaları heyrine benı Kuybaşında endıridı!
Tebii ben ayılır ayılmaz; “bırahın bı şuferın sülelesini, familyasını” filan dedim, hama birezım sessiz söyledığım üçün Allahtan kimse duymadı!
Müzik.

Fehmi gilin evine yetiştığımda bahtım damda kuş uçıridı!
Sağolsun bi çilingir sıfra kurmış; işte, bi ifah rakı; öteberi filan…
Kuşları uçırdıhtan sonra geldı, otırdıh!
Daha ilk kadeh bitmemiş, hemen başladı:

“O günü Amerikan reisicumhurı aradı benı!”
“Yoh lo?”
“He!”
“Heyr işallah (hayırdır inşaallah)?”
“Rusya’nan aralarında gene bi mevzu mı olmış ne! Dedı; ‘Fehmi acıh ariya giri mısen!’”
“Sen ne dedi?”
“Dedım bi ifah (= ufak rakı) söylersey olabilir!”
“Söyledı mı?”
“Bu içtıği ne?”
Müzik.

Fehmi, ömrünün sonuna kadar yalan söyledi! Ama artıh son zamanlarında kimse yimidı o yalanlarını! En son, kendisini zuvahta gördüğümda bahtım, elinde baston, titriye titriye gidi! Dedım gensine (kendisine) görünmezden savuşım, hama benı yahaladı:
“O günü İstemihan Talay’nan (kültür eski bakanı) görüştüm!”
“Eee?”
“Yalan! Herıf isti!”
Müzik.

Fehmi’nin yalanları bariz ve anlaşılırdı!
Bugünkü yalanlarsa gizli ve girift!
Fehmi bi taneydi o zamanlar; şimdi eli sallasay Fehmi’ye degi!

Evet, bizim zamanımızda yalanın biri bin paraydı! Herkes söylemezdi o yüzden!
Fakat zaman içinde yalan, Türk lirası karşısında değer kaybetti; bugün bin’i yalnızca bir para!

Hatta beleş!
Hazır, dilin kemiği de yok! Söyle söyleyebildiğin kadar! Kim tutar seni!

Oğul babaya, adam karısına, arkadaş arkadaşa; velhasıl herkes herkese yalan söylüyor!
Bizim zamanımızda bir sözün yalan olup olmadığını yemin ettirerek anlayabilirdiniz.
Fakat bugün yemin de yalana dahildir!

(Sevgilisine yalvaram adam)
“Neden inanmıyorsun seni sevdiğime Neriman? Ben sensiz olabilir miyim! Sen olmasan… (içinden) ah ulan, anında Yasemin’i çağırırdım şerefsizim; sonra da sabaha kadar, oooohhh!”
(Cırtlak sesiyle kadın)
“Eee? Ben olmasam?”
“Sen olmasan, nefes alamıyorum sevgilim; kitabıma dinime ki…”
Müzik.

15. Güçlü suçlular

Tevfik vardı, eski mahle konşımız.
Gendi gendine bi telefon almah isti. Aklına Azmi geli. Azmi’nen (iki eliyle samimiyet işareti yapar) ha böyleler. Gidi tükenine; selamaleyküm, aleykümselam!
Azmi telefonlardan birini Tevfik’e tavsiye edi!
“Şindı deyisen bu telefon sağlam, öyle mi Azmi?”
“Nikehıme sağlam! Nikeh dedi mı ahan sular durur, bilisen!”
“He, dorğı söylisen! Garantisi var mı bunun Azmi?”
“Bah bu kelimey heç hoş olmadı şindı! Nikehıme deyem siye; cayız mı böyle Heci? Bından me’de (=başka) garanti olır mı yav?”
“He; dorğı sölisen! Alah (alalım) o zaman! Cezası (=fiyatı) nedir bunun?”
“Seni hetirey (senin hatırın) üçün ikiyüz kağıt!”
“Lo hele bi şeyler yap lo; kırh yıllıh dostıh sennen taman?”
“Nikehıme ben de ikiyüz kağıda almışam; bah nikehıme deyem! Senden bi kurış kar etmiyem!”
“Haket mi (hakikat mi)?”
“Nikehıme ki… İkiyüz kağıt üçün siye lüüb mü (oyun mu) yapacağam!”
“He; dorğı sölisen! Ala siye ikiyüz kağıt…”
“Tebii şindı sen on kağıt da bi kar verirsen bize herhal; eşek degilsen ya?”
“He, dorğı sölisen; neye açmışsan bu tükeni (dükkanı), degil mı; ala (al) on kağıt da kar siye!”
“Babaya rahmet!”
“Senkine de…”

Tevfik, telefonını alır gider.
Ama iki gün sonra geri gelir:

“Vüla Azmi? Taman (=hani) bu sağlamdı oğlım?”
“N’oldı ki?”
“Çalışmi?”
“Yav olabilir; bu Allah yapısı mı ki, kul yapısı!”
“He, dorğı sölisen! E, hama, sen benden ikiyüz on kağıt aldi, her terefte yüz kağıtmış bu telefun?”
“Gidip onlardan alsaydi, vel! Ben bu fiyete satyam! Serbest piyasa degil mı!”
“He, dorğı sölisen! E peki, taman dostidım seni? Nasıl benı kazıhlisan, cayız mı böyle?”
“Yav insan dostını kazıhlamazsa, ya kimi kazıhlıyacah bu zamanda!”
“He, dorğı sölisen! E, niye ikidebir dedi, ‘nikehıme böyle, nikehıme şöyle’? Yemin etmah günahtır taman? Bilmisen mı?”
“Ne günahı! Hangi devirde yaşisan! Hem ben arvadı boşiyalı seneler oldı! Nikehsız adama mabal (vebal) olır mı heç!”
“He, dorğı sölisen! (Çıkmak üzere yürür. Birden döner:) La bu kadar dorğı söylemeseydi var ya, senı var ya, ne yapardım bili mısen…”
“Ne yapardi? (Birilerine seslenir) Kerim, Civo, Hüsen, tez burya gelin! Hele ne yapacahsan göstert, biz de görah! Bunu silleleyin la!”
Müzik.

Bizim zamanımızda insanlar suçluysa, doğal olarak güçsüz olurlardı. Vereceğiniz her türlü cezaya razı dururlardı karşınızda:
(Masum duruşla)
“Ha boynum ögide pendir; ister kes, ister kopat!”

İnsanın bu takdire şayan davranışı, hayvanlar tarafından bile örnek alınmıştı! Örneğin, bizim zamanımızda süt dökmüş kediler (masum duruşu taklit eder) böyle dururdu!
Fakat bugün: (Meydan okuyan duruş) “Töktüm, evet; bi şey mi deyisen! Hele Şevket, Hadi, hayde gelın bunun anasından emdığı sütü de tökah!”
“Abe, neresınden tökah; ağzından mı, gözünden mı?”
“Burnundan oğlım, burnundan!”

Bizim zamanımızda suç ve güç yanyana olamazdı!
Bugün büyük sentezler çağını yaşıyoruz ya; suçlu olan aynı zamanda güçlü olabiliyor bu yüzden!
Müzik. Işık.

16. Oyunlar

Oyun, dedim ya, bugün de oyun oynuyoruz!
Fakat bu oyunlar, geçmiştekilere benzemiyor tabii!
Haince hesaplar var bunlarda; aldatma var; kumpas var…
Çocukluğumuzla beraber bitti bir çok şey…
Bugünün insanı oyun oynama şansını çoktan yitirdi!
Oynasa bile, illehim bi hille-hurda üçürü oynar!
Müzik.

(Karısıyla birdirbir oynamaya başlar! Müzik indiğinde:)
“İkidir iki, tilkinin….kisi. Üçtür üç, tımbırlüç!”
“Niye hepi sen atlisan Fehri! Bi lohma da ben atlasam?”
“Olmaz! Çünkü niye; arvat kısmı atlamaz! Hele sen başi götiye tep!”
(Müzik yükselir. Atlar. Müzik indiğinde:)
“Sekkizım semsek tek ayah!”
(Yeniden müzik yükselir. Atlamaya devam eder. Müzik indiğinde, elinde bir evrakla:)
“Tamam; hade imzala mukaveli (mukaveleyi, anlaşmayı); çünkü niye; kaybetti!”
“Hama o ev biye babamın yadigarı Fehri! Yanı benım adıma dursa n’oli ki!”
“Ben aynamam; çünkü niye; birdırbir oynadıh, sen utızdi (=yenildin)!”
“Bı nasıl oyın; tek sen biye atladi!”
“Çünkü niye; usılı böyle!”
“Elısı (öyleyse) niye dellodaş (=beştaş) oynamadıh? Oynasaydıh, ben senı yenerdım!”
“Tamam; o anaydan kalan tarla üçün de dellodaş oynarıh istisense…”
“Ortada bi şey olmasa oyun oynanmi mı yanı?”
“Oynanmi; çünkü niye; neşşesı olmi!”
“Tamam! Kazanırsam bu evi geri alıram hama?”
(Alaylı, kendi kendine:)
“He he; alırsan merak etme! Kerı (karı) öpüldü, kapı örtüldü, hala deyi, ev!”
Müzik.

Çocukluk dedim ya; bugün kimse çocukluk falan yaşami artıh. Bebeklikte kısa bi süre staj yapıp, direkman cin olilar!
Bizim zamanımızdaki saf çocuklar yok artık!
Biz çocukları nasıl bilirdik; kolay aldanan; her şeye inanan… Değil mi…
Böyle bir çocuğu uçurumun kenarına getirip; “haydi Ali, burdan atla da göreyim seni”, dediğinizde; hemen başlardı; “bir, iki, üüüüç…”
“Vüla vüla vüla! Dur oğlım, heneg ettim (=şaka yaptım) heneg!”
Zor tutardınız Onu. Çünkü saftı Ali.
Bugün Ali’ye, aynı şeyi söylediğinizde, şöyle bi dönüp bahi; “babay muhtar mı seni; benım adım Cin Ali; iki dekkede endırırem tumani; aynamazsan ne oli!”
Müzik.

Cin Aliler sonradan türedi, bizim zamanımızda yoklardı!
Tamam, eskiden de fırlama çocuk vardı!
Fakat sayıları bugünküyle kıyaslanmayacak kadar azdı!
Mesela mahlemizde topı topı iki fırlama vardı; biri bendım, öteki de sayın milletvekilimiz… ismi lazım degil şindı.
Ama, bizim fırlamalığımız da ne… öyle kaale alınacak şeyler değil ki! Ufak tefek vukuatlar…

Temsil; bi gün evimize, konşımız Arife dayze gelmişti.
Arife dayze, hakikaten hoş bi dayzedı. Böyle yerirken her terefı hopır hopır ederdı!
Ben de o vahıtlar yengi yengi terlemağa başlamışam. Dört-beş yaşında varam işte; zuvahta kısa pantornan (pantolonla) çelik çubuh oyniyam…

Bilenler bilır; bizim zamanımızda çocuklar, sokakta oyun oynardı; şimdiki kimin özel odalarında, bir başlarına degil…
Sokakta, herkesin içinde ve herkesle beraber eğlenirlerdi!
Böylece, sadece eğlenmeyi değil; paylaşmayı da öğrenirlerdi, dayanışmayı da…
Eskiden, çocukların özel odası yoktu; özel bilgisayarı, özel tabağı, özel hiçbir şeyi yoktu; fakat her çocuğun özel bir yanı vardı!

