Ne Dersin Azizim, İstanbul DT Cevahir Sahnesi’nde (Savaş Aykılıç)


İŞTE AZİZ NESİN BU ! İŞTE YÜCEL ERTEN BU !
Oyun (sanırım) Aziz Nesin’in “Hiç Kimse Buyur Etmedi Beni” şarkısıyla başlıyor. Şarkı olağanüstü duygu yüklü ve dokunaklı. Çünkü Aziz Nesin’in “buyurganlığa karşı” (“Ama açtım bütün kapıları tekmeleyerek/Bütün engelleri göğüsleyip yıkarak”) ve “mücadeleci ve muhalif sanatçı” kimliğine vurgu yapıyor. Aynı zamanda, onu kaybetmenin acısını da içinde barındıran hüzün makamlı bir girizgah bu.

Bu şarkının açtığı ayraç , -daha sonra oyunun finalinde bu şarkıyı bütünleyen bir başka ağıtla- kapanacak ve çember tamamlanacak. (Yazar ve yönetmenlere iyi bir “kompozisyon nasıl olur” dersi.)

Sonra bir anda kendimizi altısı erkek , ikisi bayan oyuncuların Karagöz oyunlarından alınmış Muhavere (agon-çatışma;burada daha çok “atışma” ve “seyirciye sataşma”) ve Tekerleme dünyasının içinde buluyoruz. Malum , Karagöz’de bu bölüm , birazdan başlıyacak oyuna ve oyun dünyasına (ortaoyununda “Yeni Dünya”ya) bir hazırlık. Aşağıda oyundan küçük bir örneğini verdiğimiz bu huhavere ve tekerleme bölümü ; tıpkı masalların başındaki tekerlemeler ile aynı işleve sahip; algılarımızı açıyor , duyularımızı parlatıyor ve (kullanmayı unuttuğumuz) düş gücümüzün (imgelem) kapılarını aralıyor .

Sözkonusu bölüm muhavere ve (bir çeşit tekerlemelerden ibaret değil. “Falanca oyunun ‘takidini’ aldım” yollu bir “takdim” ve “seyirciyi selamlama” bölümlerini de Yücel Bey bu muhavere-tekerleme bölümlerine katmış ; bu dört yapıyı iç içe geçirmeyi tercih etmiş :
“Bab-ı Ali salhanesinde birbirlerini boğazlayıp yiyen, kurt kalemli uğraşdaşlarım, merhaba! / Gözünü budaktan, sözünü efendiden uşaktan esirgemeyenler, aldatan kaltabanlar, aldanan daltabanlar, merhaba! / Batı kafalı, doğu gövdeli; doğu kafalı batı gövdeli; aralarındaki sandalye dalaşmalarını yurtseverlik, özgürlük savaşı diye yutturan politika cambazları; ey tükürdüğünü yalayan, ey her kapıyı açan yalan-dolan, merhaba!”

Oyun , Sayın Erten’in seçtiği ve sahneye uyarladığı -Aziz Nesin’in değişik öykü kitaplarından seçilmiş sekiz (bazıları birleştirilmiş)- bağımsız öyküden oluşuyor. İyi ama neden bu öyküler de , başkaları değil ? “Ya da tersinden sorarsak neden başka öyküleri değil de “özellikle” bunlar ?” gibi bir soru bir (ve dolayısıyla da bu) eleştiri- inceleme yazısının sınırları dışında kaldığından yazımızı Yücel
Erten’in seçkisi (kompozisyonu) ile sınırlayacağız.

1.ÖYKÜ : “AMERİKAYI YAPAN MİMAR”
(Aslında bu ve bunu takip eden ikinci öykü oyunda birbirine bağlı sahneleniyor. Ben inceleme kolaylığı olsun diye bu öyküleri ikiye ayırdım.)

Bu öykünün adı “Müfettiş” ya da “Amerikayı yapan Mimar Sultan Mehmet” de olabilirmiş dersem , sanırım bu ipuçları size bu hemen hepimizin ezbere bildiği hikayeyi anımsatacaktır. Zira “Hababam Sınıfı” yapımcıları (artık izin mi aldılar yoksa çaldılar-taklit mi ettiler bilemem) bu öyküyü sinemalar ve daha sonra da ekranlar aracılığı ile hemen her eve taşıdılar. (Sinemada bu öyküde Müfettiş’i Ergin Orbey , Öğrenciyi (yanılmıyorsam) Kemal Sunal oynuyordu.)

Hikaye kısaca bir “ezberci eğitim eleştirisi”ni konu alır. Her gittiği yerde aynı soruları , aynı sırayla soran bir müfettiş , soruları sırayla ezberleyen bir sınıfta , soruların yerlerini değiştirirse ne olur ? Ne olacak işte bu hikaye ortaya çıkar. Sorularla cevaplar birbiri ile uyuşmaz , hatta cevaplar gittikçe absürtleşir (saçmalaşır) karma karışık ve saçma sapanl bir hale gelir ! Sonunda -kartopu tekniği ile- olay öyle büyür ki cevapları düzelteyim diyen Müfettiş de bu saçmalık girdabına kapılır :
“Oğlum, yavrum, evladım! Amerika’yı yapan, Mimar Sultan Mehmet’tir. Süleymaniye Camisini keşfeden de Fatih Sinan’dır… Yani Sinaniye Camisini Mimar Süleyman yaptı, Fatih’i Mimar Sultan Mehmet fethetti demek istiyorum…”

Bu öyküde Anlatıcı (Yazar) ve Öğrenciyi oynayan Burak Şentürk deyim yerindeyse döktürüyor. Öğrenciden Anlatıcıya geçişleri , ses değişimi olağanüstü. Adsız Karaduman sert ve otoriter bir Müfettiş tiplemesi ile ve özellikle de “dilinin dolaştığı” finalde , öykünün komedi dozunun doruklara taşınmasında ikinci büyük rolü oynuyor.

