Hakan Gerçek Güneşe Uçuyor, Uçarken Düşmüyor: Van Gogh (Üstün Akmen)


Hakan Gerçek’in kurduğu Tiyatro Gerçek, ilk oyunu “Van Gogh”u bu sezon da sahnelemeyi sürdürüyor. W. Gordon Smıth’in, Vincent van Gogh’un (1853–1890) kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplardan derleyerek yazdığı, Ülkü Tamer’in dilimize kazandırdığı tek kişilik “Van Gogh” oyununda Hakan Gerçek oynamakta ve kendi yönetmenliğini de kendi üstlenmekte.

Vincent Willem van Gogh Hollandalı, Avrupa sanat tarihinin en büyük ressamlarından biri. Yapıtlarının hepsini (900 resim ile 1100 çizim) akıl hastalığına yakalanıp kendini öldürmeden önceki on yıllık süreçte üretmiş. Üretmiş ve ne yazık ki yaşamı süresince hiçbir yapıtını satamamış. Geniş halk kitlelerince tanınması ölümünden 11 yıl sonra, resimlerinden 71’inin Paris’te sergilenmesiyle başlamış.

W. Gordon Smith, Hakan Gerçek aracılığıyla bizlere Van Gogh’un ilk dönem karakalem çalışmalarında maden işçilerini, köylüleri ele aldığını, patates yığınları, dokuma tezgâhı gibi konuları işlerken, bir yandan da kasvetli gökyüzü ve koyu renklerle iç karartıcı manzaralar resmettiğini, asla didaktik olmayan bir biçem içinde başarıyla anımsatıyor. “Patates Yiyenler” tablosunun altını çizerek bu kasvetli ve iç karartıcı dönemi öne çıkarıyor. Van Gogh, 1885 tarihli bu resminde iç mekânda günlük yaşamı konu edinirken, işçilerin kendi ektikleri patatesleri paylaşışını ve yemelerini anlatmakta. Resmin tek ışık kaynağı yukarıdan sarkan bir lamba… Patatesleri lambanın ışığı aydınlatmakta… Resmin geneline baktığımızda, aynı renk ve tonlardır resme hâkim olan. Yeşilin ve kahverenginin koyu tonları… Van Gogh burada, patatesin tozlu rengini elde etmeye çalışmış, patatesin doğal rengini bütün resme hâkim kılmıştır. Kasvetli karanlık ve insanların yüzleri, yoksulluğu melankolik bir atmosfer içinde betimlemekte.

Bilinçaltı duygular, rast gelişler, hayaller, düşler, kuruntular… Bunlar, bir anlamda Van Gogh’un ruh durumlarının etkisiyle yaratılmış ilişkiler. Hal böyle olunca, sanatta eşyalar arasında düşünülmemiş, tasarlanmamış ilgi ve bağıntıların ortaya çıktığına her daim tanık olduğumuz aklıma geliyor. Sanatçı bugüne değin, karşısındaki evreni kendi görüş ve kavrayışına göre incelemiş; şaşırtıcı, beklenmedik sonuçlar elde etmiş. Kendilerine göre duyuş ve anlayışlar ortaya çıkarmış. “Uç nokta” dedikleri de bence zaten bu! Yapıt, aykırılıklarla, zıtlıklarla, gerçekle her türlü bağını kesmiş, yitirmiş olarak kendini gösteriyor. Hayal dünyası ters çevriliyor. O öyle bir hayal dünyası ki, içindeki gerçekçi öğeler soyut, soyut öğeler gerçek olabilmekte. Bir bakar ve görürsünüz ki, gerçekle bütün bağlar kesilmiş, ruh derinliklerine inilerek fizik üstü dünyaya ulaşılmış. Doğal olarak şaşıp kalırsınız.

Van Gogh da, hiç kuşkum yok ki bu çerçeve içinde izleyicisini şaşırtan, sarsan bir ressam. İnsanları gözlemleyen Van Gogh, yoksulluğun ne demek olduğunu da bilmiş. Bu dönemlerde kardeşine yazdığı bir mektupta: ” Böyle devam ederse hedefime varamayacağım,” diyor. “Bu kadar uzun zaman aç kalmasaydım bünyem daha kuvvetli olurdu. Fakat her seferinde daha az çalışmak ya da aç kalmak şıklarından birini seçmem gerektiğinde, ben hep aç kalmayı yeğledim. Bir insan buna nasıl dayanabilir! Açlığın etkisini resimlerimde öylesine görebiliyorum ki, geleceğim için kaygılanıyorum”. Ben Van Gogh’un 1882 tarihli “Hüzün” adlı taşbaskısını anımsıyorum, oturan çıplak kadın tasvirinde kadının başı dizine doğru eğilmiştir ve kolları arasında kalmıştır. Koyu renk uzun saçları çıplak sırtından aşağıya dökülmektedir. Saçlar ten rengiyle kontrast oluşturur. Figürün dış hatları belirginleştirilmiştir. Kolları arasında kalan yüzü görünmez, ama büyük olasılıkla kadın ağlamaktadır ya da üzgün bir ifade içindedir. Sanki tek başına bırakılmıştır, çaresizdir. Kederleriyle birlikte yapayalnızdır, itilmiştir. Kederin dokunaklı bir ifadesidir Van Gogh’un resmettiği. Resmedilen kadınsa, Van Gogh’un birlikte yaşadığı alkolik, gebe ve fahişe Sien’inden başkası değildir.