Diyeceksiniz; ‘bugün çocuklarımızı nasıl sokağa bırakalım! Sokakların hali ortada…’

Haklısınız; bizim zamanımızda, sokaktan saniyede bir trafik canavarı geçmezdi mesela; günde bi sefer Canavar Abdo geçerdı yalavuz; eşşeginen birabar (eşeğiyle beraber)! Dabahhaniya (tabakhaneye) mimbar (bumbar) aparırdı (=götürürdü) rahmetli.
Hama bakardı bizler oyun oyniyh; yavaşlar; ‘sakkın, sakkın (=çekilin); degmesın’, deye deye gendine yol açar, öyle giderdı.
Allah var, altında Şameşşegi oldığı halda, bi günden bi güne dörtnala gettığını yahut bi arhadaşımıza çarptığını görmedım! Daima yavaş… Şıvey şıvey (=yavaş yavaş)…
Çoh insancıl bi adamdı Canavar Abdo; şindiki vahşiler kimin, mahle arasından yüzgirminen geçmedı heç bi zaman!
Dabahhaniya poh daşıdığı halde….
Müzik.

Artık sokaklar çok tehlikeli! Ben bu yaşımda her zaman dışarı çıkamıyorum mesela!
Özellikle geceleri…
Bizim zamanımızda insanları sokakta kapsa kapsa it kapardı (=ısırırdı). Şindi it, bi insan gördü mü dalda bi yer gezi! En büyük tehlike insan; tinercisinden tut, bilinçaltına sıçmış sarhoşa kadar; kapkaççısından tut, sırtını aşiretine dayamış magandaya kadar…. sizi kapmaya hazır yüzlerce it var sokakta…. Bu yüzden ben, senede yalnız bir ay çıkıyorum sokağa; yalnızca Ramazanda… Çünkü Ramazan’da bütün uğursuzlar orucu uykuya tutturdukları için sokağa çıkmıyorlar Allahtan!
Bi dahaki seçimlerde başbakan olursam, oniki ayı Ramazan yapacağam işallah! Arkadaşlar deyi; başbakanlıh üçün herşeyi tuti, bi tek şiir ohıyıp hapse girmaği kali! Onı da halletti mı, tamamdır!
Müzik.

He işte; Arife dayze evimize her geldığında, arhadaşlar biye haber edi, ben de çelik-çubuğu bırahyam, kaça kaça eve gelyem!
Gelyem, Arife dayzenin tam karşısına otıryam! (Dikkatli bakışını yapar) Ha böyle kitlenyem genne (kendisine)!
Çünkü bilyem; anamnan dedikoduya daldı mı, geni geninden (kendi kendinden) geçi; bacağı mı açıli, memesı mı görüni, heç ferkında olmi!
Bi Müsürmana (Müslümana) bu yapılır mı; arvadın heç ummırında degil!

Neyse, benbiye böyle konsantrasyon olmışam, bahtım anam ayağa kahtı. Dedı;
“Arife, hele ben tandırlığa çin (mutfağa kadar) gidim, yimegın altına bahım gelım!”
“Uşaği yanımda mı kali?”
“He. Acıh sen de oğlana bah; kuya-muya egilmesın!”
“Korhiyam baş edemim?”
“Kız, beş yaşında bi kırtik (bir parça, küçücük) uşah; vii! Nasıl zaptedemi mısen, evi yapıla!”
“Sen gene de tez gel!”

Ben, anam çıhar çıhmaz ne yapmışam, tam aklımda degil. Hama en son, Arife dayze’nin üstınde berrehleniyken (=zevkle eşelenirken) arvadın boyuna feryat ettığını eyi hetırliyem (hatırlıyorum): “Medneee, Medneeeee! Kız yetiş, evim yıhıldı, oğli zaptedemiyem, nammısım gidiy, hahoooo, havaaaar, kimse yoh mıııı!”

Arife dayze, can havlınan (havliyle) öyle bi bağırimış ki… konşılar demiş; “zahar Arife’nın üstünde bi akrap (akrep) gezi (geziyor), gizzigi çininde (=kuyruğu omzunda)!”
Müzik.

Anam hemen yetiştı:
“N’oldı; heyr inşallah Arife!”
“Sen dediy oğlım bi kırtik uşahtır taman (=hani)?”
“E, he? N’etti ki?”
“Sen kapıdan çıhar çıhmaz, ezyemı (=entarimi) kaldırdı!”
“Oyun oynamağı çoh sevi dayzası; sennen oynamah üçündür, viii! Ben de zanettim kuyın içine düştü uşah!”
“Bırahsadım düşidı zatana!”
“E, Allah razı olsın senden!”
“Neyinı razı oli; oynamah üçün, niye ille oramı bıramı mı kurcali yanı?”
“Orayı-bırayı? Vüşş esseh (sahih, gerçek) mı?”
“Esseh ya!”
“Elısı (öyleyse) ahşama babası gelsin söylim; gennı (kendisini) ferc etsin (felç etsin)! Nasıl öyle bi terbiyesizlıh edi! Vışşş, kül başıma…”
“Oğli evdeyken bi daha benı çağırma anam! Bu nasıl bi uşahmış öyle, uy hahoooo! Hele kahım gidim üstümü başımı degiştırım, herıfım gelmezden!”
“E, düeler Arife! Kusıra bahmiyasan! Arhayı unutma!”

Arife gidince, ben korka korka anneme baktım.
Beni gebertecek diye bekliyorum.
Fakat O, söylene söylene yemeğinin başına döndü:
“Şermuta orıspı! (Arife’yi taklitle) ‘Oğliy benı kurcaladı!’ Oğlanın karşısında sensenı açarsay, erkeg uşağı bu, tebii kurcaliyacah! Kurban olasan oğlana! Mahlede senı kurcalamıyan var mı! N’olmış yanı uşah iki habbe senı kurcaladıysa! Teliy mı töküldü! Yarabbi sen beni şahat (şahit) yazma! Fahşe he vallahi! (Arife’yi taklitle) ‘oğliy benı kurcaladı’, kurban olasan oğlıma. Daha ne istiysen gül kimin oğlan üstiyde berrehliy işte, körün aradığı bi göz Allah vermiş iki göz…”
Müzik. Işık.

17. Özel oda

Eskiden, kimsenin özel odası olmazdı; yalnız çocukların değil, büyüklerin de olmazdı!
Özel oda olmayınca, bencillik de olmazdı, yalnızlık da…
Aynı odada sekiz-dokuz kişi yatar kahardıh biz.
Özel tabağımız bile yoktu; aynı kabdan yimek yirdıh! Hasta falan da olmazdıh heç! Hijyen-mijyen ayağına bize niye bi ucdan çanah-çömlek aldırdıhlarını kamuoyunun takdirine sunuyorum!

Özel odamız yoktu; fakat özel odanın olmaması, bazen trajik sonuçlar doğururdu! ‘Trajik sonuç’ demah, hani insanın yazzığı gelir ya, o şekil yani! Bu açıklamayı, aramızda belki entellektüel bi Urfalı filan vardır, onun için yapıyorum, kimse üstüne alınmasın!
Neyse, ağama söylim; özel odanın olmayışı bazen sıkıntı yaratırdı!

Zabıta Zeki vardı, mesela; Allah selamet versin! Altı uşah, bi de anası aynı odada yatilar. Zeki, gündüzlerı, o arabaçı seni, bu paytonçı benim kuvali, gece de oldı mı, deyi; “Allahvere bekli (belki) bu gece birezım rehetlerem! Nedir bı yav; hepı sıhıntı, hepı sitres!” O vahıtlar ‘sitires’ kelimesi yaygın degil, hama belediyemizde kullanıli!
Eve geli bekli.
Bekli ki, herkes yatsın, gennı kahsın!
Çünkü altı aydır arvatnan herif, bacı-kardaş kimin olmışlar! Yanyana yatıp kahilar hama, birbirlerine suvaştıhları yoh!
Zeki gece saatlerce bekli, fakat uşahlar bi türlü yatmi!
Tek göz evin içinde boyına oyun oynilar. Ha bı dellodaştır, ha bu asker-paşadır… Gece oniki olmuş, bahisan enikler hala Cin Bakko kimin odanın içinde ordan orya segirdiler!

Artıh bahi olmi, Zeki bunların her birine birer sille çeki;
“yeter vülan oynadığiz, yatın hade!”
Uşahlar oyını bırahi, hama bu sefer de kerı nene (karı nine, koca nine) deyi; “hele gelın size heket (hikaye) söylim!”
“Aney eli ayaği öpüm; heketin sırası mı, saat kaç!”
“Torınlarım heket sevi! Sen yatisan yat, viii! Ne istisen uşahlardan!”

Bizim zamanımızda anneye, ataya itiraz edilmezdi! Şimdikiler onların varlığından dahi rahatsız oluyor!
Ayrı ev, özel oda istekleri hep bu rahatsızlıktan geliyor zaten!
İnsan annesinden, babasından rahatsız olur mu!
Bugün annesinden rahatsız olan, yarın evladının da kendisinden rahatsız olacağını bilmelidir!
Çünkü hayat, müthiş intikamcıdır; bugün banaysa yarın sana…

“Odam ayrı, evim ayrı olsun!”
E, olsun bakalım!
Sen babandan ayrı dur, baban senden…
Onlar kendi evinde, sen kendi evindesin…
Ayda bir görsen bile fazla, dedeni, neneni…
Oh ne ala hayat!
Halbuki…
Yav bir parça fikret:
Herkes ihtiyar olup ömrün sonuna gelir!
Bu kısa erimli yolda giderken, senin boyunu doya doya göremedikten sonra; torunumu öpüp sevemedikten sonra, neye yaradı bu dünya?
Ben can verirken sen karşımda olmadıktan sonra; beni ellerinle tabutun içine koymadıktan sonra neye yaradı bu beyhude hayat?
Heç…
Müzik.

Neyse, biz Zeki’ye dönah; Zabıta Zeki’ye!
Anası gennı (kendisini) tersliyene çin (=kadar) çaresiz beklemeye devam edi zavallı Zeki!
Kerı nene, ağır ağır başli; ‘heket heket laklakoz, biri sıçan biri boz, bindım bozın üstüne, çıhtım Halep yolına…”
Bu böyle, saatlerce sürüp gidi.
Zeki, otırdığı yerde boyuna oğıni (=huysuzlanıyor), hama bi şey yapami!
Uşahların yuhısı geli, yati; fakat bu sefer de kerının (karının, annesinin) nafile namazıdır, cüz’üdür, Mızraklı İlmihalidir…
Velhasıl Zeki, gecenin ikisı, üçü oldığı halda adamakıllı bi libido keyfi edemezden düşüp yati döşege.

Bi gece, demah ki bu, eyice bıtırlani (=azmış), arvadına deyi; “Feride, böyle olmi; bunların yatacağı yoh, yeri (yürü) en eyisi maskana (=kiler, mutfak) gidah!”
Arvat o yanı sıçri (o tarafa sıçrıyor) birden:
“He ya; maskana gidah ki, bi akrap gelsin bi terefımızı sohsın, irağ ola… Çırpah olmasah neyse!”
“Çırpanmasah ya nasıl edecağıh babboş?”
“Heç, dünyada olmaz!”
“E, ya zalımoğlı zalım; altıbıçıh aydır, ha bögün ha yarın… Boyuna sallisan benı! Bah Allahma böyle edersey, evlenirem ha?”
“Ben mı salliyam senı, vi! Görisen uşahlar yatmi! Onlar yati bı sefer anayın cüz’ü başli! Siye deyem bi apartuman dayresı tutah, deyisen yoh! Orda ne hoş biz bize… Deyiler yatağ odası ayrımış!”
“La havle…”
“Ben seni üçün deyem, viii! Benbenım üçün mı, sanki…”
“La bu gece ne yapisan yap, bunları erken yatır! Allahma kudıracağam hersımden!”
“E, istisen bu gece sen erkenden yat; onlar daldıhtan sona ben senı oyadım! He?”
“Va?”
“He ya! Heç olmazsa yuhi (uykunu) da almış olursan. Yarın dayreye (devlet dairesine) gidecahsan…”

Zeki düşüni, deyi; ‘he yav, iki-üç saat benbiye yataram, kahtığımda böyle demir kimin… He he; aynı da öyle!’
“Arvat; tamam ben yatım, hama bah, oyadasan (uyandırasın) ha?”
“Niye canıma yerik mı yeriyem (=kanıma mı susadım, canıma aş mı eriyorum)! Nasıl oyatmiyam!”

