Ben Öğrenciyken veya Cindi (Mustafa Acar)

Ben Öğrenciyken
Veya
CİNDİ

Yazan
Mustafa ACAR

(1966 Urfa doğumlu.
Edebiyat Fakültesi mezunu.
Oyun ve deneme alanında yazılar yazar.
Dünyanın; sanatçıların ve sanatseverlerin yüzüsuyu hürmetine
hala bir parça yeşil kaldığına inanır.
Aşağıdaki oyunu, Urfa’da yaşanmış/kurgulanmış bir öğrencilik hikayesidir.)

musar63@hotmail.com

Oyun
2 Perde

Kişiler:

Anlatıcı (Orçun): Türkçesi düzgün, yakışıklı; bakımlı bir ortayaşlı.
Cindi: Orçun’un arkadaşı. Bozuk Türkçeyle konuşan, yoksul bir Anadolu delikanlısı (Viranşehirli).
Gül öğretmen: Timsal bir öğretmen.
İlkokul öğretmeni
Din dersi öğretmeni
Edebiyat öğretmeni
Müdür
Müdür yard.
Gülmisal
Gülpembe
Gulinas (Gülenaz)
Muavin
İriyarı adam

Dekor:

1. Bir sınıf; bir okul sırası ve bir masa.
Arkada bir kitaplık.

2. Kenarda basit bir ev ortamı; iki sandalye, bir masa vs.

(Anlatıcı (Orçun) anlatırken, anekdotlarının arasına, bazen kısa, bazen de uzun müzik parçaları girer.)

1.

Anlatıcı (Orçun) sahneye girer.
Selamladıktan sonra tebessümle seyirciyi süzer.

Orçun:

Hoşgeldiniz!
Ne iyi ettiniz de geldiniz! Sağolun, varolun…
Yani bunca işiniz arasından… Değil mi… Onca meşgaleniz; programınız varken… tiyatroya vakit ayırmak… Valla helal olsun! Başkası olsa, üste para versek gelmezdi; siz, üste para vererek geldiniz… Ne diyeyim, Allah (‘akıl fikir’ diyecekken) … bereket versin!

Buraya gelirken karşılaştığınız zorlukları düşünüyorum da… Sen kalk; yağmur, çamur, soğuk deme; Balıklıgöl dolmuşunu bekle; dolmuş tıkış tıkış gelsin; sen sıkış sıkış bin… (Burnunu tutarak) Bi yandan içerdeki o özgün kokuyla, bi yandan da muavinle cebelleş:

(Minibüsün muavini girer. Muavin hırpani ve hoyrattır. Etrafa bağırır:)

-Hayde Aharbaşı, Balıhlıgöl, Aşağı Çarşı…
(Bir ses:)
-Otübis ğarajına giriy mı?
-Yoh; (alçak sesle) anayın ğarajına giriy. (Etrafa) Aharbaşı, Balıhlıgöl… (Uzağa seslenir) Heeey, gelmisiz mı? (İçeriye) Deam et usta! (Yolculara) Geriye dorğı ilerliyelim beyler, geriye dorğı ilerliyelim… Eeet ücretleeer? (Anlatıcıya) Parayı verdi mı la?
-Verdim.
-Yalançiyın? (=Yalancının?)
-Yassabur yallaaah!
-Yassabur yallah? (Yakasını tutar.) Bura bah; bi eşkimişlığiy varsa aşağı enah (=inelim), istisen?
-Ya ne ilgisi var kardeşim, bırak yakamı ya!
-Ne ilgisi varsa, ben deyem ‘yalançiyın’ niye demisen böyle böyle olsun öylese!
-Tamam olsun; yalan söyleyen senin gibi olsun!
(Çıldırır:)
-Benim kimin? Yanı ülbe (=yoğurt kabı. Argoda “ibne” anlamı vardır.) olsın, öyle mı?
-Ne ülbesi ya! Ne alakası var kardeşim? İşine git Allasen! Tiyatroya gidiyorum ben, geç kalacağım senin yüzünden!
(Kolunu kavgaya hazırlanmak üzere sıyırırken şoföre seslenir:)
-Hele usta sağa çek! Burda bi arhaaş var; deyi illehim biye bi tiyatro filmı çevirın!
Müzik.

Neyse ki, araya birileri girer, muavini sakinleştirir… Fakat sen henüz derin bi nefes almışken, önündeki altmışlık nine aniden dönüp yüzüne bi lappan tükürür:

‘Hele o yanı get; nedir arhama yapışmışsan, itin enigı! Şimdi abeme cep telefunı ederem, gelir senı parçalar ha!’
Müzik.

Anlatıcı, seyirciye döner:

Nihayet binbir meşakkatle tiyatroya varırsınız. Fakat tiyatroya geldiğinizde, kapıdan geçmek öyle sandığınız kadar kolay olmayabilir. Protokoldenseniz sorun yok! Rahatlıkla geçersiniz: (Eliyle ‘çekilin’ hareketine, ağzıyla anlaşılmaz bir ‘hastirin lan’ sözü eşlik eder.)
Fakat benim gibi mütevazı bir yurttaşsanız işiniz zor: Kapıdaki görevli, kendini ispat etmek için jokere per arıyor zaten! Siz davetiyenizi uzatıp içeri girmek istersiniz; fakat bizim Murtaza hemen önünüzü keser.
(Kapıcı girer.)
-Hoop hemşerim, hop! Nasıl öyle hemen direkman içeri giriyorsun! Burası babanın… yok, neydi lan onun adı, hah ringonun… (Dışarıya seslenir:) Ya bu ‘ringo’ muydu, ‘dingo’ muydu? Hı? Gerçekten mi? Yani ben şimdi cümle içinde o şekil kullansam, kimse bana cahil mahil demez değil mi? Tamam o zaman! Yav demek ki ben şindiye kadar yanlış bilyemmiş! Neyse; (Anlatıcıya döner) burası dingonın ahırı mı, öyle hemen elini kolunu sallaya sallaya….
-Uzatma kardeşim ya, davetiyem var benim; al işte, al!
(Alıp inceler:)
-Bi dakka; hani bunun resmi mühür tasdik onayı?
-Bu saatte ne mührü, ne tasdiki ya!
-Zaten bu saatte geçti artık; bugün git yarın gel!

Başlarsınız alttan almaya, hürmet etmeye… Fakat Onu yumuşatayım derken, siz kasılırsınız…

İçeri girip oturduktan sonra da sıkıntılar devam eder. Önünüzdeki uzun ve iri bir adamsa yandınız.
(Anlatıcı, tiyatro koltuğuna oturur. Önüne iriyarı bir adam gelir. Adamdan sahneyi göremeyen anlatıcının çırpınışları.)
-(Kendi kendine) Yav bu, biraz öne doğru… (Önündeki adama) Pardon, beyefendi?
-Buyur?
-Azıcık biraz eğilseniz, diyecektim…
-Ne tarafa?
-Öne doğru!
-Öne doğru değil de, yan tarafa olsa?
-O da olur!
-Hayır, ben alternatif sundum sadece!
-Neyin alternatifi!
-Yani ne tarafa olsun, karar ver ki, ona göre eğileyim.
-Farketmez ya, o kadar önemli değil!
-Önemli değil? O zaman niye beni rahatsız ediyorsun ki? Madem önemli değil? Hı?
-Oyun başladı. Önüne dön! Bak, başladı!
-Çıkışta beklemezsen var ya… (Yanındakine) Cuma, unutursam hatırlat bunu! Hayret bi şey ya!
Müzik yükselirken adam kendi kendine konuşmaya devam eder.
Adama bak ya, insaniyetlik yapalım diyoruz, fark etmez diyo, hayır madem farketmiyo…
Müzik iyice yükselir. Işık.

