Poyrazoğlu’ndan Aşkın Matematik Hesabı: İyi Günde Kötü Günde (Üstün Akmen)


Günümüz tiyatrocusu, ekonomik kriz ortamı olsun ya da olmasın, maddi sorunların içinde her daim boğum boğum boğulmakta. Eee, bu durumda doğal olarak da ticari kaygılarla hareket ediyor. Dolayısıyla, tiyatrocularımızın bir bölümü repertuvarlarını yaparlarken genellikle “komedi” türünü yeğliyorlar. Halkımız gülüyor, eğleniyor. Daha doğrusu öyle sanıyorlar. Gel gelelim, kazın ayağı öyle değil! Komedi diye sahnelenen oyunların çoğunun düzeyi tam anlamıyla evlere şenlik. Halkımızı ota çoka güldürtüyorlar. Oynadıkları fars desen fars değil, vodvil desen ilgisi yok, bulvara hiç benzemiyor… Onların komedi adına yaptıkları, bugüne değin konuşma dilimize değil, sadece argomuza katkı sunuyor. Çünkü yaptıklarını argoya dayıyorlar.

Komedi türü oyunlar seçen tiyatrolar arasında Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu da var. Ancak Ali Poyrazoğlu, adını taşıyan tiyatrosunda daima geçmişle hesaplaşmak üzere komedi tiyatrosu yapmakta. Bu tavrıyla da, olumsuz ortama bir şövalye gibi dayatmakta… Kendi yazmıyor, ama kendi yazmış gibi oluyor. Yurtdışında izlediği, beğendiği yabancı dilde yazılmış “yerli olmayan” eseri alıyor, dilimize çevirdikten sonra yerli yaşama uyduruyor, uyguluyor. Dikkat buyurun, “uyarlıyor” demiyorum. Çünkü o “uyarlamıyor”, “uyguluyor”. Eline aldığı “yabancı” eseri, bilgi birikiminin süzgecinden geçiriyor, hatta adeta damıtıyor. Oyunun içindeki düşünceyi, içinde yaşadığımız toplumun yaşamına uyguluyor. Argoya gerek görmüyor, bayağılığa düşmüyor, sadece sözcüklerle incelikli bir biçimde ve biçem içinde oynuyor.

Ali Poyrazoğlu, geçen sezon “Tak Tak Takıntı”, “Ben Eskiden Küçüktüm”, “Koçum Benim…” gibi yapımlarıyla çok geniş kitleleri tiyatro sanatıyla buluşturdu. Özellikle “Koçum Benim…”de dere tepe düz gidip doğayı, insanı, dünyayı anlamaya, öğrenmeye, keşfetmeye, değiştirmeye ve yenilemeye dönük bilgilerini seyircisiyle paylaştı. Paylaşmakla kalmadı, izleyicisine “enjekte” etti. Yaşamın sıkıntılarını göğüslemeleri, yalnızlığı yenmeleri amacıyla dopdolu, insanoğlunun yanına ilişti, yerleşti. Dünyadan gelip geçmeyi bir meydan okuma olarak kabullendiğini ilan etti; izleyicisini de yüreklendirdi, kabul ettirdi. Müzik, şiir, resim, kukla, heykel, dans, tiyatro, sinema dediğimiz zaman zaman ayrışan, kimi zaman iç içe geçen dillerde, ama tiyatro formatı içinde güldürürken dersler verdi.

Ali Poyrazoğlu, bu kere de gitmiş Pierre Palmade-Michel Laroque ikilisinin Fransa’da pek tutulan “Ils se Sont Aimés (Birbirlerini Çok Sevmişlerdi)”sini almış,”uygulamış”. Uygularken adeta baştan yazmış, adını da “İyi Günde Kötü Günde” olarak saptamış. Ortaya tiyatro açısından farklı biçemi olan bir aşk oyunu çıkmış. Konusu açısından aşkı taze tutmanın bilgeliğini seyirciye örneklerken, aşkın da bir matematiği olduğunu, bilmem kaç bilinmeyenli denklemlerin “bilinenler” “bilinmeyenler” diye ayrıştırılması gerektiğini, bu matematiği sökenlerin yaşamlarında başarı üstüne başarı kazanacaklarını vurgulamış.