Zeki, bu şekil uyur.
Aradan saatler geçer.
Nihayet kadın Zeki’yi dürter:
“Zeki, Zeki?”
(Zeki telaşla uyanırken, bir yandan da uçkurunu çözmeye çalışır.)
“Ha ha, kahtım kahtım!”
“Sebeh oldı! Kah kahvaltı yap! İşe geç kalacahsan!”
Müzik. Işık.

18. Teknoloji ve biz

Bilgisayar dedim ya, bizim kuşağın ukdelerinden biridir bu!
Bizler, bilgi çağına yetişemedıh; bilişim nedir, hızlı iletişim nasıl olur görmedıh; ne biz kimseninkini görebildıh, ne kimse bizimkini gördü! Bu yüzden çoh cahil kaldıh, çoh…
Gül kimin kuşahlar heder oldu gettı! Yazzıh!
Bizim zamanımızda evlerde yalavuz pisik (=kedi) olurdı; şindı her evde pisi (pc, bilgisayar) var!
Onun için, eskiden tandırlıhta ocah başında sohbet eden kadınlar, şindı pisi başında zaman öldüri.
Bütün gün bilgisayar karşısındalar… Allah üçün bi bilgi saydıhları yoh gerçi.

(İki kadının pc başındaki sohbeti)
Halime: Bunda ne arasay var Nezire! Öyle hoş ki! Hecci (=hacı, kocam) biye alıştırdı; bah şindı, ha buraya bi sefer tıklisan, a karşiya bele bi şe çıhi (böyle bir şey çıkıyor)!
Nezire (şaşırır): Uuu! Bu şindı biye mı çıhtı? Allah irağ ede!
Halime: He ya! Buraya ne yazarsay o çıhi.
Nezire: İllehim çıhi mı (illa ki çıkıyor mu) yanı?
Halime: He ya! Ben kaç sefer ne yazdımsa, hepsı çıhtı valla!
Nezire: Mesele yazsay ki; ‘Eşşo’nın herıfı biye vurılsın, yimahtan içmahtan kesilsin?’
Halime: Vüşş! Kız bu bilgisayar, bilgisayar; heç düe (dua) yazılır mı buna! Viiii sen de!
Nezire: Elıse (öyleyse) beddüe yazah?
Halime: Nasıl yanı?
Nezire: ‘Eşşo farş ü malamat olsın; iki elı yanına düşsın!’
Halime: Hele siyrıhlıh etme Nezo! Bu makina, faydalı işler üçün yapılmış! Örgenmah istedıği bi şey varsa onu yazah. Mesele yimek tarifi olabilir!
Nezire: E, tamam elısı (öyleyse); borani’yı nasıl yapilar? Hele bi örgenah, belki hah (=başkaları) bizimkinden degişik yapidır, degil mı?
Halime: He. Bah bu olur! Şindı, ha burya yazisan: Dur yazım; bo-ra-ni, a sona bı dügmiye basisan, bi lohma beklisen, açıli. Bah, yavaş yavaş açıl…
(Sayfa açılınca şaşkınlık. Kıs kıs gülmeler. Monitörde erotik sayfaların açıldığı anlaşılır.)
Nezire: He! E, hoş yapilarmış, yanı hemen hemen bizinki kimin!
Halime: Yoh anam; biz bunlar kimin yapamanıh!
Bir süre meraklı seyir.
Halime: Ben deyem kahah?
Nezire: (Gözünü ekrandan ayırmadan) Ne tez!
Halime: Hecci gelmahtadır, şindı sıcah su ister!
Nezire: E, hele bi de ‘kıfte’ (köfte) yazaydi! Bahah onı nasıl yapilar!
Müzik.

Teknoloji bu kadar gelişmemişti bizim zamanımızda!
Bugünkü kadar hızlı iletişemezdik biz!
İstediğimiz an, ne istediğimiz bilgiye, ne de istediğimiz kişiye ulaşabilirdik!
Güzel olan şeyler henüz ölmemişti bu yüzden!

19. Postacılar

Mesela ‘özlem’ diye bir şey vardı eskiden, hatırlar mısınız!
Sevgili uzaklardayken boğazımıza çöken o hazin ağıt…
Yüzüne, sesine, yıllarca hasret kaldığımız yarin, gözümüzde tüten duruşuna, bakışına, yürüyüşü yahut gülüşüne yaktığımız içli türkü!
Nasıl düşlerdik Onu… Nasıl hayallerdik…
Rüzgarla giderdi sessiz hıçkırıklarımız, dağların, ovaların ötesinde kalan sevgiliye…
Hüzün, genzimizi akşamla yakardı en çok; ve karanlıkla vururdu bizi hasret acısı; o zaman oturup mektup yazardık Ona; kelime kelime nakış gibi işleyerek; cümle cümle haykırarak…
Mektup yazardık, ayağının sesine kalbimizin durduğu sevgiliye…
Damla damla birikmiş gözyaşlarımızın sel olup taşmasıydı o an!
Mektubun sonuna okla delinmiş bir kalp yapardık acemi çizgilerle; zarfa koyarken kanaması artardı yüreğimizin…
Mektup diye bir şey vardı bizim zamanımızda!
Özlemin kağıda sarıldığı…
Müzik.

Ve sonra cevabını beklerdik mektubumuzun; dört gözle…
Haftalar geçer gelmezdi bazen!
Bıkmadan, usanmadan; aynı sabırsızlıkla beklerdik onu…

Nihayet güneş, bir postacının ellerinde gelirdi bir gün…
Bir postacının ellerinde…
Hani köşeden görünür görünmez çocuk sevincimizle şarkılar söylediğimiz postacının; ‘bak postacı geliyor, selam veriyor, herkes ona bakıyor merak ediyor; çok teşekkür ederim postacı sana, pek sevinçli haberler getirdin bana!’

Bugün postacılar, ucu kavuşma özlemiyle yakılmış mektuplar taşımıyor artık; son ödeme gününü bildiren faturalarla, icra takiplerini getiriyorlar yalnızca!
Müzik.

20. Cep telefonu

Mektup yok artık…
Özlem de yok!
Çağımız hızlı iletişim çağı!
Türlü olanaklar sunuyor bize; arzularımızı ertelememize hiç gerek yok!
Sevgilini özler gibi mi oldun; niye bekliyorsun ki; cep telefonu diye bir şey var; ara konuş!

“Meral? Merhaba sevgilim. Sesini duymak istedim yine. Biliyorum, bu otuzbirinci arayışım! Ama napiyım bi tanem; elimde değil ki! (Kağıttan kopya çekerek konuşur) Her anım seni düşünmekle geçiyor. Yanında olmak, ömrün şu durmadan akıp giden saatlerini senin yanında, soluğunu hissederek yaşamak isterdim. Gözlerinin ışığıyla dünyaya bakmak, güzelliğinle gülümsemek istiyorum hayata. Elini tutmak ve yavaşça yanına oturup kollarına dokunmak isterdim! Bugün çok güzel bi kot giymiştin. Ne kadar yakışmıştı bilemezsin! Evet; mankenlere benzettim diycem ama, mankenlerden daha güzel olduğun için…

Müzik yükselir. Konuşma devam eder:
Hayır hayır, iltifat değil, inan ki…

(Konuşma sürerken bir kağıt çıkarıp seyirciye gösterir. Kağıtta; ‘Bir Hafta Sonra’ yazılıdır. Müzik indiğinde konuşma şehvetle sürer:)

Üstünde ne var şimdi yavrum? Altında? Yoh la! Rengı? Fes rengı? Ohhh! Dur dayanamadım şindı!
(Konuşma sürer. Müzik yükselir. ‘Bir Hafta Daha Geçer’ yazısını gösterir. Müzik indiğinde konuşma laubali bir şekilde sürer:)

Mero? Saçiya sıçım seni, bögün gene anaynan birabar geziydiz ha? Tükenın ögünden geçtiyz gördüm! Beyaz pantor (pantolon) geymişti gene, salliya salliya gidiydi! Aynı ördek kimın yeridi Allahma! Dedım gidım, böyle bu şekil arhasından tutım!
(Müzik yükselir. ‘Muhteşem Final’ yazısını gösterir. Müzik indiğinde)
İstedım (isteteyim mi)? Vüla dı yeri get; seni neyi istedım, ayno he vallahi! He? E, vermiyedi, zordan mı istedım senden? Ben sıfatiya sıçım! Bi daha arama benı!
Müzik.

Bizim zamanımızda insanlar evliliklerinin ancak kırkıncı yılında bi lohma laubali olurlardı.
Çünkü her dakka birbirleriyle konuşamazlardı! Adam gün boyu işte, çalışi; kadınsa evde…
Fakat bugün telefon var; dakkada bir telefon açıyorlar birbirlerine. Her dakka muhabbet ediyorlar
E, doğaldır ki, çok muhabbet tez ayrılık getirir.
Müzik. Işık.

21. Gençler

Çocuklar sokağa çıkamıyor, dedik; oyun oynayamıyor!
Durumları hazin…
Peki, gençler ne durumda?
Aynı; herkesin giderek yalnızlaştığı bi dünyada, onlar da içlerine kapanmışlar! Bugün her gencin kendine mahsus bir genç odası var; fakat ortada gençlik yok!

Yine de gençler, çocuklardan daha şanslı.
Aileleri sokağa çıkmalarına engel olmuyor hiç olmazsa!
Çocuklar yalnızca odalarında oynuyorlar!
Fakat gençler sokakta da oynayabiliyor!

Yalnız bu oyun, bizim bildiğimiz oyunlardan farklı!
Bakıyorsunuz bi grup genç, kızlı erkekli, sokakta, bi bi köşe bulmuş, rep yapıyorlar!

İlk İstanbul’da şahit oldum buna…
Bağdat Caddesinde…
Baktım, bi kaç genç, yaşları onyedi, onaltı; gener genere (kendi kendilerine) oynilar!
Bi teyp koymışlar kenara; teypte yüksek sesli bi müzik; ya rep, ya rak çali; bunlar da boyuna dans edi! Biri ortiya geçi, (rep yapmasını taklit eder) böyle böyle edi, ötekiler çeppik çali! Sonra ötekisi geçi ortıya, aynı şekil devam edi, gidi…
Epey bi seyrettim bunları.
Görüntü fena değil; hani bir araya gelmişler, ne güzel kavga etmeden, bi şeyler yapıyorlar!
Fakat dikkat ettim; bunlar grup halinde ama, kimsenin kimseyle bağı, alakası yoh!
Yalnız dans ediler!
Herkes kendi havasında; başkasının havası hiç ilgilendirmiyor bir başkasını! Herkes başkasına hava atma telaşında!
Kimsenin ötekine söyleyecek bir sözü, paylaşacah bir duygusu yoh! Tek paylaşımları cığara! Dansına ara veren, geli arkadaşının cığarasından bi fırt ali, sonra döni, kaldığı yerden ha babam, de babam devam…
Arada gençlerden birisi bi hareket yapi; temsil, bu topuğunu kaldıri, öbürünün yanına getiri, ordakiler, Musa aleyhisselamın mucizesini görmüş kimin olilar: “Vuav, harekete bak be; abi inanılmaz bi şiy bu ya; Tarkan da yapmıştı aynını, biliyon değil mi!”