Öğretmen’de Hülya Çelik mimikleri , donmaları-donakalmaları ve özellikle de ilkokul kitaplarından fırlamış gibi gözüken ( bu tür temsili resimlerde insanların bir ayaklarının uçar gibi yukarda olması , tahtada yazı yazarken öğretmenin dönüp öğrencilere bakması vb. klişelerle inceden inceye eğlenen izlenimi veren) komik pozları ile öne çıkıyor.

2 . ÖYKÜ : “ ESKİ ÖĞRENDİKLERİNİZİ UNUTUN ”
(Not : 1.ve 2.Öyküler birbirine bağlanmış (teğellenmiş),sahne tekniği açısından birleştirilmiş. Çünkü aynı mekanda ; okulda geçiyor. Diğer ikili öykülerde ise öykülerin iç içe geçirildiğine tanık olacağız.)

Bu öykü de ilk öykü ile aynı konunun (ezberci eğitim eleştirisi) bir başka çeşitlemesidir. Ayrıca –örtük olarak-halk dili ile (zorlama) öztürkçecilik ile “alay” olduğunu söyleyebiliriz. Geleneksel konuşma dilimiz (Anadolu Türkçemiz) ile yazı dilinin özentili ve yapay karşıtlığından yararlanılarak oluşturulmuş bu öykü aynı zamanda doğu ile batı arasında sıkışıp kalan insanımızın trajedisine göndermeleri olan bir kurgu ile ele alınmış gibi gözüküyor.

Müsammereye (Temsile) hazırlanan (öykümüzün kahramanı) öğrencimiz , kendi yazdığı “Koyun” adlı bir şiirini bir ayda ancak ezberleyebilmiştir. Okula yeni atanan öğretmen ise bu şiiri “Memleketim” adlı bir şiirle değiştirir. Ne ki müsamereye bir gün kalmıştır ve öğrencimizin de aksi gibi ezber zorluğu vardır :

“Müsammere günü öğrencimiz yeni şiirin ortasında takılır kalır ; “Ey o büyük insanı yetiştiren ananın…Ananın… Öğretmeni kulisten sufle verir (fısıldar) ama beyhude (boşuna) ! Panikle olanlar olur ve öğrencimiz eski şiirle yeni şiiri mixsler (birbirine karıştırır) ; “ Ananın… Ananın, kuyruğundan yağ çıkar,/ memesinden süt verir,/ Yumuşak tüyleri var…” Arada öğretmenin kulisten söylediğini yakalar; “Ey sebiller kervansaraylar…”
Yakalayamayınca da devam eder ; “Ananın, ananın, ananın…/Boynuzundan sap olur,/ Eti de bize besi,/ Derisinden kap olur, / Dışkısı da gübresi Hey!”


Bu sahnede de başrol , öğrenci ve anlatıcıyı oynayan Burak Şentürk’ün. Yeni Öğretmen’de Hakan Vanlı ise Karl Ebert tonlamalarıyla ; (Karl Ebert hocayı bizzat göremediysek de öğrencilerine yetiştik ne de olsa !) harikalar yaratıyor.

Geçiş şarkısının adı : “Çocuklarıma”. “Diyelim ki ıslık çalacaksın ıslık / Sen ıslık çalınca / Ne müthiş çalıyor diye şaşacak herkes / Kimse çalmamalı senin gibi güzel./(…)“Dalga mı geçiyor düşler mi kuruyorsun/Öyle sonsuz düşler kur ki çocuğum/Düşlerini somutça görüp şaşsınlar/Böyle dalgacı dünyaya gelmedi desinler./Dünyada yapılmamış işler çoktur çocuğum/Derlerse bu işler bişeye yaramaz/De ki bütün işe yarayanlar/İşe yaramaz sanılanlardan çıkar.”

3 . ÖYKÜ ; “ Fİ TARİHİNDE BİR GAZETE NASIL KAPATILDI ”
Aziz Nesin tarafından -büyük bir olasılıkla Babıalideki anılarından veya duyduğu hikayelerden esinlenerek yazılmış- bu öyküde Uyanık ve Acar Gazetecimizin “ne iş olursa yaparım abi”cilikten ve “fırsatçılık”tan yararlanarak nasıl yükseldiğine tanık oluruz. İlk işinde “ertelenen bir konseri yazan” gazetecimiz işinden kovulur ama ünlenerek daha iyi bir gazetede işe başlar. Burada da “kes yapıştır” yöntemi ile diğer gazetelerden haber çalarak işinde yükselir ! Ama bunu fark eden rakip gazetenin uydurma bir haberini de yayınlayınca tuzağa düşer ve foyası meydana çıkar ; buradan da işten atılır.