Diyeceğim şu; onca riski göze alıp, onca eziyete katlanıp da buraya kadar geldiğiniz için, size ne kadar teşekkür etsem, sizi ne kadar alkışlasam azdır!
Elimden gelse sizi El-Hurra’da (= “El-Ruha” oteli) ağırlardım. O hani yoksulluğumuzdan yarattığımız dolarların düğünde eğlencede hesapsızca havalarda uçuştuğu beş yıldızlı görgüsüzlük merkezimiz var ya… Orda işte… Fakat benim o kadar imkanım yok, yazık ki… Size ancak oyunun sonunda çiğköfteyle şıllık (bir tatlı çeşidi) ikram edebilirim en fazla. Daha fazlasını hakediyorsunuz da, idare edin artık!
Yalnız, sizlerden ricam; gerek çiğköfteyi, gerekse şıllık’ı, çevreyi rahatsız edecek tarzda yemeyin! Hayır, bazı arkadaşlarımız ‘şşullulupah…’ şeklinde kendini kaybedercesine yiyor! Olmasın lütfen!

Diyeceğim, tiyatro, bazı sıkıntıları göze almaya değen bir şeydir yani. Önemlidir. Bazıları tiyatronun önemini bilmez; sanar ki, tiyatro sanal ve yapay bir dünya sunar bize; gerçekle örtüşmez! Halbuki tiyatro, hayattan daha gerçektir! Dikkatle bakarsanız hayat, ruhsuz bir oyundur; tiyatro ise bu oyuna ruh katan bir hayat…
Böyle büyük gerçekleri ne zaman mı öğrendim?
Öğrenciyken tabii…
Müzik.

2.

Günün anlam ve önemine geçebiliriz artık!
‘Günün anlam ve önemi…’
Size neyi çağrıştırıyor bu söz?
Resmiyet’i değil mi? Resmi açılışlarda; kutlamalarda hep bu tabir kullanılır.
Fakat en çok da okulda kullanılır. Pek de anlamlı geçmeyen okul günlerine anlam ve önem katmanın yöntemlerinden biri olsa gerek:

Anlatıcı, müdür iki elini arkada kavuşturmuş, dimdik yürümekteyken, heyecanla yanına koşar:

-Müdür bey, müdür bey!
-N’oldu müdür bey yardımcısı?
-Müdür bey; öğrenciler bugün okulu protesto etmeye hazırlanıyorlar!
-Anlamadım?
-Hani bi öğrencinin kafasını patlatmıştınız ya?
-Hangisi? Sabahkisi?
-Yok, öğlenkisi… Sabahkinin gözü patlamıştı. Karıştırdınız!
-Doğru ya! İkisi de patlama şeklinde cereyan edince… (Kızar) E, karıştırırım tabii kardeşim; bi başıma, bilgisayar mıyım hepsini aklımda tutayım; sözde yardımcım olacaksın! Nasıl yardım bu! Görev paylaşımı yapmış mıyız? Yapmışız! Sabah ben dövüyorsam, öğlen de sen döv kardeşim! Okuldaki bütün önemli görevleri üstüme yıkarsanız, olur mu canım!
-Haklısınız!
-Bana ‘haklısınız’ deme; haklı olduğumu yukarda Allah da biliyor, kul da…
-Kul, aşağıda değil miydi?
-Yukardaki kulları diyorum…
-Anladım!
-Neyse; neymiş bu öğrencilerin derdi?
-İşte, bunlar kendi aralarında anlaşıp, bugünü ‘okul idaresinin zulmüne karşı isyan günü’ olarak ilan etmişler!
-Ne! Ağaya isyan ha! Bunlar kendilerini ne zannediyorlar! Biz olmasak, it bile ellerinden ekmek almaz!
-Haklısınız!
-Haklısınız deme! Hemen okulu topla; günün anlam ve önemi üzerine bir konuşma yapacağım!
Müzik.

Öğrenciler palas-pandıras, apar-topar, zorla sınıflardan indirilir; bahçeden, şurdan-burdan toplanır, tören vaziyeti alınıp başlanır:

(Anlatıcı, elindeki mikrofonu sınar:)
– Si, si, Ses… bir-ki, bir-ki-üç, bir-ki-üç, (bir şarkıcının taklidini yaparak kitleyi yönetir:) Son-ki-üç-dört; Allah Allah Allah bu nasıl sevmek, Allah…
(Müdür keser:)
-Hüoop! N’apıyorsun sen lan!
-Efenim, ben, öğrencilere sempatik şekilde yaklaşarak, imaj bakımından…
-Ciddi ol, ciddi ol! Okul burası okul! Tiyatro mu!
-Haklısınız…
-Başla hadi!
-(Ciddi bir poz takınarak hitab etmeye başlar:) Si… Değerli okul müdürüm…
-‘Sayın okul müdürüm, sayın okul müdürüm’… ‘Değerli’ miyim ben!
-Değil misiniz?
-Değilim tabii! ‘Sayın’ diyeceksin!
-Sayın okul müdürüm, sayın öğretmenlerim, sayın…
(Müdüre bakar. Müdür Ona gözleriyle ‘hayır’ işareti yaptıktan sonra:)
-Şımarırlar!
-Sayın… dan sayılmayan öğrenciler; bugün burada… (Müdüre döner) niçin toplandık müdürüm?
-(Düşünür) ‘Okul İdaresini Sevme ve Yaşatma Günü’ vesilesiyle…
Müzik.
-Evet; bugün burada, ‘Sayın İdarecilerimizi Sevme ve Yaşatma Günü’ vesilesiyle toplanmış bulunmaktayız! Şimdi günün anlam ve önemi üzerine konuşmalarını yapmak üzere, değerli, yok değersiz, amaaan sayın okul müdürümüz Şahin beyi huzurlarınıza davet etmeden önce, hazır mıyız? Son, ki üç dört; Allah Allah Allah, bu nasıl sevmek…
(Müdür hışımla gelip elindeki mikrofonu alır:)
-Ver be şunu!
Müzik yükselir. Işık.

3.

Evet, günün anlam ve önemi okul…
(Okul şarkısını söyler:) ‘Şimdi okullu olduk, sınıfları doldurduk, sevinçliyiz hepimiz yaşasın okulumuz…’
Keşke herşey şarkılardaki gibi olsaydı!
Değil!
Okul, benim için bazen bir hapishane, bazen bir işkencehane, bazen de bir darbehane olmuştur! -‘Darphane’ diyebilseydim !-
İlkokuldan, -sahi neden ilkokul vardır da, ‘sonokul’ yoktur hayatımızda?- Neyse, ilkokuldan üniversiteye kadar, hatta master, doktora, moktora… Hep okul hep okul…

Sizi bilmem ama, ben, başladığım günden itibaren nefret ettim okuldan! Yani ilk okulun ilk günlerinde huylandım okuldan ve orayı zaptedenlerden!
Müzik.

Okuldan soğumam, tabii ki idareciler ve öğretmenler yüzündendi.
Onlar yüzünden yalnızca okuldan soğumadım; bizi biz yapan bir çok şeyden uzaklaştım giderek…
Mesela İstiklal Marşından…
Bugün, dünya ölçeğinde büyük bir şaheser olduğunu anladığım İstiklal Marşımızı, ben öğrenciyken söylemezdim mesela!
Neden mi?
Anlatayım:
İlkokula henüz başlamışız! İlk, ya da ikinci gün… Ortalık mahşer yeri… Okula yeni başlayanlarımız hemen kendini belli ediyor; annesinin eteğine yapışmış, ‘ıngaaaaa’ diye hüngür hüngür ağlayanlar mı dersin, ilk günden çantasını kaybetmiş salaklar mı…
Herşeyimizle acemi olduğumuz ortada… Herkes bi tarafta, şaşkın ördek gibi etrafa bakıyor… Kimse ne yapılacağını bilmiyor! Neyse ki, o zor günlerde bizlere, sağolsun idareci ve öğretmenlerimiz çok yardımcı oldu.
(Bir öğretmenin tekmeyle kovalayarak öğrencileri sıraya sokması…)
-Sıraya gir sıraya, eşşoğlu eşşek… Gel buraya…
Müzik.

Herkes sıraya sokulduktan sonra İstiklal Marşı okundu. Annem, bu durumda hareketsiz kalınacağını önceden sıkı sıkı tembih etmişti Bana. Fakat Cindi’nin dünyadan haberi yok. Cindi Viranşehir’in bir köyünden gelmiş. Babası ve annesi bir kazada ölünce, dedesi Onu yanına almış, şehre getirmiş.

Herkes hazıroldayken, Cindi; ‘ne oluyor, ne yapıyoruz’, diye sağa sola bakmaya başladı. Ben kendisini alttan dürtecek oldumsa da anlamadı. Konuşmaya, sağa-sola bakmaya devam etti!