Hepsi bu işte! Yani onca gencin bir araya gelmesinden murad bu kadar!
Ne bir tartışma, ne bir sohbet, ne bir ideal…
İçlerinden birine desey;
“Memleket, millet, hamiyet, hallahoop”… Hemen deyer, “baba kafayı sıyırmış ya! Hey, dalgana baksana moruk! Manita nerde senin?”
Müzik.

22. Sa ğdan sola

Bu mudur yani?
Hani benim gençliğim, hani benim memurum, köylüm, emekli, dul ve yetimim…

Yav bizim zamanımızda… Bi dakka, önce bi ışık sönüp yansın! (Işık sönüp yanar) Tamam, şindı daha eyi herslenirem!

Soruyorum; nerden çıhtı bu aylak gençler güruhu ağam?
Nerden çıhtı bu, bi cığara, bi dans, bi de manita üçgenine sıhışmış, nöron sayısı üçü geçmeyen embesil nesil?
Yav bizim zamanımızda gençlerin muhakkak bi gayesi olurdu.
Kimisi okur, doktor, mühendis olur; kimisi bir meslek edinir, tamirci, necar (=marangoz) olurdu. Bunlardan birini beceremeyenlerse, ya sağcı ya da solcu olurdu!
Fakat bunların da kendilerine göre gayeleri olurdu; hem öyle hesso cello gayeler değil; Allahına kadar toplumsal gayeler… He ya!

İşte, ben de bi işte dikiş tutturamayınca tutıp solçı olmuştum o zaman!
Çünkü o vahıt, bibimoğlı da solçı; biye hem yimek yidiri, hem günde bi paket Bafra (filtresiz bir sigara markası) ali! Niye solçı olmiym! Deli miyem! Yiyem içiyem, cığarama vuriyam… Daha n’olsın!
Yalavuz (yalnız); arada, filan duvara yazı yaz, deyiler, gidiyem yazıyam. Veyahut Yıldız Meydanından Kelleçı Çayına çin (=kadar) yeriyış yapiyh birabar… Bi tetirbede (=çıkmaz sokakta) sehepsız (sahipsiz) bi adamı yahaladıh mı, rahatlamah üçün kafasını kıriyh… Hersımızı alamazsah bir-iki şişliyıh… Odır.
Böyle böyle, bir buçuk-iki sene kadar aslan kimin solçılıh ettim!
Fakat bi gün, aniden sağçı oldım!
Müzik.

Deyecahsız, ‘nasıl oli, bu boyahana mıdır?’
Size anlatım (anlatayım):

Bi gün, ayakkabım eskimiş; başbarmağım çıharı çıhmış; altı su çeki… Babama gösterdim, dedim; “babo, acıh biye para…”
“Hüs! Tolaz (=serseri), beynamus he vallahi! Get çalış, kazan! Eşek kadarsan, hala babaydan para istisen! Ben seni yaşidayken, sekkiz nüfusa, bi de konşımız rahmetli Hecı Faruk’ın uşahlarına bahiydım! Bi günden bi güne haha muhtaç…”

Kapiyı çektim, çıhtım!
Bizim zamanımızda heç bi baba, oğlını aynamazdı! Boyına kuşah çatışması yaşarlardı! Halbuki şindikiler heç çatışmi! Oğlı para mı istedı; ‘ala oğlım; arabana da lazım mı?’

Babamdan yüz bulamayınca mecburi bibimoğlına döndüm.
Dedim, böyle böyle, ayakkabı lazım, acıh para…
Dedi; “tamam, ala (al); hama (ama), ‘Esem Siport’ al ha! ‘Mekap’ verirlerse söyle, elhamdülillah biz komünistıh! Faşist ayakkabısı geymenıh!”
Dedim; “tamam!”

Bugün birbirlerinden heç farkları yoh, hama bizim zamanımızda, sağçılarnan solçıların herşeyi birbirinden farklı olurdu. Birinin geydığını, mümkünü yoh, ötekisi geymezdı. Temsil; biri tuman (=külot) mı geyi, ötekisi tumansız gezerdı!
Müzik.

Kahtım, Kondıraçı Bazarına gettım.
Kondıraçı Bazarı o zaman ikiye ayrılmış; sağ teref sağçıların tükenı, sol teref solçıların, yanı komünistlerin… Zatana çarşıya girdi mı hemın belli oli; komünist terefın a böyle sekkelı (sakalı) var; ellerinde dohsandokızlıh tesbih, boyuna Kur’an ohilar…
Ben tebii solçı oldığım üçün hemen o terefe geçtim; benbiye ayakkabılara bahyam….
Fakat kardaşım, hangi tükenden sorsam; dünyanın parasını söyli:

“Hecı emmı Esem Siport neçye?”
“Seni üçün girmibeş kağıt olır!”
“Mekap?”
“Biz mekap satmiyıh! Karşıdaki faşistlerden sor onı!”

Sordım; Mekap’nan Esem Siport arasında nerden bahsay ikibıçıh lera (ikibuçuk lira) oyni!
Kalbimden dedim; “la ben bu pari (parayı) Esem Siport’a verecağıma, Mekap alıram, artan paranan da giderem bi porsiyon pırzola, yanında datlı matlı, benbiye bi şeyler yirem! He he, zatana solçı oldıh olalı, kursağımıza dorğı düzgün bi şey girmemiş!
Neymiş; ‘halkımız acken biz nasıl toh gezerıh!’
Eyi valla; Hec Hanif (bir kebapçı) niye tüken (dükkan) açmış o zaman! Vel!
‘Halkımız ac!’
Halkımız ac deye biz de mı ac olah yanı!
Allahvekil, bu bi buçıh senelıh solçılıh heyatımda, heppı, ya lolaz (=börülce) ekmek, ya ekmegin üstüne isot reçelı sürtüp yiyih (yiyoruz)! Bu sebepten degil mı (apış arasını gösterir) elımı atyam, çapıt kimin olmışam! Utanıyam Antebe gidım! Rezil olacağıma, dört kat edip, benbiye, evimde yatıyam!
Fakat nereye kadar kardaşım!
Valla artıh burama gelmiş!
Tuttım bi çüt (çift) kırh dört numara Mekap aldım. -Seneye de geyerem deye ben her vahıt bi numara böyüg alıram. Esasında ayağım ottızsekiz numaradır.-
Neyse ağama söylim; aha artan paranan da gettım aslan kimin pirzolama vurdım; kalan paranan gettım Haşimiye Pastahanasından, üçyüzellı gram paklava kırığı da aldım, böyle elimde benbiye yiye yiye gidyem…

Keyf dedıği a böyle yapılır!
Siz gidin yımırta ekmek yiyin, komünist oğlı komnistler he vallahi!
Müzik.

Böyle benbiye neşşe yapa yapa gidiyem ya, vüla bi bahtım karşıdan bibimoğlı, yanında gensi kimin (kendisi gibi) karnı beline yapışmış bi kaç militannan biye teref geli! Kimisinin elinde degenek, kimisinde demir çubıh…
Dedim; “ha şindı pohı yidi oğlım!”
Tuttım hemın, paklavi (baklavayı) saat cebime doldırdım!

Bibimoğlı geldı, geldı; karşımda durdı; bi biye bahtı, bi ayağıma; ayağımda cedit bi Mekap var, mal parli!
“seni, yüksek devrim konseyi adına, dönek bir lümpen ilan ediyem! Bundan sonra bizim saflarımızda yer almayacahsan!”
Dedı, u (ve) gettı!
Böyle derin bi nefes aldım! Ben zanettım benı vuracahlar, ağzıma sıçacahlar!
Yoh; bu kadarmış; bilmiyem ne ilan edimış, bilmiyem bundan böyle benı saflarına almilarmış! Ben mekabımı aldım ya, istisen al, istisen alma!
Onlar gidince cebimden paklava kırığımı çıhattım, benbiye yiye yiye yolıma gettım! Mibarek pirzoladan sona öyle hoş gidi…

Neyse, Çifte Han’a yetişmezden, bi bahtım karşıdan bi başka grup geli, ellerinde zencir, satır…
Ben daha kenara çekilım derken, birisi benı tuttı, duvara dayadı! Ben hemın şehadet getirdım! Eşhedü enla….

Vüla bi bahtım herif benı öpmağa başladı:
“Aslanım benim; demek ki sonunda doğruyu buldun!”

Vüla! Dayzam oğlı Şevko!
“La, Şevko; ne edisen oğlım?”
“Görmi mısen; sağçılıh ediyem! (Ayakkabısını işaret eder) Bahyam sen de bizden olmışsan!”
Dedim; “he lo; ben eskiden berı sizdendım, hama bellı etmidım!”
“Arkadaşlar, gördüğünüz gibi teyzemoğlu da bundan sonra saflarımızda yer alacak!”
Arhadaşları geldı tek tek tebrik edi, helal olsın deyen…
Dedim; “Şevko, tamam, sizın safiyzda yer alım almasına; hama ben övleleri (öğlenleri) birezım ac olyam, yanı eger doğrı düzgün bi şey yimezsem, eyi sağçılıh edemem ha!”
“Sen merak etme! Biz her öğlen, kıymalı, tepsi kebabı filan yaparıh!”
“Eyt Allahizı sevım!”
“Parasını aramızda toplayarah tabii!”
“He? Benı aradan çıhatsayız?”
“Lo hele yaparıh bi şeyler! Ayakkabi heyrlı olsın!”
“Ecdadiya rahmet!”
Müzik.

Ben, işte o gün, o dekke (dakika) sağçı oldım.
Artıh dayzamoğlıgilnen otırıp kahyam; birabar kahviye gidiyh; biye çay içiriler, cığara veriler…
Epey bi müddet bu şekil sağçılıh ettım!

Taa ki, bi ahşam yimeginde sıfriya (sofraya) sögürme (=bir patlıcan yemeği) gelene kadar!

Sögürmiye böyle pis pis bahtım! Dedim; “nedir bı Şevko? Hanı kıymalı, tepsi kebabı yiyecahtıh!”
Dedı; “her daim kıymalı, tepsi kebabı olır mı; hem zatana harefeniye (=paylaşıma) katılmisan, bayrı sesi çıhatma!”
Dedim; “vaaa (=yaaa)?”
“Va, ya! Her gün et-lot… Burda Abamorın pabrıkası (Abamorun fabrikası) mı çalışi!”
“E, peke (peki) ağam; madam sizin sağçılığiz bu kadar, o zaman biye eyvallah!”
Müzik.

Hemen devrisi günü tekrardan solçı oldım!
Tebii o zaman arhamdan bi sürü şey söylemişler; yoh, benim yaptığım ilkesizlikmiş, yoh siyasi ahlaka sığmazmış, amacım toplumsal değil, bireyselmiş falan filan…

Beni öyle kıyasıya eleştirdiler ki, bi ara zuvağa çıhamaz oldım!
(Bir karış boy gösterir) Bu kadar enikler, yolda benı gördüler mı daş atilardı!

Hama ben yolımdan dönmedım!

Sonra zaman içinde herkes, benim açtığım o yoldan geçtı!
Bögün dikkat edin; ortalıhta ne sağçı var, ne solçı; etraf hepi tirşikçi (=menfaatçi)…
Müzik. Işık.