Normalde işsiz kalması ya da sektör değişmesi gereken gazetecimiz daha yüksek bir maaşla başka bir gazeteye “transfer” olur. Nesin Usta , bu öykünün finalinde de üç ayrı hikayenin mixslenmesinden (karıştırılmasından) harika bir final ve komedi üretir. “İçişleri Bakanı ile özel bir mülakat” , “Dün işlenen feci bir cinayet haberi” ile ve bir de “Gazetede yayınlanan (sözde) Fransız bir yazarın tefrika romanından bir bölüm” gazetede birbirine karışmış olarak basılır ve bu (rezalet-skandal) üzerine gazete ( içişlerince) kapatılır !

Yazarımız bu uzun öyküde , birbirine bağlı kısa öykücüklerle dikkatimizi Babıali Basınına çeker. Gazetecilikte “fırsatçılığın” , “üçkağıtçılığın” , “uydurma ve yalan haberciliğin” , “habercilikte hırsızlığın” , “takma isimlerle yazılan tefrika romanlar kandırmacasının” insanları nasıl komik durumlara soktuğu konularını işler.

Yazar (hızlı gazeteci) rolünde Hakan Vanlı , coşkusundan tutkuyla oynadığı anlaşılan bu “fırsatçı” tiplemesindeki tartımı (ritmi),hızı (temposu),enerjisi (coşkusu) ve nüanslı (ayrıntılı) oyunculuğu ile sanatının altın çağını yaşıyor belki de. Hemen her sözüne (seyirciden) reaksiyon (tepki-burada gülme) alması da bunun bir kanıtı olmalı.

Gazete patronlarında Mahmut Gökgöz bu tür göstermeci (epik ; açık biçim) oyunların ustası olduğunu (oyunun genelinde oynadığı her tipte olduğu gibi) bu sahnede de resimde bir iki fırça darbesi yerine geçebilecek “tipin sınıfsal tavrının” (gestus) altının çizilmesiyle (burada kaykılarak-kasıntı oturma ve kalontor gülüş ile) ispatlayıveriyor.

İçişleri Bakanında Ali İpin ; sözleri ile gerçeklerin çeliştiğini sadece rejiye (burada ani fren) bırakmayıp örneğin “karakollarımızda işkence , şiddet yoktur” derken oyunculuğu ile de bu durumu tersinleyebilir diye düşünmeden edemedim.

Bakanın araba ile yolculuğu sahnesinde (dört sandalye ve bir direksiyon arabanın yansılanması için yeterli olmuş) şöförü oynayan Ozan Uçar’a dikkat ; İstanbul DT’nin (bölgelerden yeni kazanımı) bu oyuncumuz , adeta -ağzı ile bütün efektleri yapabilen Edy Mörfi’nin Türkiye şubesi mübarek. (Ama koca oyunda ne yazık ki –keşke daha fazla yerde kullansa- sadece iki yerde ; -araba ve tren sahnelerinde- sergiliyor bu yeteneğini.)

4. ÖYKÜ : “BÜYÜK İKRAMİYE + GULGULE YOK MU”
Bu öykü başlığındaki (+) işaretine bakılırsa iki öykü birleştirilmiş ve birbiri içinde eritilmiş olduğu anlaşılıyor. Öykü bir kahvede , radyoda çalınan (Türk Klasik Müziği) bir şarkıda duyulan Osmanlıca “Gulgule yok mu” sözünde geçen “gulgule”nin ne olduğuna dair kahve müdavimlerinin yaptıkları komik yorumlarla başlar. Sonunda iş , aralarında kavgaya kadar varır.

“Gulgule”sözünün radyodaki şarkıdan çıktığı-duyulduğu anlaşılamıyor. Çünkü radyo kaydı (ya da taş plak kaydı) çok eski “kötü” olduğundan sözler kesinlikle anlaşılmıyor. İki mısralık bu bölüm yeniden kaydedilebilir , ya da şarkı sözleri oyunculara tekrar ettirilebilir , ya da başka bir çözüm bulunabilir.)

Küçük bir ayrıntı için bunca laf edilir mi , diyecek olanlara cevabım “espirinin çıkması için bunun şart olduğu” olacaktır. Zira yazar açıkça belirtmiş : “(Radyodan titrek, yanık, içli, ağlamaklı bir sesle okunan bir şarkı duyulur:)“ Kûyunda figanımla acep gulgule yok mu? / Gulgule yok mu? Gulgule yok mu?” (Bu bölüm de gazetecinin konser eleştiri yazısındaki “Opus 2,5”a benzedi ya neyse.)

Sonra hikaye makas değiştirir ve yazarın aldığı milli piyangoya büyük ikramiyenin vurması ile (“Büyük İkramiye” öyküsü) devam ederiz. Bir çeşit Molier’in “Cimri”si Harpagon’a dönüşen kahramanımızın -bu para yüzünden- başına açılmadık iş kalmaz , ailesi ile arası açılır , dostlarını kaybeder ve sonunda “insanlıktan çıkar”. Neyse ki (kahvedeki kavga anına geri dönerek) bunun bir düş olduğu ortaya çıkar da yazarımız yeniden insanlığına kavuşur.

