Öğretmenliğe Dair Bir Oyun: Ben Öğretmenken (Mustafa Acar)

Ben Öğretmenken

Tek Kişilik Anlatı
Çok Kişilik Oyun

Mustafa ACAR
musar63@hotmail.com

Aziz Çakmak anısına…

Kişiler:

Anlatıcı (Kasım öğretmen): Kırk beş-elli yaşlarında, kısa bağlanmış kravatı lekeli, şık olmayan takım elbisesiyle orta tabakadan olduğu izlenimi verir.
Aziz Çakmak: Genç öğretmen. Bilgili, dürüst.
Mürüvvet: Güzel bir öğretmen.
Abdurahman hoca: Kıdemli öğretmen. Muskacılık yapar.
Kabzımal Okul Müdürü: Kuvvetli nutuk çeker.
Son Müdür
Naci: Okulun hizmetlisi.
Mürüvvet: Öğretmen. Modern bir bayan.
Şerafettin: Eski bir öğrenci.
Müfettiş
1. Bayan Öğretmen
2. Bayan Öğretmen
Milli Eğitim Müdürü
Stajyer öğretmen
Yılışık Öğretmen
Melek hanım
Öğrenci
1.ve2. Erkek öğretmen
Nedim hoca
Hamo
Bir Bayan Öğretmen
Bir Başka Bayan Öğretmen
Üç Meslek Mensubu

Dekor:

Ortada bir koltuk, üstünde bir palto (Anlatıcı gerektiğinde bu koltuğu kullanır.)
Kenarda bir masa. Burası Milli Eğitim Müdürü’nün ve Okul Müdürünün ortak kullandığı odadır.
Sol tarafta birkaç sandalye.

Anlatıcının anekdotları arasına birkaç saniyelik müzik parçaları girer.

Anlatılarda yer alan karakterler sahneye girdiklerinde, Anlatıcı kenara çekilip donarak onları izler veya gerektiğinde katılır.

Müzikle beraber Anlatıcı girer.

Merhaba.
Ben öğretmenim. Daha doğrusu öğretmendim. Emekli oldum, o sayfayı kapadım. Bugün size geride bıraktığım yıllardan, öğretmenlik günlerimden damıttığım birkaç anıyı paylaşmak istiyorum, iyi ki geldiniz, hoş geldiniz!

Adım Kasım. Kasım hoca, Kasım öğretmen… Bu isim, artık bu işi yapmasam da hala geçerli. Ben öğretmenken öğrenciler ismimle dalga geçerlerdi:
(Ezgiyle öğrencileri taklit eder.)
-“Kasım, aralık, ocak, Kasım bizi oyacak…”
Müzik.

Emekli olunca o sayfayı kapadım, fakat öğretmenlik öyle ha deyince kapanacak bi kitap değil ki; inanmayacaksınız ama ben hala öğretmenlik yapıyorum; yolda yolakta kimi denk getirsem hala yalan yanlış bi şeyler öğretmeye kalkıyorum. Alışmış kudurmuştan beterdir derler ya, ben de çoğu öğretmen gibi öğrenmekten çok öğretmeye alıştığım için, öğretmeden duramıyorum.

Kahvede okey oynuyoruz; karşımdakileri öğrencilerim gibi görüyorum:
-Kırmızı ikili, okey arkadaşlar, neymiiiiş? Kırmızı ikili okeymiş! Tamaaaaam, şimdi oyuna geçiyoruz, ilk olarak Hamdi bey sen oynuyorsun, ne attı Hamdi bey, siyah üç, neymiş arkadaşlar? Siyah üç…
Müzik.

İyi mi kötü mü bilmiyorum, ama galiba öğretmenlik, meslekten çok bi hastalık. Kuluçka dönemi uzun sürüyor bu hastalığın. Fakat bi bulaştı mı da kolay kurtulamıyorsunuz artık. Ben bu hastalığa duçar olduğum için, ne yalan söyleyeyim, hem mutlu hem pişmanım. Hani bazen diyorum ki, keşke…
Boşverin, insan hayatında keşkeler biter mi…
Umarım hikayem sizi sıkmaz.
Müzik.

Hikayem gerçektir.
Bir gerçek ne kadar acıtırsa o kadar acıtacaktır sizi;
ya da güldürecektir, bir gerçek ne kadar güldürebilirse…

Öğretmenliğe nasıl başladım, ordan başlayayım:

Yoksul bir ailenin çelimsiz bir çocuğu olarak bu ülkede gelebileceğim en üst noktaya gelmiş ve öğretmen olmuştum.
Bu yüzden kararnamem çıktığı gün 23 Nisan’da başbakan koltuğuna oturmuş mektep çocuğu gibi oldum. Madem artık başbakanım istesem asarım, istesem keserim.
Herkese tepeden bakmaya başladım.
Herkes kendine devdir ya, ben devler ülkesinin padişahıyım! Boru mu, koskoca öğretmenim. Yürürken uygun adım yürüyorum artık; yolda yolakta adımlarımı ölçüp biçip öyle atıyorum; çünkü herkes gıpta ile beni takip ediyor, biliyorum.
İlk günleri böyle şizofrenik bi vaka olarak geçirdim.
Müzik.

İlk tayin yerim Urfa’ydı.
Urfa’da öğretmenlik ilginçti benim için; zor ve çetrefilliydi aynı zamanda.
Okul bir alemdi bi kere; öğretmenler bi acayip, personeli bi tuhaf…
Fakat ben, bendimi çiğneyerek geldiğim için bunların hiçbir önemi yoktu.

İdealist öğretmenim ya, ertesi gün okula geleceğim diye öyle heyecanlanıyorum ki, gece uyku tutmuyor. Sabah herkesten önce geliyorum okula.
Bekçimiz Hacı Kadir açıyor bana kapıyı. Aşırı içerdi Hacı Kadir. Yani her gün aşırı içerdi. Kimse Hacı Kadir’e bu durumu soramazdı. Aşiret çocuğuydu çünkü. Sabahları ilk ben uyandırırdım Onu, tabii zorla.
Bir gün, beş gün… Derken bi sabah bi baktım elinde silahla çıkmış:
-“Hoca”, dedi, “bi daha beni böyle sabahın zottiginde kaldırırsan şerefsizim seni şuraya yatırırım!”

O günden sonra sabahları okulun kapısını ilk çalan asla ben olmadım! Okulun köşesinde durup Hacı Kadir’in kapıyı açmasını bekledim efendi gibi.
Müzik.

Çalıştığım okul Allaha emanetti…
Okul değil, yol geçen hanı…
Denetim falan hak getire!
Müdürümüz kabzımal. Öğleye kadar hal pazarında. Müdür yardımcıları günü kurtarmaya bakıyor.
E, Hacı Kadir zaten ayık değil.
Müzik.

Öğrencilerle baş etmek, onları baştan adam etmek, yeni baştan yaratmak kadar zordu.
Fakat ben çiçeği burnunda taze açmış bir öğretmenim; o çiçeğin enerjisi, dinamizmi, ışıltısı her bi şeyi var çok şükür.
Programım yüklü; haftada otuz dört saat derse giriyorum, dört saati ücretsiz.
Sınıflar kırk beş kişilik… Fakat ne önemi var! Bütün gün o sınıf senin bu sınıf benim koşturuyorum. Öğrencilerle yalnız derslerde değil, teneffüslerde de ilgileniyorum. Hepsine yetişmeye çalışıyorum. Etkinlik, program, ders derken topuklarım kıçıma vuruyor af buyur. Bi dakka desen oturduğum yok, yorgunluktan başım dönüyor, arada sersemliyorum, fakat ne gam. Öğrencilerimin gözlerinde anlattıklarımı anlamış, dersi kavramış bir pırıltı gördüğüm an bütün yorgunluğum bitiyor; bedenim ve ruhum o anda öyle bi sükunet deryasına dalıyor ki, Dalay Lama’nın kralı gelse dalamaz.
O anda o pis kokulu sınıftan öyle bi aura yayılıyor ki, on tane Nervium içmiş gibi serhoş oluyorum. Hani öğretmenliğin ikinci yılında başlanan hap var ya, ondan…
Müzik.

Çocuklar çok haşarı. E, olacak o kadar; çocuk bunlar!
Ben boyuna nasihat ediyorum. Atasözleri mi dersin, özlü sözler mi, hepsini yazdırıp açıklıyorum. Gerçi söylediklerimle sınıfta ilgilenen yok; Zeko’nun bi kulağından girip ötekinden çıkıyo anlattıklarım; ama olsun, ben biliyorum ki bu ektiğim tohumlar bir gün meyve verecek. Öğretmenlik sabır işidir! Bu işte ancak meşakkate katlananlar kazanır!

Bazı öğretmenlerin koridorda, şurda burda öğrencileri azarladıklarını ve hatta dövdüklerini gördükçe çıldırıyorum.
Nedim hocayla yaka paça olduk bi gün! Ne demek dövmek, eğitimde şiddet olur mu! Sen inzibat mısın lan! Bırakın lan beni, parçalıycam bu şerefsizi…
Müzik.

O dayak yiyen çocuğu aldım pastaneye götürdüm. Psikolojisi bozulmuş ya, öyle çok baklava, börek, pasta yedi ki… O kadar şiddete bu kadar baklava normal tabii!
Pastaneden çıkarken bi de paket yaptırdı kendine. Yarın da yiyecekmiş. Baktım, biraz düzelmişti psikolojisi, canım benim, yarına bi şeyin kalmaz umarım!

Böyle kaç gün kaç ay geçti hatırlamıyorum.
Henüz stajyerim. Rehber hocam da Abdurahman bey. Okulun en kıdemli öğretmeni. Abdurahman hoca pek çok aklı başında öğretmen gibi öğretmenliği ek iş olarak yapıyor. Asıl işi hocalık: Muskadır, tütsüdür, okuyup üflemedir hepsini yetkiyle yapıyor. Dedesi meşhur şeyh Kasım El Haceti. Dedesiyle adaş olduğumuzdan beni çok sevdi.
Abdurahman hocanın dersinin olduğu günler okulun kapısı ana-baba günü olurdu; herkes ya kendisi geliyor, ya kötürüm oğlunu, ya kör ninesini getiriyor.
Hocanın bi dakka desen boş vakti yok, öyle yoğun çalışıyor ki… Hiç unutmam okulun hemen karşısında yeşil boyalı bi yazıhanesi vardı, hastalarına orda bakardı.

Benle de ilgileniyordu. Ne de olsa stajyeriydim.
İşte yine böyle koşuşturduğum bi gün; eteklerim tutuşmuş, bi oyana bi buyana ayağı yanmış it gibi seğirtiyorum, o hengamede bir el omzumdan tuttuğu gibi beni koltuğa oturttu.
Baktım Abdurahman hoca.

Abdurahman hoca girer:

-“Nedir, hayırdır, ne bu halin? Bu heyecan, bu aşk, bu şevk, nedir bu? Ne yapıyorsun sen?”
-“Öğretmenlik…”
-“Öğretmenlik böyle mi yapılır lan! Burası devlet okulu evladım devlet okulu, böyle aşkla, şevkle öğretmenlik yapılır mı burda, salak mısın sen!”
Müzik.

Rehber öğretmenim, beni yanlış yönlendiriyor olabilir miydi!

-“Ya nasıl yapılır öğretmenim?”
-“Bak oğlum, sen daha yenisin, önünde daha uzun yıllar var; kendini böyle ilk günden harab edersen olmaz ki… Bi defa öğretmen dediğin ilk önce oturmayı bilmeli. Telaş, koşuşturma, heyecan öğretmene yakışmaz. Efendi gibi oturup zilin çalmasını bekleyeceksin, zil çalınca da işine gücüne gideceksin, hepsi bu.”
-“Ama öğrenciler benden bilgi bekliyor, ilgi bekliyor, sevgi bekliyor!”
-“Bırak beklesinler. Sana ne!”
-“Ama öğrenciler…”
-“Yav öğrenciler ale zubbi (=s.ktiret gitsin)…”
Müzik.

Rehber hocam Abdurahman beyden aldığım ilk öğretmenlik bilgisi buydu. Daha sonra bana her fırsatta rehberlik etti, git bi dersanede iş bul, kendine bi dükkan aç falan şeklinde. Fakat ben Onun istediği gibi bir öğretmen olamadım!
Ben okula öylesine gelip gidemezdim; başka hesaplar, başka amaçlar peşinde koşamazdım; öğrencilere her gün yeni ve güzel şeyler öğretmeliydim, onlara bir deniz feneri gibi yol göstermeliydim.
Aksi halde bedenim rahat edebilir ama vicdanım nasıl huzur bulacak! Bu ülkenin çocukları neden cahil, sığ ve basit kalsınlar. Neden hala muasır medeniyetin altındayız. Ne olacaksa biz öğretmenler sayesinde olacaktır.
Atatürk dememiş miydi “öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır”, diye, ben bu eseri en iyi şekilde yazmalı, yapmalı, üretmeliydim.
Abdurahman hocanın bütün telkinlerine rağmen ben her günü öğrencilerime bir şeyler öğretmenin telaşı ve heyecanı içinde geçirdim.
Ben yalnızca öğrenciler için bir şeyler yaptığımda huzur ve sükunet deryasına dalabiliyordum. Ki, o deryaya Abdurahman hocanın şeyhi bile dalamazdı.
Müzik.

Urfa’da öğrenciler zordu dedim ya; işin doğrusu öyleydi. Çoğunlukla cahil ailelerden gelen çocuklardı. Dersle, bilimsel kavramlarla falan ilgileri yoktu. Bi terim duydular mı kafalarına taş düşmüş gibi olurlardı; hele felsefi bi konu açtın mı ertesi güne kadar sersem dolaşırdı garipler.
Düşündüm taşındım; onları eğitmenin en kalıcı ve radikal yolunu buldum: Tiyatro.
Ne öğreteceksem tiyatro yoluyla öğretecektim Onlara.