Bunu kartal bakışlı müdürümüz Şahin bey gördü. -Bu arada hakkını yemeyelim, müdürlerin çoğu kartal bakışlıdır; her şeyi, bizim geleceğimiz dışında her şeyi çok uzaktan görebilirler!-
Müdürümüz Şahin beyin Cindi’yi görmesiyle de yanımızda bitmesi ve çocuğa pata-küte vurmaya başlaması bir oldu!
(Müdür’ün çocuğu vurması, vururken söylenmesi:)
-Vatansız, imansız eşkıya! Şehitlerimizin kanlarıyla yazılmış bir destana nasıl saygısızlık edersin! Bir adam İstiklal Marşı’na hürmet etmiyorsa, nedir? Hı? Nedir? Vatan haini değil midir! Millet düşmanı değil midir!

Çocuk gözlerimden yaşlar boşanırken, neler düşünüyordum bilmiyorum! Fakat o günden sonra İstiklal Marşı okumadım!
Aradan yıllar geçti. Bir gün öğrendim ki, Şahin bey, oğluna askerlik yaptırmamak için torpil arıyormuş!
Müzik.

Ben öğrenciyken, böyleydi idareciler… Tabii benim karşılaştıklarım…
Bunlar ‘öğrenci pisikolojisi’ni bilir, fakat anlamazlardı!

Düşünsenize; sabahın köründe kargalarla bir kalk, kahvaltını yapamadan yollara düş… Herşeye rağmen okula, ‘al satarım, bal satarım’ sevinciyle gir; fakat kapıda seni ‘niye ben ölmüş müyem ki sen satıyorsun lan’ diyen bir usta karşılasın! Yani bu olacak şey mi!

Öğretmen ve idarecilerimiz, kendilerini İstanbul’un gerçek fatihi sanarlardı her zaman. Sen bütün Ulubatlı Hasan sevecenliğinle Onlara ‘günaydın öğretmenim’ dersin; Onlarsa sana ‘gir lan içerü, görmeyeyim seni şimdengerü!’ şeklinde oldukça edebi ve tarihi karşılıklar verirlerdi!
Müzik.

Ben, gayet iyi hatırlıyorum; başta idarecilerimiz olmak üzere, bütün öğretmenim canım benimlerimiz, okula girdiğimiz anda kendileri açısından kolaylık olsun diye bizi ikiye ayırırlardı; bazılarımız öküz, bazılarımızsa tavuk bölüğüne sokulurduk! Öküz olanlarımıza; ‘hooo, nereye gidiyorsun lan, hayvan herif!’ şeklinde yaklaşılırdı! Tavuk olanlarımıza ise ‘pine pine pine… kış kış kış; haydin sınıfa…’ şeklinde…
Ben, Allaha şükür hep birincilerden olmuşumdur!
Müzik.

4.

Ne yalan söyleyeyim; ben öğrenciyken, nerde bir okul görsem içimdeki anarşist harekete geçerdi.
Şansa bakın ki, her an karşınıza ya bir okul çıkıyor; ya da siz okuldan çıkıyorsunuz! Ya bir okul yolundan gidiyorsunuz, ya da okula gidiyorsunuz!
Ben de rastgeldiğim okulun duvarına hiçbir şey yapamasam, bi çizik atardım. Camlarını indirdiğim de olmuştur! Geçmiş gün…
Okul bitmiyor hayatımızda… İlkokul, orta okul… Sonra lise vardı ben öğrenciyken; hoş hala var, fakat daha çok isim olarak… Neden derseniz, bizim zamanımızdaki lise şimdikilerin yanında Oksford gibiydi! Düşünün; daha lise birdeyiz, herkes çarpım tablosunu biliyor!
‘Vat is dis’ dedin mi, şak diye ‘epıl’ diyoruz! Böyle bi öğrencilik yaptık biz!
Şimdikilere ‘bu nedir’ diyorsun, ‘hangisi’ diyor, ‘şu sağdaki sarışın mı, yoksa ortada giden geniş açılı mı?’
Müzik.

Okul hayatı, evet, tam bir ezaydı benim için! Bu yüzden hep zilin çalmasını beklerdim! Özellikle de son zilin!
Kendimi sokağa bir atışım vardı, yayından fırlamış ok gibi… hedefsiz koşardım! Bi gün bu şekilde koşarken bi at arabasının altına girmiştim. Allahtan at o sırada durmuş taharet alıyordu da kafam gözüm yarılmadı. Yalnız, eve gittiğimde annem beni falakaya yatırdı; ‘okula başladın, hala altına işiyorsun!’
Müzik.

İlk ders…
Herkes aval aval birbirine bakıyor!
Benim yanımda zavallı Cindi var! ‘Zavallı’ diyorum, çünkü, müdürden sonra öğretmen de siftahı onda açmıştı!
Öğretmenimiz sınıfa girdi.
(Öğretmen, arkasında bir sopa olduğu halde, sert bir bakışla sınıfa girer.)
Ben ‘V’ harfini ilk olarak o öğretmenin kaşlarında öğrendim. Daha neler öğrendim neler. Örnek mi:
(Öğretmen elindeki sopayı gösterir.)
-Bu ne?
-Değeneeeek!
-Nırç! ‘Hac(ı) degenek…’ Neymiş?
-Hac degeneeeeek…
-Peki ne işe yarar?
-?
-Dögmeye… Neye yararmış?
-Dövmeyeeeee!
-Kimi? (Cindi’ye) Sen söyle bakiym!
-?
-(Cindi’yi dövmeye başlar.) Senin gibi eşşekleri dögmeye… (Orçun’a) Sen söyle bakiym; kimi dövmeye yararmış?
-Cindi gibi eşekleri dövmeye örtmenim (öğretmenim)!
-Sen nesin peki?
-Ben sıpayım örtmenim!
-Ne zaman eşek olacaksın?
-Okulu bitirdiğimde, hayırlısıyla!
-Nırç! Yaramazlık yaptığında… Neymiş?
-Yaramazlık yaptığımda….
-Hah! Aferin! Senin adın ne bakayım?
-Orçun!
-(Alaylı) Çı kasa kibarsınız (=ne kadar kibarsınız)! Vel vel vel… Orçun!
Bütün sınıf kahkahayla bana gülüyordu! O güne kadar ismimden bu kadar nefret etmemiştim!
Müzik.
(Öğretmen alay etmeye devam eder:)
-Orçun! Ciiiirrt!
Müzik yükselir. Işık söner.

Okul hayatımın, böyle bir olayla başlaması, bende pis(bi)kolojik etki yarattı! Maça yenik başlamıştım!
Fakat daha büyük talihsizliği teneffüste yaşadım.
Karto diye bi arkadaşımız vardı; ismiyle müsemma, yani hakikaten ‘kart’ bir arkadaş… Temsil, biz, sekiz- on, bilemedin onbeş yaş civarındayken, kendisi hafta sonları Antebe gidiyor! Hatta kapıdaki bekçiyle dost olmuşlar, hiç sorun çıkarmıyor. Karto, o kadar karttı yani!
Fakat Onun en önemli özelliği yaşça bizden büyük oluşu değildi; kendisi Bilal İnci’nin Urfa sorumlusuydu! Öyle zalim, öyle gaddardı ki, Yılmaz Güney gelse, imkanı yok, kendisiyle baş edemezdi!

O ilk teneffüste, ilk harçlığımla kendime elli kuruşluk, afbuyrun, ‘sadırazam lokumu’ almışım! Elimde yiye yiye bahçede geziyorum! Bi baktım, sadırazam’ı tutan elim, adeta mengeneye alındı! Bi dönüp baktım; bu Karto, bileğimi tutmuş nasıl sıkıyor… Acıdan öyle bi bağırmışım ki, nöbetçi öğretmen Durmuş Ali, çayını, sevgilisi Nesrin’i bırakıp koşa koşa bahçeye inmiş! Bu arada Karto lokumu götürmüştü tabii!
(Durmuş Ali girer.)
Öğretmen hışımla bana döndü:
-Ne var lan, ne bağırıyorsun öküz gibi?
Tam söyleyeceğim… Karto; ‘hadi, erkeksen söyle’ der gibi bakıyor!
-Bi şey yok örtmenim, ayağımı taşa çarptım!
Öğretmen şöyle bi nefretle bana baktı!
-Lan var ya, şimdi Nesrin hanımı Murat pezevengi kaptıysa, şerefsizim bittin sen!

