-Marka- Çerçeveye Pencere Camı…. Tiyatromuzun Halleri… (Kusura bakmayın!) (Melih Anık)


Aslına bakarsanız bu yaptığımız, cesaret isteyen bir iş. Neden dersiniz ?

Bilimsel değil , kişisel.. Her türlü değerlendirmeye de açık..

2008-2009 yılında sahneye çıkmış 225 oyunu listeledik. Bunları kategorize etmeye çalıştık.

Bu oyunların tümünü izlemedik. Ama hepsi hakkında bir türlü bilgimiz var. Bu bilgi gazete yazıları , eleştiriler, televizyondaki programlar, geçmiş yıllarda seyretmiş olduklarımız ve tabi ki bu yıl seyrettiklerimizden kaynaklanıyor. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki % 60 ına yakın olanı seyretmişiz, ya da okumuşuz.

Hiç değilse örnek olur diye paylaşıyoruz. Hani “okulunda okumuş”lardan biri çıkar da bilimsel bir çalışmayı bizlerle paylaşır.

Komedi – 62 (%28) ; yerli oyun – 120 (% 53); toplumcu içerik – 42 (%19) (İçinde 25(% 60) adedi yerli ve 6 (%14) adedi komedi)

Yerli oyun sayısının % 53 olması sevindirici mi ? Bu oyunların içinde yabancı içerikli olup da yerli uyarlamalar da dahil.

Ama yerli oyunların çoğu “yeni” değil. Yıllardır ayni sakız çiğneniyor. Dünya değişmiş tiyatromuz değişmemekte kararlı . Söylem de ayni… İçerik açısından baktığınızda tüm oyunlar içinde sadece 25 adet yerli oyun (% 11) toplumsal bir mesaj içeriyor.

Toplumcu içerikli oyunların içinde komedi olanlar % 14 (Toplam içinde % 3) Bu çalışma çerçevesinde bakıldığında toplumcu meseleleri verirken biraz çatık kaşlıyız.

Biliyoruz ki her oyunun mutlaka toplumcu bir tarafının olduğu iddia edilecektir. ”İnsanı ilgilendiren her şey toplumu da ilgilendirir” söylemlerini duyar gibiyiz. Bizim yaptığımız , bir meseleye “doğrudan” parmak basan oyunlara ait bir sınıflandırma yapmaktan ibarettir.

Bir tespitimiz de şu.. Tiyatromuz doğrudan bir toplum sorununu ele alamıyor. Kenarından dolaşıyor. Kulağını tersten gösteriyor yani. Hani “ Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” misalindeki gibi. “İnsanı anlattık ya” söyleminde. Bazıları da “Ben de yazmıştım, söylemiştim” havasında “pozisyon” alıyor.

“Mazereti var”….. Yazarı yok (!) (“Filozof yok da ondan”!)

Oysa bu toprakların sinemacıları, hayatın içinde. Garip olan o filmlerde oynayanlar da tiyatrocu. Hatta bazı tiyatrocular sinemacılığa “soyunuyor” .

Tiyatromuz “Üç Maymun”,“Sonbahar” vb örnekleri ıskalıyor; onların yaptığını yapamıyor, gündemi, ülkeyi sahnesine yansıtamıyor.

Nedense Üç Maymun’u, Sonbahar’ı alkışlayan seyircinin tiyatroda gülmek istediğine inanılmış. Ağlamak için sinemaya, gülmek için tiyatroya gidiliyor demek ki.
Sanki tiyatro, “palyaçolar sirki” !

Oysa ki seyirci havuzu, zaten dar bir çerçeveden besleniyor. Sinemaya giden tiyatroya da uğruyor .

Tiyatrocuların bir kısmı ithal ediyor, montajlıyor piyasaya sürüyor. Ya da bir kısmı söyleyeceğini onlardan alıp uyarlayıp söylüyor.

Bir kısım ise “onlar”ın (yabancıların) oyunlarını sözüm ona kendince süslüyor, yerli tat katıyor(?) ama yerli bile olamadığı için onlara , yani “tereciye tere satmaya” kalkışıyor. Onlar da “Oh! Cute!.. Interesting! ” (Çok şirin…İlginç…) diyorlar ama bu oyunlar, marjinal festivallerin “hoş”luğu olarak “kalakalıyor”.

Bir kısım “döndür dolap” ayni oyunları, ”eski taam eski tat” sahneye sürüp, ölmüş ruhları diriltirim sanıyor.

“Çözümü yurt dışında aramayanlar” , yabancı oyunlarla halkımızı çok güldürüyor , çok eğlendiriyor. Hatta bu yaptıkları ile hem “aydınımsı”lardan hem de halktan “olağanüstü alkışlar,ödüller alıyorlar(mış). Nerdeyse herkes dört köşe , her oyun ödüllü….

Ne çok ödülümüz, festivalimiz var bizim! Say say bitmez.

Festivaller getirebildiklerini getirip sanki getirilen, dünyada son “trend”miş “duruşunda”. (Böyle giderse dünyada Türkiye festivalleri için özel prodüksiyonlar hazırlanacak. ) Getirilen oyuna sahne “bol” geliyor.

Eleştirmen, iyiniyetle “iyiyi,güzeli” kazıyarak bulma çabasında. “Pireyi deve(dev)” yaparak tiyatroya yardım ediyor.(?)

