Genç bir kadının evrak-ı metrukesi: 4 Artı 4 (Üstün Akmen)


Geçtiğimiz yıllarda, İstanbul’da Cem Kenar’ın yazdığı bir dörtlemenin parçaları izlendi. Tiyatro Z yapımı olarak sahnelenen “4 bölü 4” ve “4 eksi 4” oyunlarını izleme olanağını ne yazık ki yaratamamıştım. Şu günlerde, gene Cem Kenar’ın yazdığı “4 artı 4”ü, gene Cem Kenar’ın rejisiyle tiyatronun “cafè” bölümünde oynamaktalar. Hiç üşenmedim kalktım gittim, iyi de ettim.

Tiyatro Z, tiyatro tutkunu genç çift Bengi Heval Öz ve Cem Kenar’ın Galata bölgesinin bakımsız, köhne ama alabildiğine tarih kokan ara sokaklarından birinde inşaatı bir buçuk yıl süren bir tiyatro. Öncesinde demir atölyesi olarak kullanılan eski binayı beş-altı yıl önce bu genç çift aldı, bin bir meşakkatle restore etti. Ortaya kullanışlı bir kültür ve sanat ortamı çıktı. Mekan, şimdilerde sadece yetmiş seyirci kapasiteli bir tiyatro sahnesi olarak değil, bir resim galerisi, bir atölye alanı ve fuaye olarak hizmet vermekte.

Cem Kenar, diğerlerinin konusunu bilemiyorum, ama bu kere iç dünyası karmakarışık bir kadını anlatmış. Kız çocuğunun içgüdüsel olarak imgeleminde eş olarak seçeceği erkeğin babası olduğu gerçeğini işlemiş. Kadının birebir uyuşacağı, tutkuyla bağlanacağı figürün, onu meydana getiren karşı cinsi olduğunun altını çizmiş. Oyunumuzun kahramanı Kadın da kendisine “Sardalyem” diye seslenen babasını bilinçsiz bir şekilde aramakta ve ona en yakın olana da ayrı bir ilgi beslemekte. Baba deniz meraklısı… Anne, baba ölünce onun denize açıldığını ve bir daha dönmediğini söylemiş kızına. Oysa baba işçi ve işin doğrusu grevde gözcüyken kurşunlanarak ölmüş.

Cem Kenar’ın yarattığı Kadın karakterinin sapık dürtüleri yok. Kadın’ın babasına duyduğu “aşk”ın fiziksel anlamı da bulunmamakta… Bu aşk, en saf hayranlığın, en yoğun duyguların buluştuğu bir nokta, hepsi bu… Her çocuk gibi kahramanımızın da anne-baba ile kurduğu ilişkide öykünmeler, rekabet, çatışma ve özdeşimler yer almış. Babaya âşık olmuş, onu baştan çıkarmaya çalışmış, anne ile rekabet etmiş. Annesini babasının ölümünden sorumlu tutmakta… Oysa cahil değil, eğitimli. Bir psikolog o. Bu arada, yaşamına giren erkekler var doğal olarak. Özden’de, Çağlar’da, Alp’te, Devrim’de, Payidar’da, Erol’da, Şeref’te babasını arıyor hep. Payidar’ın kardeşi Yelda ile de (geçici) lezbiyen bir ilişki yaşıyor. Mesleğinde başarılı, çok para kazanmakta… İyi de, her ne hikmetse neden “kötü yola” düşüyor, neden eline parayı sayan erkeğin koynuna giriyor, anlaşılmıyor.

Cem Kenar’ın anlattığı öykü, esasında sıradan gibi görünse de, Kadın’ın fizyolojik/biyolojik özellikleri, psikolojisi, düşünceleri, anlayışları, akıl düzeyi ve baskın duyguları pekâlâ ilginç. Kadın’ın toplumsal özelliklerini de biraz açsa, sosyoekonomik ve sosyokültürel durumunu daha bir aydınlatsa, çevresel faktörlerden etkilenişini, ilgi alanlarını gösterse daha da ilginçleşebilir eser. Gel gelelim Cem Kenar, öyküsünü dümdüz anlatmayı yeğlemiş, karakteri fazla geliştirmek gereğini de hissetmemiş.

Neyse! Biz gelelim sahnelemeye. Oyuncusu Damla Özen’i narrator (anlatıcı) olarak kullanmış. Anlatıcıya, sorduğu soruya yanıtların yazılmasını “teminen” neden masalara “post-it” dağıttırmış, sonra neden o “post-it”leri toplattırmamış anlamamakla beraber, Damla Özen’e “café”nin dört bir yanını arşınlatmış, masanın üstüne çıkartmış, soymuş, bağırtmış, çığlık attırmış. Gözde Akpınar da, liselerde rastlanan cinsten sınıf kürsüsü “eb’ad”ında bir masayı dekor tasarımı olarak getirmiş, tam izleyicinin karşısına oturtmuş.