Ben ertesi gün okula gitmedim! Neme lazım; ya Murat pe…yefendi Nesrin hocayı kaptıysa!
Müzik.

Karto’yu anlatıyordum…
Yalnız bana değil, bütün okula yapmadığı eziyet kalmazdı Karto’nun. Cindi haricinde bütün okulu haraca bağlamıştı mesela. Her öğrenci sabah evden gelirken, durumuna göre, kendisine iki zeytin, bir dilim peynir, bir parça ekmek veya benim gibi sadırazam lokumu getirmek zorundaydı! Karto bunları toplar, dışarda nakte çevirirdi. Seneler sonra milletvekili seçilmesinin kökü o zamanlara kadar gidiyor…
Bu işkence tam iki yıl sürdü. Biz, başlarda bu durumu hiç hazmedememiştik. Fakat insan bir çeşit bukalemundur ya, herşeye uyum sağlar! Biz de zaman içinde sömürülmeye alıştık. Hatta iyice arsızlaştık. Mesela Karto bazen okula gelmediğinde, haracını evine götürüp teslim ediyorduk! Hastaysa çiçek falan da alıyorduk yanında!
Öğrenci milleti yalnızca korkak, yağcı değil; biraz da mazoşisttir; deveye diken, bize… öpen yaraşır!
Müzik.

Karto, Cindi’yi ilk birkaç gün görmezlikten geldi. Çünkü Cindi, Karto’dan daha iriyarı, daha heybetli biri…
Haraç-maraç istemedi Ondan! Fakat okulda bu çifte standardı hazmedemeyen bazı öğrenciler isyana yönelince, Karto, teneffüste Cindi’nin yanına gitti. Ona usulünce ‘sökül’ dedi.
Cindi, şaşkın; ‘neyi?’ dedi.
Karto, böyle sorulara tenezzül edip cevap vermezdi; bu yüzden içimizden bi arkadaşa izah etme görevi verdi! Arkadaşımız uzun uzun açıkladı. Cindi önce bize baktı, sonra Karto’ya döndü. Ve yarısı Türkçe, yarısı bilinmeyen bir dilde aynen şöyle dedi:

-Sen çoh ayıb ediyorsun Karto kardaş! Heç düşünmüyorsun, insan kendi insanına nasıl harac istiyor? Sence bu sana yakışıyor? Yakışıyorsa ayıp ne, günah ne? Yakışmıyorsa, bu yaptığın ne?’
Müzik.

Karto, anlamadığı bu soru karşısında lal olmuştu! Fakat durumu hazmedemediği için Cindi’ye okkalı bir tokat giydirmişti! Biz, Cindi saldıracak diye beklerken, O, yavaş yavaş Karto’ya döndü:
-Sen çoh ayıb ediyorsun Karto kardaş! Heç düşünmüyorsun, insan kendi insanına nasıl vuruyor! Sence bu sana yakışıyor? Yakışıyorsa ayıp ne, günah ne? Yakışmıyorsa bu yaptığın ne?

Karto hırsından çıldıracak gibi oldu! Bu sefer daha bi hışımla saldırdı Cindi’ye! Vurdu, vurdu… Cindi benim gibi feryat-figan da etmiyordu. Bu yüzden Durmuş Ali öğretmen de gelmedi! En son Cindi bi kum torbası gibi bahçenin ortasında büzülüp kaldı.
Fakat o günden sonra Karto, uzun müddet kendisine gelemedi; kimsenin yüzüne bakamadı; kimseden haraç istemedi!
Müzik.

Aradan epey zaman geçtikten sonra Cindi’ye sordum:

-Niye karşılık vermedin Karto’ya? İstesen rahatlıkla dövebilirdin Onu? Ondan daha güçlüsün!
Bana şu cevabı verdi:
-Babam ölmezden bi sefer bana demişti ki; ‘sen kuvvetli olduğun halde kimseye vurmuyorsan, adam oluyorsun yevaş yevaş!’
Müzik.

Cindi’yle derin dostluğumuz böyle başladı işte! Yalnız ilkokulu değil, orta ve liseyi de birlikte okuduk Onunla. Hatta üniversiteyi… Neler yaşamadık ki… Anlatsam… tiyatro olur!
Bir sürü şey…
İlkokul hayatımız pek güzel geçmedi.
Etrafımızı yeni yeni anlamaya çalışıyoruz; olanı-biteni tam idrak edemeden, kavrayamadan yaşıyoruz!
Mesela, önümüzden bi sürü kız geçiyor, biz Cindi’yle inek gibi bakıyoruz.
Allah için gündemimizde kayda değer, ciddi bir konu yok… Varsa yoksa; sınıf başkanı ben olayım, sen yardımcı ol; Türküm, doğruyum, çalışkanım’ı ezberledin mi? Ben ezberledim. Bak okuyayım; Türküm, doğruyum, çalışkanım!’ Karto her dakka yalan söylüyor gerçi! Bi günden bi güne çalıştığını da görmedim! Üstelik küçüklerini de sevmiyor!
Sonra bizim varlığımız, Türk milletinden çok, öğretmenimizin varlığına endeksli!
Müzik.

5.

Bi gün öğretmenimiz sınıfa girdi:
(Öğretmen girer.)
-Çocuklar, yarından itibaren herkes okula gelirken yanında iki lira getirecek! Neden diye soracak olursanız… Soran var mı?

Niye kanımıza mı susadık, soracağız! Belli yoluk atıyor bize!

-Peki siz sormuyorsunuz, ama ben söyleyeyim yine de; bunun bir lirası… Diyelim sınıfımıza bi müfettiş geldi, geliyor; eğer kendisine ikram edecek bi kuru pastamız olmazsa, müfettiş ne diyecek? Demeyecek mi;
‘bu ne biçim sınıf böyle! Kadir bey, sen bu sınıfı niye sıra dayağına çekmiyorsun?’ Diyecek! Yani bizim, yani daha doğrusu sınıfımızın bazı ihtiyaçları oluyor! Neymiş?
-Sınıfımızın bazı ihtiyaçları oluyor!
-Tebeşir, silgi; çay, şeker…
-Tebeşir, silgi; çay, şeker…
-Bülbül yuvası, üstünde az dondurma… değil mi!
-Bülbül yuvası, üstünde az dondurma… değil mi!
-Tabii önce bi porsiyon pirzola olacak ki…
-Tabii önce bi porsiyon pirzola olacak ki…
-Her lafı tekrar etme lan! Gerizekalı, hayvan!
-Her lafı tekrar etme lan! Geri…
-(Bir an kızgın baktıktan sonra) Şerefsizim ağzınıza… Açtırmayın ağzımı, sıçarım bi tarafınıza! Yarın herkes ikişer lira getirecek! Neymiş?
-Herkes ikişer lira getirecek!
-(Sopayı gösterir) Getirmeyen?
-Eşek sudan gelinceye kadar…
-Aferin! Şimdi açın kitabınızı, sayfa yirmibeşten, yüzyirmibeşe kadar yazın! Bastık-çekçek sırası kimdeydi? Hah, getir Berrin! Orçun sen de kalk çay kap gel yavrum? Cindi; külünçe nerde oğlum?
Müzik.

Öğretmenimiz bize o ikinci liranın ne için olduğunu açıklamadı. Meğer bir gazeteye abone olmuş. Gazete, yüzyirmi kupona televizyon dağıtıyormuş! Sonradan öğrendik ki, öğretmenimiz bir beyazeşya mağazası açmış!
Yalnız gazete aldırmazdı bize; önemli gün ve haftaların tümünde hediye getirmemiz gerekirdi! Şimdi diyeceksiniz; ‘canım ne var yani bi 24 Kasım Öğretmenler Gününde hediye almışsanız’!
Keşke yalnız 24 Kasım olsa! 25 Kasım, 26 Kasım, 27, 28 Kasım, sonra Aralık, Ocak…
Müzik.