Yukarıda değindiğim farklı biçeme değinmek gerekirse, andığım “farklılık” esasında usta birer stand-up’cı da olduklarını öğrendiğim Pierre Palmade-Michel Laroque ikilisinin tiyatroyu psikolojik değil, plastik ve fiziksel görmesinden kaynaklanmakta. İkilinin “Le Divorce” ve “Nicole Me Quitte” başlıklı oyunlarını da videodan izlediğim için, bu saptamamı rahatlıkla söyleyebiliyorum. Ali Poyrazoğlu’nun “uygulama”sındaysa tiyatronun fiziksel dili, sözcüklerin diliyle aynı psikolojik çözümlemelere ulaştırılıyor. Ali Poyrazoğlu, Pierre Palmade-Michel Laroque ikilisinin yorumunun dışına taşıp; kalıplaşan mantığın yanı sıra, akıl yürütmeden varılan sonucun düşünceyi sığlaştıracağını savlıyor. Düşünce alanımızın, kendini tekrar etmenin dışına çıkamadığından yakınıyor. Dünyadaki örnekleriyle ilgisi olmayan oyundaki Leyla ile Savaş karakterlerini sıradanlaştırmıyor, toplumumuzdaki yepyeni birer gerçeklik olarak önümüze çıkartıyor. Bunları yaparken de, araya müzik sıkıştırıyor. Perdeyi, sözleri Sadık Şendil’e (1913–1986), bestesi Teoman Alpay’a (1932–2005) ait olan bir şarkıyla açıyor, aynı şarkıyla kapatıyor. Aristokrat bir ailenin güzel kızı Pola ile fakir besteci Hüber Gran’ın 1770 yılında Paris’te yaşadıkları aşk öyküsünün anlatıldığı Kerime Nadir’e ait olan bir romanın, 1970 yılında sinemada iki yüzyıl sonrasının İstanbul’una Orhan Aksoy tarafından uyarlanmış filminde Esin Engin (1945–1997) tarafından seslendirilen şarkıyı “kanaviçe” olarak kullanıyor. Filmde, Akıncılar Orkestrası’nın piyanisti Fikret’in (Kartal Tibet), yaşlı gözlerle Selda’ya (Hülya Koçyiğit) bakarak söylediği, bir döneme damgasını vurmuş ve ağızlarda sakız olmuş olan (Esin Engin’in sesinden) banttan gelen şarkısına eşlik ederek Şendil’in, Alpay’ın ve Engin’in üzerlerine ışıklar yağdırıyor. “Bana kollarını uzatsan biraz/Sana kul olurum, seven ne yapmaz/Gel öldür, bu ömür böyle tükensin/Sana bin can feda, seven ne yapmaz//Bu gönül, uğruna neye katlanmaz/Öl desen ölürüm, seven ne yapmaz/Gel öldür, bu ömür böyle tükensin/Sana bin can feda, seven ne yapmaz” diye “terennüm” ederek, üç sanatçının üzerlerine ışık yağdırmakla yetinmeyip, seven insanın neler yapabileceğini bir de müzik yolu ve vücut diliyle anlatıyor. Seven insan, en azından can yakmaz demeye getiriyor. Seven, sevdiği için ne kadar kötü düşünürse düşünsün, ne duyumsarsa duyumsasın sevdiğinin canını yakmaz diyor. Yalan söyleyemez diyor, aldatamaz diyor, sevdiğini üzemez diyor.

Özdemir Çiftçioğlu, Ali Poyrazoğlu’nun baştan yapılandırdığı metne uygun bir sahne düzeni kurmuş. Sanal defter, sanal kalem, sanal bardak ile seyircinin zihinsel bir yolculuğa çıkmasını sağlamış. “Yaşam göreceli, ama hayaller hiç de öyle değil” iletisini pek güzel yansıtmış. Tekil kalmış çokluğun altını iyi çizmiş. Dekor tasarımına imza atan Ali Yenel, iki sandalye ve René Magritte’den (1898–1967) görünenin dışındaki anlatımsal kullanıma örnek üç röprodüksiyonla işi çözmüş. Sanatçının “La trahison des Images (İmgelerin İhaneti)” başlıklı çalışmasında tütün dükkânı reklâmı gibi algılanan pipo resminin altına “Bu bir pipo değildir (Ceci n’est pas une pipe)” yazmasını örnek alarak, maske takılmış iki elma tablosunun altına “Bu bir dekor değildir” diye yazarak, Leyla-Savaş karakterlerinin çelişkisini simgelemiş. Kimin yaptığını bilemediğim ışık tasarımıysa, sadece aydınlatma ve renklendirme amaçlı kullanılmış. Neyse ki, yanılsamalara geçit vermemesiyle oyunu bozmamış.

Duygu paleti çok yüksek usta oyuncu Nilgün Belgün, Leyla’nın seyirciyle olan iletişimini çok iyi sağlıyor. Nilgün Belgün, oyuncunun büründüğü karakterin ancak kendi, biricik duygularıyla denetlenebileceğinin ya da yaşanabileceğinin olumlu bir örneğini vermekte. Ali Poyrazoğlu, içindeki istek öğesini heyecanlanmak eyleminden gene başarıyla ayrıştırıyor. İkinci Perdede, Savaş’ın Leyla’yı gece yarısı telefonla aradığı tabloda, oyuncu iradesinin ve duygularının görünmez ışımaları aracılığıyla yapılan dolaysız sohbetin karşı konulmazlığını, bulaşıcılığını ve gücünü örnekliyor. Sessizken ya da devinimsizken, karanlıkta ya da ışık altında, bilinçli ya da bilinçsizce coşkularının ışımalarını ortaya cömertçe döküyor. Savaş karakterini hem bütünsel, hem derin, hem de eksiksiz değerlendirirken, fiziksel olarak da doğrusu mükemmel biçimlendiriyor.

Haaa… “İyi Günde Kötü Günde”yi sadece iyi kotarılmış bir komedi olarak belleyip seyretmeye gitmemeniniz gerekiyor. Benden söylemesi: “İyi Günde Kötü Günde”, her şeyden önce iki önemli oyuncunun resitali olarak izlenmeyi, gözlemlenmeyi ve alkışlanmayı hak ediyor.

(Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu – Abide-i Hürriyet Caddesi, Arzu Pasajı, No:227 Şişli / Telefon: 0212 231 21 00)

Üstün Akmen
Evrensel Gazetesi

Paylaş

HENÜZ YORUM YOK