Okday Korunan Söyleşisi (Savaş Aykılıç)


Bu söyleşi 02.01.2009 tarihinde Savaş Aykılıç tarafından Okday Korunan ile yapılmıştır.

“ BU ÖDÜLÜ TÜM TİYATRO EMEKÇİLERİ ADINA ALIYORUM”



Savaş Aykılıç: 2008 yılı “İsmet Küntay Tiyatro Özel Ödülü” önceden açıklandığı üzere 23.12.2008 tarihinde; İBŞB Şehir Tiyatroları yapımı “Yedi Tepe Aşkı” adlı oyunun gala gösterimi öncesi size verildi. Klasik sorudur: Neler hissettiniz?

“BU ÖDÜL BANA HEYECAN VE BİRAZ DAHA SORUMLULUK VERDİ”

Okday Korunan:
Ödül hayata verilen bütün bir emeğin, gören gözlerce ıskalanmadığı anlamına geliyor. Sorumluluklarınızı çoğaltıp, yükünüzü ağarlaştırıyor. Heyecanınızı besliyor. Ödüller; otuz beş yaşın altına dağıtıldığında umut, üzeri yaşlar için ise tatlı bir tebessüm fakat her yaşta hiç şüphesiz kıymetli, yüreklendirici oluyor…

S.A: Bu tür ödüller hakkında neler düşünüyorsunuz? Tiyatro dünyasına bir sinerji verdiğine inanıyor musunuz?

“ÖDÜL SİNERJİ DEMEKTİR”

OK:
Elbette. Aksini düşünmek büyük bir yanılgı olur. Burada değer yaratan olgu; ödüle değer görülen emek ve bu emeği yüreklendiren ödülün tercih başarısıdır. Ödül bir sonuçtur. Ayrıca Ödülün kime, niye ve kim tarafından verildiği de çok önemli bir konu. Söz konusu törende hayallerime inanıp beni destekleyen herkese, ustalarıma, tiyatroma ve meslektaşlarıma teşekkür ederek tiyatroya emek veren tüm emekçiler adına ödülümü aldığımı ifade ederken, bütün samimiyetimle bu sinerjiyi vurgulamaya çalıştım.

S.A: Sizce İsmet Küntay Ödülleri’nin diğerlerine kıyasla ne gibi farklılıkları var?

İSMET KÜNTAY ÖDÜLLERİNİN FARKI

OK:
Sosyolojik açıdan; ödülden çok, cezayı öncelikli gören bir toplumsal anlayışın içinden gelen bizler için “ödül” ve “ödül vermek” bir farklı yaklaşımı beraberinde getiriyor. 1980 sonrası şekillenen kaba genel anlayış içinde ödül kavramı gerçek değerinden bir ölçüde uzaklaşmış olsa da, bu genel üslubun dışında verilen ödüller varlıkları ile umut ve direnç noktası olmaya devam
ediyorlar. Bu ödüllerden biri de Tiyatro alanında verilen İsmet Küntay Ödülleri.

Bir tiyatro insanımızın, “tiyatro emekçisi’nin” saygın adına, yurt genelinde, yerli oyunlara, kıymetli bir jüri tarafından, saygınlığını koruyarak, çizgi ve hedefinde tutarlı, mütevazı şartları içinde, tiyatroya hizmeti önde ve öncelikli gören bir anlayışla, bu yıl 33. kez verildi. Bu yaklaşımından dolayı İsmet Küntay Tiyatro Ödülleri, alanında özel bir anlam içeriyor.

S.A: Sizin aldığınız bu ödülle Şakir Gürzümar’ın yönettiği “Bir Şehnaz Oyun”un ödül sayısı üçe yükseldi. Biliyorsunuz , 12.Afife Tiyatro Ödüllerinde “Bir Şehnaz Oyun”unda Şehnaz’ı oynayan Simay Küçük Tuna , “Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Müzikal ya da Komedi Kadın Oyuncusu” , dekorları yapan Ali Cem Köroğlu “Yılın En Başarılı Sahne Tasarımcısı” , kostümleri çizen Gülhan Kırçova “Yılın En Başarılı Giysi Tasarımcısı” ve oyunun müziklerini yapan Cem İdiz de “Yılın En Başarılı Sahne Müziği” ödüllerini almıştı.Bunca ödülün bir sırrı var mı? Var ise bu sır sizce nedir?

“BİR ŞEHNAZ OYUN” NEDEN ÖDÜLE DOYMUYOR?