Allahtan bu öğretmen dördüncü sınıfta gitti! Birinci dönemin ortasında, dükkanına yakın bir okula tayini çıktı! Ne kadar sevindiğimizi tahmin edersiniz herhalde! Gerçi ikinci dönemin sonuna kadar derslerimiz boş geçti, ama kimin umurunda! Hiç kimsenin… Biz günlerce, haftalarca okula boşu boşuna gidip gelmişiz ne gam! Sınıfta hiçbir şey yapmadan beş ders boyunca öyle boş boş oturmuşuz, önemli mi!

En doğal hakkımız olan fısıltıyla konuşmayı dahi yapamazdık! Anında kapıda bi müdür yardımcısı biterdi!
Bir gün yine sınıfta böyle boş boş otururken, bi baktık kapı açıldı. Aha! Yine sıra dayağı geliyor… Oysa hepimiz put gibi duruyoruz; aramızdan biri yüksek volümde nefes alacak olsa bütün sınıf üstüne yürüyor!

Kapı açıldı, biz korkudan birbirimize sarılmışken, bi baktık içeri… aman yarabbi! O ne letafet, o ne nezaket, o ne felaket… İçeri öyle bir bayan girdi ki, biz; Türkmen sinemasının perdesi canlandı da, ordan bi artist geldi sandık! O kadar güzel bir bayan yani!
Müzik.

(Cindi girer.)
Cindi’yle bir süre ağzımız açık, Onu seyrettik!

(Cindi:)
-Orçun; zannederim bu kadın bence bizim bayan örtmenimiz oluyor!
-Bence de…
-Hema yani bi örtmen bu kadar gözel oldısa, orda ders heç gözel olabilir mı yani?
-Boşver yav! Dersin ne önemi var!
-He yav; ders heç de gözel olmasın; örtmen gözeldir ya… (Bir süre suskunluk.) Hema biz böyle konuşuyoruz, ayptır la! Ma gözel olmuş olmamış bize nedir!
-Tabii canım! Bize ne! Ayıp!
(Bir an suskunluktan sonra Cindi:)
-Girince nasıl direkman bana bahtı, gördün?
-Sana?
-Evet. Sen fazla bahmasan eyi oluyor bence!
-Niye?
-Benim de’vam oluyor kendisi!
Müzik.

6.

Cindi’yle ilk aşk deneyimimiz böylece, yani aynı kişiye tutularak başladı; öğretmenimize!
Gül öğretmenimiz, yalnız fizik olarak değil, metafizik olarak da güzeldi! Her gün dayak yemeye, aşağılanmaya alışmış olan biz, ilk defa karşımızda gülen bir yüz görüyorduk! İlk defa bir öğretmen konuşuyordu bizimle! Tek tek, gözlerimize bakarak konuşuyordu hem de… Gerçi Cindi, her baktığında başını önüne eğiyordu; ama ben öyle bi bakıyordum ki, hala …… aklımdadır mesela!
Gül öğretmen okuldan sonra hepimizi toplar, sinemaya götürürdü mesela! Hem de hepimizin ücretini kendisi öderdi!
Tiyatroyu, kütüphaneyi, hatta müzeyi bile Onun sayesinde tanıdım ve sevdim!
Ve öğrencilik hayatımda en çok şeyi Ondan öğrendim!
Müzik.

Bir gün… Henüz sınıfa girmemiştik. Koridorda Gül öğretmenin Müdürle tartıştıklarına şahit olduk. Şahin bey Ona; ‘ne biçim öğretmen olduğunu, öğrencileri şımarttığını; idareden izin almadan şuraya-buraya götürdüğünü’ falan söylüyordu. O ise, yarım yamalak cevaplar veriyor, fakat daha çok susuyordu!
Bu tartışmadan bir hafta sonra Gül öğretmenimiz sessiz-sedasız okulumuzdan gitti! Onu bir daha okulda görmedik!
Bu gidiş bana bir şey öğretti; okulda ne zaman güzel bir gül bitse, gülmeyi bilmeyen birileri çıkıp o gülü yoluyordu! Bu yüzden okulda açan güller, uzun ömürlü olamıyordu!
Müzik.

İlk ayrılığı ve ilk hüznü böyle yaşadık…
Ortaokul yıllarımız da aşağı-yukarı ilkokul gibiydi… Gerçi burda her dersi bir öğretmen okutuyordu; bu yönüyle ilkokuldan farklıydı. Matematiğe Ahmet bey, Türkçeye Mehmet bey giriyordu! Fakat bir süre sonra anladık ki, bu farklılık, yalnızca isimden ibaretti; ciddi bir fark yoktu ortada!
Burdaki idareciler de tıpkı ilkokuldakiler gibi, öğrencileri ‘eğitmek’ yerine bi taraflarını ‘eğme’yi; ‘öğretmek’ yerine ise ayakları altında ‘öğütme’yi tercih ediyorlardı! Aslında bu bir tercih de değildi; başka türlüsünü bilmedikleri için böyle yapıyorlardı! Yani ellerinde değildi!
Ortaokulda da, tıpkı ilkokuldaki gibi, ‘kültür-edebiyat’, ‘spor’, ‘müzik’ gibi eğitsel kollar vardı; ancak bunların hepsi çolaktı! Bu yüzden hiçbir etkinlik yapılamazdı!
Ayrıca her ‘eğitsel etkinlik’, eğitimin önünde büyük bir engeldi! Başta idarecileri rahatsız ederdi böyle şeyler!
Çünkü bütün idareciler, odalarında keyifle çaylarını yudumlarken, bir tiyatro temsili, yahut basit bir münazara yüzünden bu huzur ve sükunet ortamının bölünmesine asla göz yummazlardı! Zaten dikkat etmişseniz, idarecilerimizin tümü, bölücülüğe karşıdır!
Müzik.

Liseye geldiğimizde de durum pek farklı değildi. Hatta burdaki vurdumduymazlık daha bir akıllara ziyandı! Sosyal-kültürel etkinlikleri geçtik, normal ders bile işlenmiyordu çoğu zaman!
İyi de, üniversiteye hazırlanacağız, nasıl olacak!
İster istemez takıldığımız yerleri öğretmenlerimize sormak durumundayız!
Bi gün, matematikçimize, takıldığım bi soruyu sormuştum.
(Matematikçi girer. Orçun Onu durdurur:)
-Hocam, özür dilerim, şu soruyu bi cevaplayabilir misiniz acaba, uğraştım da, olmadı bi türlü!
(Öğretmen soruyu tane tane okur:)
-Evet; iki iks eksi ye kare artı bin üstü me kök le… (başını kaldırıp öğrenciye bakar.) Ya, Kemal’ciğim…
-Orçun, hocam!
-Evet, Orçun’cuğum, bu soru öyle ayak üstü cevaplanmaz ki evladım!
-Oturalım o zaman hocam!
-Oturmakla da cevaplanmaz!
-?
-Bizim dersaneye gelirsin, oturur, çayımızı içeriz, değil mi! Yani şimdi burda, hayır, devletimizin olanaklarını görüyorsun işte, yok! Tamam mı Vedat’cığım… dersaneye gel!
-Orçun hocam!
-Ya tamam işte, oraya gelirsen daha kolay aklımda kalır!
Müzik.

7.

Liseye geldiğimizde, bizi şaşırtan şeylerden biri de, buranın okuldan çok, bir hapishaneyi andırmasıydı! Öğrenci, okulun bir hapishane olduğunu daha ilk günden, şöyle bir bakar bakmaz anlıyordu.
Yalnızca içerdeki sıkıyönetimle ilgili değildi bu; etrafı tellerle çevrili, kapısı yüksek demirden yapılmış bir yapı, başka neyi andırır ki! Yani hem ruhen, hem de fiziken yarı açık bir cezaeviydi burası!
Bu gerçek apaçık ortada olduğu halde, neden kimse bunu görmez, hala anlamış değilim! Neden kimse, öğrencilerin, örneğin neden bu kadar okulu sevmediğini; neden her fırsatta okuldan kaçtığını sorgulamaz!
Liselerin altı hep yarım kazılmış tünellerle doludur! Çocuklar son anda yakalanmasalar, bi tane öğrenci kalmayacak okullarda!
Sanki okuldaki gardiyanlar, özellikle böyle olmasını istiyordu; ‘şu mahkumları iyice yıldıralım da, bi daha buraya düşmesinler; biz de rahat rahat işimizi yapalım’…
Müzik.