Zor oldu, ama başardım; bir gece önceden anlatacağım konuyu kurgulayıp dramatize ediyor ertesi gün sınıfta sahneye koyuyordum. Öğrenciler bayılıyor. Bu şekilde dersi gerçekten çok daha iyi anlıyorlar.
Fakat birkaç gün sonra müdür beni çağırdı. Bizim müdür dedim ya, aslında kabzımal. İşten vakit buldukça okula geliyor. İşte o gün, demek ki nasıl olmuşsa okula uğramış, yanına vardığımda çok sinirliydi:

Müdür girer. Masasına geçer. Kaşları çatık, ayakta konuşur. Elinde bir kağıt vardır.

– “Kasım bey, sen sınıfta tiyatro mu filim mi bi şey çeviriyormuşsun, doğru mu?”
-“Evet efendim, kavramları somutlaştırıp konuları dramatize ederek ders anlat…”
-“Şimdi hocam böyle şeyler olmaz. Bak şimdi bi dilekçe gelmiş, önümde duruyor, ne diyor, sen sınıfta af buyur şebeklik ediyormuşsun?”
-“Nasıl ya, kim, ne zaman, nerde, nasıl?”
-“Ha burda. İşte, yazıyor. Evrak, yalan mı söylüyor?”
-“Ama müdür bey…”
-“Hocam, sen tecrübesizsin daha, biz nelerini gördük, boş ver sen bunları, sen dersine gir çık, nene lazım. Bak bize de laf gelir sonra. Birbirimizi üzmeyelim, oldu mu canım, hadi şimdi dersine, hadi canım, iyi dersleeeer!”
Müzik.

Baktım böyle olmuyor, ben de eğitici, öğretici oyunlar sahneye koymaya karar verdim. Böylece hem tiyatro sanatına ilgi oluşturacaktım, hem de öğrencilere dolaylı ama kalıcı bilgiler aşılayacaktım.
“Ah Şu Gençler” adlı oyunu sahnelemeye karar verdim. Güzel bi oyun, öğretici, eğlendirici… Çocuklarla okul çıkışı, hafta sonları sürekli çalışıyoruz.
Bi gün baktım müdür yine beni odasına çağırıyor.
(Müdür girer. Elinde bir kağıt vardır.)
-“Kasım bey, sen okulda bi tiyatro mu filim mi bi şey çeviriyormuşsun, doğru mu?”
-“Bi oyun hocam…”
-“Her neyse; şimdi hocam okulda böyle şeyler olmaz . Bak şimdi bi dilekçe gelmiş önümde duruyor, ne diyor; sen bi kızla bi oğlanı karı koca yapmışsın, doğru mu?”
-“Doğru, rol gereği, okulda…”
-“Hocam bunlar okuldan sonra da devam etmiş…”
-“Nasıl ya?”
-“Nasılı yok, olmuş işte, aile şikayetçi olmuş, evrak elimde…”
-“Ama müsaadenizle bi izah edeyim…”
-“Hocam izaha lüzum yok, sen bu mesuliyeti alabilir misin, yarın kız, Allah mahfaza, hamile mamile kaldı, kim yaptı, Kasım hoca!”
-“Tövbe…”
-“Hocam, sen tecrübesizsin daha, biz nelerini gördük, boş ver sen bunları, sen dersine gir çık, nene lazım. Bak bize de laf gelir sonra. Birbirimizi üzmeyelim, oldu mu canım, hadi şimdi dersine, hadi canım, iyi dersleeeer!”
Müzik.

Tamam, madem öyle, ben de daha ağır başlı, her türlü spekülasyona kapalı bi mevzu buldum: Hz. Ömer’in Hayatı… Oyun, adalet ve hukuk temalı, güzel ahlakı öğreten güzel bi eser… Çalışmalara başladık, bi kaç gün sonra baktım yine müdür çağırıyor.

Çatık kaşlarıyla elinde bir evrak Müdür girer.

– “Buyrun hocam, beni çağırmışsınız?”
-“Hocam sen okulda bi tiyatro mu filim mi bi şey çeviriyormuşsun?”
-“Bi oyun hocam…”
-“Evet işte, orda bi kadın varmış; hani kötü yola düşmüş, fakat Hz. Ömer Onu kurtarıyor, doğru mu?
-“Doğru”
-“Hocam bu rolü oynayan kızın ailesi şikayet etmiş…”
-“Yapma yav…”
-“İşte, evrak burda. Hocam sen bu oyunu moyunu bırak. Şimdi bu kız dışarıda af buyur kötü yola düşse sen nerden Hz. Ömer’i getireceksin?”
-“Anlamadım, nasıl yani?”
-“Hocam, sen tecrübesizsin daha, biz nelerini gördük, boş ver sen bunları, sen dersine gir çık, nene lazım. Bak bize de laf gelir sonra. Birbirimizi üzmeyelim, oldu mu canım, hadi şimdi dersine, hadi canım, iyi dersleeeer!”
Müzik.

İyi dersler de, hayat kurulalı beri tiyatrodan daha iyi bir ders keşfedilmiş mi?

Valla ben anlamam. Bir okulda tiyatro yoksa o okul benim için kümesten farksızdır.
Ne yapıp edip oyun çıkarmalıyım.
Tamam burası muhafazakar bi memleket; fakat bi hal çaresi bulunmalı.
Düşündüm taşındım ve çözümünü buldum. Ve aynen uyguladım.
Çalışmalar çok güzel gidiyor. Fakat bi gün gene müdür karşıma dikildi:
Müdür girer.

-“Hocam sen gene bi filim bi şey çeviriyormuşsun?”
-“Bi tiyatro oyunu hocam…”
-“Bütün oyuncuları erkeklerden seçmişsin?”
-“Evet?”
-“Bu nasıl bi oyun Kasım bey; talebeler okuldan sonra da tren tren oynuyormuş?”
-“Hadi canım?”
-“Hocam, sen tecrübesizsin daha, biz nelerini gördük, boş ver sen bunları, sen dersine gir çık, nene lazım. Bak bize de laf gelir sonra. Birbirimizi üzmeyelim, oldu mu canım, hadi şimdi dersine, hadi canım, iyi dersleeeer!”
Müzik.

Ben öğretmenken, müdürlerin bu “hadi canım”lı, “iyi dersler”li uğurlamaları, aslında “de sektir git şimdi” demekti.
Fırsat buldukça nasihat edip arkasından bu şekilde uğurlarlardı bizi.

Müdür girer. Elinde evraklar vardır. Birkaç öğretmen de girer. Müdür Onlara hitaben tehditkar bir üslupla konuşur:

-“Şimdi arkadaşlar bazı arkadaşlarımız dersten ikibuçuk saniye erken çıkıyor. Olmaz arkadaşlar. Kimse okulun kurallarını bozamaz. Bilmeyenler öğrensin. Yasalar elimde. (Elindeki belgeleri sıralar) İşte 657, 658, 659, 660,… Ahan da 69: Taocu Seks ve Sevişme.”
Bir bayan öğretmen:
-“Müdür bey, bazı öğrenciler kantinden lolipop alıyo, sonra da sınıfta yalıyolar?”
-“Yalayamazlar arkadaşım. İşte 657, 658…”
Bir başka bayan öğretmen:
-“Müdür bey Nezahat hanım benim hakkımda ileri geri konuşmuş, lütfen saçını çeker misiniz?”
-“Olur çekerim. Şimdi hadi canım, hadi, iyi dersleeeer.”

Müdür ve öğretmenler çıkar. Anlatıcı kalır.
Müzik.

O son uyarısından sonra müdür beni sıkı takibe aldı; sınıfta ne yapıyorum, tiyatroyla, kültürel bi etkinlikle uğraşıyor muyum diye özel hafiyeler tuttu. Ben de baktım böyle olmayacak derdimi bari Milli Eğitim’e anlatayım dedim, okulumuz böyleyken böyle; öğrencilerle bi etkinlik yapamıyorum, diyeyim. Belki bu şekilde bi hal çaresi bulunur.

Kalktım Milli Eğitim’in yolunu tuttum.
Beni Şube Müdürlerinden birine yönlendirdiler.
Şube Müdürünün odasına gittim. Fakat içeride bi bayan öğretmen olduğundan yaklaşık iki buçuk saat bekledim.
Nihayet bayan çıktı. Ben girdim. Müdür arkadaşıyla kestane yiyodu.
Beni görünce suratı buruldu.
Benden önceki kadını enine boyuna dinledi diye ümitliydim.
Ama beni dinlemedi. Ben de sordum:
-“Onu dinlediniz de beni neden dinlemiyorsunuz?”
-“Çünkü O güzel!”
-“Ama benim de anam güzel. Ama benim de içim güzel.”
-“Hadi len (arkadaşına) Hamdi şu kestaneyi bi çizsene.”

Kaçtım ordan.
Müzik.

Ben en iyisi Milli Eğitim Müdürüyle görüşmeliydim.
Fakat Onunla görüşmek ne mümkün!
İlk üç gün görüşemedim, ki bence bu normaldi; ne yani, koskoca Milli Eğitim Müdürü, gelir gelmez beni kapıda mı karşılayacaktı; “ oooo, hocam gözlerimiz yollarda kaldı; buyrun hoş geldiniz, ne arzu edersiniz, çay-kahve, pasta-şurup, kelle-paça, hangi ikiliyi önce almak istersiniz, lütfen şöyle benim yerime geçin, buyrun…”
Yok artık…
Tabii ki adam meşgul, biz gibi kıytırık işlerle uğraşmıyor ki…

Dördüncü gün de görüşemeyince içeri girebilmek için çeşitli denemelerde bulundum.
(Bodyguard kılıklı bir adam (odacı) girer ve ellerini kavuşturarak müdürün kapısında bekler. Kasım öğretmen içeri girmek için yeltenince bodyguard odacı Onu durdurur:)
-“Yassak hemşehrim!”
-“Ya bi arkadaşa bakıp çıkacaktım!”
-“Yassak, damsız girilmiyo!”
Müzik.

(Müzik devam ederken Kasım öğretmen elleri cepte etrafta bi tur atar. Odacı sağa baktığı bir sırada soldan içeri kaçmak ister. Ancak odacı Onu fark edip yakalayarak fırlatır. Yerden kalkan Kasım öğretmen, Odacıya uçan kuşu gösterir, O bakarken içeri dalmak ister, ancak yine yakalanıp dışarı atılır. Kasım öğretmen yerdeyken bu sefer yüzükoyun sürüne sürüne içeri girmek ister. Ancak odacı Onu son anda fark eder ve ayaklarından tutarak geri çeker. Işık söner.)

Ne yaptıysam görüşemedim Milli Eğitim Müdürüyle.
21. Günün sonunda bütün ümidimi yitirmiş bir halde eve dönerken yolda Niyazi’ye rastladım.
Niyazi hükümetteki partide çaycılık yapıyor. Beni durdurdu:
-“Hayırdır hoca, nedir?”
Anlattım:
-“Valla böyleyken böyle Niyazi…”
-“Bu mudur hoca; kafanı yorma sen, yarın partiden bi telefon çakarız, tamamdır!”
-“Kim arayacak? Başkan mı?”
-“Ne lüzum! Ben ararım, merak etme!”

Ben yeniden ümitsiz formatıma döndüm; çaycı Niyazi arayacak da, koskoca Milli Eğitim Müdürü… Tev tev tev…
Müzik.

Ertesi gün Milli Eğitim Müdürü beni ayakta karşıladı.

İçeri M.E.M. girer ve kollarını açarak Ona doğru:

-“Oooo, hocam gözlerimiz yollarda kaldı; buyrun hoş geldiniz, ne arzu edersiniz, çay-kahve, pasta-şurup, kelle-paça, hangi ikiliyi önce almak istersiniz, lütfen şöyle benim yerime geçin, buyrun…”
Hastiiiiirrr. Rüya mı lan bu! Biri bana kamera şakası tezgahladıysa oyarım bak. Etrafa baktım; temiz.
Öyle bi izzet ikram görülmemiş; yaş pasta iniyor kuru pasta kalkıyor. Öğlen oldu yemekten içmekten tıkanmışım, artık nefesim çıkmıyor, dedim yeter, dersim var, çıkmam lazım. Nasılsa meramımı anlattım. Tek derdim okulda kültürel/sanatsal etkinlik yapmak. Başka bi arzum var mı, yok!
(Sahneden çıkarken M.E.M. arkasından seslenir.)
– “Başka zaman yine beklerim Kasım bey, şeref verirsiniz. Bu arada Niyazi beye de saygılar, kendisine hassaten selam ve hürmetlerimi iletirseniz memnun olurum!”
Işık. Müzik.

Okula geldiğimde baktım okul müdürü kapıda beni bekliyor; görür görmez önünü ilikleyip ellerime atıldı; karşımda süklüm püklüm; öyle ezik, öyle biçare ki, yaptığıma ettiğime pişman oldum. Ama mecbur kalmasam yapar mıydım!
O günden sonra müdür bi dediğimi iki etmiyor. Odasına girdiğimde ayağa fırlıyor, kimse yoksa ceketimin tozunu alıyor, ayakkabımı fırçalıyor, hiç lüzum yokken öpüyor falan…
Bi gün kulağıma eğildi;
-“Hocam seni ehliyet sınavına gözcü yazdım, istersen gelme, maksat ücret alırsın.”
-“Gelmeyeceğim sınavın parasını niye alıyorum lan, o ne?”
-“Hocam ben sevinirsin diye şe ettim.”
-“Sevinmem ben öyle şeylere!”
Müzik.

Birkaç gün sonra yine kulağıma eğildi; Milli Eğitim’den bana bi görev verilmiş; İstiklal Marşı’nın kabulü dolayısıyla bir program yapmam isteniyor. İl çapında gerçekleşecek bu programın en güzel şekilde yapılması istendiğinden görev bana verilmiş. Bi sevindim, bi sevindim… adeta uçuyorum. Vay be, demek değerimi sonunda anladılar.
Gerçi sonradan öğrendim ki aslında angarya diye bu görevi kimse istememiş, müdür de fırsat bu fırsat diyerek üstüme yıkmış. Ama olsun. Tam benim işim.
Öğrencilerle hemen çalışmaya başladım. Okul bitiyor, herkes evlerine dağılıyor fakat biz habire çalışıyoruz. Her şey çok güzel gidiyor. Ailelerden de itiraz yok. Müdür çalışmalarımızı sırıtarak izliyor. Herkes memnun, mutlu, mesut, bahtiyar…

Program günü geldi çattı, sahnede bir koro, İstiklal Marşını gür ve heyecanlı bi sesle okuyor, fakat vali beyin suratı aniden asıldı.
Ben öğretmenken şunu iyi gözlemlemiştim; bir programda vali beyin suratı asıldı mı müdürlerinki daha asık olurdu.
Dikkat çekmeden bizim müdüre yaklaştım:
-“Müdür bey acaba programda yanlış bi şey mi gördünüz, yüzünüz birden ekşidi de?”
-“Yok, vali beyin suratını öyle görünce ağzıma iri bi parça limon tuzu attım.”
Milli Eğitim Müdürüne baktım; avuç avuç isot yiyor, yüzü kan çanağına dönmüş, boncuk boncuk ter döküyor.
Müzik.