Büyük İkramiye çıkan Yazar rolünde Ali İpin , coşku dolu performansı ve Anlatıcı ile Yazar arasındaki gidiş gelişlerdeki ani ve ustaca değişimleri ile oldukça göz dolduruyor. Bu oyuncunun neredeyse kalp atışına bile hakim olduğu hissine kapılıyorsunuz. (Genç oyunculara not : Bir oyuncu sesine , bedenine ve ritmine nasıl ve nereye kadar hakim olabilir merak ediyorsanız bu oyuncuyu ve bu sahneyi kaçırmayın derim.)

5. ÖYKÜ ; “ SULTAN PALAMUT İLE OZAN ”
Masal diliyle kaleme alınmış olan bu nefis öykü , ikdidar –sanatçı ilişkisi üzerine kurulu.

“Raviyanı ahbar şöyle rivayet ve nakılan-ı asar böyle hikâyet ederler ki, zaman-ı evailde mi yoksa zaman-ı hazırda mı veya memleketin birinde mi, yoksa dünyanın herhangi bir yerinde mi, her ne zaman ve her nerde ise, gayetle utanmaz ve arlanmaz ve tabiatı fevkalade madrabaz ve zekâsı son derece kıt ve akıldan sakat ve fakat kurnaz mı kurnaz ve lafları dilli düdük ve kendisi hödük oğlu hödük bir kimesne var idi.”(…) “Daima pürhiddet ve daima pürşiddet ve daima pür azamet öyle bir cenabet olup her zaman zart zurt ile ve şart şurt ile iş görür idi.”

“Pek çok madalya ve nişan sahibi” ve daha nice alametlerden “Bu millete iyilik yaramaz!/Nankörler!/Adam etmek için sizi,/Nerde yeşerse bir umut,/Tankla, panzerle bastırmadım mı?/Başkaldıranları beslemektense,/Hepsini gencecik astırmadım mı?/ (Asmayalm da besleyelim mi !) Hepinizi sokup bir kalıba,/Dümüdüz ettirmedim mi? / Vatan sathını dikensiz gül bahçesi, / Ve dikenli tel tarlası yapmak için,/ Korku fırtınaları estirmedim mi?” vb. sözlerinden anlaşıldığına göre Sultan Palamut’un bir “askeri diktoterya” tipi olduğunu söyleyebiliriz. “Hangisi olduğu” sorusuna gelince öyküde geçen “Yok Üniversitesinin pürefüsürleri” , “USA marka modern teknoloji” vb. ipuçları bize çok da uzak olmayan bir ülkeyi (belki de bizimkisini) işaret ediyor diyeyim ben size de “gerisini siz getirin gari” !

Sultan Palamut , ülkesinde kalan son dikbaşlı kişi olan (kendisine biat etmeyen) “Ozan”ın da başını eğdirmek ve karşısına başı önde , alçak bir şekilde çıkması için bir plan yaptırır. Plana göre Ozan huzura tavanı çok alçak olan bir kapıdan alınacaktır. Ne ki Ozan,oyunu bozar ve içeri arka-arka ; kıçı önde olarak girer ve Sultan Palamut’u kendi hazırladığı tuza düşürerek intikamını alır. “Kıçımla verdimse reverans,/ Bağışlayınız ekselans!.. /Çünkü bir Hazret-i Dangalak, /Zorla geçmişse başa,/Onu kıçıyla selamlamak düşer,/ Her onurlu yurttaşa.”

“Ozan” rolünde Adsız Karaduman’ın Aziz Nesin ile ne denli özdeşleştiğine ; onun muhalif aydın ve sanatçı sesini , (12 Eylül ve Kenan Evren) faşizmine ve her türlü dayatmacılığa karşı öfkesini yansıtmada ne denli başarılı olduğuna tanık oluyoruz.

Sultan Palamut’ta Mahmut Gökgöz , kaberemsi bir yorumla “askeri diktatör” tipini masal kostümleriyle ve genel hatları ile ele alıyor. (Neden “özele” inmediğini finaldeki “İhtilal” öykü-parodisinde anlıyoruz ; süprizi bozmamak ve tekrar etmemek için.)

1.Perde finali , tüm oyuncuların birlikte seslendirdikleri bir şarkı ile bitiyor. “Ey benim koyun gibi mazlum,/Kuzu gibi masum yurttaşlarım!/Ey bükemediği eli öpen,/El etek öpmekle dudakları aşınmayan//Yurttaşlarım!/Bir üsttekine kuzu,/Bir alttakine canavar kesilen yurttaşlarım!” … “İstemiyorsan zart zurttan buyrultu,/Alkışlama öyle her zart zurtu./Aldanıp alkışladığını sanarak yiğit,/Bir de bakarsın ki bir uyuz it.”

(2.PERDE.)

6.ÖYKÜ : “ KEÇİ KUYRUĞU İLE PUSULA HİKAYESİ”

Bu öyküye göre , tarihteki Hafız Yunus Paşa ile Fon Golf Paşa arasındaki iddaalaşmada kimin haklı olduğu meselesi hala halledilebilmiş değildir (tartışmalıdır). Yunus Paşa , Alman Paşa’nın İsviçreden saat getirtme teklifini reddeder , çünkü ona göre mutlak olan Osmanlının saatidir ; Batı saatini onlara göre ayarlamalıdır ! (Buyurun size “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nün tersinlemesi!)