Oturtmuş da ne olmuş? Anlatayım efendim.

Kadın, oyun başlayınca seyircilerin arasından geliyor, masaya oturuyor. Ders ha başladı, ha başlayacak algılaması… Ama değil. Burası bir derslik değil, bir cafe. Bir süre konuşmuyor. Sonra elinde tepsiyle gelen garsona bir çay ve bir su sipariş ediyor. Gene bekliyor. Üzerinde sütlü kahve renginde manto. Çay ve suyu geldikten sonra bir sigara yakıyor, kırmızı(!) renkli çantasını açıyor. (Ayağında da siyah uzun topuklu ayakkabılar var(!). Çantanın içinden yırtılmış, kırpılmış, sağlam bir sürü fotoğraf çıkıyor. Bunları masanın üstüne döküyor Kadın. İçlerinde birini yakıyor. Ve anlatmaya başlıyor. Kime? “Cafe”deki müşterilere… Ağlıyor, bağırıyor, çığlıklar atıyor. Kimin önünde? Müşterilerin önünde… Kadın daha sonra önce mantosundan, sonra giysisinden arınacak, kombinezonla kalacak. Nerede? “Cafe”de… Müşterilerin önünde…

Bu haliyle Cem Kenar’ın kendi eseri “4 artı 4”ü epik biçemle sahnelemeyi denediği akla gelebilir. Nitekim oyuncu, sahne tasarımı ve fabel aracılığıyla öyküsünü anlatmakta. Oysa fabel “çelişkilerin yürütülmesi” anlamına geliyorsa, eylemin altında yatan iç mantıksa fabel eylem mantığıysa; tarihsel süreç göstergesiyse “bütün olayların bileşkesi” ise Cem Kenar bunların hiçbirini denememiş. Yabancılaştırma yoluna itibar etmemiş, Kadın’ın davranışlarını düzene koymamış. Sahnede ifadesini bulan düşünce, izleyicinin karşı düşüncesini coşturmuyor. Metnin düşünce kapsamında her ne kadar gerçeklik anlayışı kendini ortaya koymaktaysa da, gerçeklik süreci güme gitmiş. Çelişkilerin ya da Kadın’da çözüme ulaşan eylemin altı iyi çizilmemiş.

Gözde Akpınar’ın dekorundan yukarıda söz ettim. Buna bir de Gözde Koyuncu’nun video çekimlerinin ve kimi tümcelerin yansıdığı tülü eklemeliyim. Video ve kurgu, salonun pencerelerini örten tüle yansıyor ve ne videodan ne de kurgudan bir şey anlaşılıyor. Keşke arkaya bir düz perde (tül de olabilir) gerseymiş diye hayıflandım oyun boyunca. Genç tasarımcı Akpınar’ın giysilerini de sevmediğimi itiraf etmeliyim. Sütlü kahve rengi manto, kırmızı çanta, siyah ayakkabı, siyah giysi, beyaz saten kombinezon… Bir de, Kadın’ın yaşamına giren erkekleri simgeleyen ve giysinin belinden sarkan çaputlar tasarlamış Akpınar. Giysinin belinden sarkan ve birbirilerine cırt cırtla bağlı renkli paçavralar. Düşünce olarak güzel de, estetik n’olacak? Tavanda kimi objeleri sakladığı kutulara ise sözüm yok.

Aytül Hasaltun’un hareket koreografisinden bir şey anlamadığımı söyledikten sonra oyuncu Damla Özen’e gelmek istiyorum. Damla Özen’in yeteneği yok demeyeceğim, ama öncelikle repliklerinde hangi heceleri ya da sözcük gruplarının üstüne basılması gerektiğini öğrenmesini salık vereceğim. Türkçe sözcüklerde genellikle hafif bir vurgu var zaten, Özen’in bu vurguları çarpıtmasına gerek yok ki! Örnek: “… Masamı her zaman donatırım…” Sözcük türeten eklere de vurgu yüklememeli Damla Özen. Vurguyu kendine çeken iyelik eklerine de dikkat etmeli. Soru eki olan “mi”yi de vurgulu söylememeli.

Arkalara gittiğinde ses yoğunluğunu iyi hesap edebilmeli.
Ama her şeyden önce, ilerisi için ona çok güvendiğimi bilmeli.

Üstün Akmen
Evrensel Gazetesi

Paylaş
Tiyatro Dünyası
Yazar Hakkında: 2006 yılında kurulan Tiyatro Dünyası portalı "Türkiye'nin en popüler, en zengin ve en güncel tiyatro haber ve bilgi portalıdır..."

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here