Program muhteşemdi. Çocuklar üstün bir beceri sergilediler, izleyenler çok beğendi, takdir ettiler. Vali beyi o kadar kızdıran şey meğer İstiklal Marşı okunurken arkadaki çocuklardan biri çaktırmadan arkadaşına pandik atmış, vali bey de bunu görmüş. Vay sen misin pandikleyen!
Programdan hemen sonra ben bi sarı zarf aldım; haftalarca çalışmamın karşılığı bir uyarı cezası olmuştu.

O yaramazlık yapan çocuğuysa müdür bütün öğrencilerin önüne çıkardı ve muhteşem bir nutka başladı.
Okul müdürü girer:

-“Damarlarında asil Türk kanı taşıyan bir insan nasıl olur da İstiklal Marşı okunurken utanmadan, haya etmeden arkadaşına pandik atar… Sen nasıl bir Türksün ki, ecdadının yattığı şu mübarek topraklarda… senin ataların bu cennet vatan uğruna… ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker… Yarabbi sen bizi vatansız, bayraksız bırakma… O mukaddes şehitlerimiz üzre andolsun ki…”

Müdür öyle bi coşmuş ki, anlattıkça baktım bayan öğretmenler gözleri kan çanağına dönmüş ağlaşıyolar. Tarih öğretmeni Nedim bey iki gözü iki çeşme, sümüğü ağzına kadar geliyor, sonra fırrr diye içine çekiyor; benim ağıt boğazıma çökmüş, tutmasam babam ölmüş gibi ortalığı ayağa kaldıracağım.
Müzik.

Düşünüyorum da, neler yapmadık şu öğrenciler için… Kimimiz öldük, kimimiz nutuk söyledik!

Bu olay hepimize ders oldu.
Pandik atan çocuk yaptığına yapacağına pişman oldu.
Ben ceza almıştım ama, milli manevi değerlerimizi bu kadar güzel ifade eden bir müdürle çalıştığım için çok şanslıydım. Beni adeta titreyip kendime getirdi. Bi de olur olmaz adamın aleyhinde konuşuyordum; yok torpilli olduğu için müdür yapmışlar da, yok öğretmenlikle alakası yokmuş da… Böyle bi vatan evladı bir daha gelmiş mi acaba… Allah ömrümden alsın Ona versin.
Gerçi bi kaç ay sonra hakkında bi soruşturma açıldı Müdürümüzün; okula gelen kömürleri satıp parasını zimmetine geçirmişmiş, güya! Bi de okul aile birliği kasasından epey yüklü bi miktar parayı kendi hesabına aktarmışmış!
Biz hepimiz okul müdürümüzün arkasında durduk; kendisine bu lekeyi çalanların vatan millet düşmanı olduklarını anlattık müfettişlere. Epey uzun süren bu soruşturma neticesinde müdürümüz maalesef görevden alındı.
Biz, hepimiz af buyrun anamız… sekteye uğramış gibi üzüldük.
Fakat birkaç gün sonra müdürümüzün komşu illerden birine Milli Eğitim Müdürü olarak atandığını duyunca üç gün davul zurna çaldırdık. Halay, lorke, düz ayak…
Benim arada gözlerim doluyordu; geç de olsa kadir kıymet bilen bi teşkilatta çalıştığım için ne kadar şanslıydım tanrım!
Müzik.

Yeni müdürümüz öyle kabzımal falan değildi … Meslekten biriydi; müteahhit.
Tabii bunu ilk duyduğumuzda biraz şaşırdık, yadırgadık önce. Fakat kendisi bize, müteahhitliğin de bir çeşit öğretmenlik olduğunu öyle güzel izah etti ki, hepimiz ikna olduk. Nasıl olduk şu anda hatırlamıyorum, ama hiç birimiz Onun okula haftada yalnızca bir gün gelmesinden şikayetçi olmadık mesela. Okula haftada bir geliyordu evet, ama kalan zamanını da kahvede geçirmiyordu ki canım, her dakka inşaatlarının başındaydı adam.
Okulumuzun başındaki görevi ilk seçimlere kadar sürdü.
Onun bu azimkarane çalışkanlığı kısa zamanda meyvesini vermiş ve müdürümüz önemli bi partiden milletvekili olmuştu.
Müzik.

Tabii ben böyle anlatınca, içinizden bazıları “ülen adam amma atıyo haaa”, diyor olabilir.
Benim payıma atan (iki elini kafasının üstünde yuvarlak yaparak birleştirir) ha böyle olsun (kendi etrafında bir balerin gibi döner).
Bunlar yalan değil…
Şaka hiç değil.. Zaten öğretmenler şakayı bilmezler. Çok ciddidirler. Kaşlar hep böyle (eliyle alnında çatık kaş yapar).

Aslında başlangıçta öğretmenler çok şakacılarmış; öğrencilerle falan hep şakalaşırlarmış. Fakat bir gün…

İçeri Müfettiş girer:

-“Hocam?”
-“Buyrun müfettiş bey?”
-“Sizi öğrencilerinizle şakalaşırken görmüşler? Hem de okulun bahçesinde?”
-“Şaka mı bu müfettiş bey?”
-“Okulda şaka olmaz hocam, olmaz! Aksi halde, sizi aksi yönlere tepikleriz.”
-“Peki sayın müfettişim, emredersiniz, nasıl isterseniz…”

Müfettiş çıkar. Öğretmen eğile kalka Onu uğurlar.
Müzik.

Böyle böyle hep ciddi olmak zorunda kalmıştır öğretmenler. Bu ciddiyet zaman içinde genlerine nüfuz etmiştir garibin. Bu nedenle öğretmenler şaka sözcüğünü yapı olarak tanımazlar. Zihinsel işleyişte şakanın yeri hiç olmamıştır, kodlar öyle oturmamıştır çünkü. Siz istediğiniz kadar şaka yapmaya çalışın anlamaz:
-“Hocam bak bu şaka!”
-“Kaka?”
-“Yok, şaka.”
-“Taka.”
-“Şaka.”
-“Yaka. Karşıyaka?”
Müzik.

Bi gün, öğretmenler odasında, bi arkadaş müdürlerin neden böyle olduklarını söylenip hayıflanıyordu. Neden okulları eğitim öğretimle daha alakadar, daha vasıflı, daha yetenekli insanlar yönetmiyordu! Neden çoğunlukla biri iş adamı öteki üçkağıtçı idareciler vardı okullarda.
Aziz öğretmen cevaplamıştı o arkadaşı:
-“Kardeşim bunlar devlet yönetmiyor ki, okul yönetiyor; e okul da devletin ciddiye aldığı bi şey değil zaten.”
Müzik.

Ben öğretmenken, öğretmenlerden de gıcık alırdık. Yani bir kısım öğretmenlerden… Bunlar mesleğin itibarını düşüren öğretmenlerdi. Kimisi öğretmenlikle alakasız işler yapar; misal, bi dersanede yıkamacı-yağlamacılık yapar; kimi müteahhit, kimi oduncu, kimi kömürcü olur. Kimisi de bunlara gücü ve yeteneği elvermediğinden yalnızca dedikoducu olur.

Bir bilim yuvası olması gereken okul, öğretmenler sayesinde daha çok bir dedikodu kazanı şeklinde işlev görüyordu: O buna şunu demiş, öteki berikine şöyle yapmış…
Özellikle bayan öğretmenler işi öyle abartmışlardı ki, en kral magazinciye taş çıkartırdı haberleri.

1. ve 2. Bayan öğretmenler girer. Sahneyi bir baştan bir başa geçerken:

Bayan Öğretmen: Duydun mu kız 10 A’da Osman var ya, hani şu tombiş çocuk, 9B ‘deki Pelin’le çıkıyormuş!
Bayan Öğretmen: Hadi canım? Hani şu sıska kız?
Bayan Öğretmen: Evet, o işte.
Bayan öğretmen: İyi de o kız Metin’le çıkmıyo muydu?
Bayan öğretmen: Sen bayağı geri kalmışın kızım; Metin’le Pelin ayrılalı yıl oldu; şimdi Ezgiyle çıkıyomuş o çocuk… Ayşe öğretmen söyledi.
Bayan öğretmen: Ayşe öğretmen söylediyse doğrudur, o hepimizden daha iyi.
Bayan öğretmen: Öyle tabii, yılların öğretmeni..
Öğretmenler çıkar.
Müzik.

Aziz hoca, bu gibiler için; “başı var beyni yok” derdi.

Yeri gelmişken size Aziz öğretmeni anlatayım.
Çünkü O olmasa, öğretmenlik serüvenim bambaşka bir mecrada akacaktı.
Dostluğu her zaman yolumu aydınlatmıştır.
Düşebileceğim kuyuları Aziz gösterdi bana, bir çok badireden beni O çıkardı.

Mesela bi keresinde öğretmenler odasına girdim ki, ne göreyim; bi kuyruk olmuş, kapıya kadar. Müdür, müdür yardımcıları, öğretmenler, hatta bizim hizmetli Naci hepsi kuyrukta…
Meğer neymiş; sarı sendikalardan biri gelmiş. Kendilerine üye topluyorlar.
Hani normalde bi sendika kendi üyelerinin haklarını savunur ya, bu sendika, hükümet üyelerinin haklarını savunuyor aslanlar gibi. İyi de bunca öğretmenin ne işi var böyle bi sendikada, bu kadar ahmaklık, bu kadar aymazlık olabilir mi!
Ama baktım bütün öğretmenler üye olmak için adeta yarış içinde, kendi kendime, “benim neyim eksik” dedim ve bi fırsatını bulup ben de kuyruğun ortasına kaynak yaptım. Allahtan o hengamede kimse kaynak yaptığımı fark etmedi, fakat tam sıra bana gelmişti ki, bi baktım bi el koluma yapışmış beni çekiyor: Aziz hoca.
Kulağıma usulca eğildi ve “bize yakışmaz!” dedi.
Dedim, “ama herkes kaynak yapıyor, bi tek ben mi!”
Müzik.

Beni alıp bi köşeye çekti Aziz.
Ve anlattı ki, onur diye bir şey vardır. Namus vardır, ahlak vardır, erdem vardır.
Ve bunlar, ki, insaniyetin ulaşabildiği en yüksek vasıflardır, insaniyetin en yüksek potasında, yani öğretmende erir, sonra yoğrulur, hamur olur ve nesillerin kutsal ekmeği haline gelir.
Öğretmen bu sebeple onurlu olmak zorundadır; tarih ve kuşaklar önünde namuslu ve erdemli durmak zorundadır.

İmza atacağım kalemi usulca cebime soktum:
-“Yav ben üye müye olmayacaktım ki Aziz, sen yanlış anladın. Ben dedim, bakiyim kimler var, ne yapıyor bunlar, merak ettim. Ben öyle izzetnefssiz bi adam değilim ki. Emel hoca nerde haket, göremedim de, geçen seni soruyordu. Çay içelim mi?”
Müzik.

Aziz hoca bunun gibi daha pek çok yanlıştan kurtardı beni.
Yalnızca okulda değil, hayatta da pek çok şey öğretti bana. “Öğretti” diyorum, çünkü Aziz sürekli okuyan, araştıran, inceleyen bir insandı.
Yüksek bir entelektüel birikime sahipti.
Ne zaman görsem Mozart dinlerdi mesela.
Oysa öğretmenler için Mozart, ikinci hecesine vurgu yapılarak söylenen ucuz ve de uyuz bi espriydi yalnızca.
Bi gün Sadık hocaya sordum;
-“Hocam sen Mozart dinledin mi hiç?”
Dedi; “her gün dinliyorum. Bizim hanım tuvalete bi girsin; zart, zart, zart…”
Müzik.

Aziz’in bilgi ve görgüsünü Abdurrahman hoca bile takdir ederdi. Onun için; “mübarek öğretmen değil de sanki reis-i cumhur. Her şeyi biliyor!” Derdi.

Aziz pek çok konuda bilgiliydi hakkaten.
Ancak Abdurahman hoca reisicumhurların her şeyi bilemeyeceğini bilecek kadar bile bilgili değildi.
Ama çok şanslıydı O; bu ülkede doğup büyüdüğünden öğretmen olmuştu.
Müzik.

Bütün entelektüel faaliyetlerini rutubet kokan bekar odasında yapardı Aziz.
Ailesi olmadığından tek başına bi ev kiralamıştı. Burası bi bodrum katıydı. İğrenç kokardı. Kışın bazen su basardı evi.
Oysa ciğerlerinden hastaydı Aziz. Doktor böyle bir evde kaldığını duyunca hemen doktorluğunu konuşturdu:
-“Bak canım, öyle bir evde kaldığın sürece bile bile ölümü seçiyosun demektir! Hemen değiştirmelisin, hemen!”
Sanki ölüm bile bile seçilecek ve sanki ev beleş değiştirilecek bir şeydi.
Aziz, üstündeki elbiseyi stajyerken almış. Her sene biraz daha küçülüyor üstünde. Tabii biz dalga geçiyoruz; “Boyun uzuyor Aziz; yakında basketçi felan olursun artık!”
Müzik.