23. Eğlence bataklığı

Bize ‘komünist’ yahut ‘faşist’ derlerdi!
Oysa ne komünizmi bilirdik, ne faşizmi!
İyi kötü bir gayemiz vardı bizim! Bunun için mücadele ederdik!
Hepimiz, yani, tirşçikçilerimiz bile, kendi dışımızda bir şeyler için, ailemiz için örneğin, ülkemiz, ulusumuz için, bir şeyler yapmaya çalışırdık!

Komünistimiz de, faşistimiz de lüzumsuz ise ışıkları söndürürdü örneğin! Üstelik yalnızca evimizdekileri değil; okuldakileri de, hastanedekileri de…
Yerli malı kullanırdık, ısrarla! Ecnebiye karşı kendi insanımızı yeğlerdik!
Ve zalime karşı mazlumu…
Bencil değildik!
Mutluluğu yalnız kendimiz için istemezdik; kalbimizde ve kafamızda bu toprağın insanı vardı her zaman; o insanın yükselmesi, yücelmesi; sıtmadan titreyerek ölmemesi vardı, şose boylarında… Yokluğun tüketmemesi vardı yiğit insanları!

Tamam; zaman zaman bu amaçlarla örtüşmeyen kötü şeyler de yaptık; fakat hiç kötü niyetimiz olmadı bizim!

Bize ‘komünist’, yahut ‘faşist’, denirdi!
Fakat sonradan öğrendik ki, aslında hiçbirimiz ne komünist, ne de faşist mişiz!
Saf ve iyi insanlarmışız yalnızca!

Belki kullanılmıştık, evet; fakat yüksek gayelere tutunarak yaşamıştık kendi ahvalimizce!

Bugün gençlerin hiçbir gayesi yok!
Eğlenmek dışında…
Varsa yoksa eğlence…
İngiliz filozof Carrel (Kerıl) ne demişti:
“Gayesi olmayan bir hayat, eğlence bataklığına akar!”
Müzik. Işık.

24. Bayramlar

Bizim zamanımızda eğlenmek, uzak ve ayıp bir iklimdi.
Eğlenceye, ne zaman, ne de imkan bulabilirdik.
Bir tek bayramlarda eğlenebilirdik biz!
Belli mahallelerde bayram yerleri kurulurdu o zamanlar. Kızlar, oğlanlar, çoluk çocuk herkes oraya akın ederdi. Biz, bir tek o bayram yerlerinde eğlenebilirdik!
Fakat en önemlisi, bir tek bayramlarda iki habbe kız yüzü görürdüh!

Hatırlıyorum; bi Ramazan bayramında, benbiye böyle radar kimin etrafı tarıyam; bi bahtım elıdolaba (=dönmedolap) bi kız binmış! Abooo! Afat Allahma! Gözler kadeh kimin… Öyle böyle mi; sürme de çekmiş, nasıl kara… Kömür kimin… Bi bahsa, ğrizu patlıyacah! Yalavuz (yalnız) gözleri mı? (Durur) He, yalavuz gözleri! Çünkü öyle bi bürüklenmiş (=yüzünü peçeyle kapatmış) ki, bi gram desey başka bi terefı görünmi! Bi tek gözleri var ortada; ben de mecburi onlara kitlenmişem! (Büyülenmiş bakışla) A, böyle bahiyam gözlerine! Bu arada benbiye degişik şekillere giriyem: Bi Kılark Geybıl (Clark Gable bakışı yapar) kimin olyam, bi Kadir İnanır, arada Yılmaz Güney…
Müzik.

Ben boyuna bahyam da, Onun benı gördüğü yoh! Başka alemlerde…

Eskiden zatana kızlar bize heç bahmazdı. Öyle zoruma giderdi ki…
N’olmış yanı, bi sefer bahsay, gülsey; degil mı; yanı insan bi fekirı (fakiri) memnun etse, Allah katında da sabaptır (sevaptır) ha! Degil mı!
Yoh; heç bi kız bahmazdı; zavallı erkekler de ha böyle duvar dibinde, meik (=kuzu) kimin durırlardı! Kız bi bahsa, kurt olmah kolay!
Erkeklerin o halına kim bahsa yüregi yanar, merhamete gelirdı! Benım bile yazzığım gelidı onlara; bi ara benbiye dedim; “yarabbi keşke benı kız yaratsaydi; Allahma, ha bı erkeklerin her birine en az bi sefer… gülürdüm!”
Allahtan, Cenab-ı Hak, kulın her söyledığına kulağ asmi! Yerine gögüne kurban olım!
Müzik.

He; kız biye bi habbe desey bahmi! Hama ben bu sefer niyetliyem! Muhakkak bahtırmağım lazım!
Ne yapım ne yapım…
Tuttım, elıdolabın yapışığındaki kendirli leyliye (=kendirli salıncağa) bindim.
Biner binmez de leyliyı öyle bi uçırdım ki, nerdeyse takla atacağam! Bayramdaki herkes durdı, benı seyredi! ‘Helal olsın’, deyen, çeppik (=alkış) çalan…
Herkes biye bahana çin (=kadar), mecburi O da bahtı! Hahoooo, benı bi gördü, Allahma aynı elektrik çarpmışa döndü!
Belli ettirmemah üçün de hemen üzını o yanı çevırdı!
Hama ben elektrigi aldım. Kız biye vurıldı; bu belli bi şey! Kesin yanı!

O aşknan ben kendirli leyliyi öyle bi itikledım ki, leyliçi en son dedı; “la bı fize (füze) mıdır oğlım, uçacah mısan; direkler sallani, acıh yavaş!”
Dinliyen kim…
Gerçi bi yandan da düşünyem; benim böyle şeylerde heç şansım yohtır! Gökten Arzu Okay yağsa, biye Kazım Kartal düşer! Yanı bu kız nasıl benı begendı, ikidebir dönüp dönüp bahi, taaccüp edyem! Neyse, demah ki, bu sefer şeytanın bacağını kırdıh! He he!
Müzik.

Ben son sür’at sallaniken bi bahtım, elıdolabın sehepsı (sahibi) dedı; “babayız geldııı! Hade enın!”

Vüla bu ne!
Kız, endı gidi! Dönüp dönüp biye bahi; yani ki gel deyi…
Hama ben enip de gidemiyem arhasından! Leyli bi kere ğızını (hızını) almış, ediyem ediyem durmi!
Şansa bah la; binde bir bi sevgili bulmışam, şindı O da göz göre göre gözden kaybolacah, eyi mı!
Nasıl edım!
Leyliçiye dedim; “abe hele durdır bunu, pohi yim (yiyeyim)!”
Dedı; “seni babay gelmedı ki, daha var!”

La, ne babası, ne anası; kız gidi oğlım, kız… Allahi var mı!
Demah ki o hersnen (hırsla) daha leylı durmazdan benbenı aşşağı atmışam!
Dizim, dirsegim parçalandı, bayramlığım haram oldı, hama olsın! Canı sağolsın kömür gözlümün!
Yerden kahar kahmaz; yallah, lingo kurban…
Aynı tırtıramenço kimin gidyem arhasından!
Kız kaça kaça gidi, giderken de boyına biye dönüp bahi! Her bahtığında benım de eyağım illehim bi daşa tahıli!
Düşyem, gene kahyam…
Get get get…Yıldız Meydanı’nda yetiştım genne (kendisine)!
Tebii bizim zamanımzda kıza yetişir yetişmez hemen konışamazdi! Sürati düşürüp arhasından getmağa devam ederdi! Ben de bu şekil gidiyem benbiye…
Kalbimden deyem; ‘hele bahım, evlerı ne tereftese, devrisi gün sebbehten kapılarının ögünde beklerem; ahşama çin (=kadar) helbet çıhar!’

Bahtım bu, bizim mahliye (mahalleye) girdi!
Dedım; “eyı; demah ki mahle şenigiyıh! Hoş!”
O gidi, ben gidiyem!
Bi bahtım, hooop bizim zuvağa daldı!
Vüla dedım; ‘adamın şansı bi kerezden (=bir defadan) nasıl bu kadar döner! Helal olsın Allahıma! Yarabbi keremiye şükür!’
Kız gettı gettı, hoop, bizim tetirbiye (=çıkmaz sokağa) girdi!
Vüla dedım, n’oli!
Daha demağıma kalmadı, bi bahtım, kapımızı açtı, içerı kaçtı;
“aneee, abem benı vurmağa geli, yetiiiiiş!”
Müzik. Işık.

Çoh şanssız bi gençlıh yaşadıh biz!
Bizim zamanımızda, flört, şu, bu yohtı!
Bir kızla tanışmak, konuşmak; çok zordu, çok…
Kızlar, bir buz dağı gibiydi o zamanlar; güneşte bile erimez, vakur ve sert dururlardı!

Fakat bugün iklimler değişti; buzullar hızla eriyor!
Bu yüzdendir ki, en zor kız, iki günde çözülüyor; birinci gün kafede, sıcak bir şeyler içerken, ikinci gün de evde, sıcak duş alırken…
Müzik.

Herkesin sevgilisi yoktu bizim zamanımızda!
Sevgilisi olan adam, haklı olarah kendini nimetten sayardı!
Oturup kalkması, konuşması, herkesten farklı olurdu ister istemez!
Millete bu şekil bahardı (küçümseyem bakış)! Kimse yanına yaklaşamazdı!

“ha ha, bah gidi!”
“La bu, O mu yohsa?”
“O ya, ne zannetti! Yeriyışını görmi mısen!”
“Gidip şeyini öpah mı, elini!”
“Heç bize öptürür mü oğlım!”
Müzik.

25. Artiz Cello

Ama ben hiç olmazsa bu konuda şanslıydım! Çünkü Artiz Cello’yı tanidım (tanıyordum)!
Cello, iki sene kadar İstanbulda bi lokantada komilıh ettığı üçün, geni gennı (kendi kendini) acayip geliştirmiş! Urfa’ya döndüğünda gensını hemın (hemen) danışman yapmışlar; kültür-sanat danışmanı…
Bi kerıpçe (garipçe/İstanbul Türkçesi) konuşması vardı… Allahvekil benem deyen Türk Dil Kurumu üyesı, karşısında lal olırdı! Gerçi gensı (kendisi) öyle ohımış yazmış bi adam degildı! Sanat nedir; nasıl yapılır; felsefe, edebiyat, psikoloji… bunları bilmezdı! Hama Urfa’da sanatçı olmah üçün de bunlara lüzum yohtı! Bi lohma dili dönise, tamam; ya belediyede konservatuvar müdürü olursan, ya da şehir tiyatrosu yönetmeni!
Cello o zaman belediye başkanınan (sıkı fıkı işareti) ha böyle! Şehrin ileri gelenleri arasında sayıli!
Cello geni genne (kendi kendine) öyle hoş şekil de yapmış ki; saçları kadim biriyantinli; ayağında İspanyol paça pantol; çininde (=sırtında, omzunda) körüklü köynek (gömlek)… Böyle bahti mı; heee; ağe beli; artiz kimin Allahma!
Müzik.

Neyse; Cello komilihtan, Urfa’ya gelip tiyatroçı oldı ya; etrafı böyle vığır vığır kız kayni!
Benim kimin fakirler, uzahtan ha böyle bahiy: (kedi gibi yalanır)!