OK:
Tiyatro alanında bir çalışma ödül almak için yola çıkmaz ama sınırlarını aşmayı hedeflemiyorsa da yola çıkılmaz… Çıkmamalı da ayrıca… Entelektüel bir alan olan tiyatroda çalışma; yaratının izini sürme serüveninden başka bir şey değildir. Entelektüel alanda yaratının izi sürülmeye başlandığında ise kaynağında insan ve emeğinin yer aldığı sanat gündeme gelecektir. Sanat doğası gereği asla vasatı kabul etmez. Bu noktada ilk yaratıcı yazar ve beraberinde ortak hayalin peşinden giden yönetmen, oyuncu, dekor, kostüm, müzik, dans, ışık gibi tüm yaratıcı katkılar bir bütünü tamamlar. Bu oyunun ödüller almış olmasının altında bu hassas buluşmanın özenle gözetilmiş olduğunu düşünüyorum. Oyunun seçiminden, sahneleme aşamasına kadar sağlanan tüm katkı, tiyatro alanından seçkin ödüller olarak oyunumuza yansıdı. Bu ödüllerde, ödül sahiplerinin değerli emekleri kadar , bu esere birikimleri ile katkı sağlayan herkesin , bu başarıda ortak payı olduğu da asla unutulmamalı. Bu söyleşiyi fırsat bilerek şahsım adına ; Devlet Tiyatrolarının kurumsal kimliğinden başlayarak, ustalarıma, meslektaşlarıma ve oyunu paylaştığım tüm arkadaşlarıma katkılarından dolayı tekrar teşekkür ediyor, ödül alan tüm arkadaşlarımı bir kez daha kutluyorum.

S.A: “Anlatıcı” rolüne nasıl hazırlandınız? Sizce bu rolün oyundaki işlevi nedir?

“ANLATICI/BARON REFİK, İÇİ DOĞULU DIŞI BATILI ÜLKEMİN TRAJİKOMİK BİR OPERETÇİ EĞRETİLEMESİDİR.”

O.K:
Anlatıcı rolüne ya da daha önce oynadığım veya oynayacağım rollere sanıyorum bu mesleği yapmaya karar verdiğim andan beri çalışmaya başlamışım. Bu çalışma ve öğrencilik hali de bitmiş değil! Konservatuarda ustalarım ilk derste Stanislavski’nin bir sözünü bizlere belletmişlerdi ; “Büyük rol, küçük rol yoktur, büyük ve küçük oyuncu vardır.” Bizler bunu mesleki yaşantımızda yol belledik. Bugün bazı gençler bu sözlerime dudaklarındaki ironik bükülme ile diş göstereceklerdir biliyorum… Olsun, yolcu yolunda gerek diye bir söz vardır bizde… Devlet Tiyatrosu ekip çalışması örneği sunan kurumsal bir yapıdır. Gişeye gelen seyirci isme değil, oyuna bilet alır. Oyunlar da Ulusal ve Uluslararası alanda kendini kanıtlamış dil ve üslup açısından örnek eserlerdir. Büyük bir yetkinlikle de perde açmak bu kurum için gelenek haline gelmiş bir özelliktir. Bu oyuna rol dağılım panolarında yetkili imzalarla asılmış, “Cavidan” rolü ile başladım. Provasına girdiğimde; “sen Anlatıcı Baron Refik rolü’nü çalış” dediler, panoda başkasının adı asılı bir rolü bir buçuk ay çalıştım. “Sen oynuyorsun” dediler, oynamak ne demek ise işte… Şimdilik, ömrüm ve sağlığım elverdiğince taklidi bendedir; buradan seyircisine ilân olunur! Oyunun metni ve üslubu açısından; Anlatıcı rolünün, vazgeçilmez bir yabancılaşma öğesi olarak varlığı gözden kaçmayacaktır. Rolün ayrıksı varlığı, benzetmeci anlayışı kıran göstermeci bir tip olarak yazılmış olmasından kaynaklanmakta. Rol geleneksel tavrı içinde batıcı “Garpçı” kimliği ile bugün yaşadığımız tüm çelişkilerin de bir özetini oluşturuyor. Baron Refik yazılmış tip olarak; şekilci doğuya giden geminin tepkisel batıya koşan kimliksiz trajikomik yolcusudur bu anlamda… Zaten bütün bir oyun da bunun ve bu çelişkinin üzerine kurulu değil mi?

S.A: DT. On üç bölgede yerleşik olarak 81 ile tiyatro hizmeti götürüyor. Büyük kentler dışında Anadolu’da perde açan ödenekli, ödeneksiz tiyatrolar var. Ödüller konusunda Anadolu , hak ettiği ilgide bir sıkıntı yaşıyor mu? Siz daha önce Anadolu’da bulunmuş biri olarak bu konuda neler düşünüyorsunuz?

OK:
Anadolu illerimizde görev yapmak konusunda benden çok daha kıdemli ve güncel şartları bilen arkadaşlarım var. Ayrıca ödül veren jüriler adına da bir şey söylemem mümkün değil. Bu anlamda sorunuz için çok da doğru bir adres sayılmayabilirim. Yine de sorunuzu cevapsız bırakmamak ve ortak aklın tercümanı olmak adına şunları söyleyebilirim; Perde açmak, yaşamda kristalize edilmiş bir tezi estetik bir yaklaşımla paylaşmak, tartışmaya açmak, “yapmak” demektir. Bu iddia ile açılan perdenin nerede açıldığının hiç bir önemi yoktur. Burada dikkat edilecek nokta eylemin bu nitelik çerçevesinde gerçekleşip, gerçekleşmediğidir. Bu ülkenin sanat disiplinlerini yaşamlarının bir parçası haline getiren nüfusunun genele oranı, bu kıymetli alana sözde değil, özde değer verenlerin nasıl davranması gerekeceğinin de ipuçlarını taşır. Ben kendi mesleğim adına nitelik gözeterek perde açan tüm meslektaşlarımın emeğini yer ve zaman gözetmeksizin saygı ve sevgi ile alkışlıyorum. Hak ettikleri değerle seviye belirlemede rol sahibi olmalarına da fırsat verilmesini diliyorum.

