İstanbul Halk Tiyatrosu Düzeni Sorguluyor: Gagarin Sokağı (Üstün Akmen)


2009-2010 sezonu oyunları arasında izlediğimiz İskoç oyun yazarı Gregory Burke’ün (1968) “Gagarin Sokağı-Gagarin Way” başlıklı oyununu, İstanbul Halk Tiyatrosu’ndan 2010–2011 sezonunda da seyredebileceğiz. Oyun, 2001 yılında Londra’da National Theatre’da oynanıp çok ilgi gördükten sonra, West End’e transfer olmuş. Ülkemizde ise ilk kez İstanbul Halk Tiyatrosu tarafından sahnelenmekte… Küresel ekonominin büyük bir kriz yaşadığı dönemde, güncel konusuyla “Gagarin Sokağı” siyasi bakışıyla düşündüren, zekice yazılmış, esprili diyaloglarla bezeli, güldüren, yanı sıra iyi de sahnelenen izlenesi bir oyun.

Tek perdelik ve yaklaşık 80 dakika süren “Gagarin Sokağı”, İskoçya’nın fakir sanayi bölgelerindeki bir fabrikada geçmekte. İskoçya’nın fakir sanayi bölgelerinde yaşayan iki fabrika işçisi, çok uluslu kapitalist sisteme karşı devrimci duruşlarıyla, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve haklarının verilmesine ilişkin isteklerini medyaya duyurmak amacıyla eyleme geçerler. İçlerinden birinin (Levent Üzümcü) dedesi geçmişte “müseccel” bir komünisttir, dolayısıyla karşı duruş onun aile geleneğidir. Diğer eylemci (Yıldıray Şahinler) ise şiddet yanlısı, bir nebze bile siyaset bilgisi ve kültürü olmayan bir karakter. Hiçbir konuda derinlikli düşünemediği gibi, yaşamı ve şiddeti “eğlencelik” olarak tanımlıyor. Vicdani özellikleri hiç mi hiç gelişmemiş, katı yürekli ve sosyalist bakış açısı son derece “amatör”. Esasında ne o ne de öbürü, nereden bakarsak bakalım eylem insanı değiller. Ancaaak… Kısır döngü halindeki yaşam koşulları, onların haklarını elde etmenin yolunu zor kullanmak olarak belirlemekte… Bugüne değin hep şikâyetçi olmuşlar, ancak sonuç itibariyle her söyleneni ve uygulananı kabullenmişler. Suçlu aradıklarında, hedefleri daima üst düzey yöneticiler olmuş, emeklerinin boşa gitmekte olduğuna, kaderlerinin üst düzey yöneticilerin elinde olduğuna inanmışlar. Çalışan sadece onlar, oysa ne hikmetse sadece yöneticilerin yaşam kaliteleri düzelmekte.

İki kafadar, fabrikayı denetlemeye gelmesini bekledikleri, ya Japon ya da Amerikalı olduğunu sandıkları birini, yani Frank’ı (Bahtiyar Engin) siyasi bir eylem gerçekleştirmek amacıyla rehin alırlar. Amaçları siyasi eylem gerçekleştirmek, seslerini duyurmaktan ibarettir. O gece görevi biten üniversite mezunu, apolitik güvenlik görevlisi (Deniz Celiloğlu) de şapkasını unuttuğu için fabrikaya geri döner ve kaçırma/rehin alma eylemine bulaşmış olur. Oyun işçi, işveren ve öğrenci arasındaki düşündürücü, ekonomik ve komünist/kapitalist konular ağırlıklı diyaloglarla ve bir o kadar da komik tartışmalarla gelişir. 1990 sonrası dünyanın değişen küresel ekonomisine ağır eleştiriler getiren ve imgeler üzerinden pek çok dokundurma içeren oyun, doğru stratejiyle harekete geçemedikleri için amaca ulaşamayan, dolayısıyla eylemleri sözde kalanlara yönelik ironik bir yaklaşımla ve tüm dünyada sol ideolojinin geleneksel şarkısı “Enternasyonal”in yazıldığı tondan başka bir tona aralıklarını bozarak aktarılmış, hatta göçürülmüş haliyle fonda çalınmasıyla son bulur.

Yukarıdaki kısa anlatımımdan da anlaşılabileceği gibi, konu ve repliklerinin sağlamlığıyla mükemmel dengelenen oyun, sıradan iki işçinin çalıştıkları fabrikanın deposundan bütün dünyaya bir mesaj vermesinin olanak dâhilinde olup olamayacağı sorununu ortaya atıyor ve izleyiciyi yanıtını bulmaya zorluyor ve ne yalan söyleyeyim böylece yeni bir dünyaya olan inancımızı ve umudumuzu ciddi anlamda pekiştiriyor.

Güvenlik görevlisinin tarafsızlığı, bir öğrenci olarak bu eyleme karşı duruşu, sosyalizm-kapitalizm ayrımlarının artık kalmadığını, istenirse ikisinin de içinde olunabileceğini ya da ikisinin birleştirilebileceğini savunması Burke’ün zekice bulduğu yol kıvrımları. Frank karakterini, siyaset bilgisi derin olan biri olarak çizmesi de aynen öyle… Gerçi Frank’ın da geçmişinde komünist bir dede vardır, ama hal-i hazırda kapitalist bir düzenin içinde yer almakta, herkes bu çarkın bir parçası olarak yaşayıp gitmektedir. Güvenlikçi, sol siyaset üzerine öğrenim görmektedir, üstüne üstlük dedesi sosyalist bir maden işçisidir. Gel gelelim, Burke bir anlamda “dünya artık devrimci bir toplumsal yapı içinde değildir,” der gibidir. Kavramlar, yani 1990 öncesi kavramları öylesine anlamsızlaşmıştır ki, örneğin Güvenlikçi’nin geldiği yerdeki bir sokağa 12 Nisan 1961’de dünyanın çevresinde dolaşmayı başaran Sovyet Kozmonot Yuri Gagarin’in adını vermişlerdir. Gagarin’e “astronot” mu yoksa “kozmonot” mu denilmesi gerektiği konusu bile artık tartışma dışıdır.