Cello’nın en önemlı hususiyetı, kızlara karşı çoh rahat…
İstanbul’da bi sürü şey örgenmiş zalım oğlı zalım; kadın ruhunu aynı avucının içi kimin bili; nerde sağa dönülecah, nerde vitese atılacah… Hepsinde ayrı ayrı ihtisas yapmış; bili!
Öyle bi pratiklığı vardı ki; temsil, normal bi Urfalı, bi kızı, Canlılar Pastahanasına bi bıçıh-iki senede götürebilise, Cello, bilemedi, altı-yedi ay sonra kıza az bülbül yuvası üstüne dondırma yidırırdı! Bi bahardi kıznan birabar pastahanadan böyle çıhi: (dişinin arasını temizleyerek çıkışı)!
Çoh pratiktı, çoh…

Neyse; ben Cello’ya durımımı aynattım!
Dedım; “Cello oğlım; bah bunun ayıbı yoh; cigerım gözüki! Acıh benı bi kıznan ustıfıl et (=hemhal et, kaynaştır)! Hemın sababa (sevaba) girersen, hemın de, ne var oğlım; emmıoğlı degil miyıh! Anay- babay heyrıne olsın bı da!”
Cello, hık, mık… zor da olsa kabul ettı!
Aboooo! Keyften uçyam… Daha gözüme yuhı (uyku) girmi!

Her övle (öğle), ciger yidıryem gensine (kendisine)!
Cello bi yandan cigere vuri, bi yandan da (apış arasını karıştırır) arşivini karıştıri; “şindı siye esmer mı bulah, sarışın mı; nasıl bi şey istisen; aynat (anlat) ki, ona göre bi tene ayarliyah (ayarlayalım)!”
“Lo Celal; sarışınmış, esmermiş mühim degil; daştan yımışa… yav orta hallı bi şey olsın, idara eder! Öyle çoh şey yapma, inceleme yanı o kadar!”
“yanı deyisen uzun boylı olmış, kısa boylı…”
“Lo he he; heç fark etmi benım üçün! Emin ol!”
“E, tamam elısı (öyleyse)! Hele bi Portalin (bir gazoz markası) söyle içah!”
Müzik.

Cello, her öğlen ‘tamam’ deyı, hama, günü güne sati; heç bi hareket göstermi gavat!
Bahiyam, her gün yanına havla (helva) kimin kızlar geli; kızlarnan konışi, neşşe yapi…
Yanaşıp deyem;
“hade Celal abe, ne durisan; bah bırda seni bekliyem taman!”
Cello döni, deyi; “bu siye olmaz!”
“Vüla nesi olmi oğlım; kız fıstıh kimin; şorigimi silmahtan damağım kurıdı; Angut he vallahi!”
“Yav sen benı dinle; bu siye olmaz!”

Cello’ya fazla hakaret de edemiyem, işim düşmüş ya! Onun üçün küfür edecahsam kalbimden ediyem; ‘anayı baci ahmet naci Cello.’; hama yüzıne karşı, ‘Angut’, bilemedi ‘Şıhşelle’ (bir kuş türü) filan deyem ki, zorına gidip hırt etmesin kaşmer!

Genne (kendisine) her gün yavraliyam:
“Hade Celal abe; bah bı kız hoş işte; tanıştır benı!”
“Bu siye olmaz!”
“Niye abe?”
“Bunun babası eskiden Ermenimış!”
“Vaaa! E, tamam elısı!”

Ne deyim!
Böyle böyle günler geçi!
Cello bülbül yuvası yiyıp, boyuna arşivini karıştırmahtan me’de (=başka) heç bi hareket göstertmi!

“Celle, bah, bı kız da hoş ha! Acıh benı tanıştıri mısan?”
“Nırç! Bu siye olmaz!”
“Niye olmi Celal abe?”
“Bunun anası cingana (çingene)!”
“E, niye ben anasını mı… tanıştır deyem siye! Allah heyri (hayrını) vere Celal abe; (içinden) anayı baci ahmet naci he vallahi, yantırı oğlı yantırı! La var ya, siye işim düşmiyecahtı…”

Velhasıl Cello, gensine yidırdığım o kadar cigere, bülbül yuvasına karşılıh bi yuva kurdırmadı biye!
Devrisı gün böyle dalmış gidiyem; bi bahtım; Cello, yanında o cingana dedığı kız, bi Murat 124’e binmış, Devteşti’ne teref gidiler!
Ayna dinle ki, Cello, biye her ‘olmaz’ dedığı kızı, devrisi günü bağa götürüp gendı arşivine katimış!
Işık. Müzik.

26. Nayıf

Nayıf bu şanslı kullardandı, Allah rahmet etsin!
Miyeser’e aşıktı! Ama öyle böyle degil, deli kimin…
Miyeser de Onı sevi!
Hama bi kere bile öptürmi gensini (kendini)!
Bizim zamanımızda sevgiliden öpücük almah, ayemef’(imf)den borç almahtan daha zor…
Avrat, öz hakiki herifine verirken bilene, on sefer düşüni:
“Verım mı, vermiym mı! E, dı gel gel; öyle mehsım mehsım (masum) durıp bahisan, üregim kaldırmi!”
(Kocanın sırıtarak gelişi:)
“Dudahtan ha!”
“Hele yeri get o yanı! Dudahtanmış! Döyüsün enigi!”

Aynıyacağiz, öyle, şimdiki kimin sebil degildı öpücük!

O sebepnen bizim Nayıf yavrali-yahari, heç:

“Kız n’oli; babay heyrıne acıh, valla bi sefer, yanahtan deyem taman!”
“Biye ne; hanı benı istetti mı ki, bi lohma öptürüm!”
“La vallahi evlenecağıh; iş buldığım kimin senı istediyem! Dinime-imanıma…”
“E, hele istet, sonra düşünürüh…”
“Kız bah, ahımı alisan ha, Miyeser!”

Miyeser heç dinlemi…
Nayıf, hersınden (hırsından) kuduracah!

Bi müddet sonra, eyi kötü bi iş buli Nayıf!
Hemen o hafta anası gili gönderi…
Kızı veriler neyse!
Nayıf, deyi; “bah, anay gil verdı; hade sen de ver!”
“Hele gözüme bah; sen benı zuvah kızı mı zannetti; helalım mısan ki veryem!”
“Kız aman-duman…”

Yoh; Miyeser, öptürmi gensini!
Böyle böyle, aylar geçi!

Nayıf bi gün bahi, karşıdan Miyeser geli! Geli hama nasıl; üst baş yırtılmış, saçı başı dağılmış! Perişan bi vaziyette! Üstelik iki gözü iki çeşme…
Kaça kaça yetişi, deyi; “N’oldı siye böyle Miyeser; bu ne hal?”
Kız ağliya ağliya; “biye tecavüz ettiler Nayıf! Nammısım, her şeyim gettı! Ben ne ederem şindı!”

Nayıf böyle bahi (şok bakış):
“Tecavüz ettiler?”
“He, Allahlarından bulalalar; ben ni yapım şindı Nayıf; hangi külhanın külünü başıma eliym!”

Nayıf’ın eli ayağı titremağa başli!
Öyle bi hersleni! Öyle bi hersleni, delı olacah!
Döni deyi;
“Tıffi seni sıfatiya he vallahi; ben bi lohma istedım vermedi; bah, millet sehenın (sahanın) dibini siyırmış!”
“Nayıf, kurban Nayıf!”
“Nayıf ağziya sıça seni! Allah böyle buldırır işte insana! Kimin ahı yerde kalmış! Yeri get hade yanımdan, lanetullahi aleyh he vallahi…”
(Kısa bir süre sonra Onu durdurur:)
“Hele bi dekke (dakika) bi dekke; dedi, artıh bakire makire degilem mı?”
“He Nayıf! Ölsem bından eyidır artıh!”
“Yoh yoh; öyle söyleme le! (Çevreyi kolaçan ederek kızı götürür.) Hele gel; bu harabiya (harabeye) çin (=kadar) gidah (gidelim)! Orda daha rahat konuşırıh!”
“Daha yengi harabadan gelyem Nayıf! Niye benı tekrar aparisan?”
“Hüs hüs (sus)! Zatana birincılığı haha (=başkalarına) kaptırdıh; bayrı (bari) tabelaya girah (girelim)!”
Müzik.

Nayıf o gün tabelaya girdı; o hafta sonu da gerdeğe…
Böylece söz verdiği gibi Miyeserle evlenmiş oldu!

Bizim zamanımızda ahde vefa (=söze bağlılık) diye bir şey vardı!
İnsanlar söz verdiklerinde bunu mutlaka yerine getirirlerdi!
Söz ağızdan çıkardı çünkü…
Ve namusa dahildi…

Beş dakika aramız olacak, aradan sonra söz, yine burda olacağım!
Işık. Müzik.

Perde

Perde 2

1. Rahatlık…

Söz verdiğim gibi geldim!
Rahatınız yerindedir inşallah!
Gerek yerinde ola! Bizim zamanımızda böyle lüks koltuklar yoktu!
Tahta sandalyelere otururduk biz. (Arkadaki tahta sandalyeyi işaret eder.) İşte bunlara… Evde, işyerinde, düğünde… hep bu sandalyeler olurdu.
Tabii bu sandalyelerde öyle uzun müddet oturulamazdı. On dakka sonra af buyırın, götümüz ağrırdı! O vahıt kimseye belli etmezden, böyle bu şekil (kalçasının bi tarafını kaldırarak gösterir) bi çenedını haviya kaldırırdi. Dikketnen tebii! Çünkü Urfalılar beladır; gördüler mi, affetmezlerdı;
“Cıddo heyrdır, bi terefi mı kahtı?”
“Yoh kırif (kirve); ben biye birezım yellenım dedım!”
“Yoh yanı; yapabilecağımız bi şey varsa?”
“Babaya rahmet, şindılıh yoh!”
Müzik.

İnci sineması vardı bizim zamanımızda; (sahnedeki tahta sandalyeyi gösterir) sandalyeleri aynı böyleydi, tahta!
Üstünde otırıp da ağız dadınan (tadıyla) bi film seyredemezdıh!
Kadim böyleyih (sağa sola eğilerek kalçasını kaldırır).
Aksine, beş film birden oyni o zaman; sebbeh ezanında giriyh, yatsı ohındı mı çıhih…
Yoh; o, araya parça attıhları dönemi demiyem! Bu dedığım ondan evvel…

He yav, ‘parça’ dedim de… neydi esseh o vahıtlar!
Baharsız afişte Allahına kadar bi karate filmi; içeri bi girirsız, karaetlı bi zenci beyaz birinen güleş (=güreş) yapi… Vüla hanı karate filmiydı bu?

Bi gün heç unutmam, bennen Neco, bazar günü geziyh! Elimizde de Brucelle’nin zencirlı degeneginden… Necar bazarında hususi yaptırmışıh!
Biz bize salliya salliya İnci sinemasına geldıh. Afişte ne görsah eyi; Brucelle’nen Wangyu Tırfındır’nan hestehana kimin karşıma karşı durilar!
‘Brucelle’ dedi mı benım kanım çekili; ‘Wangyu’ dedi mı de Neco parpazli!
Hemen haftalığımızın yarısınnan iki tene bilet alıp, içerı daldıh!

Film başlamış; göz gözü görmi!
Bi bahtıh, bi adam el fenerinı gözümüze tuti! Yer gösterici Cezmi:
“Biye teref gelın; biye teref gelin!”
Vüla zatana bi şey göremiyh, işığı da vurana çin (=kadar), ciyp (=daha beter) gözümüzün elifı suvandı!
Dedım;
“La oğlım, kapat bını! Nedir tutmışsan gözümüze!”
Söylemez olaydım!
Herif, hecin (=dev) kimin; “benim kadar kaç tene oğli var vülan”, demağınan hücum etmağı bir oldı!
Fakat Allaha bi verdığım varmış ki, adam o karanlıhta bennen Neco’yı karıştırdı! Bam-güm, pat-küt Onı vuri!
Ben hemın bi sandalye bulıp usılnan oturdım! Öyle bi oturdum ki, gören benı düneginden beri otıri zanneder!
Adam Neco’yı vurdı vurdı; sona da dedı; “dı hade, bahşişi ver, sonra da efendı kimin otır!”
Müzik.