Fakat liseye geldiğimizde asıl şoku başka bir konuda yaşamıştık: Kızlar konusunda!
Artık liseye geçmiş; yani iyice palazlanmış, erkek olmuştuk! Yaz tatili boyunca sınıfımıza düşecek kızların hayalini kurmuş, neler yapacağımızı konuşmuştuk! Nihayet okul açıldı. Cindi’yle heyecan içinde okula geldik. Benim sıfır, Cindi’nin ikinci el takım elbisesi; ayakkabılar cilalı, jilet gibi sınıfa girdik! Girer girmez de ilk şoku yaşadık; sınıf kırksekiz kişiydi ve bunlardan yalnızca birisi kızdı!
Cindi manzarayı görünce bana döndü:
-Ma bu bi tanedir altı üstü; kim yiyor, kim gögsüne vuruyor!
Müzik.

Hatırlıyorum; kızın adı ‘Semiramis’ti. Aslında kızın ne ‘Semira’sı vardı, ne de ‘mis’liği. Kız sanki, dünyanın en çirkin kızlarına özgüven vermek için hususi dizayn edilmişti; burun patlıcan, ağız önce sağa, sonra biraz yukarı doğru kayık; gözlerin biri dışarda biri içerde… Öyle çirkin yani…
Fakat bizim öyle seçme olanağımız yok ki! Elimizde bu var. O yüzden Semiramis’i bi türlü paylaşamıyoruz; o diyor benim, bu diyor benim…
Adil bi paylaşım olsun dedik: Baktık; sınıfta fert başına 0.001 civarında gayrı safi Semiramis düşüyor. Yani somutlarsak, her birimize 5.7 Semiramis hücresi düşüyor! Arkadaşların çoğu kendilerine düşen kısımla bayram ediyor:
(Sevinçten uçan birinin taklidi:)
-Burnunun sol çenedı benim, hahooo!
-Serçe barmağı da biye düştü!
-Söyle valla? La ne kadar şanslısan, biye düşe düşe orta barmah düştü!
Müzik.

8.

Herkes eşit paya sahipti; fakat Cindi, kendi payına kötü bi yer düştüğü için hakkını bana devretti! Böylece bir anda en çok hisse sahibi ben olmuş oldum ve tabii otomotikman Semiramis’in sevgilisi oldum. Gerçi kızın bundan haberi yoktu! Ve hiçbir zaman da olmadı!
Çünkü sınıfta Ona yaklaşmam çok zordu! Tam bir-iki adım yaklaşmaya kalkıyorum, bütün sınıf koro halinde:
‘he heeeeee! Deddo, kolay gelsin!’
Daha kolayı kaldı mı, mecbur geri dönerdim!
Fakat bu iş teneffüste daha da zordu! Nöbetçi öğretmen bi yandan bakar, öğrenciler bi yandan…
(Cindi girer.)
Cindi boyuna beni dürtüyor:
-De hade gidiyorsan get, bah şindi ben söyleyeceğim ha!
-Yav dur, tamam hele… Ne acele ediyo…
-Kız kız, bah bu seni seviyor ha!
-(İçeri kaçarken) Rezil ettin lan beni, rezil oldum!
Müzik.

Baktık bu böyle olmuyor; biz de daha gerçekçi çözümler aramaya başladık. Bu amaçla ilk iş, Kız Meslek Lisesi’nin karşısındaki berberle samimi olduk. Kimimiz Ona öğle yemeği söylüyor, kimimiz tatlısını getiriyor…
Bazı günler sabah erkenden gidip yerimizi alıyorduk! Çünkü erken gitmesen okulun önü ana-baba günü oluyor! İyi bi yer kapacaksın ki, kızlar somon sürüsü gibi çıktığında bi tanesini kapasın!
Fakat o işte de dikiş tutturamadık. Çünkü hangi kıza baksak, ordan bir mendebur çıkıp tekerimize çomak sokuyordu. Zavallı Cindi zor-bela birini bulmuşken, başına bir bela musallat oluyor. Fakat Cindi kısmetini kaptırmak niyetinde değil:

-Kardaş, sen bence da’vama bahti?
-Bahmadım! Eger bahtımsa bütun melmeket benı…
-Bahti! Yalan söyleme!
-Bahtım, hema görmedim! Eger gördümse bütun melmeket…
-Gördi, yalan söyleme!
-Gördüm hema niyet etmemişim! Eger niyet…
-Niyetlendi, yalan söyleme!
-Temam vülan; niyetlendim de ne oldi! Bi poh yedik mi! Kunde oğli kunde! (Saldırır.)
Müzik.

9.

İkinci sene, dedik bu böyle olmaz! Geçen yılı iyi-kötü Semiramis’le atlattık! Ama bu yılın daha özgün bir yıl olması gerekiyor…
Ne yapalım, ne yapalım… Kul sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş, derler ya, doğru. İnsan ancak çok zorda kalınca bütün yaratıcılığı devreye giriyor.

Benle Cindi bi gün kalktık, elimizde evraklar, kapı kapı dolaşmaya başladık:

(Cindi, elinde bir defter kalem, yanında Orçun olduğu halde gelip bir kapının önünde dururlar. Cindi:)
-Önce sen konuşuyorsun, yohsa ben?
-Sen konuş, ben gerektiğinde şey yaparım!
-(Kendi kendine egzersiz yapar) Begefendı, biz dövlet memuruyuz, bizi dövletimiz gönderdı, deyeceksin nerde…
-Ya tamam, hele kapıyı çal önce!
(Kapıyı çalar. Bir bayan açar:)
-Buyrun, ne istiyorsunuz?
(Cindi, Orçun’a:)
-Bu bayandır?
-(Fısıltıyla) Ona göre konuş oğlum!
-Sayın bayan hanımefendi, biz dövlet memuruyuz, gördügünüz gibi kerevet (kravat) de ji tahmışız.
Biz dövlet olarah bir kampanya başlatmışız, bir sefere mahsus olmah şertiyle okula getmeyen kızlarınızı direkman liste ikinci sınıftan başlatıyoruz! Sorması ayıp oluyor; sizin evinizde kız var?
-Var?
-Temam. O zaman sen onu bize teslim ediyorsunuz; biz onu bizim sınıfa kaydedeceğiz. (Orçun dürtünce) Yani listeye götüreceğiz!
-Liseye?
-Evet.
-Neden?
-Neden? Çünkü kızlar ohumazsa, okulun heç dadı-duzu… (Orçun dürtünce) yani çoh cahil kalıyorlar! Yazıhtır!
-Peki masraflar?
-Bütün mesrefını (masrafını) biz karşılıyoruz… (Orçun dürter) Yani dövletimiz sağolsun, diyor, hudehavıni, elinizi cebinize atmayın!
-Ne güzel. Tamam da, acaba benim kızım olur mu!
-Yav olur olur; sen getir; kız degil mi bu?
-Evet, kız, da, yani bilmem ki…
-Yav sen getir; (kadın içeri girer.) ma biz bi sene boyunca Semiramis’i kohlamışız, budur burnumuzun diregi hala sızlıyor!
(Orçun sevinçle:)
-Varmış lan, ilk atışta turnayı gözünden…
(Kadın kucağında bir kundakla gelir.)
-Ha getirdim; buyrun!
(Cindi’yle Orçun bakışırlar. Cindi:)
-Senin kız dedigin budur?
-Evet; eti sizin kemiği benim!
-Ma bunun etinden ne olacah anam, de götür içeri beşigine koy Allahına! (Orçun gülünce) La havle… De sen de gülme lav, sanki komikli bi şey mi var burda! (Kadına) Bunu büyütmeye büyük sermaye lazım anam, bu olmaz! Daha beyukü (büyüğü) varsa getir, yohsa getirme!
-Ama siz, masrafını devlet karşılayacak demiştiniz?
-Ma herşeyi nasıl dövlet karşılıyor! Sen devlet olsan karşılayabiliyorsun? Kur’anına söyle? Buna Karun olsa dayanmaz!
(Çıkarlarken Orçun)
-Lan Cindi; alsa mıydık acaba; biliyorsun, kızlar çabuk büyüyor!
-La de get! İsotçi pezavank!
Cindi çıkar. Müzik.