“Sonsuzluğun Eşiğinde” başlıklı resmindeyse, yine kederler içindeki bir insanın tasviri vardır. Resimde, sandalye üzerinde oturan mavi pantolon ve gömlekli yaşlı bir adamın derin acısı yansır. Yaşlı adam yumruk yaptığı elleriyle yüzünü kapamış, dirseklerini bacaklarının üzerine dayamış ve öne doğru eğilmiştir. Gözleri ve yüzü görünmez, ama o da ağlamaklı ve yıkılmış bir durumdadır. Yine 1890 tarihli “Doktor Gachet’in Portresi”nde masaya dirseğini dayamış oturan bir adam resmedilmiştir. Beyaz kasketli figürün yumruğu, yanağında başını destekler. Düşünceli ve kederli görünümlü Doktor Gachet’in kendisine sinirli olduğu kadar hasta göründüğünü de belirtir Van Gogh. Figürün yüzüne melankoli, hüzün, çaresizlik ve umutsuzluk yansımış, hüzün resmin her yanına yayılmıştır. Bütün renkler ve çizgiler bu melankolik atmosfere uyar. Figürün çizgileri kasvetli görünümü izler ve bu duygusal ruh halini açığa vurur. Üzerindeki lacivert ceket, arka planın koyu mavi rengi ve yüzün solgunluğu ifadeyi güçlendirir.

“Ren Nehrinde Yıldızlı Bir Gece” adlı manzarasındaysa, (mutlaka anımsayacaksınız) yıldızlı gecenin tasviri göz kamaştırıcıdır. Işık saçan yıldızlar, kıyıdan denize vuran yapay ışıklar ve lacivertle mavi tonları resmin bütününü nasıl da etkiler! Ön planda yürüyen bir çift… Buradaki ve başka resimlerinde görülen çiftlerden erkek olanı (her nedense) kızıl saçlı olarak tasvir edilmiştir. Hayatı boyunca yalnız olan ressam, gerçek hayatta asla bulamadığı eşini resimlerinde hep yanında mı çizmiştir acaba? Neden olmasın! Figürler manzarada çok küçüktür ve yüzleri seyredene dönüktür. Bir mektubunda: “Gece manzaralarını ve gece ortamının özelliklerini, gecenin gerçek karanlığı içinde ve yerinde tuvale aktarma sorunu beni her taraftan kuşatmakta,” diye yazar ya, esasında bana kalırsa gökyüzündeki yıldızlara gitmek için ölümün bir araç olduğunu belirtmiştir. Ölümle ulaşılan yıldızların erişilir olabileceğini düşünür. Gece karanlıktır, korkudur, ölümdür, uykudur, yalnızlıktır, hüzündür.

Nurullah Tuncer, şimdilik salonu olmayan, “Van Gogh”u gezginci tiyatro gibi sırtında oradan ortaya taşıyan Hakan Gerçek’in Ülkü Tamer’in kusursuz Türkçesiyle oynanmakta olan oyunu için kullanışlı, taşınması “nispeten” kolay bir dekor tasarlamış. Oyunun perde arasında fuayede bir eleştirmen biraderim eleştiriyordu, ama Cem Yılmazer’in ışıklarına söz eden vallahi çarpılır, benden söylemesi! Aslı Ataseven’in kostümleri “matluba” fevkalade uygun.

Hakan Gerçek, resimde kendisini yaşamdan koparıp alacak yolu arayan Van Gogh ile mükemmelen özdeşleşmiş. Van Gogh’un coşkusunu, içinde kopan fırtınaları, hüzünleri, aşırı duygularını seyircisine kusursuz aktarıyor. Kendisiyle sürekli hesaplaşan, bir türlü emin olamayan, bir başkasının eline bakmaktan dolayı sürekli ezik ve duygusal olan, ama gittiği, inandığı yoldan vazgeçmeyen, çevresindekiler tarafından anlaşılamamış karakter Hakan Gerçek’in abartısız yorumuyla özellikle resim sevdalılarının indinde daha bir yüceliyor. Acıları, mutsuzluğu, huzursuzluğu, arayışları, hırsı, coşkusu, sonsuz yalnızlığı, sevgiye açlığı, yoksulluğu, yaptığına duyduğu saygı, kısa yaşantısına sığdırdığı onca yapıt, erkek kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplar, hastalığı, krizleri, bir tas çorba ile boya tüpü arasındaki seçimleri Hakan Gerçek’in mizansen anlayışı ve oyun gücüyle seyirciyi sarsıyor.

20 yıl önce Müşfik Kenter’in Kent Oyuncuları yapımı olarak sahnelediği “Van Gogh”, tek kişi için yazılmış oyunların sahnede oyuncunun yazılı metinle savaşımı olduğunun somut örneği. Hakan Gerçek, cesaret etmiş yeniden sahneye taşımış. İçinde uhde miymiş, Tiyatro Gerçek’in ilk oyunu olmasında özel bir neden neymiş, bilemem. Ancak oyunun içindeki replikte Van Gogh: “Güneşe neden uçmayayım? Elbette yanarım! Kanatlarım erir, denize düşerim. Ama uçmuş olurum,” diyor ya, Hakan Gerçek de kanatlarını takmış havalanmış.

Tiyatrosunun bu ilk oyunuyla havalanmış oluyor.

Uçuyor.

Ve düşmüyor…

Üstün Akmen
Evrensel Gazetesi

Paylaş
Tiyatro Dünyası
Yazar Hakkında: 2006 yılında kurulan Tiyatro Dünyası portalı "Türkiye'nin en popüler, en zengin ve en güncel tiyatro haber ve bilgi portalıdır..."

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here