Emel adında bi öğretmene aşık olmuştu Aziz.
Akşam olup da karanlık bastı mı, rutubet kokan o bekar evinin penceresinde hep Onu düşler, ertesi sabah cıgara dumanında damıtılmış şiirlerle gelirdi okula.
Öğrenciler de fark etmişti Aziz’in Emele olan ilgisini.
Onu görür görmez başlarlardı:
Birkaç öğrenci türkü söyleyerek girer:
-“
Ay ez hanım ez hanım, çıh eyvana gez hanım, Aziz misafir gelmiş şeker badem ez hanım…”

Aziz yalnızca gülümserdi Onlara.
Ben gıcık alırdım; dalga mı geçiyosunuz fırlamalar… Dağılın len…
Öğrenciler koşturarak çıkar.

Sözde Emel öğretmen de aşıktı Ona. “Sözde” diyorum, çünkü ben Onu Yaprak Dökümü’nün Ferhundesi’ne benzetiyordum: Az hesap-kitap, az bencillik, az da menfaatten terkib olmuştu sanki.
Aziz hocada hesap-kitap yoktu. İnsanın sırf kalpten yapılma nümunesi gibiydi O.

Ben okuldaki bütün olumsuzlukları Aziz sayesinde yeniyordum.
Onun sayesinde öğrencilere vakfetmiştim kendimi.
“Bu meslekte bize kalacak miras öğrencilerdir” diyordu Aziz.
Ben de tıpkı Onun gibi her şeyi onlar için yapıyordum; hiçbir çıkar, hesap gözetmeden.
Bir olumsuzluk oldu mu Aziz imdadıma yetişirdi. İyimser olduğu için kötümserliği telafi yolunu çok güzel bulmuştu: ‘Farzet’ diye başlar, önce insanı çölde yaşatır sonra da yüreğine su serperdi.

Okulda olumsuzluk dedim ya, neler vardı neler…
Öğrencilere doğru düzgün bir şey öğretilmiyordu mesela…

Bu ülkede öğretmen olmak kolaydır, öğretmenlik yapmak ondan da kolay.
Bilmediğiniz şeyler olabilir, bilmemek ayıp değil, ödev vermemek ayıptı.
Tevfik hoca vardı mesela. Öğrencinin kendisine sorduğu her şeyi ödev olarak verirdi.
Bi gün sınıfta sormuşlar; “hocam postmodernizm nedir?”
Tevfik hoca tecrübeli; hemen iki öğrenciyi kaldırmış: Postu sen araştırıyosun, modernizmi de sen. Hadi bakalım. Şimdi açın kitaplarınızı, resimlere bıyık yapıyoruz.
Müzik.

Bi felsefe hocası vardı okulda. Bi gün sınav sorularına baktım, aynen şöyle: Soru 1. ahlak nedir? Soru 2.kime ahlaklı denir? Soru 3. Ahlaksız kimdir? Beş, altı, sorular hep böyle gidiyor.
Felsefe lan bu, boru mu.
Böyle soru olur mu!
Merak edip cevap kağıdına baktım: Soru 1 ahlak nedir diyor ya, cevap: Ahlak, hamiyettir. Soru iki ahlaklı kime denir, cevap; hamiyetli olana. Soru 3 Ahlaksız kimdir? Cevap: 10 C’deki Necati.
Müzik.

Nedim hoca vardı. İşi gücü öğrencilerle dalga geçmek. Bi öğrencisi var, çok şeker. Türkçeyi yarım yamalak konuşuyor çocuk. Babasını bir trafik kazasında kaybetmiş. Nedim hocanın yegane eğlencesi bu. İkide bir Hamo’yu öğretmen odasına çağırıyor. Herkesi başına toplayıp ‘bak şimdi’ diyerek başlıyor.

Nedim hocayla Hamo girer.

Nedim hoca: -“Hammo, senin baban nasıl ölmüştü?”
Hamo aniden ağlamaya başlar:
-“Trahtor sürüyordi, trahtorın tekeri patladi, O da heman atladi, dereye düşti, öldi.”
-“Peki Bekçi Kado, Şevko’yu nasıl kovalıyordu?”
Hamo anında gülmeye başlar:
-Şevko dedi ben burdan üzüm koparecegim. Tam kopartırıyordu, Bekçi Kado gördi, buna peşine verdi. Şevko kaçıyordu ayağı bi düşti. Hepimiz çoh gülüyordik.”
-“Baban nasıl ölmüştü Hamo?”
Hamo ağlamaya başlar:
-“ Trahtor sürüyordi, trahtorın tekeri patladi, O da heman atladi, dereye düşti, öldi.”
-“Peki Bekçi Kado, Şevko’yu nasıl kovalıyordu?”
Hamo anında gülmeye başlar:
-Şevko dedi ben burdan üzüm koparecegim. Tam kopartırıyordu, Bekçi Kado gördi, buna peşine verdi. Şevko kaçıyordu ayağı bi düşti. Hepimiz çoh gülüyordik.”
Müzik.

Ben öğretmenken, iyi beslenmedikleri için cüsseleri küçük olduğundan mı, yoksa sürekli küçük çocuklarla uğraştıkları için mi bilinmez, öğretmenler küçük düşünürdü.

Yılışık öğretmen girer. Öğrencisine seslenir.

-“Nurettin? Gel bakiyim gel, kerata seni! Senin baban ciğerciydi değil mi oğlum? Tamam, yarın gelirken napıyosun, öğretmenine bi ciğer dürümü getiriyosun? Dalak-ciğer karışık olsun. Soğanını sen koyma, sası sası kokuyor nimet. Sen iki baş soğan getir, ben burada koyarım. Ha, Nurettin, yanında ayran da olacak değil mi oğlum. Aferin sana! Ben de napıyorum, Nurettine iki artı veriyorum. Canıııımmm!”
Müzik.

Ben öğretmenken, bi gün ne oldu ne bitti anlayamadım, öğretmenlerde aniden bi değişim baş gösterdi. Öğretmenlerdeki bu değişimi sosyologlar, antropologlar, hatta Balıklıgöloglar bir araya gelmiş ama çözememişlerdi. Bazılarına göre ne olduysa 24 Kasım’da oldu öğretmenlere. Öğretmenler Günü kutlanmadan önce her şey güllük gülistanlıktı. Onun için eskiler, “24 Kasım icad oldu öğretmenlik bozuldu.” Derler.

Müzik.
Anlatıcı kenara çekilip izler.
Melek hanım ve arkasından elinde bir buket çiçekle bir öğrenci girer.

Öğrenci: (Elindeki çiçeği sunar) Öğretmenim, bugün 24 Kasım. Sınıf adına öğretmenler gününüzü kutluyorum! Bu çiçeği sizin için aldık.
Melek hanım: (Sitemle) Çocuğum benim için böyle şeyler almayın demedim mi size… Yani ne diye böyle gereksiz yere masrafa giriyorsunuz ki!
Öğrenci: Bu seferlik kabul edin artık, bir dahakisinde…
Melek hanım: Ama bakın aynı şeyi geçen yıl da yaptınız. Ne gereği var böyle şeyler alıyorsunuz canım. Sizden çiçek isteyen mi oldu! Ben her 24 Kasım Öğretmenler Günü öncesinde demiyor muyum; çocuklar lüzumsuz masraf istemiyorum; lütfen bana çiçek falan almayın, almayın!
Öğrenci: Ama hocam, sizin istediğiniz avizeler çok pahalıydı, almaya paramız yetmedi!
Melek hanım: Onu alamıyosanız YKM indirime girmiş, bi çift ayakkabı da alabilirdiniz.
Öğrenci: Ayakkabı dememiştiniz hocam; avize veya müzik seti demiştiniz. Hatta biz arkadaşlarla beyaz eşyacılara baktık da, çok pahalı geldi, alamadık!
Melek hanım: Kapaklı’da ucuzu var; onu niye almadınız! (Ağlamaklı) Demek ki sizin yanınızda, bi müzik seti kadar değerim yokmuş! Demek ki ben size bugüne kadar öğretmenlik yapmamışım!
Öğrenci: Estağfurullah hocam, o nasıl söz!
Melek hanım: Öyle öyle. Yapsaydım, herhalde böyle bi günde yediğim önümde, giydiğim arkamda olurdu.
Ben de bugün öğretmenler günü, ne güzel hediyeler alacağım diye derse sevinçle girmiştim; kursağımda bıraktınız! (Çiçekleri öğrencinin üstüne atar.) Şu çiçeği de götür, ananın… eline ver! Söyle onlara da, kitapları çıkarsınlar, ben gelene kadar sayfa kırktan ikiyüz kırka kadar yazacaksınız…
Öğrenci: Ama öğret…
Melek hanım: Defolll! (Öğrenci kaçar. Melek hanım ağlayıp söylenerek çıkar.) Çiğdem öğretmen ne şanslı; öğrencileri O istemeden ayakkabı, kaban, iç çamaşırı her şeylerini almışlar… Bendeki şansa bak…
Müzik.

24 Kasım’dan sonra öğretmenlik bir çeşit avcılık sanatına dönüşmüştür.

İki bayan öğretmen bir baştan girerler:

Bayan öğretmen: Şekerim ben 9 K’daki Aytuğ’u gözüme kestirdim. Annesiyle babası ayrıymış. Babası kereste tüccarı. Öğrendim. Bak dedim çocuğum, özel ders almazsan hayatta geçemezsin. Babana da söyle, haftada en az üç gün eve gelip seni çalıştırmam lazım. KDV dahil beş yüze anlaşırız.
Bayan öğretmen: KDV?
Bayan öğretmen: Her şey dahil anlamında…
Bayan öğretmen: Haaa. Ben de Selimcan’ı ayarladım. Babası çok zengin bir çiftçiymiş. İlk aylığı peşin verdi.
Bayan öğretmen: Sen bi şey vermeden?
Bayan öğretmen: Şimdilik vermedim, ama bu hiçbir şey vermeyeceğim anlamına gelmez. Ne kadar ekmek o kadar köfte, Ay şurdaki köfteciye gidelim mi, karnım acıktı. Yok, yanındakine gidelim, çocuğu benim sınıfta…
Çıkarlar.
Müzik.

Atıcılık derseniz o da ayrı bir sanat… Sağlam bir aşağılık kompleksiniz olacak mesela. Her meslekte bu kompleksten azıcık vardır gerçi, fakat bazı öğretmenlerde bunun dozu kaçmıştır.
ve 2. Erkek öğretmen bir baştan girer:

-“Allah seni inandırsın ünveriste sınavında hukuk puanı almıştım, ama öğretmenliği seçtim.”
-“Yav seninki bi şey mi; beni de o zamanlar Hacettepe’den istediler, ama dedim hacet yok, ben öyle tepe mepe çıkamam. Gittim Siirt Eğitim’e yazıldım.”
Müzik.

Aslında Hacettepe Tıbba girecekken Siirt Eğitim’e girmiş. Yalancının?
Bu bahiste öğretmenlerin atıcılıkları bitmez. Galiba büyüklerimiz, öğretmenlerdeki bu kompleksi keşfettiklerinden onlara habire gaz vermişlerdir:
“Bana bi harf öğretenin pisik gibi elini ayağını yalarım”, “ öğretmenlik, mesleklerin en kutsalıdır, değildir diyenin anasını avradını…”
Müzik.

İşin aslı, kutsal meslek aranacaksa öğretmenlikten önce gelen meslekler vardır. Doktorluk mesela. İnsanı hayata döndürüyorsun, daha ötesi var mı!
Bizim meslekte öyle mi; bi bakıyosun bi grup velet; “daha dün annemizin, kollarında yaşarken, çiçekli bahçemizin yollarında koşarken, şimdi okullu olduk sınıfları doldurduk…”
Lan doldursanız n’olur doldurmasanız n’olur! Kalkın gidin ananızın… kollarına gidin hadi…
Müzik.

Doktorlukta müspet bir sonuç vardır. Fakat öğretmenlikte bu sonuç çoğu zaman menfi olur.
Düşün şimdi; yıllarca canını dişine takıp iyi yurttaş, iyi insan olması için çabalıyorsun, bi gün bakıyosun ki sokakta elinde cıgara, dumanını yüzüne pufluyor:
-“Hoca, gel bi çayımızı iç, hocaaa? Hüoooopp, kime diyom lan!”

Duymazlığa gelmesen aklından, yüreğinden ve en kötüsü elinden bi kaza çıkacak!
Müzik.

Bazı safdiller, öğretmenlikle bi başka mesleği kıyasladığında hemen yapıştırırlar:
-“Ama doktorları da öğretmenler yetiştiriyooooo… Naaaber?”

Bu geyik yıllardır yapılır ve amacı şunu kanıtlamaktır: Öğretmenlik bütün mesleklerden değerlidir!
Peki, bir an için bu savı doğru kabul edelim.
Neden bu ülkede kimse çocuğunun öğretmen olmasını istemez o zaman?
Neden bu ülkede öğretmenin yeri öküzümüzden sonra gelir her daim?
Neden bu ülkede öğretmen eğitimi hıyar yetiştirmekten daha kolaydır?
İstediğiniz sorudan başlayabilirsiniz! Buyrun cevap verin!
Müzik.

Kompleks dedik ya, öğretmenlerin kompleksi bitmez.
Şevket hoca var, okulun kıdemlilerinden. Yolda yürüyoruz, bana tabela gösteriyor:

-“Bak bu benim talebem: Avukat. Bu da benim talebem: Doktor. “
-“İyi de n’olmuş yani?”
-“Nasıl n’olmuş? Benim talebem?”
-“Yav tamam da şimdi bu doktor, millete seni gösterip “bak bu benim öğretmenim”, diye hava atıyo mudur sence?”

Bu tip öğretmenler kendi beceremediği için gerdeğe dayısını sokan damat gibidir.
Ertesi gün geline sorar:
-“Dayım nasıl? Hakkını verdi değil mi? Benim dayım!”
Müzik.

Veli toplantısı olmuştu bi kere.
Sadık hoca velilere çocuklarını şikayet ediyor; ders çalışmıyorlar, sürekli yaramazlık yapıyolar, falan filan…
Ve ekliyor: “Çocuğunuz birazcık ders çalışsa, birazcık, en azından bi öğretmen olur, fena mı yani!”
Müzik.

“En azından öğretmen…”
Bunu Aziz’e söylediğimde gülmüştü:

-“Yine iyi söylemiş Sadık. Kendisi hiç çalışmadan öğretmen olmuş çünkü!”