Bazıları der; “ya şu Yunisef (Unicef) ne iyi etti de ‘haydi kızlar okula’ kampanyasını başlattı!” Yunisef mi başlattı! Biz başlattık! Benle Cindi… Biz olmasak, acaba kimin aklına gelirdi bu sorun!
Gerçi bizim başlattığımız ‘haydi kızlar okula’ kampanyası, ilk seferinde iflas etti! Biz de mecburiyetten o yılı da Semiramis’in 5. 7 siyle geçirdik!
Büyüklerimizin, bu sorunu geç de olsa farketmeleri çok sevindirici! Fakat kampanyanın biz mezun olduktan sonra başlaması çok üzücü!
Bugün akın akın okula giden kızları gördükçe öyle gıcık alıyorum ki… Özdemir Asaf ‘Benden Sonra Mutluluk’ kitabını herhalde böyle bir sebepten yazmıştır!

Mezun olduktan sonra bi gün Cindi’yle bi lisenin önünden geçiyoruz. Cindi, öfkeden delirecek gibi oldu:

-Görüyorsun karabalığı (kalabalığı görüyor musun)? Şeytan diyor, get mahkemeye müracaat et, yaşını küçülttür, tekrar listeye başla!
-Liseye?
-He işte, listeye! Şindi Allah biliyor bu okulda adam başına bi kız düşüyor!
-Kesin öyledir!
-E, yani bu adalat mıdır! Yarebbi sen bize… Ma bizim zemanımızda her birimize sıfır nohta (parmağının ucunu gösterir) bu kadar Semiramis düşüyordu, biz diyorduk belki kurban beyramı oldı! Şimdi bah, maşallah hepsi ceyran (ceylan) kimin! Bu nasıl adalatsızlıhtır!
Müzik.

Fakat Cindi değilse de ben, bir gün şeytanın bacağını kırdım.
Gülmisal’le tanıştım…. Kütüphanede… Tesadüfen tabii! İkimiz de raflara bakıyorduk. Daha doğrusu O, raflara bakarken, ben Ona bakıyordum. Aman Tanrım; (eliyle göğsünü gösterir) o ne letafet; (eteğinin kısalığını gösterir) o ne zerafet… Bi insan bu kadar mı albenili olur! Gülmisal oldukça modern giyinmişti ve çoğu genç kız gibi giyim kuşamın karşı tarafa ne gibi mesajlar vereceğini hesap etmiyordu!

Bi ara nasıl olduysa aynı kitaba uzandık. Yok, valla hesaplı değildi. İlahi tesadüf diyelim! İşte o an elim, elinin üstüne geldi. Öyle bir sıcaklık Allahvekil odun sobasında olmaz! Ben daha o bir nokta üç salise süren anın sıcaklığını devam ettirme niyetindeyken, kütüphane memurunun davudi sesiyle irkildim!
(Kütüphane memuru girip bağırır:)
-Vülaaan!

Bilirsiniz; bu kütüphaneciler, her gün onca kitabın arasında yaşarlar, fakat hiçbirinin kitap denen nesneden haberleri yoktur! Hani şair demiş ya; ‘o mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler’ diye… Bunlar da öyle… Üstelik, kendileri ilgilenmediği gibi, kitapla ilgilenenleri de her fırsatta rahatsız ederler. Diyelim siz bir kitaba dalmış okuyorsunuz:
(Kütüphaneci gelip Onu dürter. Orçun dönüp bakmaz. Bunun üzerine kütüphaneci:)
-Hoooo!
(Orçun döner.)
-?
-Boğulacahsın, fazla dalma. Burda cankurtadanımız da yoh!
(Orçun yeniden kitaba döner. Kütüphaneci kitabı eller:)
-Ne okuyorsun?
-Kitap!
-Neden?
-Nasıl neden?
-Yani ödevin mi var, nedir yani?
-Ödev değil; kendim istiyorum…
-Yani heç bi sebep yoh, ama sen kitap ohuyorsun?
-Evet?
-Yani keyfi bi şey? Kah get burdan lan; burası keyf etme yeri mi? Kah!

Sizi kulağınızdan tuttuğu gibi dışarı atar. Gidip hakkınızı aramaya kalksanız bile siz haksız çıkarsınız:

(Kütüphaneci Müdürüne açıklama yapar:)
-Gelmiş burda keyif yapıyor müdürüm; burası meyhana mıdır, kütüphana mıdır!
Müzik.

İşte, o an, yani tam Gülmisal’in eli elime değdiği an, bu kütüphaneci bizi gördü:

(Kütüphaneci bir nara çekerek yanlarına gelir:)
-Vülaaaan! Nedir öyle altalta-üstüste binmişsız? Burası İstıkbal yatah odası mı, kütüphana mı oğlım; sizin namusunuz yoh mu, erzı kırıhlar (ırzı kırıklar)! Hele Hec (Hacı) Resul, bunları çıharı at!

Hacı Resul bizi kolumuzdan tuttuğu gibi dışarı attı!
İyi de yaptı. Çünkü Onun sayesinde, aynı kaderi paylaşmış ezik insanlar olarak Gülmisal’le hemen kaynaşıverdik. Sokakta, dertleşe dertleşe yürüdük! Hangi okulda okuduğunu, hangi dersleri sevdiğini falan konuştuk. Daha doğrusu hep ben soru sordum, O da cevapladı. Fakat sıkılmadı benden. Ertesi gün buluşabileceğimizi sordum en son; ‘olabilir’! dedi. Abooo! ‘Olabilir’ demek, ‘yüzde binbeşyüz kesinlik’ demekti benim için!
Evleri, Cindi gile yakındı. Onu eve bıraktıktan sonra o heyecanla Cindi’yi aldım. Ona müjdeyi vermeliydim.
Müzik.

(Cindi, mutlu bir şekilde girer:)
-Ben de sena arıyordum!
-Ben de seni arıyordum!
-Yoh yav; niye?
-Sana bi müjde vereceğim de ondan…
-Ben de!
-Bi kızla tanıştım!
-Ben de!
-Öyle güzel bir kız ki…
-Benimki de…
-Gözleri de yeşil…
-Benimki de…
-Çiçeklerden daha güzel; misal, aynı gül… Aynı gül…
-Öyle güzel duruyor karşında…, öyle güzel bahıyor…
-Öyle şeker bi kız; görsen…
-İnsan diyor böyle bi lohmada yutasın, degil?
-Evet…
(Karşılıklı iç çekmeler… Cindi:)
-Onu seviyorsun?
-Hem nasıl…
-Aklına geldi mi böyle duygusallanıyorsun?
-Üüüü! Hiç çıkmasın istiyorum aklımdan!
-Ben de! Olmadığını düşündün mü, insanın böyle kaburgası arğıyor sanki?
-Yüreğim sıkışıyor!
-Benim de!
(İkisi de dalar. Orçun:)
-Cindi?
-Ha?
-Paran varsa git bi bira al, içelim!
-Niye?
-İnsan aşık oldu mu bira içermiş!
-Bu farzdır, yohsa sünnettir?
-Yav ne bileyim, öyle duymuşum! İnsanın kafasını hoş ediyormuş!
-E hema benim zatan serim (=başım) hoştır! Biraya lüzum yohtur!
-Olsun, sen yine de al!
-Temam! Madem istiyorsun!