İki general aralarında bir türlü anlaşamamakta , sürekli çatışmakta , yarışmakta ve tartışmaktadırlar. Son kavga da pusula ve keçi yüzünden çıkar. Osmanlı Paşası asla pusulaya itibar etmemekte ; geleneksel keçilere göre yön tayinini benimsemektedir. Sonuçta ortak yapılan bir plan keçilerin üşüdükleri için “mabatlarını ters yöne dönmeleri” üzerine Osmanlı ordusu kuzey yerine güneye saldırır ve düşman içine düşerek yok olur !

“Osmanlının çağa ayak uyduramaması” , “geri kafalılık , bağnazlık ve kör inat yüzünden gelen yıkım” , “Almanya-Osmanlı ilişkileri üzerinden ordumuzun çağdaşlaşma ve modernleşme çabaları ve bunun geleneksel Osmanlı kafası ile çatışması” gibi konuları işlemesi bakımından öğretici bir öykü ile karşı karşıyayız.Hafız Yunus Paşa ile Enver Paşa’ya ; ve Fon Golf Paşa ile de General Von Sanders’e bir atıf olması bakımından da ilginç bir hikaye bu. Ancak uzun , dağınık ve tekrarlar yüzünden zor bir yapısı olduğu da söylenebilir.Ne yapılabilir ? Uzun ve tekrarlar ile dağınıklıklar (daha da) kısaltılabilir ve sıkıştırılabilir ya da (olmadı) bu öykü –oyunun genel ritmini ve resmini bozuyorsa ; ya da kaldırıldığında oyun çok fazla bir şey kaybetmiyorsa ) tamamen budanabilir (atılabilir).

Gerçi Alman Paşa da Mahmut Gökgöz , Osmanlı Paşasında Ali İpin , canla başla oynuyor ve alkışları da alıyorlar ; ancak bu uzun , dağınık ve (diğer öykülere kıyasla) görece ”eski” ve “zayıf” öykü yüzünden oyunun genel (ikinci perde) temposu (gereksiz yere) yokuş çıkıyor (zorlanıyor). Burada sorun ne rejide ne de oyunculukta ; tamamen –sahnelemeye çok da uygun olmayan- öykünün kendisinde , diye düşünüyorum. (Gerçi çıkmış oyuna “ukalalık” etmek kolay , “bekera kadın boşamak gibi !”. Benim sözüm bu oyuna değil , bundan sonraki prodüksiyonlara !…) Herşeye karşın , yine de , bu zor öyküyü Tarihçi-Anlatıcı’daki Hülya Çelik’in billur gibi sesi ve “nüanslı” anlatımı ile dinlemek bile başlı başına bir keyif olduğunu söyleyebiliriz.

7 . ÖYKÜ ; “ CASUS + PARLE VU FRANSIZCA “
“Ne genel tarihe , ne de dünya politika tarihine geçirilememiş” (nedeni finalinde saklı) bu öyküde , yazarımız , öyküye tanık olan bir ortaokul öğrencisinin ağzından aktarır olayları. Kısaca , “Haşmetmeab Geliyor” haberi üzerine , bir grup evlere şenlik yurdum insanı , trene bindirilerek İstanbul’a (alkış ve kalabalık yapmaları için olsa gerek) gönderilirler. Yolda (trende) aralarında “haşmetmeab”ın ne olduğu üzerine tartışmaya başlarlar.

Aralarındaki konuşmalardan “Haşmetmeab’ın bizim Yavuz zırhlısına benzer bir gemiyle gelen bir Müslüman Sultanı” olduğunu anlarız. Duvarcı Numan Usta ise , yol boyunca , seferberlik yıllarında- askerliğini yaptığı sırada- gördüğü Yavuz (Zırhlısı) üzerine akla hayale gelmeyecek masallar (abartılı fantastik hikayeler) anlatır. (Tv’de “Pele” ve “Oksford” konulu Topkek reklamlarındaki yalanlar bile Numan Usta’nınkiler yanında solda sıfır kalır !)

“Heşmetmeabı” karşılama sırasında , casus sanarak bir ecnebiyi yakalayarak trene sokarlar ve sorgulamaya kalkarlar. Ne ki “casus”, Fransızca konuşmakta ve bizimkiler ise tek kelime bile bu dilden anlamamaktadır. Bunun üzerine casusun Müslüman olup olmadığını kontrol etmeye karar verirler ve adamın sünnetli olup olmadığını kontrole kalkarlar.

(Şu anda yazarken fark ettim ki) Pek de sevimli gözükmeyen (yazıldığında) bu final (oysa) sahnede seyircilerin gülmekten kırıldıkları bir sahne olmuş (hep bu “büyücü” oyuncular yüzünden ; hep söylerim , oyuncular “ tekin değildir ,onlardan “korkulur” diye !”).

Sonuçta adamı götürüp “candarmaya” teslim ederler. Onlar bir ödül beklerken casus diye kaçırdıkları adamın , haşmetmeabın maiyetinden biri olduğunun ortaya çıkması üzerine , bizimkiler sessizce oradan sıvışır.