Okulda öğretmenler kendilerini beğenmiyorlardı anlayacağınız.
Mesleğine bu kadar yabancı ve sevgisiz insan ne yapar, meslekten kaçar.
Öğretmenler de öyle yapıyorlardı: Çoğu zaman öğrencilerin okula gelmesini istemiyorlardı.
Okulda öğrenciler olmasa hiçbir dert, sorun olmayacaktı. Ne bir kavga ne bir gürültü. Gerek idareciler, gerekse öğretmenler öğrencilerin yokluğuna sevinirlerdi, ahhh, bir de ders ücretleri kesilmese….
Müzik.

Bi gün öğretmen odasına girdim, baktım bütün öğretmenler halaya tutuşmuş. Beni de aldılar araya.
“Hayırdır”, dedim, “Avrupa Birliğine mi girdik?”
Dediler “yok”.
-“Öğretmenlere grev hakkı mı verildi?”
-“Grev ne?”

Halayın sebebini nefes nefese kalıp da koltuklara yığılınca öğrendim: Meğer üç öğrencinin okuldan kaydı silinmiş. Öğretmenler ona seviniyorlar.
Müzik.

Kompleksimiz bitmez.
Bazı öğretmenlerin notu kıttır bu yüzden. Silah olarak kullanır notu!
İşte bizim Kadri Bey de onlardan.
Kadri matematikçi. Her ders illa ki etrafa sıfır saçacak.
Ondan yüksek puan almak ne mümkün. Bi gün sorduğu tüm soruları cevaplayan bi çocuktan öyle nefret etmiş ki, hemen sözlüye kaldırmış:

“Senin” demiş, “ananın nikahını çarpanlarına ayırsam benimkiyle sadeleştirsem ortaya çıkan reel sayı kaç olur?”
Çocuk da saf saf;
-“Siz bana bir değer söyleyin, buliyim hocam!”

Kadri demiş; “üçe kadar yolu var.”

Çocuk başlamış; “üç iks kare, artı iki iks…”
Kadri demiş; “Otur yerine otur! Karı sevilmiş kapı örtülmüş, o hala üç iks karede…”
Müzik.

Neler görüyordum neler…
Küçük/büyük ihanetler mi dersin, koyu koyu cehaletler mi; kendini yere göğe sığdıramayan cüceler mi dersin, yıllarca aynı takım elbisenin içinde büyüyen devler mi…

Kendimi okuldaki bu çarpık ve yanlış işleyişi düzeltemediğim için çok çaresiz ve aciz hissediyordum. Bu durumda da her aciz ve çaresiz insanın yapabileceği şeyi yaptım: Şikayet ettim. Daha doğrusu dert yandım. Hem de Bakanlığa… Okuldaki cehaleti, Milli Eğitim Müdürlüğünü, okul müdürlüğünü, öğretmenlerin durumunu, sınıfların yetersizliğini vb. aklıma gelen bütün sorunları bir bir anlattım.
Bir süre sonra okula müfettiş geldi ve direkt beni çağırdı.
Müfettiş girer:

-“Hocam siz Bakanlığa şikayette bulunmuşsunuz?”
-“Evet, gördüğüm yanlışlıkları anlattım.”
-“Evet ama, bunu yaparken makam atlamışsınız?”
-“Nerden atlamışım, afedersiniz?”
-“Size bir kınama cezası vereceğiz mecburen!”
-“Ney, kına ney?”
-“Kınama hocam kınama; bir daha böyle yanlış işler yapmayın diye!”
Müzik. Müfettiş çıkar.
Okul Müdürü 3 girer.

Tabii akabinde müdür geldi:

-“Kasım bey, Müfettiş bey senin şikayetin üzerine bi inceleme yapmış; senin şikayetinden dolayı okulumuzda disiplinin daha sıkı olması gerekiyormuş. Biz de senin şikayetinden ötürü yeni bi program yaptık. Buna göre yaptığın şikayet sebebiyle bundan böyle haftada üç gün nöbete geleceksin!”
-“Ama Müdür bey…”
-“Hadi canım, hadi, iyi dersleeeer!”
Müzik.Müdür çıkar.
Abdurahman hoca girer:

-“Yav sen ne yapmışsın Kasım? Ne güzel geçinip gidiyorduk, bizim de nöbetlerimizi artırmışlar. Şikayet-mikayet nedir bu!”
-“Hocam öğretmenler derste dalga geçiyordu?”
-“Sana ne!”
-“Ama okul iyice laçkalaşmış!”
-“Tamam da sana ne!”
-“E öğrenciler nasıl yetişecek o zaman!”
-“Yav öğrenciler ale zubbi!”
Müzik.

Benim yüzümden okulda Nazi rüzgarları esmeye başladı. Öğrencilere sözde disiplin adı altında kabus yaşatılıyordu.
Zaten bu ülkede okul; öğrenciye iyi, güzel, doğru şeyler öğreten bir kurum olmaktan çok, öğrenciyi zapt u rapt altına alan binadır.
Resmen zapt u rapt… Zaptiye öğretmen, raptiye müdür.

Okul Müdürü 3 girer. Uzaktaki öğrenciye tehdit:
-“Lan bana bak, sen yarın da saçını kesmeden gel, bak n’apıyorum sana, gerizekalı, manyak, şapşal! Yine mi kırmızı ayakkabılarla geldin kız? Dün de fıstıki yeşil giymiştin zaten?”

Okul Müdürü 3 donar. Anlatıcı:
Eğitim, öğretim yalnızca budur…
Allah için bilime, sanata, yaratıcılığa dair bir tek ün, bir tek sada duyamazsınız bu kubbede…

Müdürün öğrencilere seslenişi:
-“Oğlum sıraya geç, kızım saçını topla, Abdülmecit bırak kızın memesini…”
Müzik. Müdür çıkar.

Dikkat ettiniz mi, bizim ülkemizde bi hapishanelerin bi de okulların etrafı dikenli tellerle çevrilidir. Bakarsınız üç adam boyu duvar, çivili teller, olmadı demir kazıklar ve üstünde bu fonla alakası olmayan bir tabela: Şehit Kasım İlköğretim okulu… Okul şehit…

-“Peki neden bunlar? Nedir bu çivili teller filan?”
-“Öğrenciler okuldan kaçıyo hocam, böyle tellerin arasından, biliyon mu, duvarlara çıkıyo puştlar, geçen birini yakaladı müdür, ahan bu teli soktu, gözüne… “

Ülen sen okulu mapusaneye çevirirsen öğrenci orda durur mu daha? Kaçar tabii! Çocuk zaten bütün gün bahçede volta atıyor, ikide bir saati soruyor gardiyanlardan:

-“Örtmenim daha kaç dakka var zile?”
-“Turrr lan yerine, geri zekalı aptal… Şerefsizim sizi göndermem bak. Tamam lan, zil çalsa da kimse çıkmıyor. Hadi bakalım!”
Müzik.

Enerjini, imkanlarını tel örgüler için sarfedeceğine, okulu öyle bi hale getir ki, öğrenci okuldan çıkmak istemesin. Dersler şenlik havasında geçsin; okulu, sosyal etkinliği, eğlenceyi, dersleri öyle bi harmanla ki öğrenci sokaktan kaçıp okula gelsin. Dört gözle okula geleceği saati gözlesin.
Tabii şimdi bunları söylediğinizde bizim fikri sabit hemen burun kıvırır:
-“Uzaktan söylemesi kolay, gel buraya, sen yap o zaman!”
-“Ben oraya gelemem. Çünkü yıllardır senin tarafından işgal edilmiş orası. Orası, yani bilimin, sanatın, insanın harman yeri. Ve bu harmanda sen, bilimden, sanattan, insandan habersiz sap…
Müzik.

Hiç mi iyi idareci görmedim. Gördüm tabii. Ne yalan söyleyeyim.
Ömer bey vardı. Kültürse kültür, yetkinlikse yetkinlik, adaletse adalet….
Bir idarecide bulunması gereken bütün vasıflara sahip.
Ben, Aziz, birkaç arkadaş daha hep konuşurduk: “Böyle bi adamı müdür yapmazlar ki Allah için, hep çakal-çukal takımı…”

Böyle böyle konuşurken bi gün bi baktık akşama doğru bi tayin yazısı geldi okula, bi kararname: Ömer hoca okula müdür yapılmış. İnanılmaz… Hepimiz sevinçten uçuyoruz. Adeta bayram yerine döndü ortalık… Akşam akşam bu ne müjdeydi böyle, aman tanrım, demek ki yarın sabahtan itibaren okul gerçek bir okula benzeyecek. O gece gidip bunu kutladık arkadaşlarla.
Fakat sabah bi yazı daha geldi okula. Hiç unutmam yazıda aynen şöyle yazıyordu: Şaka yaptıııık, şaka yaptııık.
Müzik.

Ben öğretmenken, liyakatli biri akşamdan sabaha kadar idarecilik yapardı ancak.
Okulda yaşadıklarım, gördüğüm manzaralar beni giderek meslekten soğutuyordu. Yüreğimdeki meslek aşkı giderek küllenmeye başlıyordu, hissediyordum. Ama bunu kimseye, özellikle Aziz hocaya söylemiyordum. Çünkü Aziz farklı bir öğretmendi. Hiçbir şey Onu öğretmenlikten soğutamazdı; etkilenmiyordu ben gibi.
Öğretmenler dersi ekmenin, okulu satmanın peşinde koşarken Aziz öğretmen bir gün bile rapor veya izin kullanmamıştır.
Ciğerlerinden rahatsızdı Aziz. Doktorlar Ona sürekli istirahat verirlerdi. Fakat dersler boş geçecek diye kullanmazdı Aziz.
En kötü zamanlarında bile okulu aksatmıyordu. Öğrenciler Onun her şeyiydi. Tabii bir de Emel öğretmen vardı işin içinde…
Müzik.

Kendimi Aziz gibi öğrencilerime vakfetmiştim. Her şeyi onlar için yapıyorum, tabii okul idaresinin çizdiği sınırlar dahilinde…
Aziz’le bi gün okulu güzelleştirmeye karar verdik. Baktık okul dışarıdan bakılınca hapishaneyi andırıyor, dedik hiç olmazsa içini ferah, yaşanası kılalım.
Sağdan soldan malzeme tedarik ettik ve işe koyulduk. Okulun atıl vaziyette duran bir arsası vardı, sözde bahçeydi burası. Fakat çöplükten farkı yoktu. Aziz, ben, birkaç da gönüllü öğrenciyle burayı önce temizledik. Daha sonra çeşitli ağaçlar, kenarlara gül fidanları, çiçekler diktik. Ortaya fıskiyeli bir havuz, kamelya ve dört bir yana oturaklar yaptık.
Okuldan sonra saatlerce çalışıyorduk, ki öğretmenler bir dakika bile fazladan durmak istemezler okulda. Son ders zili çalar çalmaz tezkeresini almış onbaşı gibi uça ese evin yolunu tutarlarken biz Azizle geç saatlere kadar çalışıyorduk.
Nihayet çalışmalarımız semeresini verdi ve ortaya Babilin Asma Bahçelerinden biri çıktı. Tabii epey masraflı olmuştu bu asmalar ve hepsi cebimizden çıkmıştı, ama ziyan yok; Aziz’in deyişiyle, “farz et bu parayı bi gecede pavyonda yedik!”
Müzik.

Öğrenciler başta olmak üzere herkes çok beğendi.
Abdurahman hoca bile, “Allah akıl fikir versin” dese de beğendiğini söylüyordu.

Yalnız birkaç gün sonra Müdür geldi. Elinde yine bir evrak vardı:

Okul Müdürü 3 girer.

-“Hocam burayı böyle yapmışsınız, da…”
-“Da?”
-“Okulun krokisini inceledim; burası atölyeler için ayrılmış. Kamelya falan yapılması mümkün değil! Olmaz!”
-“Valla biz yaptık oldu!”
-“Yıkmamız gerekiyor hocam, ağaçlar da sökülecek tek tek. Çiçekleri de yolacağız mecburen!”
-“Olur mu müdür bey, o kadar emek…”
-“Hocam yarın bir gün müfettiş gelirse hesabını kimden soracak? Bizden! Sizin için hava hoş tabii. Hadi canım, hadi, iyi dersleeer!”
Müzik.

Bu ülkede öğretmenseniz, verdiğiniz emek suya yazı yazmak gibidir. Kimse kadrinizi kıymetinizi bilmez. Kimse, ne idareciler, ne öğrenciler… O kadar çalışır, çabalar; değer verir, çırpınır, yırtınırsınız, akibetiniz çoğu zaman aynı olur: Bir hiç!
Zaman içinde bunu dert etmemeyi öğrenirsiniz, ama öğretmenliğin ilk yıllarında öyle değil ki, çok dokunuyor insana!

Hatırlıyorum da, yıllar sonra bi gün eski bi öğrencime rastladım: Şerafettin.

Şerafettin girer. Lakayd yürür.

Geçen yıl mezun olmuştu. Çok sevdiğim bi öğrenci. Beni görmeyince durdurdum:

-“Şerafettin?”
-“Pardon?”
-“Tanıdın mı beni?”
-“Hayır, tanıyamadım?”
-“Ben öğretmenin, hani iki yıl dersine girdim?”
-“?”
-“Hani kredi çekip seni dersaneye gönderdim?”
-“?”
-“Hani babanın ameliyat masrafını ödemiştim? Sahi iyileşti mi baban?”
-“İyileşti de, sizi çıkaramadım ben?”
-“Lan hani yaşın tutmuyodu da seni mektebe götürdüydüm, ilk milli yaptıydım seni?”
-“Kavat Kasım? Kasım hocam?”

Şerafettin, Kasım’ın boynuna sarılır.
Müzik.

Kavat Kasım ya, şerefsiz Şerafettin!

Ne anlatıyordum; evet, bu ülkede öğretmenseniz, verdiğiniz emek suya yazı yazmak gibidir. Kimse kadrinizi kıymetinizi bilmez, kimse; öğrenciler bile…
Zaman içinde bunu dert etmemeyi öğrenirsiniz, ama öğretmenliğin başında öyle değil ki, çok dokunuyor insana!