S.A: AKM tadilatı genelde İstanbul DT’yi ve sizin “Bir Şehnaz Oyun”u nasıl etkiledi?

AKM VE BİR ŞEHNAZ’IN TADİLATI…

OK:
Bir oyun belirli bir yer, zaman ve mekân için tasarlanır. Nasıl ki; yüz yıl önce her şey farklı ise yüz yıl sonra da şüphesiz farklı olarak tasarlanmak zorunda kalınacaktır… Burada garip olan; aynı yıl içinde zorunlu fiziki şartlardan ötürü, zoraki mekân değişikliğinin yaşanmasıdır. Sanıyorum hiç birimiz bunu hayal bile etmemiş olacağız ki; öngörüsüz ve hazırlıksız yakalanılmış bir durumla karşı karşıya kaldık. Arkadaşlarımın duygularını tam olarak bilemem ama ben; turne şartlarında, olumsuzluklara rağmen perde açmak zorunda kalmış bir oyuncu duygusunun engellerini aşmak çabası içinde, meslek ahlâkımı gözeterek bu yolculuğu sürdürmekteyim. Sanıyorum tüm ekip arkadaşlarım da böyle yapıyor. O yüzden de yüksek bir doluluk oranı ile seyircimizin sevgi, ilgi ve alkışını alıyoruz.

S.A: DT ailesinde akademik kariyer yapan bir elin parmakları kadar insandan birisiniz. Bunu nasıl başardınız? Devamı gelecek mi?

GARİP AMA GERÇEK, BU UNVANLAR MEZAR TAŞLARINA DA YAZILIYOR!

OK:
Öğretmek vermek, öğrenmek almak, paylaşmak çoğalmak demektir… Öğrencilik her zaman daha keyifli, daha konforlu, daha genç, daha saf, daha heyecanlı ve birçok “daha” demektir… Sanıyorum bu yüzden öğrenci olmak ve öğrenci kalmak istedim hep. Tam yirmi beş yıl çeşitli öğretim kurumuna kayıtlı olarak süren öğrencilik yaşantım, öğretmenlerimin yaptıklarımı düzelterek yolumu aydınlatması ile geçti. Bildiğiniz gibi; bu süre bir alanın çalışanı için yasal emeklilik süresidir. Bilginin bir deniz olduğunu keşfettiğinizde ne az şey bildiğinizi de keşfediyorsunuz. Aslında bu gün geldiğim noktada daha da az şey bildiğimi fark ediyorum. Cesareti engelleyen bir durum bu ama bir olumlu yanı ile gülünç olmayı da engelliyor. Öğretim noktasında alabileceğim bir belge kalmadı fakat eğitimimin devam ettiği, mezara kadar da devam edeceği bir gerçektir. Bilgi sahibi olmanın, kişiyi irfan sahibi olmaya taşımadığında; bir hiç olduğunu da bilenlerdenim. “İlmi hür, irfanı hür, vicdanı hür” olmadan insan olunamayacağını biliyorum. Sorunuzda yer alan ve devamı noktasında kast ettiğiniz unvanlar; Akademik unvanlar olup görev süreleri ile sınırlı ve görev alanları içinde kullanılan ön sıfatlardır aslında. Bir şahsın alanında kendini kanıtlamış bir jüri önünde sınav vererek sahip olabileceği ve yaşamının her alanında kullanabileceği bir unvana sahip olmak beni sadece daha sorumlu kılmaktan öteye götürmüyor. Ülkemiz mezar taşlarında hâlâ eski dönem milletvekili, eski bakan, profesör v.s. gibi unvanların kolayca yazılabildiğini görüyoruz. Bir gün bu davranışın dünyada başka bir örneğinin olmadığını ve var ise de görgüsüzlük kaynaklı olduğunu, toprağın altında bu unvanların çok da bir anlam taşımadığını öğreneceğiz!
Yaklaşık sekiz yıldır çeşitli üniversitelerde dersler veriyorum. Öğretmek noktasındaki tek düşüncem; ustalarımdan öğrendiklerimi, kendi tecrübelerimle süsleyerek, ustalarımın üzerimdeki emeğine layık olacak hassasiyetle aktarmaya çalışmak, taşıdığım bayrağı geleceğe, bilimin aydınlatıcı ilkelerinden sapmamaya özen göstererek iletmekten başka bir şey değil.

S.A: DT genel eğitim düzeyini ve kurum içi meslek eğitimi konularında neler düşünüyorsunuz?