Duvarcı Numan Usta’da Hakan Vanlı , “Karadenizli” aldığı tipi ile oyun boyunca yakaladığı başarılı performansını bu sahnede de devam ettiriyor. Casus’ta Fransız Kibarı tiplemesiyle Burak Şentürk yine akılda kalıcı bir kompozisyona ima atıyor. Ve Yazar(Anlatıcı)-Ortaokul Öğrencisi’nde “fırlama erkek çocuğu” tiplemesi ile Aylin Uzunlar (ki o da bölgelerden gelen son kazanımlardan biri) ustalara yetişme yolunda önemli bir atak yapıyor. Karaduman ve Gökgöz de takım oyunculuğunun iyi birer örneğini veriyorlar bu öyküde.

Uzun tren sahnesi boyunca trenin kalkışını,frenini,düdüğünü ve giderken çıkardığı “Stakz-stakz” sesini (efektörleri kıskandıracak bir ustalıkla) çıkaran ve bir yandan da “Rumelili” Yusuf Çavuş’u oynayan Ozan Uçar’ı da , öne çıkan ilk gruba dahil etmek gerekir diye düşünüyorum.

8 . ÖYKÜ : “ BELEDİYE REİSİ NASIL OLMALI “
Bir kasabada belediye seçimleri sırasında iki büyük partinin iki güçlü adayı vardır : Her zaman takım elbise ile dolaşan Dava Vekili Beşir Efendi ile okuma yazma bile bilmeyen Bakkal Kazım Efendi. İki aday da seçim (propagandası) konuşması yaparlar. Okumuş Beşir Efendi , “ulusa seslenişinde sında Belediye Reisinin “standartlar”ına vurgu yapar. Cahil (ama uyanık-“Erkan-ı harp”) Bakkal Kazım Efendi , bu standartlarla rakibinin kendisini tarif etmesi ile alay eder ve halkı da eğlendirir.

Seçim günü gelip çattığında , ahali her iki adayı da birlikte değerlendiriler. Dava Vekili “çalıp çırpmadığı” için “kendisine bile bir faydası olmayan” sünepe ve beceriksiz ; okuma yazması bile olmayan Bakkal Kazım Efendi’nin ise “yemesini ve yedirmesini bildiği için” becerikli ve işbilir bulunarak oylarını ikinci seçenekten yana kullanmaya karar verirler.

“YAZAR- Seçimler yapıldı. Davavekili Beşir, Muhtar Kazım’ın dörtte biri kadar bile oy alamamıştı. O seçimden sonra Belediye Reisliğine adaylığını koyanlar, şöyle propaganda nutku vermeye başladılar:
“Vatandaşlar!.. Beşyüz sığırım, dört çift öküzüm, dört de karım var. Beşyüz dönüm tarlam var. Haftada bir karı oynatırım. Bütün bunları açıkgözlüğüm sayesinde altı ayda yaptım”…”


Mart 2009 Belediye Seçimleri düşünüldüğünde güncelliği on ikiden vuran bu hikaye; fazla söze de , yoruma da lüzum bırakmıyor. Zira her şey ortada ! Dava Vekili Beşir Efendi’de Ali İpin “Egeli” şivesiyle olağanüstü bir kompozisyon çiziyor. Özellikle de kalabalığa seslendiği (ve koronun da cırtlak bir sesle karşılık verdiği) “ bak bi ”lerle seyirciyi kırıp geçiriyor.

Muhtar Kazım’da da Mahmut Gökgöz “peltek” ve “çarıklı erkan-ı harp” tiplemesiyle yine göz dolduruyor. Halkı canlandıran (diğer oyunculardan kurulu) koronun adaylarla diyalogları (ekoları-keçi gibi “nee”leri) ve sandalyeleri ile adayların peşlerinden koşturma performansları (oyunun genelinde de olduğu gibi) her türlü övgüyü hak ediyor.

9 . ÖYKÜ : “ İHTİLALİ NASIL YAPTIK “
Öykümüz “Övröke” ülkesinde , başkent “Matrakapolis”te geçer. (Çağrışımların aksine ; 12 Eylül ve Kenan Evren ile uzaktan yakından bir ilgisi yoktur !) Paşa ve diğer komutanlar “işe yaramaz bütün kurumları işletmek amacıyla” yönetime el koymaya ve bir “ihtilal” yapmaya karar verirler. Bu amaçla bir plan ve işbölümü yaparlar. Amerikan sefirinden destek almayı da ihmal etmezler. Radyoevini işgal ederler ama (ufak bir) yağmur yüzünden “hayat felç olmuş” ve “iletişim hatları kopmuş”tur.

Bu sırada elektirikler de gidip gelmeye başlar. İhtilalin başarılı olmama ve burada basılma ihtimaline karşı “eğer burada ne arıyorsunuz diye sorulacak olursa ; bir tedbir olarak , her ihtimale karşı , konser vermeye ve marşlar çalmaya geldiklerini ” söylemeye karar verirler. Ne ki hiçbirinin müzik aletlerinin (özellikle de “kanun”un ) adını bile bilmedikleri ortaya çıkar. Korku belasına , odalardan buldukları müzik aletleri ile hızla müzik provalarına başlarlar… “Dönülmez akşamın ufkundayız !”, “Bir İhtilal,pardon,bir ihtimal daha var !” , “ Alçaklara kar yağıyor üşümedin mi/ Paşam sen bu işin sonunu düşünmedin mi !” ve “Övreke sokakları dar , dar , / Bana bakma benim yarim var” parçalarını hazırlarlar (çalarlar).

