10. Trabzon Tiyatro Festivali’nde Bel Ağrılarıma Tiyatro Terapisi (Üstün Akmen)


Johann Sebastian Bach (1685-1750) 1707 yılında henüz 22 yaşındayken, amcasının kızı Maria ile evlenmiş, bu eşinden 8, ilk eşi Maria yaşamını yitirdikten sonra 1721’de evlendiği genç ve güzel sesli müzisyen kız Anna Magdelena’dan da 12 olmak üzere toplam 20 çocuğu dünyaya gelmiş. Bach, Magdalena ile otuz yıl geçirmiş. Laurent Fréchuret, yayınlandığında gerçek bir günlük sanılan, oysa Müzikolog Esther Meynell’in Bach’ın unutulmaz bir portresini çizebilmek için kendini Anna Magdalena yerine koyarak kaleme aldığı sonradan anlaşılan (ülkemizde de yanılmıyorsam 1958 yılında Fikri Çiçekoğlu çevirisiyle yayımlanmıştı) “yutturmaca”yı, yani “Anna Magdalena Bach’ın Güncesi-La Petite Chronique d’Anna Magdalena Bach” başlıklı romanı almış, sahneye uyarlamış. Fransa’nın Théâtre des 2 Rives topluluğu da uyarlanan eseri sahnelemiş, tutmuş 10. Trabzon Devlet Tiyatrosu Uluslararası Karadeniz Tiyatro Festivali’ne getirmiş. İyi de etmiş.

İyi etmiş de, Fréchuret oyunu sadece uyarlamış, uygulamayı düşünmemiş. Diğer taraftan, bu tarihe aykırı öyküyü bir okuma tiyatrosu formatında yönetmiş. Hal böyle olunca, tiyatroyu diğer edebi yapıtlardan ayıran en önemli fark gene sırıtmış. Yani, diğer edebi eserler okumak ve dinlemek için yazılırken, tiyatro metninin sahnede seyirci önünde oynanması gerekliliği kendini bir kez daha göstermiş. Masaya oturup elma soymak, elmanın kabuklarını bir tını vurgusuyla yere atmak; mumları üflemek, mumları yakmak, masanın üzerindeki pudrayı üfürmek bir saat süren bir okuma resitalinde yeterli aksiyon sayılır mı ayol! Konu, kişiler, çevre, zaman, amaç gibi unsurlar olmayınca oyun olur mu? Meynell öyküsünde, örneğin, yaşamını sıradan küçük kentlerde geçiren ve çoğu zaman bestelediği eserlerden çok, kazandığı üç-beş kuruş ile nasıl daha rahat yaşayabileceğini düşünmek zorunda kalan Johann Sebastian Bach için, oğlu Karl Philip Emanuel’in: “O göz kamaştıracak bir servet edinemedi; çünkü bu servetin gerektirdiği şeyi yapmadı, yani dünyayı dolaşmadı” ifadesine değer vermemiş, dolayısıyla Anna Magdalena’nın yoksulluk içinde öleceğinin Bach’ın sağlığında belli oluşunun altını çizmemiş. Bach’ın evde, bir ara sayıları 20’yi bulan çocukları, ders verdiği öğrencileri ve her hafta katılmak zorunda olduğu kilise törenleri arasına sıkışıp kalmış fevkalade sakin ve renksiz yaşamını anlatmamış. Johann Sebastian Bach’ın çağında sanatçıların bulunmadığının, hizmetkarların olduğunun altını çizmemiş. Weimar Dükü’ne hizmetkar olabilmesi için Bach’dan istenenin: “… dolayısıyla, bundan böyle sen her şeyden önce zat-ı alilerine, yani biraz önce sözü geçen gönlü yüce Kont Hazretleri’ne sadık, itaatli ve hakikatli olmalısın ve çalıştığın yerde sana ödev olarak verilmiş sanat ve bilimin icrası konusunda çalışkan ve güvenilir bir kişi olduğunu göstermeli, başka işlere ya da konulara zinhar karışmamalısın” belgesinde olduğu gibi sosyal yaşamın ve insan karakterlerinin incelemesi ve eleştirisi de yapılmayınca tiyatro dili tutmamış. Tiyatro dili tutmayınca tiyatro da olmamış.

Geçirdiğim trafik kazası nedeniyle bacağımı sürüyerek gittiğim oyunda, gene de Elizabeth Macocco’nun oyunculuğuna bayıldım, David Greilsammer’in oyunun hemen ardından Bach’ın prelüdlerinden, füglerinden, Aziz Matta Pasyonu’ndan, Re Minör Missa’dan falan oluşan otuz beş dakikalık resitalinin gereğini anlayamadım, yönetmenin “Bach”ın eline kalem olarak bir kaz tüyü tutuşturamamasına kızdım, ama Olivier Sand’ın ışık tasarımına şapka çıkardım.