Okulda yaşadığım şeyler beni üzüyor, sarsıyordu.
Aziz gibi kendimi öğrencilerime vakfetmek istiyordum, ama yapmak isteyip de yapamadığım güzel şeyler rüyalarıma çirkin birer kabus olarak giriyor ve uyuyamaz oluyordum.
Aziz’in telkinlerine rağmen tuttum psikiyatriye gittim.

Ben öğretmenken bir öğretmenin psikiyatriye gitmesi, af buyrun aptesaneye gitmesi kadar sıradandı. Ama ben yine de “keşke böyle olmasaydı!” diyordum.

Psikiyatrın yanına çıktığımda adam hiç yüzüme bakmadı.
“Nedir” dedi, “budur” dedim. “odur” dedi ve bi sayfa ilaç yazdı, gönderdi beni.
İlaçları almaya başladım bir umutla, fakat o da ne; bende bi acaip haller oldu! Sayıklamalar mı dersin, sanrılar mı; kaşıntılar, döküntüler mi…
Bi hafta sonra bıraktım ilacı milacı.

Anladım ki, bizdeki psikiyatri de eğitim gibi; çok kötüleri biraz iyileştiriyor; fakat biraz iyileri çok kötüleştiriyor.
Müzik.

Yıllar geçiyordu.
Öğretmenlikte geçen yıllar daha hızlıdır; sizi başladığınız yerden daha çok uzaklaştırır.

Artık eskisi kadar okulla ilgilenmiyordum. Öğrencilerden de yavaş yavaş gıcık alıyordum. Çünkü sanki kendileri için yapmadık onca güzel şeyi.
Aziz, “olur böyle şeyler hoca”, diyordu.
Ama bence olmamalıydı. Oluyorsa orda bi tuhaflık, bi gariplik vardı.
Kara kara düşünüyordum. Nasıl olacak, nasıl geçecek onca yıl. Ne zaman emekli olup da kurtulacağım bu badireden.
Öğrencinin birini dalgın gördüm bi gün. “Hayırdır oğlum, nedir”, dedim. “Daha n’olsun hocam, hesapladım; on sekiz yaşına kadar bu okuldayım.”
“Lan seninki bi şey mi,” dedim, “ben altmış yaşına kadar bu okuldayım anasını satiyim!”
Müzik.

Fakat zaman geçiyordu.
Günler, ayları, aylar yılları, yıllar asırları… Evet, ben öğretmenken bir gün asır gibi gelirdi bazen.

Abdurahman hoca emekli oldu. Giderken bana yine nasihatlarda bulunmayı ihmal etmedi.

Abdurahman hoca girer:

-“Sen beni dinle; gel sana bi dükkan açalım. Osmanlıcayı benden iyi biliyorsun, muskaydı, nazarlıktı güzel iş yaparsın. Müşteri sıkıntın olmaz, ben ayarlarım sana. Sen beni dinle!”
Çıkar.

Bi daha dünyaya gelsem diyorum, bi daha gelsem…
Diyelim ki geldim ve bi baktım dünyada öğretmenlikten başka bi meslek yok.

Üç meslek mensubu girer.

-Ne iş yapıyon?
-İlkokul öğretmeniyim.
-Sen?
-Lise.
-Sen?
-Ana okulu…
-Ne lan bu; başka meslek yok mu anasını satiyim, hep öğretmenlik hep öğretmenlik?
-Yok; hepsi bu!
-Ben geri gidiyom anasını satiyim! Anaaa, nerdesin. Bi gelsene, acık işim var senle!”
Çıkar. Müzik.

Her şey çok sıkıcıydı okulda, rutin ve yapmacık!
Çok az güzel şey oluyordu okulda.

O güzel şeylerden biri…Aziz…
Bi gün ağzı kulaklarında uça ese geldi okula.
Ben öğretmenken, öğretmenlerin bi maaş almışlarsa bi de aşıklarsa yüzleri gülerdi.
O gün maaş günü değildi.

-“N’oldu Aziz?”
-“Akşam hazırlan Emel hocayı istemeye gidiyoruz!”

Nasıl yani?
Meğer Emel hoca, Aziz’e akşam şu saatte gelin beni babamdan isteyin, diyesiymiş.
Hem de Aziz böyle bir şeyi dillendirmeden…
Duyunca şok oldum tabii. Çünkü daha birkaç gün önce Emel hocayı okulun bahçesinde bi uzaylıyla gördüm. Hem de pek samimi.
Müzik.

Aziz’e gördüklerimi olduğu gibi anlattım:
O gün nöbetçiydim. Baktım okulun önünde bi araba durdu. Yalnız şu ‘araba’ ve ‘durmak’ sözcükleri açılmayı hak ediyor. Çünkü düz araba dersek aklımıza at arabası da gelebilir, Murat 124 de… Oysa bu öyle bi araba değil; daha ziyade uzay aracı. Durmak yerine de indi desek daha doğru olur. Çünkü adeta şöyle (eliyle bir uçağın havadan yere inişini yapar) indi. Aracın içinden de haliyle bi uzaylı indi. Öyle bi araçtan sen ben gibi bi fani çıkacak değil ya. Adamın her tarafı ışıl ışıldı; süper saç sakal traşı, tiril tiril takım elbise, pırıl pırıl ayakkabılar… Ben öğretmenken bunları filmlerde görürdük ancak.

Adam okulun kapısına yönelince bizim Naci koşup önüne paspas attı, yere basmasın diye.
Bütün öğretmenler merakla böyle birinin bizim gibilerin arasında ne işi olabileceğini düşünürken bi baktım Emel öğretmen koşa koşa gitti, adamın boynuna sarıldı, fıkır fıkır muhabbete başladılar.
Adamın adı Denizmiş, öğrendim.
Ve o anda anladım ki, kızın gözü Azizde fakat aklı Denizde.

Bu olayı şahsi yorumlarımı da katarak ve de olabildiğince abartarak Aziz’e anlattım.
Fakat Aziz ben gibi basmakalıp ve sığ düşünen biri olmadığından; “olabilir” dedi, “arkadaşıdır.”

Ben öğretmenken fitne fücur utanılacak bi şey değildi, ama ben yine de yaptığımdan utanmıştım!
Müzik.

O akşam kalktık kızı istemeye gittik: Ben, Aziz; Azizin mahalleden arkadaşları Sedat ve Hüseyin.

Emel hocanın babası da öğretmenmiş. Meslektaşız nasılsa, bizi pek de güzel karşılar, diyerekten sevinçliyiz.
Gittik, adam bizi pek de güzel karşılamadı gerçi, ama çay, kahve, o tür şeyler ikram etti, ki, benim için önemli olan buydu. Çünkü kahvede oturup iki çay bi kahve içsek dünyanın parası.
Tam üç bardak çay içtim. Bi de kahve… Gelen şekerlerden de bi avuç cebime doldurdum.

Emel hoca da oturuyor bizimle. Gözleri Aziz’in gözlerine değdi mi, Aziz’in felaketi oluyor.
Arada bizi bırakıp mutfağa kaçıyor Emel hoca. Ne yapsın; biraz daha kalsa Aziz’in gözlerinden bi kaza çıkacak.
Müzik.

Hoşbeşten sonra asıl meramımıza geldik ve tam Allahın emriyle kızı isteyecektik ki, adam, hışımla kalktı:
-“Ne kızı, ne istemesi lan, manyak mısınız siz? Bende öğretmene kız verecek göz var mı?”

Abooo! Donup kaldık hepimiz. Ben durumu toparliyim diyerekten yeni ve farklı bir girişimde bulunmak istedim fakat adam mermer gibi! Bize bi çarptı, kendimizi sokakta bulduk.
Şoktan çıkmamız kolay olmadı. Çıkınca ilk ben parladım:
“’Öğretmene kız vermem!’ Sen nesin ya, dürzü!”
Müzik.

Tam bunu dediğim an bi baktık önümüzde bi araba durdu. Daha doğrusu önümüze bi uzay aracı indi!
İçinden beş yaratık çıktı, ki, insandan çok hayvana yakın bi form. Ellerinde na böyle sopalar, birinin elinde silah… Yarabbi işallah bu Kurtlar Vadisi filminin bi sahnesidir, bizden habersiz çekiyorlar. Yarabbi işallah, birabbinnasi malikinnasi ilahinnasi…

“Aziz Çakmak hanginiz lan?” diye gürledi öndeki.
Sedat hemen atıldı;
“Aziz Çakmak benim.”
Hüseyin sözünü kesti:
“Aziz Çakmak benim!”
Ben Aziz’i gösterdim, dedim, “Aziz Çakmak odur.”

Ben öğretmenken çok tedbirli hareket ederdim.
Müzik.

Fakat tedbirim işe yaramadı, Aziz’le beraber beni de dövdüler.
Vay efendim Emel hocayı nasıl istermişiz!
Lan Allahın emriyle istedik, ateist şerefsizler!
Müzik.

İşin aslını sonradan öğrendik: Meğer Emel hoca, Uzaylı Denizi seviyor, Onunla evlenmek istiyormuş. Fakat Deniz evlenmeye niyetli değil. Çünkü ailesi Onun bir öğretmenle evlenmesine razı değil.
Emel bunu öğrenince kaleyi içten fethetmenin yoluna bakmış. Ve aklına bütün Urfa esnafının başarıyla yürüttüğü müşteri kızıştırma taktiği gelmiş. Aziz hocaya “gel beni ailemden iste” demesi Deniz’i tahrik etmek içinmiş!
Bu tahrik Deniz’i öyle güzel harekete getirmiş ki, bi hafta sonra ailesini ikna ederek Emel’le bizim sayemizde evlendi.
Müzik.

O gece kös kös ayrıldık hepimiz.
Fakat benim içim rahat etmediğinden kalktım Aziz’in evine gittim. Meramım Onu teselli etmek.
Eve girdiğimde baktım Aziz, önünde nevalesi, gözleri kan çanağı, Mozart, pardon, Orhan Gencebay dinliyor.
(“Nerde boynu bükük bir garip görsem…”)
O gece sabaha kadar içip içip ağladık Aziz’le.

Ben öğretmenken bir öğretmen ne kadar entelektüel olursa olsun bir yanı hep arabesk olurdu; ülkenin bütün popüler aydınları gibi…
Müzik.

2. Perde

Aziz’in hastalığı ilerlediğinden Onu bir hastaneye yatırdık.
Ben Azizsiz de kalınca vitesi rölantiye almış hızla baş aşağı gidiyordum.
Gayesiz hayatların eğlenceden başka bir bataklığa akmadıkları doğruymuş.
Ben de okumayı, üretmeyi, düşünmeyi bırakmış eğlenmekten başka bi iş yapmıyordum.
Kahvede kağıt oynuyor, eğleniyordum; birahaneye gidiyor, eğleniyordum; hovardalık yapıyor, eğleniyordum…

Özellikle bu hovardalık mevzuunda öyle uzmanlaştım ki, okula dişi kuş girse avcı gözlerime takılıyordu.
O aralar Mürüvvet diye bi öğretmen atandı okula. İzmirli…
Hani bütün güzel kızlar İzmir’e çizilmiş der ya Attila İlhan, bu Mürüvvet nü tablo gibi mübarek. Hem çok güzel bakıyo, hem çok güzel yürüyo, hem çok güzel gülüyo ki, asıl beni eriten bu…
Yalnız beni mi, herkesi…
Bi gülsün, bütün erkekler yerinde tepinmeye başlıyor; kişneyen, hırlayan, havlayan…
Müzik.

Mürüvvet gerek kimya gerek fizik bakımlarından öyle mürüvvetli ki, okulda gözünü Ondan alabilen bi tek Abdi bey var; çünkü zavallının gözleri kataraktlı.

Hizmetli Naci, ikide bir kulağıma eğilip;

-“Hoca bunda iş var bak! Sen bi yanaş!”
-“Hadi lan, ne işi! Nerden anladın?”
-“Boyuna gülüyo, görmüyo musun?”

Bi gün okul dağılmış, herkes evin yolunu tutmuş, ben de paltomu neyin giyindim, tam odadan çıkacağım, ana, o da ne; Mürüvvet hoca bacak bacak üstüne atmış oturuyor.
E, Mürüvvet bu şekilde otururken bırakıp giden yalnızca densiz midir, hayır, erkekliğin yüz karasıdır aynı zamanda.
Mürüvveti görünce ben hemen paltomu çıkarıp kucağıma aldım (koltuğa oturur) elim paltonun altında.…. tam böyle konsantrasyon halinde kendi kendime Mürüvvet’i severken, tak kapı açıldı: Hizmetli Naci.

(Naci kapıdan kafasını uzatıp sırıtarak:)

-“He, heeee!”

Bu, o zamanlar eğitim camiasında şu anlama geliyordu:
“Adama bak; manitayı almış, yorganın altına sokmuş, somyayı da inletiyor mübarek, helal olsun sana abey, he, heeeeee!”

Lan ne manitası, ne yorganı, somya nerde, Allah belanı vere Naci!
Müzik.

Hayır, o anda elim dolu olmasa kalkıp iki tane çekeceğim Naciye, fakat çok meşgulüm…
Naci’ye göz kaş işareti yapıp zorla çıkardım odadan. Mürüvvet de azıcık huysuzlanmıştı bu durumdan:
-“Ne kadar zevzek bi adam değil mi şu Naci!” Dedi.

Ben de fırsat bu fırsat diyerekten hemen atladım:

-“Evet, bu Urfalılar heppi böyle oluyorlar Mürüvvet hanım! Sanki görmemişler kimin! Halbuki ne var yani değil mi bir bayan hanımefendiyle bir erkek istediklerini yapabilir. Ama Urfalılar diyor yok, yapamaz; çok geri kafalı oluyorlar degil mi?”
-“Öyle tabii. Yalnız, bi dakka, siz de Urfalı değil miydiniz?”
-“Hı? He! Ama ben bildiğiniz erkeklerden, yani Urfalılardan değilim! Ünveriste okudum ben!”
-“Ne okudunuz, ne okudunuz?”
-“Ünveriste!”