Derken hatlar gelir. Telefonla yönetime el koyduklarını duyurmaya çalışırken sesleri Sadrazam Muhtar Paşa’nın dinlemesine takılınca yakayı ele verirler. Aradan yıllar geçmiş , Paşa aslında şimdi iktidarda olmaları gerektiğini , fakat ihtilali halka bir türlü duyuramadıklarını ; halka duyuramadıktan sonra iktidar sahibi olmanın kaç para edeceğini söyleyerek hikayeyi bitirir.

Hiç kuşkusuz oyunun en güzel , en komik ve en parlak hikayesi bu sonuncusuydu ve böyle olması da tesadüfi değildi. (Aslında “Azizname 1”de olan-bu oyuna da “Azizname 2” diyebiliriz sanırım-bu son öykünün neden bu oyuna da alındığı , benim için şimdilik bir sır olsa da , buna bir itirazım olamaz. Zira bu öykü tek başına (üzerine tez yapılarak incelenmesi gereken) bir sahne fenomeni ; bu kısa oyun kendi türünde (neredeyse) bir başyapıt !)

“Paşa” rölünde Adsız Karaduman’ı oyunculuk sanatının doruklarında izliyoruz. ( Bu oyunun en iyi süprizi (yaptığı bu komedi oyunculuğu ile hiç kuşkusuz) Karaduman. ) Komutanları oynayan diğer oyuncular ise ; gerek bireysel – solo sahnelerinde ve gerekse koral sahnelerde (deyim yerindeyse) “oyunculuk hünerleri ile” döktürüyorlar. Bütün oyuncuların (rol gereği baskı ile iki dakikada öğrenerek) bir müzik aleti çalması ; -Özellikle Burak Şentürk’ün kanun performansı- seyirciyi hem çok şaşırtıyor, hem gülmekten çatlatıyor , hem de bütün salonu (çok az oyunda karşılaştığımız insanları kendinden geçercesine) coşturuyor.

Bir oyunda doyasıya “gülmek” , “duygulanmak” , “eğlenmek” , “keyif almak” ve “düşünmek” ; üstelik bunları oyun boyunca zaman zaman ayrı ayrı ve zaman zaman da bir arada ve iç içe kaynaşmış ve rafine bir halde almak ; insana “işte tiyatro bu” dedirtiyor !

Oyun baştaki tekerlemelere geri dönüyor :
“- Bu yeryüzü, yeryüzü olalı beri, yeryüzünde kendiliğinden ne varsa, onları satan ülkem: Tütün ve fındık ve palamut ve deri ve barsak ve pamuk ve salyangoz ve insan gücü ve delikanlılarını ve genç kızlarını ve toprağını ve alınterini ve göznurunu ve gözyaşını ve kanını ve iliğini… İsa’dan önceki yirminci yüzyılı satıp, İsa’dan sonraki yirminci yüzyılı satın almakta olan Türkiyem, selam!”

Ve final , Aziz Nesin’e ve onun Sivas’ta bayraklaşan kimliğine ve mücadelesine bir ağıt , bir saygı duruşu , (gözlerimizden yaşlar getiren) hüzünlü bir veda , duygulu bir selamla sona eriyor :
“ŞARKI – Ben tanırım/Bu bulut bizim oranın bulutu/Hemşeriyiz/Benim için kalkmış/Sıvas’tan gelmiş/Yurdumun bulutu/Başımın üstünde yeri var./Ben bilirim/Bu rüzgâr bizim oranın rüzgârı/Hemşerimiz/Benim için kopup gelmiş/yayladan/Yurdumun rüzgârı/Kurutsun diye akan kanlarımı./Ben anlarım/Bu acı bizim ora işi hançer acısı/Bir ülkedeniz/Aynı dili konuşsak da/Anlamayız birbirimizi/Hançerin nakışı/Tanıdım acısından Sıvas işi./Ben duyarım duyumsarım/Bizim oranın keskin sızısı bu/Binip kara bir buluta Sıvas/ilinden/Sıvas rüzgârıyla uçup gelmiş/Helallik dilemeye.”

DEVLERİN BULUŞMASI
Aziz Nesin’i kim tanımaz ! Ya Yücel Erten’i ? Erten ülkemizin yetiştirdiği en iyi yönetmenlerden ve tiyatro adamlarından biri (belki de yaşayanlar arasında en iyisi). Kendi alanlarının en iyisi iki devin (Nesin ve Erten) bu oyunda da buluşması gerçekten de muhteşem olmuş.

YÜCEL ERTEN VE REJİSİ
Erten , geleneksel tiyatromuzun göstermeci geleneği ile Brecht’in Politik-Epik tiyatrosunu sentezleyerek özgün bir şekilde geliştirdiği seyirlik yorumla karşımızda. Oyuncular rollerini özellikle anlatıcı-yazar rollerinde göstererek , açık biçimde oynuyorlar. Ne ki bu açık biçim köy seyirlik oyunlarında olduğu gibi oyunculukta , dekorda , ışıkta ve makyajda da uç noktalara varmıyor.