“OLANLA YETİNMEK YERİNE OLMASI GEREKENİ ARAMAK”

OK:
Yaşanan çağın bilgi, birikim, ahlâk ve bu kaynaklardan beslenen teknolojik donanımlı üretim gerektirdiği yadsınamaz bir gerçek. Hak edene her anlamda hakkını vermediğinizde sistem sahibi ve kurum olma hedefinizden ve özelliğinizden uzaklaşırsınız. Öğretim bir ölçü olmakla birlikte, eğitimli, deneyimli olmak, öğretimliler arasında farklı olmayı sağlıyor şüphesiz. İlkeli tutumdan sapıldığında, sistemli bilimsel gelişimden de uzaklaşılacağı açık. Bu durum çalışma barışını ve çalışma verimini de olumsuz etkileyecektir. Asıl önemli olan; olanla yetinmek yerine olması gerekeni aramak olmalıdır. Günlük popüler bir yaklaşımla eğitim ve ilke; daha önemlisi bunu bir kültür noktasına taşımak şart…

S.A: DT yöneticileri; akademik eğitim, akademik eğitimi geçtim, bir yöneticilik eğitimi, yöneticilik eğitimini de geçtim bir sanat yönetmenliği semineri, bir sanat yönetmenliği seminerinden de geçtim, bir saatlik olsun ciddi bir eğitimden geçiyorlar mı? Ya da geçmeliler mi? Siz de kaç kez idari görevlerde, müdür yardımcılıkları görevlerinde bulundunuz. Bu görevlerin daha iyi yerine getirilebilmesi için neler yapılabilir?

“SANAT KURUMU İÇİN ‘ İDARE ETMEK’ KAVRAMI YETERSİZ BİR TANIMDIR.”

OK:
Öncelikle şunu ifade edeyim ki; olumlu anlamı ile sanat kurumlarını yönetmek için yönetici, olumsuz anlamı ile idare etmek için ise idareci olmak gerekir. Pekiyi yönetici kimdir? Bana sorarsanız “lider”dir. Pekiyi , “lider” kimdir? Kendisine göre saf tutulan kişi. “Horozun bol olduğu yerde sabah geç olur” derler, doğrudur. Tarihte; lideri, erken kalkan horoz sanma yanılgısı, başımıza talihsiz belalar açan bir illet olmuştur. Zaten önemli olan da horoz olup güneşin doğduğunu haber vermek yerine güneş olup doğabilmektir. Bu anlamda “lider” olmanın öyle kolay bir iş olmadığı, hatta günümüzde liderliğin; yer, durum, olay ve zaman karşısında değişebilecek bir rol olma özelliği söz konusudur. Bu noktada söz biter, eylem başlar. Tıpkı sahnedeki gibi… Yönetim; bir anlayış, felsefe, yaratıcılık gerektiren bir organizasyondur. Yönetecek olanın, birlikte çalışacağı yöneticilere, seçkin bir ekibe sahip olması gerekir. Diğer bir deyişle yönetim; bir yüksek takım anlayışı, bilgi, birikim, ahlâk, sevgi, saygı, tolerans, organizasyon, beceri, yaratı, inanç, güven ve samimiyetten başka bir şey değildir. Temel özelliklerini de beraberinde getirecektir; Demokratik katılım, ilkeli yaklaşım, birikimli sorumluluk duygusu, alanlarını aşmayan paylaşımcı anlayış, geleceği yakalayabilen hızlı karar verme ve uygulama yeteneği, saygınlık yaratacak nezaket ve zarafet’e dayalı davranış biçimi… Kurumsal kimliğin oluşması da bu tarz görünen ya da bizim göremediğimiz bir birikimin neticesinde oluşur ya da oluşmuştur zaten. Buna yasal görünüm sağlamak önemlidir fakat daha da önemlisi bunu bir zihniyet haline getirmek ve kültür olarak korumak da gereklidir. Bu evrensel değerlerin kıymetini bilecek yöneticiler çıkarmış bir kurum olarak; zaman zaman hedeften şaşmamızın asıl nedeni yolumuzun önünü karartan engelleri süpürmekle işe başlamıyor oluşumuzdur. Dilerim o sorun da çözülür. Kurumumuz Kaliteli ürünler üreten bir kimlik olma özelliğinin yanına, kalite üreten kaliteli bir kurum olma özelliğini de ekler. Ben bu konuda her şeye rağmen, iyimser düşünen biriyim. Olumlu bir yolun yolcusu olduğumuzu düşünüyorum. Ya da böyle düşünülmesini daha kıymetli buluyorum.

S.A: Sizin bu konudaki (aksi) düşüncelerinizi çok iyi biliyorum, ancak sizin düşüncelerinizi daha iyi savunabilmeniz için , (gelecekte “en kötü senaryoya” hazırlıklı olmak adına) soruyu tersinden soruyorum: Siyasi iktidar (her ne partisinden olursa olsun) bir gün bu idari kadrolara kurum dışından (örneğin İKSV’den, alanın üniversite bölüm mezunlarından) ve hatta kuruluş yıllarımızda olduğu gibi yurtdışından (Andre Antuan, Carl Ebert vb.); kısaca “kurum dışından yöneticiler; Genel Müdürlüğe ve Bölge Müdürlüklerine dışarıdan profesyonel yöneticiler; alanının (sanat yönetmenleri) getirmeye kalkarsa, tepkiniz ne olur?

“DOĞA BOŞLUK KABUL ETMEZ, BU HALLERE DÜŞMEYELİM RİCA EDERİM.”