Bizim zamanımızda öyleydi!
Film seyretmah istiyen ögde bi ton dayah yir, sona da üstüne bahşiş verirdı!
Zavallı Neco bulamaç kimin geldı yanıma!

Dedim; “nerdesen oğlım; iki saattir senı ariyam!”
Neco’nın dili ağzının içinde dönmedığı üçün, cevap veremedı!
Biz filme daldıh.
Brucelle bi vuri, sinamanın yarısı yerinden fırli!
‘Hey’ çeken; ‘Allahi sevim, geçir ağzının ortasına’…

Bi müddet sona bizbizi öyle bi kaptırmışıh ki, sinemadaki Brucelle’çilernen, Vang Yu’çılar birbirimize girdih.
Filimde ne yapilarsa biz de aynısını yapiyh!
Zımzırıh, sille, tekme, degenek… Vuran vurana!
‘Dişun, buho, buho!’
Sandalyeler havada uçi!
O karambolde benden zeif (zayıf) bi tenesını gözüme kestırdım, gettım gettım, çenesıne bi zımzırıh (=yumruk) geçirdım, çocıh havada uçtı uçtı, sonra güm ettı yere düştü; bahtım Neco’mış!

Dedim, oğlım gel biz sandalyenin altına girah en eyisi; böyle olmi!
Dedi; “he lo; kafamdan kan geli zatana!”
Biz daha sandalyenin altına girecağıh, bi bahtıh millet aniden durdı. Deyisen hamamın suyı kesildı! Çıt çıhmi! Benbiye dedım, zahar gene 12 Eylül oldı!
Neco biye perdeyi gösterdı; “filme bah!”
Bi bahtım… Vüla o ne!
Abooov! “Bı film nerden çıhtı Neco? Tamam; bunda da degenek var hama… Neyse, hele bi lohma seyredah, belki daha eyi aynarıh!”
(Meraklı seyrediş)
“Neco?”
“Ha?”
“Dedi Vangyu mı daha eyi vuri, Brucelle mı?”
Müzik.

İşte, beşer dakikalık parçalarla tanışmamız ilk böyle oldu!
Başlangıçta, sevdiğimiz filmler için katlandık o beş dakikalık parçalara.
Fakat bir müddet sonra beş dakikalık parçalar için filme katlanmaya başladık!

Sandalyemize oturur, asıl filmimizi beklerdik, yani parçamızı!
Bazen gecikirdi… O zaman hepimiz sabırsızlanırdıh!

“La makinist, avara etme bizı, işımız gücümüz var!”
Müzik.

2. Satır Beko

Geriye bakınca acısıyla tatlısıyla hoş bir dönemdi gerçekten!
Daha çok acısı aklımda gerçi!
Tamam, film seyretmah hoş, hama o sandalyeler…

Neler yaşadıh neler…
Bilenler bilir; tahta sandalyeler tez laçkalaşırdı! Üç-beş oturdiz mı, başlardı; ğırç, ğırç…
Vay mı ki senseni üstünde hafif bi oynadasan, hemen bi terefi dişlerdı! Sen caniyın ağrısından zıpladi mı da, eti kupadırdı bı döne (bu sefer)! He ya!

O zamanlar, kim hakiki kurredır (=kabadayı), kim degildır, bı acıya dayanmağınan ölçülürdü!
Heç unıtmam, bi gün kahvede biz bize sıfır oyniyh; yanımızda bi sandalye boş! Kimse otırmamış, çünkü vukuata müsait! Ha böyle ağzını açmış bekli; biri otırır otırmaz hef (köpek ısırması) edecah!

Neyse, biz böyle oyın oyniyh, bi bahtıh Satır Beko geldi.
Beko, namlı kurrelerden!
Bekir, böyle bi fistan geymiş. Eski adamlar, bilirsız, böyle uzun, beyaz fistan geyerlerdı! Karşıdan işıh vurdı mı eninı boyını rehet rehet ölçebilirdi! Çünkü fazla sıhıntıya gelemedıhları üçün alttan bi şey geymezlerdı! He ya, hulhları çoh dardı eskilerin!

Bekir sandalyeye otırdı!
Kalbimden deyem, Allahvere teprenmiye! Çünkü insan bi kıyas otırdı mı kolay kolay bi şey olmazdı!
Neyse, herkes başladı merhabiya:
“Bekir merhaba!”
“Merhaba ahuy merhaba!”
“Ağe merhaba!”
“Ehlen Cüm’e, merhaba!”

En son sıra biye geldı. Söylim mı söylemim mı; çünkü ben Bekir’in birezım arhasında oturyam, korhiyam merhaba vermah üçün biye teref döne!

Mecburi dedim; “Bekir abe merhaba!”
Bekir, bahtım biye teref döni!
Hahooo, nasıl edım; daha deyecağam; “abe eli ayaği öpüm dönme!” Hama geç kaldım. Bi bahtım sandalye dedı ‘ğirçç’!
A, o dekke (dakika) Bekir’in feryadı arşı tuttı: “Hahoooo! La kurtadın benııı! Ayağizın altını öpüm!” Bağıri, nasıl bağırmah…
Mir uzay istasyonında demişler, ‘bu ses nedir böyle, Köroğlı Kahvesinden geli!’
Ayna dinleki, Bekirin soyhası tahtaların arasına sıhışmış, onun üçün bağıri!
Biz o gece Bekir abeyi kurtattıh kurtatmasına; hama artıh satırı yohtı!
Müzik.

Bilmiyem dikket etmiş mısız; eski adamlar iki kısımdır; bi kısmının götü düzdür; hepi o sandalyelerin belasına, hanı dişliyip dişliyip kupadi dı ya!
Bi kısmı da hadımdır!

(Arkasını dönüp gösterir) Elhamdülillah, ben birinci gruptanam, şey olmasın!
Müzik.

3. Tüketim çağı

Sizin böyle bi derdiz yoh tabi; rahatsız maşallah! Hele altyızda o sandalyelerden olaydı,
görürdüm sizi!
‘Rahatlık’ falan dedim ya, bizim zamanımızda insanlar, bugünkü kadar rahat düşkünü değildi!
‘Kanaat’ diye bir şey vardı çünkü eskiden; ‘şükür’ diye, ‘rıza’ diye bir şey vardı!
Bundan dolayı bugünkünden çok daha mutluydu insanlar!

Dervişmeşreb bir yanı vardı hayatımızın.
Altımızda bir çul, sırtımızda bi hırkayla ömür geçirirdik…
Mütevekkil, müteşekkir dururduk, hayatın kenarında!

Ne varlıkla sevinir, ne yoklukla yerinirdik!
Elimizdekilerle yetinir; fazlasını istemezdik hayattan!
Bugünküler gibi tüketim delisi değildik mesela!
Böyle yetiştik biz!

Müzik.

Bilenler bilir; bu, ‘tüketim’ dedikleri, öyle bir hastalıktır ki, zaman içinde insanı doymak bilmez bir canavar yapar! Önce çorap, gömlek, pantolon vs. tüketmeye başlarsınız; giderek de etrafınızdaki insanları…

Biz, tüketim vahşetini yaşamadık Allahtan…
Lüzumsuz ise bir şey almazdık!
Hatta lüzumlu ise de almazdık çoğu zaman!

“Ane (anne)?”
“Nedir?”
“Deyem acıh o vitrindeki ezyeyi (=elbiseyi) alsam, hanı o dallı-güllü vardı ya… Bayramda geyerdım?”
“Hüs kız; niye çırpah mısan (çıplak mısın)? Alsam benbiye allam; görisen üstümdeki teee gelinlığımdan kalma. Daha sebbeh gene bi yamalıh ettım burasına!”
“E, e! Yarabbi bu karanlıh günler tez geçip gideydi de, o muhteşem tüketim çağı geleydı bir an evvel!”

Tüketim çağı geldi; fakat muhteşem bir karanlıkla…
Müzik.

Biz kendimizi yoklukla terbiye etmiştik belki; fakat ne kadar mutluyduk!

Bugün, mutluluğun reçetesinde, üç kalem ilaç yazıyor: Daha çok iste, daha çok tüket ve asla yetinme!
Doktorumuz; ne kadar çok tüketirsek o kadar mutlu olacağımızı söylüyor!
Herkes böyle söylüyor, herkes…
Tabii biz de inanıyoruz!

Fakat; karnımız tok olduğu halde, tıkınmaya devam etmemizin açgözlülük olduğunu ve bize bir fayda sağlamayacağını kimse söylemiyor bize!

Ayağı olmayan insanlar varken, kendimize her ay bir çift ayakkabı almanın utanç verici bir şey olduğunu kimse söylemiyor!

Bir yazlık alıp, önümüzdeki yazı, güneş, deniz ve güzel bir kız üçgeninde geçirmenin; bizi, örneğin bir hastaya yardım etmekten, bir düşküne el uzatmaktan daha fazla mutlu edemeyeceğini kimse söylemiyor!

Bugün insan, çok şey istiyor hayattan!
Öyle şeyler istiyor ki, şaşırmamak elde değil!
Kezuz (gazoz) ağacı istiyor mesela!
Yav kezuz ağacı var mı, babaya rahmet! O bizim zamanımızdadı!
Müzik.

4. Mahmude Şame

Neler istemiyor ki insanoğlu…

Ha (=işte) mahle konşımız Hec (hacı) Mahmude Şem’ullah!
Biz Ona kısaca ‘Mahmude Şame’ derdıh! Eskiden bi Şam eşegi varmış bunun; gensi (kendisi) de aynı ona benzermiş!
Mahmude Şame, yetmişüç yaşında, dörd arvad eskitmış; fakat gene de takla atmah isti!
Deyisen; ‘Hecı emmı olmaz; yetmiş senedır digdigiş edisen zatana! Atacaği kadar takla atmışsan; bından sonra beli frik (belin fıtık) olır!’
Deyi; ‘biye ne; hah (=başkaları), hepı ati!’
‘Hah ati, hama onlar genç! Seni yaşi tutmi, babaya rahmet!’
‘Ne yaşı; ha bu bahar geldı mı kuzılarnan birabar kırpılacağam, vel!’

Ayniyıp dinlisen ki, birileri Hecci’yı fena dürtmüş; ‘heyati yaşa’, demiş; ‘insan kaç kere gelir dünyaya’, demiş, ‘ye, iç, eğlen…’ demiş! Demiş oğlu demiş…
Hecci de hepimiz gibi inanmış buna!

Bi gün gensini (kendisini) kenara çektim. Dedim, ‘Hecı emmı, sen bizım pirimizsen; gerek ağır, otırahlı bi adam olasan! Urfalı birine böyle şeyler yakışır mı yav!’
Dedı, ‘ben Urfalı degilem ki!’
‘Ya?’
‘Şanlıurfalıyam ben! Biye bından sonra ‘Şanlıurfalı Mahmude Şame’ deyin!”
Müzik.