Mürüvvet bi gülmeye başladı, kahkahalarla…Boğulacak nerdeyse… Naci yine kapıyı açtı, kafası içerde, gövdesi dışarda, bi Mürüvvete bi bana baktı. Pişmiş kelle gibi sırıtarak:

(Naci kapıdan kafasını uzatır)

-“He, heeeeeee….”

Ahmak Naci! Sanki Mürüvvetle bizi bi pastanede neyin görmüş!
Müzik.

Bu arada Mürüvvet hazır beni komik bulmuşken, bi salep içmeye davet edeyim dedim. İsteğim hem masum, hem de mevsime uygundu.

-“Şey, isterseniz bi salheb içebilir miyiz; pastahanacı Abdullah çok hoş yapıyor.”
Yine gülmeye başladı:

-“Salhep, Pastahanacı Abdullah… Şuna “pastaneci” diyemiyor musunuz Kasım bey…Ha ha haha….”
Kalbimden dedim “bence bu iş tamamdır Kasım. Şimdi bu, bütün gece hır hır hır güler, sen de işine bakarsın. Zaten öğretmen olduğumdan beri öğrenciler görür diye Anteb’e de gidemiyorum…Yarabbi işallah, yarabbi işallah…”
Müzik.

Aynen düşündüğüm gibi oldu; Mürüvveti salep içmeye ikna ettim. Daha doğrusu O kabul etti. Mürüvvet yol boyunca güldü bana gerçi; pastaneci Abdullah’ta da gülmeye devam etti. Ne söylesem gülüyor. Benim için hava hoş, fakat etraftan herkes bize bakıyor.
Ben öğretmenken yalnızca kadınların gülmesi değil, öğretmenlerin gülmesi de yasaktı. Hele öğretmen kadınların gülmesi temelli yasaktı! Başlarına her türlü şey getirebilirdi o gülmeler!

Neyse biz pastanede saleplerimizi içiyoruz, arkadan bi ses:
(Naci kafasını uzatarak)

-“He ağe, heeee….”

Beyinsiz Naci; salep lan bu, şarap mı!

Saleplerimizi içtik, pastaneden güle güle çıktık.

Mürüvvetle yürüyoruz, ne diyeyim, ne yapayım da geceyi geçireyim, diye düşünürken, O, benden önce davrandı:
-“İstersen benim eve gidelim, sana şarap ikram ediyim!”

Kendi kendime dedim; “yarabbi, bundan böyle kim senin kereminden şüphe ederse karşısında beni bulur!”
Müzik.

Mürüvvet Bahçelievlerde oturuyor. Yakın. Ama bana Karaköprü gibi uzak geliyor. Adımlarım rüyadaymış gibi ağır çekiyor. O da bunun farkına varmış olacak, habire gülüyor. Ziyan yok, gülsün, hele bi eve varalım. Ben Ona gülmeyi gösteririm.
Nihayet nefes nefese evine vardık. Tam kapıdan gireceğiz arkadan bi ses:
(Naci kafasını uzatarak)

-“Beline kuvvet aga, he heeeee!”

Gerzek Naci. Sanki Mürüvvetle mürüvvetimizi görmüş; alt tarafı bi şarap içeceğiz lan!

Neyse biz içeri girdik, Mürüvvet mutfağa giderken ben iki rekat namaza başladım.
Döndüğünü görünce hemen selam verip kalktım. (Kadına saldırış) Allah Allah Allah….
Müzik.

Sabah evden çıkıyorum. Bi baktım karşımda Naci, gözlerinden uyku akıyor:
(Naci kafasını uzatır, esneyerek)
-“He heeeee!”

Salak Naci, sanki Mürüvvetle biz…
Müzik.

Tabii şimdi Mürüvvetle mürüvvetimiz oldu ya, ben artık gayet laubali, kendinden emin bi şekilde Mürüvveti her gördüğüm yerde o geceye telmihte bulunuyorum:
-“Mürüvvet, kız, nasıldı?”

Bir gün, beş gün, ben hep aynı tacizi sürdürüyorum: “Nasıldı? Allahını seversen söyle bak, ölümü gör!”

Nihayet bi gün kız artık dayanamadı ve patladı:

Mürüvvet girer.

Anlatıcı: -“Mürüvvet, nasıldı kız? Hadi söylesene, Allahına…”
-“Ne nasıldı lan? Ne nasıldı? Yaşandı bitti işte, sayende! Geri zekalı, ne sanıyosun sen, seviştik diye benim efendim mi oldun, sen bana ne yaptıysan ben de sana onu yaptım. Aptal. Karşılıklıydı her şey, sen ne kadar koyduysan ben de o kadar aldım, beyinsiz, defol git hadi, bi daha da karşıma çıkma! Manasız ebleh!”
Kızgınlıkla çıkar.
Müzik.

Yaşadıklarımdan hiçbir şey çıkarmıyorum artık. Ne olsa sırıtıyorum, gülüyorum, konuşuyorum…
İşim gücüm eğlenmek, gırgır, şamata…
Nerde akşam orda sabah yapıyorum…
Kitap okumaya temelli yabancılaştım mesela.
Biri “klasik” dedi mi, ben hemen: “ne zaman, nerde, kimi, nasıl?”
Müzik.

Okul desen artık sallamıyorum.
İkide bir parayla rapor alıyorum; izin kullanıyorum, olmadı kaytarıyorum…

Sınıflar çok kalabalık zaten; öğrenciler ahmak, çıldırtıyor beni ve artık kesinlikle tahammül edemiyorum.

Bi Zeki var misal, 9/A’da. Tam baş belası…
Adının Zeki olduğuna bakan zekadan asgari nasibini almış sanabilir; Oysa Zeki’ye bu isim, ailesi tarafından temenni maksadıyla verilmiş ve fakat tutmamış. Zeki aptallıkta son nokta. Lisede olduğu halde harfleri bile bilmiyor:

-“Zeki bu hangi harf?”
-“Tanıyorum ama şimdi adını çıkaramadım örtmenim!”
Müzik.

Haşarılıkta da emsalsiz.

Bi gün baktım koridorda bi kızcağız ağlıyor.
-“Kızım n’oldu?”
(Ağlayan bi kız öğrencinin taklidi)
-“Örtmenim Zeki saçımı yandırdı!
-“Ne yaptın lan Zeko?”
-“Saç kavurma yaptım örtmenim! (Pis pis sırıtır)
Müzik.

Zeko yalnız benim dersimde değil, Yaprak öğretmenin dersinde bile haşarı.
Neden Yaprak öğretmen, çünkü herkes biliyor ki Zeko Yaprak öğretmene zilzurna aşık. Adını duvarlara yazıyor.
Fakat Yaprak öğretmenden umduğu karşılığı bulamayınca aşkı nefrete dönüşmüş Zeko’nun.
Bi gün Yaprak öğretmen Zeko’yu sıraya bi şeyler yazarken yakalamış:

-“Sen ne yazıyosun öyle Zeki?”
-“Adınızı yazıyom örtmenim!”
-“Neden bi harf eksik?”
-“Ben p’leri yazamıyom örtmenim!”
Müzik.

Yaprak öğretmen Zeko’yu disipline vermiş ama, boş… İki sille, bi tekme, Zeko gene eskisi gibi.

Hariçten gazel okuyanlar hep ahkam keser ya:
-“Gençler gelecek demektir, gelecek…”

Merak ediyorum, bu Zeko’dan memlekete ne hayır gelecek!
Müzik.

Yaprak öğretmenin dersinde durmayan benim dersimde durur mu; düz duvara tırmanıyo şerefsiz.
Ben de ne yapıyorum; alıyorum bu geleceği, yani Zeko’yu, evire çevire, Allah ne verdiyse artık…

Vardır ya, o ahkam kesenler; ” şiddet yok”, “okulda şiddet yok!” derler ikide bir.

“Öğrencilerimize şiddet uygulamayalım! Hemi yasak, hemi de ilkel!”

Vel vel vel…

Bi kere “dayak cennetten çıkmadır” demiş atalar!
Sen mi iyi biliyon atalarımız mı!
Ayriyeten “hocanın vurduğu yerde gül biter” demiş ecdad! Bir bildikleri var ki söylemişler!

Antin-kuntinler de bi tutturmuş; “okulda şiddet yok!”

Evde, sokakta her yerde şiddet var ama?
Uluslararası şiddete ne diyeceksin? Ona da itiraz ettin mi bugüne kadar?
Hadi okulda şiddeti yasakladın, okulun hemen önündeki şiddeti n’apacaksın?
Şiddet her yerde var, okulda nasıl olmasın!

Gel kırk kişilik ful Zeki bi sınıfta ders yap bakalım!
Hadi bakalım, o zaman da şiddet yok de, çocuklar çiçektir; aaa, ne güzel öğrenciler bunlar, canım senin adın ne, ne güzelsin sen böyle; ama dur o tenekeyi nereye bağlıyosun çocuğum, arkamı tutmasan sevinirim, lütfen ama, elini oramdan çeker misin! Hayır sınıfta olmaz ama, çocuklar lütfen, hadi şimdi konumuza geçelim, çocuğum üstümden kalkar mısın sen…
Müzik.

Şiddet yokmuş!
Şiddet yok ama Zeko var! O n’olacak?

Kırk- elli kişilik sınıfa koymuşsun zavallı öğretmeni, sonra da şiddet yok… İyi valla!
Bu tıkabasa dolu sınıfların gerekçesi de ilginçtir; “efendim yeni derslikler yapamıyoruz; devletimizin imkanları bu kadar.”

Bu devlet, kendi küçük adamlarına bile büyük imkanlar sunmuyor mu? İki derslik fazla yapmaya gelince mi küçülüyo imkanları?

Ben öğretmenken, bi öğretmen böyle konuşmaya başladı mı hemen sustururlardı:

-“Siyaset yapma! Siyaset yapma!”
-“Siyaset beni yapıyo ama?”
Müzik.

“Devletimizin imkanları bu kadar!”
Tamam o zaman benim de imkanlarım bu kadar…

Bi gün sınıfta yine bi öğrenciyi elime almış, Allah ne verdiyse dövüyorum. Normalde beyinleri hiçbir şekilde hasar görmediği için daha çok kafasına çalışıyorum. Fakat bu sefer nasıl olduysa bayıldı enik.
Lokumla ayıltamayınca, ambulans falan çağırdık, neyse işte, alıp hastaneye götürdüler, fakat bu arada bende bi telaş başladı: Ya maazallah medyanın diline düşersem…
Ne yapsam ne etsem diye ordan oraya seğirtirken baktım müdür geldi.

Okul Müdürü 3 girer. Öfkelidir:

-“Hocam ne yapmışsın sen, ne yapmışsın?”

Eyvah dedim, yandım ki ne yanmak…
Müdür çok kızgın, ağzı köpürüyo:

-“Bi öğretmen hiç öyle şey yapar mı Kasım bey, sen bu kadar cahil bi adam mısın?”
Yer yarılsa da girsem:
-“Haklısınız müdür bey, oldu bi kere…”
-“Hocam aklında kalsın bak, öğrenciyi döverken daha ziyade şu yanak bölgesi ve kaba etine yönelmek lazım. Şöyle, şu şekil, anlatabildim mi? Haaa, baktın olmuyor, o zaman usulca bi köşeye çek, artık orda ağız, kulak, burun, boğaz, neresi gelirse… Anlatabildim mi? Yalnız burada dikkat edeceğimiz şey, etrafta şahit mahit olmayacak. Biz sonra basına, merdivenden düştü, öldü deriz, orası kolay. Polisler de öyle yapıyor!”
-“Öğrenci öldü mü yoksa müdür bey?”
-“Yok, şimdi komada, ama konuştum ben, yaşayacakmış, sen canını sıkma, ben arkandayım, tamam mı canım, hadi, iyi dersleeeer!”
Müdür çıkar.

Bir öğretmen olarak ilk defa idareyi karşımda değil yanımda görüyordum. Gözlerim yaşarmıştı.
Müzik.

O sınıflar… O öğrenciler…
Bunca yıldan sonra hala kabus gibi rüyalarıma giriyor.
Sınıfa girersin, bi ayağa kalkarlar, deprem oldu sanırsın.
E, madem kalktınız, kendiliğinizden oturun hadi, yok! Tek tek söyleyeceksin; “Emine otur; Ayşe sen de otur bacım. Zeki sen niye oturmuyosun?”
-“Bana söylemedin örtmenim?”
-“Ülen geri zekalı tek tek mi diyeceğim?”
-“Yok, ‘Zeki’ desen ben hemen anlarım örtmenim!”
Müzik.

Okula her girdiğimde kendime acıyorum.
Otur dersin kalkarlar, kalk dersin otururlar.
Dersin yarısı ‘sus hayvan, kes öküz, konuşma şebek, lan dinlesene eşek’le geçiyor.
Bazen sınıfta değil de hayvanat sirkindeyim sanıyom. Sesler, hareketler acayip örtüşüyor.

Sınıfa girdiğimde her seferinde çeşitli sorular sorardım kendi kendime:
Tabiat ana bu kadar haşerat için okuldan başka bir yer bulamadı mı, diye sorardım mesela.
Allah bunları niye yaratmış olabilir ki, ibret içinse bunca masrafa yazık değil mi! Ben olsam… tövbe yarabbi tövbe, tövbe yarabbi…
Müzik.

Bazen de bilimin bile çözemediği konulara girerdim: Darwin bunların evrimine niye izin vermedi acaba, bi bildiği mi vardı? Varsa neydi? Neden bu sorularıma cevap bulamıyorum, neden, neden! Tanrım çıldırecegim!

Ama kolayını bulmuştum: Eskisi gibi hiç bi şeyi içime atmıyorum. Müfettişe mi kızdım, hemen bi öğrenciyi çağırıyorum, ağzıma ne gelirse başlıyorum sövmeye. Olmadı, Zeko’yu çağırıyorum. Ağız burun bi dalıyorum, ohhhh, ossaat Vezir Hamamından çıkmış rahatlıyorum.
Kaygılanmamayı öğreniyorum artık, dert etmemeyi…

Zaman böyle böyle geçip gidiyordu.
Aziz ara ara, hastalığından fırsat buldukça öğretmenlik yapıyordu.
Fakat çoğu zaman hastanedeydi.
Hemen her gün yanına uğruyordum.
Her defasında ısrarla aynı şeyleri rica ediyordu benden:

-“Öğrencilere kitap okutuyor musun Kasım? Orhan Kemal’i okusunlar bak. Okutuyor musun?”
Ben “okutuyorum, okutuyorum, sen merak etme” deyip konuyu kapatıyorum!
Peh! Orhan Kemal’i okutacakmışım!
Ya Orhan Kemal’in bundan haberi olursa! Bi bakacak kitabı Zeko’nun elinde!
Müzik.