OK:
Doğa boşluk kabul etmez. Açılan çukurları sular doldurur! Kendi kendini yönetemeyecek duruma gelenlere vasi tayin ederler, işte bu an bilincin de kaybolduğunun bir belgesidir. İş; taşıma suyla değirmen çevirmeye döner. Kazanımlar kaybedilir, her şey değişir. Durum süreklilik kazandığında meşruluk da kazanarak taraftar da edinir. Kaybedilen zamandır ve hiçbir şey artık eskisi gibi değildir. Eşyanın tabiatı gereği taşların yerine oturması beklenir. Bu çaresizlik ve kargaşa demektir. Unutmayalım ki 1980 de bir eylül sabahı yaşamı değiştiren neden bir anayasa maddesinin ihlâline dayanırken, bütün bir anayasanın değişmesi ile sonlanmıştı. W. Shakespeare Hamlet’in ağazından oyunculara öğüt verirken “…. Bu hallere düşmeyin rica ederim.”der! Bazı öğütlerde bulunur, ben de bunları söyleyerek aynı cümleyi tekrarlamak istiyorum. Bu hallere düşmeyelim lütfen…

S.A: DT’nin bir türlü hazırlanamayan; çıkmayan; ya da (özellikle mi) çıkarıl(a)mayan yasası ve tüzük’ü için neler düşünüyorsunuz? Geçici yasa kalıcı mı oldu? Sizce mevcut yasa yeterli mi? Yeni yasanın temel felsefesi, ilkeleri neler olmalı?

DT’DE YASA-TÜZÜK ÇALIŞMALARI “YILAN HİKÂYESİ” Mİ?
“DEĞİŞMEDEN DEĞİŞTİREMEYECEĞİMİZİ ÖĞRENDİM.”

OK:
Mesleğe başladığım günden beri bu alanda bireysel ve sivil önceliklerin yürüttüğü pek çok çalışmaya katkım oldu. Bu cümle bile bu alanın çözümsüz tarihi açısından bir veri aslında. Sahneye yönelik, hayata yönelik, donanıma yönelik, enerjimi çalan bir mesai sözün kısası(!)… Üstelik bunu yaparak enerjisini bu yönde tüketen pek çok ismi de bir kerede sayabilirim. Bizler yolumuzu tıkayan engelleri kaldırmaya çalışırken birileri açılan yolun ve bizlerin üstünden koşarak geçme fırsatçılığının yanı sıra, karşıdan seyrettikleri bir konuda bizleri sürekli eleştirdiler de… Gelinen noktada ortaya çıkarabildiğim sonuç, her durumda değişmesi gereken ilk şeyin; “kendimiz”, “zihniyetimiz”, “taassuplu yaklaşımımız” ve “zamanın dilini çözmek konusunda kendimizi geliştirme eksikliğimizin mutlak giderilmesi gerektiğidir. Çünkü değişmeden değiştiremeyeceğimizi artık öğrendim. Yasa yapmak, bir birikim ve süreç; onu uygulamak, bir kültürdür. Aklın yolu; ‘söylemek’, ‘dinlemek’, ‘anlamak’, ‘öğrenmek’, ‘denemek’, ‘ders çıkarmak’, ‘yanılgıları tekrarlamamak’ sıralamasının takibini gerektiriyor. Bakanlar görmediğinde, duyanlar işitmediğinde ya bir sağlık sorunu, ya bir birikim eksikliği ya da bir kötü niyet vardır. Ya da… Neyse ne… Çözümsüzlüğü çözüm halinde sunmak, konuyu tartışmadan dikte etmek, yargılamak, gömmek linç kültürü içinde açıklanabilir ancak. Çözüm de getirmez. Nitekim getirmedi de… Bugün kurumun içinden çıkan bir ortak düşünce tam olarak belirginlik kazanmamışken hangi yolu yürüyeceğimiz konusunda şüphelerim var. Mevcut yasal duruma gelince; yeterli olsa idi; zaten bunları konuşmazdık diye düşünüyorum.

S.A: Türkiye’de devlet karşısında; maaşlar, sanatsal özgürlük ve hukuksal anlamda “Sanatçı Olmak” ne demektir? Devletin mevcut sanat kurumları yasalarında bütün sanatçıları mühendislerle “intibak lamasına; emsal almasına” ne diyorsunuz? “Sanatçıların” ; sanat mesleği icracılarının kendi özel ve özerk yasaları olması konularında neler söylersiniz?

“MESLEĞİMİZİ YAKINDA ÜSTE PARA VEREREK YAPACAĞIZ !”