Bizde 30 kişilik “dev kadro”lar da var 14 kişilik “dev kadro”lar da. Hatta tek kişi de olsa “dev” oyuncu oynuyor oyunları.

Akademisyen ne yapsın ? Eğitimini verdiği çocuk dizide rol kapmış. Dramaturgu, yönetmen sevmiyor, eleştirmen için sayfada yer yok , yönetmen “güldürüyor”. (Çoğu zaman “kendine” kimi zaman seyirciyi…)

“Köşedeki adam”(köşe yazarı yani), davet edildiği oyunları “ballandırıyor”. Bir de üstüne yılın oyunları listesi yapıyor.

Her biri tek tek 10 oyun seyretmişse , 10 kişilik ödül jürisi 100 oyun seyrettik diye böbürleniyor.

Sezonda ulaştığı seyirci sayısı 2000 ise (bu da çok iyimser ya) sokakta dik yürüyor. Bu sayıyla 80 milyonluk bir ülkede kadınlar, erkekler, çocuklar vb adına ahkam kesebiliyor, teori üretiyor, savunmalar yapılabiliyor.

500 kişilik salonunda ayda topu topu 4 gösterisine yer kalmayınca “yer kalmamıştır” ; seçilmeyince, ödüllere karşı , seçildi mi “ …. Ödüllü Oyun” ilanları gazeteleri süslüyor (!)

(O toplam sayı , adamların (mesela Berlin Filarmoni) bir gecelik kapasitesi . Hem şehir (mesela Berlin) 15 milyon falan da değil, hem de onlardan çok var. Bizdeki bazı tiyatroların tüm sezonluk seyirci sayısına eşit onların bir gecesi. Gazetelere ilan da vermiyorlar.)

Sponsor buldu mu “Bu iş sponsorsuz olmaz” ; bulamadı mı “Ben kendi başıma ayaktayım”…
Devletten yardım almadı mı “Bu işte bir iş var”, aldı mı “Zaten reklama bile yetmiyor”…

Şimdilerde salonlarını başka tiyatrolarla paylaşan tiyatro “gönüllüleri” var. Bu kendi oyunlarını daha çok oynamamalarının da mazereti. Ama onlar “tiyatroyu yaşatıyorlar” (!).

Bazısı kendi cemaatini yaratma peşinde ..

Bazısı dizide oynama garantisi veriyor. Bazısı diziden kazandığını “tiyatroya yatırıyor”, bazısı dizi şöhretini tiyatroda pazarlıyor.

Gala kadrolarını, oyun sürerken değiştiriyorlar. Meslektaşlarına vefaları, seyirciye saygıları yok.

Birbirleri hakkında kampanyalar düzenliyor, birbirlerini birbirlerine şikayet ederek yaşıyorlar.

Sahne tekniğinde yıllardır ayni sığ bakış. Nerdeyse elektrikçiden ışık, marangozdan dekor, terziden kostüm, bilgisayarcıdan ses tasarımcısı yaratıyoruz.

Tiyatro binalarını, işhanı yapmışlar çiziyor, villa yapmışlar inşa ediyor. Sanat binasının sanat ile tanışıklığı yok!

Yönetmen dramaturg sevmiyor; eleştirmenlik-de- okumuş-dramaturg, yazı altlarına ufak yorum notları ile becerisini kaybetmemeye çalışıyor; salonu kapatılmış dansçı aylardır “fitness” salonunda ; stajyer kadro peşinde; kadrosu olan ismine uygun oyun seçiyor; meslek dışından adamlar tiyatro yazıları yazıyor; meslek içindekiler yorgun; tiyatro kursları yaygınlaşıyor; tiyatrocu sinema emekçilerini kurtarıyor(!); tiyatrocu sponsorun yanında selam duruşunda; tiyatrocu cenazeleri kalabalık , konuşmalar dokunaklı…

Ve 80 milyonluk ülkede 3 milyon tiyatro bileti… Topu topu 700 bin seyirci.

Bu toprakların -politik görüşü fark etmez- binlerce hikayesi var. Hemen hepsi de insani /toplumsal bir yaraya parmak basar. Siyasi yelpazenin her tarafında anlatılacak o kadar hikaye var ki.. Daha kat kat uygarlıktan bahsetmedik bile..

Görmeyi bilene, merak edene konu mu yok! Yeni bir paradigma, vizyon ve empati yapabilmek gerek.

Hem konular trajik, komik, dramatik… Hatta istersen “suratına suratına”..

Çıkaramıyorsanız, kendi içinizden çıkamıyorsunuz demektir. (“Çıkın içimizden!”)

Bu işler, marka çerçeveye, pencere camı takmaya benziyor.

En iyisi, insanın gözlüksüz “görebilmesi”dir. Ama göz tek başına göremiyorsa çerçeve ve cam uyum içinde olmalıdır. Pencere camını da “marka gibi pazarlanan” çerçeveye takmamak gerek.

Melih Anık
http://melihanik.blogspot.com

Paylaş
Tiyatro Dünyası
Yazar Hakkında: 2006 yılında kurulan Tiyatro Dünyası portalı "Türkiye'nin en popüler, en zengin ve en güncel tiyatro haber ve bilgi portalıdır..."

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here