İllizyon yine ışıklarla (bazen nokta ve lokal ışıkla) kuruluyor ve oyuncular sahnede değil , sahne dışında kostüm değişiyorlar. (Bu kadar kısa sürede bunu başarmaları için ya “büyücü” ya da “sihirbaz” olmaları gerekiyor ; bazen aynı öyküde birkaç değişik kostüm değiştiriyorlar bir anda.)

Oyuncular her sahnede-öyküde farklı tipleri canlandırıyorlar. Anlatıcı-Yazarları oynarken bir anda ve ustalıkla tipe girip bir anda yeniden (o) tipten çıkarak anlatıcıya geçebiliyorlar. Epik Tiyatroda ve Geleneksel Tiyatro tarzında olduğu gibi , her sahne/öykü birbirinden bağımsız ele alınıp işleniyor. Öyküler birbirlerinden çoğu zaman -seyirciye doğrudan seslenilen- şarkılar aracılığı ile ayrılmışlar. Şarkılar “illizyonu-yanılsamayı” kırarak , vurguyu “yanılmaya” değil ; “akla ve mantığa” yapıyor.

Seyircinin salt pasif bir izleyen ve onaylayan olmaması isteniyor. Aksine düşünen , karşılaştırma yapan , soruşturan , sorgulayan ve bir yargıya varan ; akıl yolu ile sahnede olup bitene katılan aktif bir seyirci yaratılmaya çalışılıyor. Başka bir deyişle “sahnede sahnelenen oyunlar” ile “hayatta oynanan oyunlar” arasında bir paralellik ve koşutluk kurularak seyirci ; hayata da “ezbere” değil “ bilinçle” bakmaya davet ediliyor.

Komedinin sağladığı uzak açı sayesinde sahnede olan biteni olanca yanlışlıkları ve eksiklikleri ile sorguluyor ve soruşturuyoruz. Çünkü Aristoteles’in Poetika’sından biliyoruz ki tragetyalar “ortalamadan yukarıda” ; komedyalar da “ortalamadan aşağı” düşünceleri ve kahramanları ele alır.

Bu yüzden olsa gerek yazarımızın işlediği ( ve Aristonun bahsettiği) “ortalamadan aşağı” düşünceleri ve kişileri ; yanlışlıkları , eksiklikleri , çarpıklıkları şu sıralama ile işlediğini söyleyebiliriz : “Eğitimde ezbercilik”(1.ve2.Öykü) , “basındaki yozlaşmışlık”(3.Öykü) , “kurtuluşu piyangoda aramak”(4.Öykü) , “Askeri diktatörlerin ögürlüğün ve dik başlılığın sembolü ozan ve sanatçılara baskısı”(5.Öykü) , “uygarlaşmanın önündeki geleneksel gericilik”(6.Öykü) , “ülkemizdeki casus arama (komplo) paranoyası” (7.Öykü), “seçimlerde halkın “yiyen” ve “yedireni” tercih etmesi” (8.Öykü) ve “Erken kalkanın darbe yaptığı “ihtilaller yurdu”nun geri kalmışlığı” (9.Öykü.)

Bir anlamda , -eğer Aziz Nesin’in yaşadığı dönemi “eski” diye alacak olursak- Brechtiyen bir yorumla , “tarihselleştirmek” suretiyle bu oyunun günümüzü sorguladığını ; değişen (çağ-dönem) içindeki “değişmeyenleri” ve “değişmesi gerekenleri” vurguladığını söyleyebiliriz.

Minumum dekorla (sekiz sandalye,bir iki masa,basamaklı bir yükselti ve bir piyano) oyunda maksimum bir dünya yaratmayı başarıyor. Bu , Erten’in bu bilinçli tercihi olsa gerek. Zira , -hayal dünyamızı sınırlayan ve hayel gücümüzü dekaratörün fantezisine indirgeyen- devasa dekorlar yerine ; bu asgari dekor , seyircinin kendi zengin düş dünyasını kurmasına yarıyor.

Müzik , dekor . kostüm , ışık , dans vb. hepsi de dört dörtlük Erten’in bu bakış açısı ve yorumuna –kendi paylarına düşen- katkıyı veriyorlar. Söz konusu Epik Yorum’u belirginleştiriyor , biçimliyor ve hacimleştirerek daha da görünür kılıyorlar.

Şehir Tiyatrolarının “Lüküs Hayat”ı ve Kenan Işık’ın “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz”ı gibi “Ne Dersin Azizim” de İstanbul DT’nin klasiklerinden biri olacağa benziyor. Teşekkürler Aziz Nesin ! Teşekkürler Sayın Yücel Erten , bu oyunu uyarladığınız ve yönettiğiniz için. Teşekkürler bu oyunu seçtiğiniz için İstanbul DT müdürü Sayın Osman Wöber ve teşekkürler bu oyunu repertuvara aldığınız için DT Gn. Md. Sayın Lemi Bilgin. Ve teşekkürler oyuna emeğe geçen herkese !

Savaş Aykılıç

Paylaş
Tiyatro Dünyası
Yazar Hakkında: 2006 yılında kurulan Tiyatro Dünyası portalı "Türkiye'nin en popüler, en zengin ve en güncel tiyatro haber ve bilgi portalıdır..."

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here