Ne okutacağım kitap mitap, deli miyim ben! En son okuttuğumda başıma ne geldiğini bilmeyen kaldı mı! Anlatmadım mı size?
Bu öğretmenlik bende akıl bırakmadı ki…
Anlatayım:
Aziz’in tavsiyesiyle öğrencilere kitap okutuyorum. Tabii okulun doğru düzgün bi kütüphanesi olmadığından kitapları kendim satın alıp öğrencilere dağıtıyorum.
Hayatın mihver temalarında duran kitaplar bunlar. Aklı başında herkesin; bilimle, sanatla bir parça ilgili olan herkesin üzerinde ittifak edeceği değerde kitaplar.
On günde bir kitap bitiriyor çocuklar. Ben de çıkardıkları özetleri inceliyor, gerekli düzeltmeleri yapıyorum. Kitaplar üzerinde tartışıyoruz falan…
Doğrusu Aziz haklıymış; kitap ilaç gibi bi şey; olmadık dertlere çare olabiliyor, bunu gözlemliyordum.

Fakat bi gün baktım yine bizim Müfettiş peyda oldu okulda. Görür görmez “eyvah” dedim, “yine biri bi bok yemiş ama kim acaba!”
Aklıma benle ilgili olabileceği gelmiyor. Hani derler ya, soğan yemedim ki ağzım koksun!
Meğer yemişim. Hemi de cücüğünü, kabığıylan bir…

Müfettiş girer.
– “Hocam, sen öğrencilere kitap neyin okutuyormuşsun?”
-“Kim? Ben mi? Benim payıma okutanın…”
-“İnkar etmeyin Kasım bey, elimizde okuttuğunuza dair belgeler var!”
Ben öğretmenken bu “belge” sözünden tik olurdum.
Müfettiş: “Belge!”
Anlatıcı yandan gıdıklanmış gibi tepki gösterir:
-“Hah nanı…”
-“Bel…”
-“Yap ma, yapma…”
-“ge”
-“Hah…”
Müzik.

Bu yüzden belgesel bile seyredemedim yıllarca.

Müfettiş: -“Şimdi hocam, siz çocuklara fiziksel ve ruhsal sağlıkları bakımından uygun olmayan şeyler okutuyormuşsunuz?”

Anam! Lan yanlışlıkla öğrencilere evdeki dergilerden mi dağıttım acaba!
Eyvah ki eyvah…
Müfettiş: -“Şimdi hocam, bu tür eserler, işte Orhan Kemal’dir, Yaşar Kemal’dir, Kemal Tahir’dir… Bunları kemale ermemiş kişilere veremiyoruz!”
-“Hadi ya?”
-“Evet! Çünkü neden? Bunlar 31 yaş üzeri kitaplar… Gençler iyice yaşlanacaklar, hidayete erecekler sonra isterlerse okuyabilirler. Öyle genç yaşta okuyup, yoldan çıkmaları, değil mi ama, biz de bir eğitimci olarak tasvip edeceğimiz konular değil bunlar!”
-“Siz öyle diyorsanız…”
-“Öyle diyorum.”
-“Peki öyle olsun!”
-“ Sizi şimdi mi cezalandırayım, sabaha mı bırakayım!”
-“Bi daha yapmam desem?”
-“Yemin et?”
-“Allah belamı versin ki!”
-“Yok hocam, o sayılmaz!”
-“Haca gitmek nasib olmasın!”
-“Geç onu…”

Anlatıcı bir eliyle yuvarlak işareti yapar:

-“Na böyle oliyim ki ne!”
Müfettiş başıyla onaylar ve çıkar.
Müzik.

Büyük yemin etmişim, daha kitap okutur muyum öğrenciye!
Hem ben de okumuyom zaten!

Neyse, bi gün okula geldim, müdür dedi, ”sana bi stajyer öğretmen verdik. Ona layıkıyla rehberlik et!”

Aradım; baktım bi öğretmen, elinde kitaplar, ordan oraya koşturuyo, öğrencilerle tek tek konuşuyo, ilgileniyo, onlara bi şeyler veriyo falan… Dedim ahan da budur! Hemen kolundan tutup oturttum bi sandalyeye:

-“Nedir, hayırdır, ne bu halin? Bu heyecan, bu aşk, bu şevk, nedir bu? Ne yapıyorsun sen?”
-“Öğretmenlik…”
-“Öğretmenlik böyle mi yapılır lan! Burası devlet okulu evladım devlet okulu, böyle aşkla, şevkle öğretmenlik yapılır mı burda, salak mısın sen!”
-“Ya nasıl yapılır hocam?”
-“Bak oğlum, sen daha yenisin, önünde daha uzun yıllar var; kendini böyle ilk günden harab edersen olmaz ki… Bi defa öğretmen dediğin ilk önce oturmayı bilmeli. Telaş, koşuşturma, heyecan öğretmene yakışmaz. Efendi gibi oturup zilin çalmasını bekleyeceksin, zil çalınca da işine gücüne gideceksin, hepsi bu.”
-“Ama öğrenciler benden bilgi bekliyor, ilgi bekliyor, sevgi bekliyor!”
-“Bırak beklesinler. Sana ne!”
-“Ama öğrenciler…”
-“Yav öğrenciler ale zubbi (=s.ktiret gitsin)…”
Müzik.

Soğuk ve rutubetli bir akşam vakti Aziz öğretmen öldü.
Bütün güzel insanlar gibi talih celladına uzun süre karşı koyamadı Aziz. Ayrıldı bizden.

Aziz misafir gelmişti, ama kimse Ona şeker badem ezmedi hiç. Ezilen O oldu hep!

O öldükten, hemen ertesi günü okulda yine ziller çaldı. Yine öğrenciler derse girdi, yine teneffüs oldu, kavgalar, gürültüler… Bayan öğretmenler yine dedikodu yaptı…
Müdür yine nutuk çekti, müdür yardımcıları derse geç giren öğretmenlere yine pis pis baktı.
Öğretmenler bu bakışlara yine sırıtarak karşılık verdi…
Velhasıl her şey eskisi gibi devam etti.
Sanki Aziz diye biri bu okula hiç gelmemişti. Kimse Ondan söz etmiyordu.

Aziz’den sonra iyice bıraktım her şeyi. Vefanın olmadığı yerde ben de yokum!
İdarecilerin hiçbirinden vefa beklemiyorum, hatta öğretmen arkadaşlardan… Onlar vefasızlık ve duyarsızlık batağına saplanmışlardı çoktan… Zaten Aziz de çoğundan hazzetmezdi.
Ama ya öğrenciler…
Aziz Onlar için neler yapmıştı; neler yapmak istiyordu…
Her şeylerini paylaşıyordu Aziz; yalnız bilgi değil, sevgi de veriyordu Onlara. Enerjisini veriyordu, yüreğini sunuyordu. Karşılığı böylesi bir duyarsızlık mı olmalıydı!
Sanki Aziz öğretmen bu dünyaya gelmemiş; okulda hiç öyle biri olmamış; bu fırlamaların hiçbiriyle konuşmamış, kimseye yardım etmemiş, bir şey paylaşmamış…
Bir hayalmiş hepsi, yalan hatta… Yalan öyle mi… Yazıklar olsun…
Vay Aziz vay… İyi ki bu manzaraya şahit olmadın sen; yalnız enseyi değil, kalbini de karartırdın, ben gibi…
Sen gittin kurtuldun Aziz, peki ben n’apacağım şimdi, nasıl öğretmenlik yapacağım bundan sonra!
Müzik. Işık.

Sahne loş ışıkta sürer:
Okul; girip çıkan öğrenciler, öğretmenler…
Fonda müzik devam ederken Anlatıcı ses olarak girer:

Aziz
Sen gittikten sonra biz
İnce bir dal kırılmış gibi düştük
Ortasına hayatın

Sen gittikten sonra biz
Vakitsiz sütten kesilmiş kuzular gibi
Biçare ve yetim kaldık
Kimsesiz
Ve sessiz
Artık ne rehber ne dost
Sensizlikte daha çok yalnız
Ve dehşetli sefiliz

Hiçbir şey değişmedi senden sonra
Biz dünya durur sandık oysa
Hiç kimse sarsılmadı yokluğuna
Biz bir büyük zelzele yaşadık oysa

Senden sonra Aziz
Değişen bir biziz
Her şey aynı; okul; bahçe, sınıflar
Öğrenciler yine çığrış çığrış
Hacı Kadir yine sarhoş dünyadan bihaber
Seni sordu geçende
O artık buraya gelmiyor dedim.
O zaman biz Ona gidelim dedi.
Olur dedim. Ölüm değil mi, burnumuzun ucunda.
Öldü mü dedi
En iyisini yapmış, aşk olsun kerataya!

Her şey bildiğin gibi Aziz
Sedatla bazen şaşarak bakıyoruz birbirimize
Bu nasıl bir hayat anlamış değiliz
Varmış gibi görünenler aslında bir hayal
Vefa gibi, aşk gibi, dostluk gibi
Hayal
Senin yaşadığın onca şey mesela
Artık anlatılmayan bir masal

Bu nasıl bir hayat Aziz
Giden rızası alınmadan gidiyor
sen gibi
Ve ardında kalanlar
Gönülsüz yaşıyor
ben gibi

Ah Aziz
Hayat artık öyle soğuk ve rutubetli ki
Senin odanın küf kokusunu duyuyoruz
Üşüyerek uyanıyoruz sıcak yataklarımızda
Ve senin şiirlerine bulanmış dumanlar soluyoruz

Aziz
Sen gittikten sonra biz
Üşüyen açık bir yara gibi kaldık
Sert ve keskin rüzgarların önünde
Ve umut ki ötgen parlak bir kuştu kalbimizde sesinle beslenen
Onu karanlığa saldık
Müzik.
Herkes çıkar. Anlatıcı girer. Başı ellerinin arasında koltuğa çöker.
Işık yandığında içeri bir öğrenci girer. Öğrenci sessiz ve hareketsiz Anlatıcıya bakar.

Anlatıcı öğrenciyi fark edince eliyle ‘defol git’ der.
Fakat öğrenci ısrarla Ona doğru gelir.

Anlatıcı:
Öğrenciye baktım, kedere bulanmıştı gözleri. Müsaitsem sınıflarına kadar gelmemi istiyordu.
İstemeden kalktım.
Sınıflarına vardığımda…
Işık söner. Yandığında öğrenciler sahneye ellerinde Aziz Çakmak’ın çiçeklerle çerçevelenmiş resmiyle girerler.
Koro halinde “Ay ez hanım” türküsünü söylemektedirler.
Anlatıcı dalar.
Işık. Müzik.

Arkada halen öğrenciler durur. Aziz’in resmine bakmaktadırlar; seyirciye sırtları dönüktür.
Anlatıcı seyirciye döner:

Arkama bakınca…
Neler gördüm, yaşadım diye bakıyorum:

Evet, öğretmenlik benim körpe hayallerimi yıktı; heyecanımı parçaladı; umutlarımı söndürdü ve beni viran bir harabede iyice yanamadan sönen kızıl bir küle döndürdü.
Ben öğretmenken ışıksız, pusatsız ve duldasızdı ruhum; benliğim kötücül rüzgarlarla savrulurdu her akşam ve her sabah okul yolunda keskin bir kıymık batar gibi kanardı yüreğim, içim hep üşürdü yürürken, hiç ısınamadım kalorifer peteği damlayan sınıflarda, çaresizliğe buz tutardı dilim güzel bir şiir okurken.

Ben öğretmenken çoğu zaman beş parasız, güvensiz ve perişan dolanırdım, kendine güvenli insanların bayındır sokaklarında.
Işıklı evlerin, ışıltılı vitrinlerin önünde durur dalardım ve daha çok karanlığa batardım her aydınlıkta.
Puslu ve buğulu bir camın arkasından bakar gibiydim hayatın ortasında. Çoğu zaman kör olurdum, ya da bakar gibi yapardım uykusuzluktan kısık gözlerimle.
Ben öğretmenken, yasak ve uğursuz sözcüklerdendi “neden” ve “niçin”ler. “Neden” diye başlayan sorular müfredatımızdan çıkarılmıştı bu yüzden.
Nedensiz yaşayışımız bundandı işte. Okulda yaşadığımız onca sıkıntı nedensizdi mesela, hakkıyla yapamadığımız öğretmenlik, nedensizdi… Yoksulluğumuz nedensizdi. Kahırlanmamız, erken yaşlanmamız…
Ve zamansız ölümlerimiz, nedensizdi!
Müzik.

Şöyle bi arkama bakınca…
Öğretmenken neler yaşadım diyorum, neler, neler…
Bi daha dünyaya gelsem diyorum, bi daha gelsem…

Diyelim ki geldim ve baktım, dünyada bütün meslekler var:
Üç meslek mensubu girer:

-Necisin?
-Doktorum.
-Sen?
-Mühendis
-Sen?
-Tirşikçi.
-Öğretmen yok mu lan? Öğretmenlik nerde hani?
-Yok; hepsi var, bi tek o yok!
-Ben geri gidiyom anasını satiyim! Anaaa, nerdesin? Bi gelsene, acık işim var senle!”

Çıkarken döner. Arkadaki öğrencilere şakayla tekme tokat girişir. Öğrenciler kaçışırlar.

Oturun lan yerinize artık, geri zekalı aptallar, Ayşe otur, Zeki sen de otur! Lan kime diyom ben… Not defteri çıkıyo bak, oğluuum in o pencereden…
Müzik.
Işık.

Perde

Mustafa ACAR
musar63@hotmail.com


Paylaş   <img border=0 src=”galeri/face

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here