OK:
Sanat doğası gereği “özgürlüğü”, “özgürlükleri”, “özerkliği” sever. Desteğe ihtiyacı vardır. Desteklenmeyi evrensel değerlere bağlılığın gereği, göstergesi sayar. Devlet sosyal bir anlaşma içinde aynı sevinç ve kederi paylaşan insanlardan oluşan tüzel bir üst kimlik olarak, sanatın birikimine her zaman ihtiyaç duymuştur. Sanat; devletin varlığını meşrulaştıracak ona saygınlık kazandıracak bir birikime sahiptir. Bu sözlerimden parayı veren düdüğü de çalar yaklaşımı çıkarılmamalıdır(!) Sanat dengeleyici bir unsur olarak halkın içinde yaşayan sosyal bir dinamiktir. Erki sorgulayan, ona ayna olan, samimi ve demokratik bir denge unsurdur, demeye çalışıyorum… Tıpkı mizah gibi… Politikalar bu doğrultuda üretmelidir. Devletin topladığı vergilerin paylaşımcı, eşitlikçi, dengeli bir geri dönüşümü gerçekleştirmek adına yükümlülükleri arasında – hiç şüphesiz- “sanat öncelikli tutulmalıdır.” Sevinçte ve kederde ortak olmak; değerlerde buluşmayı, insan odaklı bir anlayışı gerekli kılar. Sanat bu ortak alanın tam ortasında evrensel değerler üzerinden coğrafi değerlere uzanan ve sonra tekrar tersine yapılan, sürekli çift yönlü bir yolculuktur. Toplum mühendisleri için vazgeçilmez asal değerlerden biridir. Buradaki mühendis sözcüğü yasa yapıcı tarafından yanlış anlaşıldığında yasal düzenlemelerde karmaşa ve kargaşa oluşuyor hiç şüphesiz. İntibaklar, yıpranmalar, mesleki koşullar, sağlık öncelikleri, yaşamsal ölçüler, görgü, bilgi, öğretim, eğitim, gelişim gibi olmazsa olmaz şartlar bir anda göz ardı edilerek, ortak bir konum üzerinden konu sıradanlaştırılabiliyor. Oysa hep tekrarladığımız gibi; sanat sıradanlığı sevmez, sıradanlaşmaya karşıdır. Sıradanlık ancak sıradan insanların kaçış noktası olabilir. Sanat; çok yönlüdür, renklidir, maharetin uç noktasında kendini ifade eder, anlamak ve anlamlandırmak için bir çabayı da beraberinde gerektirir. Demokratik kültürü inşa etmeden sanat konuşmak, çölde serap görüp yüzmeye benzer. Değerli siyasi kadrolarımız ile yasama yürütme organlarımız bu gerçekleri göz ardı ederek siyaset yaptıklarında; bu ülkeye olan sevgilerini neden gösterip siyasi çalışmalar yürüttüklerine kimseyi inandıramazlar. Özerklik konusunda; mevcut yasamız 5441 sayılı kanunu yapanlara rahmet; onu uygulayanlara da biraz daha cesaret ve yasanın ruhuna layık davranmayı dilemekten başka bir şey gelmiyor elimden. Maaşlar konusuna hiç girmeyelim, yakında; “zaten zevk için yaptığınız ortada, üste ne vereceksiniz!” dedikleri günlere az kaldığını şimdiden hayal edebiliyorum…

S.A: En son Hakkı Ergök örneğinde olduğu gibi, emeklilik hakkı kazanmış ancak henüz “genç” ve en verimli çağında olan, üstelik bir sezonda iki üç oyunun baş ya da yakın rollerinde yer alan “lokomatif” nice oyuncularımızın “erken emekli” olmalarında en önemli etkenlerden biri de büyük kentlerde yaşanılan ekonomik zorluklar olsa gerektir. Avrupa ile kıyasla alınan ücretler yeterli midir? Aslında ne olmalıdır?

“HAKKI ERGÖK’LERİN ERKEN EMEKLİLİKLERİ DT’NİN KAN KAYBIDIR”

OK:
Ülke şartları, milli gelir dağılımı, nüfus artışı, coğrafi koşullar, dış nedenler, teknoloji, kültürel alışkanlıklar v.s. Aslında pek çok bizleri aşan ve bu alanda sorumluluk sahibi olanlardan gereğini yapmak konusunda eylem, katkı, anlayış ve ilgi beklenilen bir sorunsalın bize yansıyan sonucu ücretler… Bizler bu zorlukların ötesinde amaçları olan bir topluluğuz, sorunumuzun asal merkezine bu konuyu koyarak kendimizi hapsedemeyiz. Bunun ötesinde “değer” sorunlarımız var bizim. Konuya buradan baktığımızda Gök yürekli kardeşim Hakkı bir örnektir sadece. Sanat yapma koşullarının zorlaştığı, serbest rekabetin yaşandığı, üretimin; ürün olarak algılandığı bir alana gönderdiğimiz her bir değerimiz için; kurum, ülke, sanatseverler ve yüksek ideallerimiz adına kendimize sorular yöneltmeliyiz; Hatayı nerede yapıyoruz, ürettiğimiz değerleri nasıl ve neden hoyratça savuruyoruz? Bu sorulara ülkenin insanları, tüm siyasi, idari ve teknik kadrolar olarak mutlaka kanıtlara dayalı mantıklı inandırıcı yanıtlarımızın olması gerekir. Şahsım adına ben bu konuda rahatsız edici sessizlikten başka bir şey gözlemlemiyorum.

S.A: TRT direkt başbakanlığa bağlı olduğu için orada sanatçı ek göstergeleri ve maaşları bizimkinin (DT’nin vb. sanat kurumlarının) neredeyse iki katı olmasına ne diyorsunuz? Bu, hükümetin var olduğunu iddia ettiği ”Eşit işe eşit ücret” yasasının ihlali değil mi ?

“MAAŞLARIMIZ NE MÜHENDİSLERLE, NE DE TRT İLE İNTİBAKLANMALI, YAPILAN İŞİN ÖNCE TANIMI YAPILMALI Kİ ; HAK , ÜCRETE DÖNÜŞEBİLSİN.”