Otomobil lastiğinin kıramadığı belimin doktor kontrolünden geçmesi nedeniyle Almanya’nın Eukitea Spielwerk Tiyatrosu yapımı “Kültür Çatışması”nı izleyemedim, ama Eugene Ionesco (Moldova)’nın “Romeo ve Juliet”ini seyredebildim ve yönetmen M. Chris Nedeea’nın bu çağdaş uyarlamasında Shakespeare’in romantik konusunu yeterince trajik havaya bulayamayışına tanıklık ettim. Oyunda şiirsel ortam hiç mi hiç yoktu, yapıta derinlik ve olgunluk katılmamıştı. Ninja Kaplumbağalarının oyunla ilişkisini de çözemedim. Dünyanın en trajik aşk öyküsü, sıra dışı olmak uğruna heba edilmişti. Oysa, güncellemek Romeo ile Juliet’in ateş artışlarını, çocuksu davranışlarını vermeye engel değildi ki! Oyundan sonra Trabzon Devlet Tiyatrosu’nun başarılı sanatçılarından Uğur Keleş de oyunun Baz Luhrmann’ın (benim izlemediğim)
başrollerinde Edwina Moore, Claire Danes ve Leonardo DiCaprio’ya yer verdiği sinema filmiyle neredeyse birebir aynı olduğunu söyleyince, Nedeea’nın Tybalt ve Mercurio’yu ölümlerinden sonra Romeo’ya yardım ederken çizmesi bile beni kesmedi, oyundan iyiden iyiye soğudum.

Rusya Federasyonu Moskova Yeni Dram Tiyatrosu ise adıyla yeni tanıştığım Sinakevich Gindin’in “Yaban” adlı oyunuyla gelmişti Trabzon’a. Yönetmen Viacheslav Dolgachev, gezegenimizdeki teknolojik felaketten kurtulabilen ve yeni bir uygarlık kurmayı amaçlayan Baba-Anne-Kız üçgeninden yola çıkan öyküyü sindirimi güç ve “müşkül” bir biçem içinde sahneye taşımıştı. Toplumun, ezilen sömürülen insanları vahşice ve acımasızca suç işlemeye ittiğini savunan yazarın arkasında durmuş, ama bence metnin istediği groteske, içerikteki kara mizaha pek yanaşmamıştı. Oyuncularsa gövdelerine belli şeyleri yapmayı yasaklayamayacaklarının bilincine varmışlar, bedenlerini güzel dışsal ifade çizgisi boyunca çalıştırmaya alıştırmışlardı. Nefes kullanmaları, tonlamaları yerli yerinde ve aralarında Kız’ı oynayan Violetta Davydovskaya ise mükemmel seviyedeydi.

Euripides’in ölümsüz tragedyası “Troyalı Kadınlar”ınıysa Trabzon Devlet Tiyatrosu sahneledi. Jean Paul Sartre’ın tiyatroya uyarladığı oyunu, Ankara Devlet Tiyatrosu sanatçısı Mehmet Atay yönetmişti ve oyunun çevirisi Güzin Dino’ya aitti.
İsa’dan Çok Önce taaa 415 yılında yazılmış olan oyun, günümüz dünya düzeniyle örtüşmesinin yanında; savaş karşıtı ve kadın temalarıyla elbette çok önemli bir tragedyaydı ve yönetmen Mehmet Atay çağdaş giyimli, güneş gözlüklü, postallı, tabancalı, megafonlu askerlerle; takım elbiseli, papyonlu, golf değnekli Poseidon ve günümüz kostümleri içindeki Talthybios ile karakterleri dünyayla özdeşleştirmişti. Bu arada Hekabe’nin ”…onun günahı yok etti Priamos’u, beni yıkıntıya sürükledi. Bu arada, çadırın yanında Agamemnon’un, tutsağıyım, köleyim, çaresizim. ‘Kır’ saçlarımla oturmuş yas tutuyorum işte” ağıtıyla, Dilek Güven’in kızıl saçlarının çelişki yarattığını eleştirmen amca olarak söylemeden geçemeyeceğim. Hakan Dündar’ın yarım daire biçimindeki demir parmaklıklarla dünyayı simgelemesini ve Gül Emre’nin kostüm, Yüksel Aymaz/Nihat Bahar ikilisinin ışık tasarımlarını da pek beğendiğimi söyleyeceğim. Yiğit Gümüşada, Duygu Ertan, Gizem Gen, Aynur Yılmaz’ın son derece ciddi görev anlayışlarını öveceğim. Elif Şeker Saka’nın, Aslı Artun Şener’in, Birkan Görgün’ün alınlarından öpeceğim. Dilek Güven’in, Şevki Çepa’nın, Halil Ayan’ın, ama özellikle Duygu Dokgöz’ün yükselen oyunculuklarını dillendireceğim. Başak Anat Özcan’ı mercek altına çekecek, benim “göz bebeklerimden” Zeynep Ekin Öner ile bu kere de övüneceğim.

Citroen marka, Berlingo model otomobilin sağ arka lastiğinin bir hafta önce tam anlamıyla ezemediği belimi soracak olursanız, şu satırları yazarken “tahammül fersah” boyutta ağrımakta olduğunu söyleyeceğim.

Üstün Akmen
Evrensel Gazetesi

Paylaş
Tiyatro Dünyası
Yazar Hakkında: 2006 yılında kurulan Tiyatro Dünyası portalı "Türkiye'nin en popüler, en zengin ve en güncel tiyatro haber ve bilgi portalıdır..."

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here