Bahtım, Hecci kaptırmış, gidi; durdurmah mümkün değil!
Öyle bi kaptırmış ki; aynesi elinden düşmedığı gibi, bi yerde otırır otırmaz, her bi cebinden ayrı bi kozmetik ürün çıhadi; temsil seet cebinden, göz altı kremı, çeket cebinden göz üstü kremı, arha cebinden gö(t)z içi kremı…

Parası da çoh ya, bi gün gidi genı genne (kendi kendine) botoks yaptıri, devrisi gün liposekşın; olmadı, bi tereflerıne silikon…
Böyle böyle girmi-ottız yaş geriye attı gendini!
Zuvağa çıhtı mı, böyle jinet (jilet) kimin gezi!

Bi gün dediler; “Hecı emmı Ankari’ya getmiş!”
“Heyrdır?”
“Hestehaniya yatacahmış!”
“Yoh lo?”
“He ya!”

O yaşta bi adam heste oldı mı, hadise bitmiştır! Kesin ölür!
Kalbimden dedım; ‘Allah adama böyle buldırır işte; yetmişiden sonra azarsay, gözi teneşırde açarsan! A, şindı get münker-nekir meleklerine hısap ver bahım!’
He he, eyi oldı; cemiyete kötü örnekti yav!

Fakat bi kaç gün sonra yohlığı yüregimı burhtı!
Tamam birezım temehtı memehtı, hama, Şanlıurfalı Hec Mahmude Şame bı mahlede bi teneydı!
Yazzıh!
Müzik.

Aradan bi müddet geçtı, bi gün zuvahta gidyem, bi bahtım dediler; “Mahmude Şame gelmiş, kahvede otıri!”
“Vüla esseh mı?”
“Emin ol! Hama çolıh çocığa izletmeyin!”

Kaça kaça kahveye teref gettıh!
Hahoo; bu ne!
Ya hafiiiz!
Ben ha böyle (komik bir şaşkınlık) şoka kaldım!
Hecci (Hacı), kahvenin ögünde bi çadır kurmış, Allahvekil Türk Kızılayı öyle çadır açamaz!
Benım iki boyım kadar!
Çadırı görene çin, hepimız üzımızı o yanı çevirdıh!
Ayna dinle ki; Mahmude Şame, Ankara’da geni genne (kendi kendine) ha böyle bi mutluluh çubığı tahtırmış!
Müzik.

Bikaç gün sonra dediler Hecci bi arvat bulmış, evlenecah!
Dedıh; “vüla hangi arvat o kadar şeyi, af buyır, şey eder!”
Dediler; “hulhı geniş Hedice dayze!”
“Hah”, dedih, “elısı (öyleyse) oldı!”

Tuttıh ögde bi asbap gecesi yaptıh buna.
Arhasından kına gecesi; soyna (sonra) nikehtır, dügündür, gennı (kendisini) gerdege koydıh neyse.
Böyle herkes derin bi nefes aldı!
Bizbize tetirbenın başında birer cığara yandırdıh, böyle ayağ üstü muhabbet ediyh, daha on dekke (dakika) olmuş olmamış, bi bahtıh Hedice dayze, ağliya ağliya çıharı çıhtı.

Mısso dedı; “size sölemedim mı; Hedice dayzeyin hulhı o kadar geniştır, hama gene de tahammül edememiş demah ki! E, haklı tebii, biz de yerinde olsah…”
“Hele hüs oğlım hüs; biz niye yerinde oliyh, Allah hafzemin!”

Hedice dayze’ye döndüh; “heyrdır dayze? N’oldı böyle?”
Dedı; “tıffi; o kadar heves etmiştım; yarı bıçıh kaldı!”

Ayna dinle ki; Hecci (Hacı) takla atiyken, birezım hemsız (=hesapsız) atli, kabırgasını kıri! Yatağın üstünde şehadet getirmezden geberi!
Allah rahmet etsin!
Hedice dayzenin hulhı, bı hadiseden sonra öyle bi dar oldı ki… Her şeye kızi, bağıri; aynı kaynana Semra hanım kimin na’let bi avrat oldı!

Tebii esas, olan Mahmude Şameye oldı. Kanaatsizliğinin bedelini ağır ödedı!

Gerçi, tamam birezım temehtı memehtı, hama gene de, Şanlıurfalı Hec Mahmude Şame, bı mahlede bi tenedı (taneydi)!
Müzik.

Hecci’yı yahamah üçün hoca geldı. Ölüyü soyınca bizim kimin O da lal oldı:
Mahmude Şame, Ankara’da, yalavuz çubuh tahtırmamış soyhasına; bi de dögün (dövme) yaptırmış: ‘Şanlıurfalı Hacı Mahmude Şem’ullah’

Hoca dedı; “böyle olmaz; bı çubığı çıhatmağımız lazım; bu şekil Allahın huzurına giderse, gendisi için de, bizim için de iyi olmaz!”
Mecburi çubığı çıhattıh.
Çıhadana çin, ‘Şanlıurfalı Hacı Mahmude Şem’ullah’, oldı siye ‘Şamaşullah’!
Müzik. Işık.

5. Ölülerimiz

Mahmude Şame’yi gömdükten sonra herkes işine gücüne gettı! Gerçi bi yer kiralanarak üç günlüğüne taziye yapıldı! Fakat sabah sekiz ahşam beşbuçuk şeklinde mesai yapıldığı için günlük yaşama pek bi zarar vermedı ve üçüncü günün mesai bitimine doğru tamamen unutuldu!

Bizim zamanımızda insan, öldükten sonra da yaşardı; evin o her zamanki köşesinde; her zamanki minderde, her zamanki gibi gülüp konuşmaya devam ederdi bizimle!
Toprağı kalbimizdi ölenin; Onu yaşadığımızca bağrımızda taşırdık bu yüzden!
Bir zamanlar nefesiyle ısındığımız insanı soğuk mezarlığa atar atmaz, sıcak yatağımıza dönmezdik biz!
Üstümüze sinmiş tozunu silkelemezdik ölümüzün, son yükünden de kurtulmak, hayatı daha hafif yaşamak için…
Ve şu üç günlük mesainin bir an önce bitip de, işimizin başına döneceğimiz anı kollamazdık, ilk andan itibaren!
Müzik.

6. Şeker yiyememek

Bizim zamanımızda büyük hakikatlerin idrakinde yaşardı insan!
Bu yüzden kanaat vardı, evet!
(Fonda müzikle)
Yaşadığına şükrederdin, her nefesinde!
Ve daha fazlasını istemezdin, elindekinden!
Daha çok isteyerek, daha mutlu olunmayacağını bilirdin çünkü!
Büyük hakikatlerin idrakinde yaşardın eskiden!

Fakat bugün, büyük hevesler içindesin!
Unutuyorsun ki, her ömür biter; her şey son bulur; bir seninki değil; herkesinki…
Senin de ömrün biter; herkesinki gibi; fakat biterken, olabildiğince yaşanmış koca bir miras bırakır sana! Neden yetinmezsin! Yaşadığın onca şeyi neden yok sayarsın!

Yaşayabildiğin kadar yaşanmış bir hayat bıraktın geride!
Senin yerinde kim olsa aynı hataları, aynı doğruları yapardı!
Neden yeniden yaşamak istiyorsun Onu!
Bu defa başka hatalar, başka doğrular yaşamak için mi; bir anlamı var mı bu tekrarın?
Müzik.

Bugün belki şeker yiyemiyorsun; yasak!
Fakat o kadar şekerli zamanın oldu; niye hatırlamıyorsun!
Niye yetinmiyorsun yediğin onca şekerle?

Kalbin çok yorgun bugün;
Zamanın hay u huyuna, dağdağasına katlanamıyor; uzanıp dinlenmek istiyor artık!
Oysa bir orman gibiydi eskiden; büyük, sakin ve huzurlu!
Seni ne büyük yarışlardan yüz akıyla çıkarmıştı, hatırlasana!
Ve sana ne büyük aşklar, maceralar yaşatmıştı!
Yetmez mi bunca hizmet!
Bırak dinlensin biraz!

Sen mütevekkil, müsterih dur, akıp giden şu nehrin ortasında;
Bırak götürsün seni, istediği sulara!
Çırpınman nafiledir, bil!
Direndikçe daha çok yorulursun!
Bırak götürsün seni!
Her yeni kıyıya merhaba de, yürekten
Ulaştığın denizlerce yaşa!

Müzik devam ederken ışık hafiften kararır.

Neler bitti, neler tükendi ömründe bir bak
Dost, yoldaş, arkadaş
yahut yar,
Nasıl eridi birden
koca dağlar, kum gölü
Hani sevgilin bugün
Nerde sırdaşın rüzgar

Bilsen neler kaldı geride
Vefa, özlem, umut, aşk…
Ve daha kimbilir neler…
Neler kalacak.

Müzik. Işık.

7. Eksilenler/Yitenler

Işık yandığında ceketin yanındadır.

O balkon sefasından sonra, hayatımızda yok olan şeyleri bir bir farketmeye başladım.
İnsan bir kere farketmeyegörsün seyirci, çorap söküğü gibi gelir gerisi.
Her sokağa çıktığında, etrafa şöyle gözucuyla baktığında, yeni bir eksikle tamamlarsın kendini! Giderek eksildiğini anlayarak, her an yeniden eksiye düştüğünü bilip görerek, etrafınla beraber düşersin her bakışta!
Görürsün ki, kimse kaldırmıyor kimseyi
Düştüğü mezbeleden
Çünkü artık herşey menfaat olmuştur
Menfaat her şey…

Fonda müzikle:

Bizim zamanımızda her şey çok güzeldi
Demeyeceğim seyirci

Bizim zamanımızda hayat mutlu ve müreffeh akan bir seldi
Keder uzak, sevinçse olur olmaz esen ılık bir yeldi
Ve insan, bugünküyle kıyaslanmayacak kadar mükemmeldi

Demeyeceğim

Diyeceğim
Bizim zamanımızda
erdem ve safiyetten ibaret
Kutsal bir şeydi
İnsaniyet

İlkeldi belki,
evet
Fakat sahte ve sathi yaşanmadı katiyyen
Ol köhne hayat

Faturası sahte değildi örneğin gülmelerin
Ağlasak da
Yalnız anamız ağlamazdı bizimle
Birileri daha olurdu yanımızda

Harbiden bilinirdi çünkü kadir kıymet…

Ve hesapsız sevmeler yarışırdı sokağımızda
Şimdiki gibi kol gezmezdi şeytaniyet!

Mutlu çocuk gülüşleri dalardı gün boyu açık kapılardan içeri
Hayat cümbüş, hayat oyun, hayat renk…
Kalemize çekilmemiş, dışarıdaydık henüz, herkesle beraber yaşardık her şeyi
Ve markası ‘Kale’ değildi kilitlerimizin
Bugün hayatın anahtarı kirli bir enaniyet!

Her gece yeniden kurardık zembereğini umudun
Sonsuz düşlere salardık yastığımız allı-pullu bir gemi
Ve gökyüzü yıldızlar dolusu
Masal masal ganimet
Aydınlığı beslerdi koynunda aysız da olsa gece
Hiç böyle değildi zulmet

Artık sabahlar mağlup başlıyor güne
Bu yüzden kepengi hep örtük hayatımızın
Kapandıkça küçülüyor ruhumuz
Daralıyor günbegün

Dünya artık ışığa hasret, gökyüzü felaket
Ve bize kapkara ağzıyla haykırıyor bugün

Ya sev beni böylece
Yahut da terk et!
(Ceketi alır ve ağır ağır çıkar.)

Müzik yükselir. Işık kararır.

Perde

Mustafa Acar
musar63@hotmail.com

Not: İzinsiz alıntılanamaz.


Paylaş   <img border=0 src=”galeri/face

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here