OK:
Bu sorunuzun cevabı aslında kendi içinde saklı. Yaşananlar çelişkiden öteye gidemiyor. Hangi eşitlikten söz ediyoruz! Doğuştan olan ya da olması gerekenden mi? Yasa önünde olandan mı? Yoksa var saydığımız bir kavramdan mı? Adaleti yaşama kazandırmak bir kültür işidir. Köy enstitülerinin amacı her köyde o günün değimi ile bir “münevver mezarlığı” oluşturmaktı. Biz bu idealden vazgeçtiğimiz gün çok şeyden de vazgeçmişiz aslında. Yarım kalan kültür devriminin tüm sorumluluğunu Cumhuriyetin kurucu kadrolarının yorgun omuzlarına yükleyip çekilmek, beklemek, seyretmek bir haksızlık. Bu çabadan vazgeçmek affedilemez bir ihanet. Bugün Köy Enstitüleri gerçeğinin şekli koşulları ortadan kalkmış olmasına rağmen, günümüz eğitim anlayışı içinde yaşayan felsefesinin de önemsiz görüldüğüne şahit olduğum bir ortamda, neyi nasıl anlatabiliriz telaşının sıkışışlığını yaşıyoruz. Yaşanan çarpıklıkları değiştirecek olan çabanın; sahneden seyirciye, halka ulaşmak yolunda daha yöntemli eylemler gerektirdiğini düşünüyorum.

S.A: Bir akademisyen olarak Türk Tiyatrosu’nun gidişini nasıl görüyorsunuz? Genel olarak (başlıklarla) tıkanıklıklar, sorunlar, yanlışlar, eksikler var mı? Varsa nelerdir ve sizin bunların çözümündeki önerileriniz nelerdir? Neler yapılıyor, aslında neler yapılabilir ve yapılmalı?

TÜRK TİYATROSUNUN TEMEL SORUNLARI VE SİZİN ÖNERİLERİNİZ NEDİR?

OK:
Öncelikle ifade etmeliyim ki; ben kendimi akademisyen olarak ifade etmekten çekinirim. Bu çekincemin nedeni zamanının bütün bir bölümünü bilime adamış insanlara ve onların emeklerine haksızlık yapmamak kaygısı içinde oluşumdandır. Benim zamanımın ancak bir bölümünü kapsayan amatör akademik çalışmalarımın yanı sıra profesyonel olarak yaptığım oyunculuk mesleğimin alanı içinde hatta üstüme vazife olmayan pek çok alanda istemeyerek de olsa hobilerini uzmanlaşmaya taşımış biri olduğumu da kabul ediyorum. Bu durum çok yakınlarımdan çalınmış zaman demektir. Umarım bir gün beni affederler. Bu yalnızlık ve sevimsizlik konusunu bir kenara bırakırsak, bu kapsamlı sorunuza kısa, özet bir cevap vermeye çalışayım:

Türk tiyatrosu dediğimizde öncelikle bir coğrafya olan Türkiye’den, onun kültüründen, Türkçe yazılmış bir edebiyattan, bu coğrafya da yaşayan insanın taklidinden Aristoteles’in değişi ile “Mimesis” den söz ediyoruz demektir. Bu değer ve tavrı evrensel değerlere taşıyacak entelektüel çabanın içindeyiz demektir. Düşünen, eleştiren, yol, yöntem geliştiren bir varlık alanının ortasında olduğumuz kesindir.

Bu şunu gerektirir; Kendini tanımadan ve tanıtmadan bir hiçsin. Her şeyi ithal edebilirsin ama kendini, kültürünü asla. Kendinden, insanından, kültürel zenginliklerinden yola çıkmadığında sorun yaşayacaksın…

Bu yaklaşımla; Kendini anlatacak, farklı kültürlere yol olacak, evrensel çizgileri yakalayamadığında, sorunların tükenmeyecek; Marifetin iltifat gerektirdiğini unuttuğunda gelişmeyeceksin, sıradanlıkları aşamadığında tükeneceksin, Eğitimi ve gençleri unuttuğunda bayrağı devredecek kimsen olmayacak demektir…

Masalı, destanı, öyküyü, Dede Korkut’u, Karacaoğlan’ı, çocuk günlerimizin yaratıcı oyuncaklarını, oyun geleneğini kaybettiğinde; düşünmeden konuşup, dinlemeden söylenen yaklaşımlar içinde, “hayatımı alabilirsiniz ama egomu asla” çizgisinden yürüyerek işte buralara kadar gelebileceksin demektir.

Karagöz’ü, Teodor Kasabı, Güllü Agop’u, Abdülrezzak efendi’yi, Kel Hasan Efendiyi, Ahmet Fehim’i unutarak, nerelere varılabilir ise bugün işte oralardayız…

Bu “oralardayız “dan kastımın bütün bir toplumu kapsadığının altını üzülerek de olsa çizmek istiyorum.