Barış Dinçel’in sadece dekorun üzerindeki iç içe geçmiş orak-çekiç figürüne dikkat çektiği fevkalade sade ve işlevsel dekor tasarımı, hiç kuşkum yok ki yönetmen Mehmet Ergen’e çok yardım etmiş. Barış Dinçel’in kostüm tasarımları da (sol ideolojinin simgesi yeşil parka ve antikapitalist olarak çizilen diğer karakterin özenli giysisi) oyun içindeki göndermelerden geri kalmıyor. Oyunu Türkçemize kazandıran Mehmet Ergen ise çeviri yaparken Türkçe ile yabancı dil arasında eşdeğerlik kurmasını iyi bildiğini bu çevirisinde de kanıtlıyor. Eşdeğerlik kurması yanı sıra iki dili, dillerin yansıttığı dünya görüşünü de iyi biliyor Mehmet Ergen. Bir eseri dilimize çevirirken, yazarın çevirmene kapalı tuttuğu yorum ufkunu ustaca deliyor, deşiyor, eşiyor, açıyor, İskoççanın bilebildiğim kendine özgü özelliklerini de (özellikle küfür sözcüklerinin tümcenin başına ya da sonuna yerleştirilmelerinde) doğrusu pek güzel çözümlüyor.

Oyun yönetmenin son derece ince çizilmiş politik olgu gerektirdiğinin bilincinde olan yönetmen Mehmet Ergen, eseri sahnelemek için sanırım önce Barış Dinçel’in tasarladığı uygun dekoru bulup, ona yaslanmış. Dört karakteri de gerektiği gibi gruplandırmış. Diyaloglar ve diyalogların akışında mükemmeliyeti başarıyla sağlamış. Sahnede geçecek olaylar üzerinde titizlenmiş. 80 dakika boyunca bir gıdım bile düşmeyen bir tempo elde etmiş.

Oyunculukları birer birer değerlendirmeye sıra geldiğinde söyleyeceğim şu ki, dört oyuncu da, hep beraber ve birer birer can verdikleri karakterlerle aralarında hiçbir duygusal temas eksikliği bırakmıyor. Dört oyuncu da, bu işin olmazsa olmazı “oyuncu şevki”ni hiç mi hiç savsaklamıyor. Yıldıray Şahinler de, Levent Üzümcü de, Bahtiyar Engin de, Deniz Celiloğlu da oyun içinde var olan olguları, onların sıralanışını ve birbirleriyle olan dışsal fiziksel ilişkileri çok iyi biliyor. Sanatsal “şevk”lerini dördü de yaratıcılıkla harekete geçiriyor.

Yıldıray Şahinler’in yarattığı ve figür haline getirdiği karakter, izleyicinin düşüncesinde “alt-partisyon” denilen devinduyumsal (kinesthetic) bir şema oluşturmakta. Levent Üzümcü, o kadar çok aksiyon içine, o kadar çok fiziksel yönelim sıralıyor ki şaşırmamak, alkışlamamak elde değil. Bahtiyar Engin, Frank ile yakından “tanışmış” ve Frank’ı içine sindirmiş, Frank ile özdeşleşmiş.

2007–2008 sezonunda sahnelenen gene Mehmet Ergen’in yönettiği, Neil LaBute imzalı Akbank Sanat Yeni Kuşak Tiyatro yapımı “Şeylerin Şekli”nde Deniz Celiloğlu için: “Üzerinden sapır sapır yetenek dökülen bir oyuncu Celiloğlu. Bütünlüklü doğalcı oyunculuğunda, psikolojik ve davranışsal olarak müthiş olumlu işaretler veriyor. Jestlerini “haddehane”den geçiriyor. “Haddehane”den çıkma jestlerini yeri geldiğinde kesiyor, parçalara bölüyor, sonra yeniden yapıştırıyor. Söylemek istediğim kısaca şu: Tiyatromuza Deniz Celiloğlu geliyor (Bkz: Evrensel/7 Mart 2008),” demişim. Şimdi diyeceğim şu ki: Deniz Celiloğlu tiyatromuza gelmiş, hatta yerleşmiş!

Kısacası: “İstanbul Halk Tiyatrosu”, toplumu silkelemeyi amaçlayan oyun seçimi, süregelen toplumsal sorunları, sorunlardan türeyen yanlışları sadece izleyiciye yansıtmayı değil, düzeni değiştirme çabasıyla, dolayısıyla tiyatro açısından günümüzde eksikliği duyumsanan politik duruşuyla dikkat çekiyor ve de salt bu yönüyle bile ayakta alkışlanmayı hak ediyor.

Üstün Akmen
Evrensel Gazetesi

Paylaş
Tiyatro Dünyası
Yazar Hakkında: 2006 yılında kurulan Tiyatro Dünyası portalı "Türkiye'nin en popüler, en zengin ve en güncel tiyatro haber ve bilgi portalıdır..."

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here