Şimdi bizlere; öğrencisi olma onuruna da eriştiğim Melahat Özgü’ler, ve onunla mesaisini paylaşmış Metin And’lar, Sevda Şener’ler, Ayşegül Yüksel’ler gerekli… Kuramları oyuna dönüştürecek yazarlar yönetmenler, oyuncular gerekli…

Musahipzade Celal’ler, Muhsin Ertuğrul’lar, Haldun Taner’ler, Ulvi Uraz’lar, Oktay Arayıcı’lar, Sermet Çağan’lar, Vasıf Öngören’ler, Sadık Şendil’ler, Ferhan Şensoy’lar, Murathan Mungan’lar, Turgut Özakman’lar gerekli…

Yazılanları sahneden aktaracak Müşfik Kenter’ler, Zeliha Berksoy’lar, Haluk Kurtoğlu’lar, Semih Sergen’ler… Burada isimlerini sayamadığım nicelerini var eden coşkulu Cumhuriyet kuşağının heyecanı gerekli… Genç heyecanlar, heyecan yaratacak gençler gerekli…

S.A: DT’de oyunculuk ve yöneticilik, akademik kariyer, yayınlanmış oyun ve şiirler, fotoğraf gösterileri, deneme yazıları, dergi yazım kurulu üyeliği, Kültür Üniversitesi’nde ve Maltepe üniversitesinde öğretim görevliliği, müziğe, resme, tarihe, sosyolojiye, felsefeye ilgi… Bütün bu işleri yapmaya nasıl yetişiyorsunuz ve neden? İtici gücünüzü nereden alıyorsunuz?

“NE ÇOK ŞEY YAPTIK, KİMİMİZ NUTUK ATTIK, KİMİMİZ ÖLDÜK !”

OK:
Kendimden ne kadar çok çaldığımı fark ettim birden. Uykusuz gecelerin yorgunluğu var burada… Gözlerime karşı giriştiğim sonsuz ihanet… Verilen emek yüzünden dostları ihmal ama dostluklara özen var… Sevgi, samimiyet, umut var… Konservatuarda belki sınıf arkadaşlarım hatırlar; ilk günlerde “neden buradasınız” sorusuna herkes türlü idealleri sıralayarak yanıt verirken, ben “öğrenmek” için demiştim. Kendime ve Hocalarıma ustalarıma sözüm vardı. Belki de sırf bu yüzden bilemiyorum… Üstelik hepimiz bir şeyler yapıyoruz bu ülke için Orhan Veli’nin yazdığı gibi;

“Neler yapmadık şu vatan için!

Kimimiz nutuk attık,
Kimimiz öldük !”
Sanıyorum benimkide onlardan biri… Gençlere ve yarınlara umudu taşıma çabası…

S.A: Türk Tiyatrosu’nun gelecek on yılı için ne öngörüyorsunuz? Daha çok ve kaliteli yerli ve yabancı oyunla ve yazarla karşılaşabilecek miyiz? Daha çok seyirciye daha çok ve çeşitli oyunla ulaşabilecek miyiz? Umutlu mu yoksa karamsar mısınız? Kriz ve (belki de olası ) krizler yüzünden sanat ve tiyatromuz nasıl etkilenecektir?

“DİYALEKTİĞE İNANAN BİRİ OLARAK ASLA KARAMSAR DEĞİLİM.”

OK:
Soruyu soruş biçiminize bakılırsa siz krizin teğet geçtiğine inanmayanlardansınız(!)… Öncelikle bu doğru bir tespit. Neden mi? Açıklayayım; Krizin kime nasıl geçtiğini, nasıl etkilediğini önce evine çocuklarına çorba parası götürmek için gittiği iş yerinden tazminatsız atıldığını öğrenen emekçiye sormak gerekiyor…

Gelecek ile ilgili sorunuza ise ömrü olan yaşayacak ve görecektir demekle yetineceğim. Umut ise bizlerin ekmeği biz onu kemirmediğimizde yarınları göremeyiz. Değişim mi? O kaçınılmaz tek gerçek. Değişecek, gelişecek, zamana uyacak, uyamayan o zamanı yakalayamayacak. Diyalektiğe inanan biri olarak asla karamsar değilim, sınırlı enerjimi tükettiğimde biteceğimi fakat değişim ve gelişimin sürekliliğini biliyorum. Tek dileğim, ağlayarak geldiğim bu dünyadan, dudaklarımda tatlı bir gülümseme ve ardımda sevgiye dair birkaç kırık sözcükle ayrılmak. Zaten geriside yalan, dolan…

Kıymetli sorularınız için size teşekkür ediyorum. Bu söyleşiye neden olan Değerli Tiyatro Emekçisi İsmet Küntay’ın aziz hatırasını saygı ile anıyorum. Onun bıraktığı tiyatro yolculuğunu 403. Kilometreden öteye taşıma azim ve arzusu içinde olan tüm tiyatrocularla birlikte, 33 yıldır verilen bu kıymetli ödülü almaya hak kazanmış herkesi bir kez daha şahsım adına kutluyorum. Zaman ayırarak bu söyleşiyi okuyanlara, ayıracakları zamana değecek sözler edebilmiş olmayı diliyorum. Her ne hata ettim ise af ola… Sevgi ve saygılarımla…

S.A:Teşekkür ederiz.İyi çalışmalar.

Savaş Aykılıç

Paylaş
Tiyatro Dünyası
Yazar Hakkında: 2006 yılında kurulan Tiyatro Dünyası portalı "Türkiye'nin en popüler, en zengin ve en güncel tiyatro haber ve bilgi portalıdır..."

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here