Cindi gitti, on dakka sonra elinde bir su şişesiyle geri geldi:
-Bu ne?
-Sudur!
-Görüyorum. Bira nerde?
-Su getirdim!
-Bira nerde?
-Birada alkol oluyormuş! Adama sordum, dedi madem nemaz kılıyorsun, bu sena yakışmıyor!
(Orçun gülümser… Cindi:)
-Dedi, ha bu sudur; sen bunu içeceksin!
-O suda da belki alkol vardır. Kokusu sinmiştir en azından!
-Ben de zaten o suyu yolda bi ağacın dibine döktüm; bunu camiden doldurdum!
Müzik.
-(Gülerek) Ağaç sarhoş olmasın! La havle… İyi, ver, su içelim bari!
-İçelim tabii! Biz zaten aşktan serhoş olmuşuz; ma illa bira içeceğiz…
-Hiç…
-İnsanın niyeti olsa suyla da serhoş olabiliyor! Yağnişim varsa, söyle Cindi yağnişin var!
-Yok!
-De hadi kaldır o zaman!
-Aşkımıza içelim Cindi! Sevdamıza…
-Aşka helal olsun; sevdaya da…
-Bir gözleri var Cindi, o varken güneşe ne lüzum var diyor insan!
-Aya diyor sen doğma, ben burdayım!
-Hem nasıl…
-Biz deli kimin olmuşuz sevda yüzünden Orçun!
-Of ülen off…
-Ben iyice serhoş oldum, heylığa düşeceğim (=kendimden geçeceğim)…
Müzik yükselir. Kalkıp oynarlar.
Işık kararır.

Perde

2. Perde

1.

İçmeden nasıl sarhoş olunacağına ilk o gün şahit olmuştum!
Ertesi gün Gülmisal’le buluştuk. Neler konuştuğumuzu hatırlamıyorum; fakat ne kadar tatlı, ne kadar güzel vakit geçirdiğimi çok iyi hatırlıyorum!
O gün akşam Cindi’ye olup biteni anlattım! Benimle beraber mutlu oluyordu O da!
Ertesi akşam da O anlattı sevgilisiyle yaşadıklarını. İçeri girer girmez başladı:
(Cindi girip başlar:)

-Bugün hele n’oldu! Sormuyorsun!
-N’oldu? Yoksa Onunla mı buluştun?
(Kasılarak onaylar)
-Nerde?
-Ben aşağıdan geliyordum, O da aşağı gidiyordu!
-Yapma lan! Neler konuştunuz?
-Yanında anesi vardı; ben dedim belki ayıb oluyor, konuşmadım!
-Dönüp takip etseydin bari oğlum!
-Takip? Bize yakışmıyor öyle şey! Ayıptır ma! Ben yoluma gettim! Hema bahtım daha iftara çoh var, dedim bi aşağı çarşıya gideyim, gezeyim hele! Demek ki tesadüf O da ordaymış!
Müzik.

Aradan bir-iki hafta geçtikten sonra Cindi’yi alıp Onunla tanıştırmaya götürdüm!
(Cindi girer, birlikte hızlı hızlı yürürler.Cindi:)

-Orçun, ben gelmesem yav? Nasılsa dügün yapıyorsunuz ben kirve olacağım! O zaman görürüm helbet!
-Yine kirve olursun, hele önce bi tanış!
-Orçun; şimdi Onu göreceğin için Allah biliyor böyle çoh heyecan kimin…
-Evet, evet; çok…
-İnşallah ben de görüşeceğim benimkiyle… Yarın olsun… Dedim bugün, dedi yoh; bugün teyzeme gidiyoruz!
-İnşallah. Ama sen de beni tanıştıracaksın ha? Bak ben tanıştırıyorum!
-Ayıb ediyorsun! Biz kardeşiz ma!
-İşte geldik. Bak orda duruyor, turuncu kazak giymiş…
(Cindi Onu görünce donar.)
Cindi’nin o halini hiç unutamam! Kaskatı kesilmişti! Neden sonra bana:
-Senin aşkın Gulmisal’dir?
-Evet! Sen nerden tanıyorsun?
-Boş bırah!
-Nasıl ‘boş bırak’! Yoksa?
-Evet! Benimki de budur!
Müzik.

(Bir süre ikisi de donar. Cindi:)
-‘Benimki’ dediğim, yani Onla bi sefer konuştuh, bi sefer de, o hani aşağı çarşıda görmüştüm ya…
-Tamam, ben istemiyorum! Senin olsun! Hem ben, inan, bilmiyordum… Yani senle olan bağlantısını…
-Biliyorum, biliyorum! Öbür türlü de olsa önemli degil! Zaten esasında bahsan, sen daha çoh uyuyorsun Ona; bi defa ben isimden kaybediyorum; ‘Cindi!’ Hele bah, heç böyle isim olur! Ona ilk söylediğimde güldü zati; dedı ‘çoh komik, ma bu nasıl isim! Ma’nası ne demek?’ Hema seninki ‘Orçun’! Benim böyle adım olsa zaten kızlar kendiliğinden geliyor heman!
-Yok ya, öyle deme! Ne alakası var!
-Öyle öyle…
(Bir süre sessizlik. Sonra Cindi:)
-Onu seviyorsun?
-Evet.
-Düşündün mü böyle duygusallanıyorsun?
-Hı!
-İnsan şey gibi oluyor, degil; sanki kaburgana birisi oturmuş?
-Evet!
-Biliyorum! Nerden biliyorum, biliyorsun? (Bir süre durur.) Neyse… Yani diyorsun Onu mutlu-mesud edebiliyorum, sen merak etme?
-Eğer sen…
-Yav beni boş bırah, sen öyle diyorsun, demiyorsun?
-Evet, öyle diyorum?
-De Kur’an?
-Kur’an…
-Bah yemin ettin! Eger sen, bugün seviyorum desen, yarın bırahıyorsan, Allah da ji senden nefret ediyor sonra!
-Biliyorum!
-Biz televizyonda kimin yaşayamıyoruz, biliyorsun; bize yakışmıyor öyle şeyler!
-Doğru söylüyorsun!
-Sevda bugün var, yarın yok oldusa, o zaman heç olmasın daha iyi! İnsan bi çaput mudur heman bi gün sonra burnunu simsiriyorsun atıyorsun zukaka (sokağa)! Yağnişim varsa, söyle, yağnişin var Cindi!
-Yanlışın yok!
(Bir süre suskunluk… Cindi tebessümle:)
-Ben sena kirve olacağım! Fazla mesref ettirmiyorsun, degil? (Gülüşme.) De get, Allah işini rast getirsin!
(Cindi dönüp çıkar.)
Müzik. Işık.

2.

Gülmisal’le hemen her gün buluşuyorduk. Birlikte parka gidiyor; yanımızda getirdiğimiz pasta, börek gibi şeylerden yiyor, kola içiyorduk. Ona duyduğum sevgi günden güne artıyordu. Fakat hiçbir zaman Ona dokunmuyordum. Yani böyle bir şey, aklımdan geçse bile, o saflık ve güzellik timsali şey kirlenir diye imtina ediyordum!
İlişkimiz, epey sürdü. Hemen her gün buluştuğumuz halde, hiçbir zaman Ona duyduğum şiddetli arzuyu sulandırmıyor; Ona hep mesafeli bir saygı dairesinde yaklaşıyordum! Onunla yanyana olmak; Onunla bir şeyleri paylaşmak, örneğin bir kitap hakkında veya bir olay hakkında konuşmak… Bunlar, yüreğimdeki fırtınayı dindirmese de, bana yetiyordu! Nasılsa okul bitince evlenecektik! O güne kadar adam gibi sabretmem gerekiyordu! Babam; ‘sabretmeyi bilmeyen, ağlamaya hazır olsun’, derdi.
Müzik. Işık.

Bir gün Cindi yanıma tuhaf bir şekilde geldi. ‘Tuhaf’ dediğim; bakışı, duruşu bir acayipti. Belli ki bir şey olmuştu ve bunu saklıyordu benden.
-Neyin var?
-Bi şeyim yoh! Var, hema boş bırah!
-Bi şey mi oldu?
-Yoh! Oldu, hema boş bırah!
-Nasıl boş bırak ya, çıldırtma adamı… Cindi?
-O hani senin sevgilin var ya?
-Gülmisal?
-Evet. Bahtım bi tene saçına parlatmış bi çekkelnen (çakalla) kolkola geziyor bugün… Adam elinde tutmış, bazı böyle elini atıyor Ona…
-Gülmisal miydi, emin misin?
-Ma ben burdaydım, Onlar, heman senin gibi yanımdan geçtiler. Nasıl emin degilim! (Bir süre suskunluk.) Bu kıza heman bırahman lazım Orçun; bize yakışmıyor öyle şeyler!
-Kardeşi falandır oğlum… Amma abartıyorsun ha! Ben de önemli bi şey var sandım!
-Bu önemli degil senin için?
-Değil tabii!
-Bah, söylemek istemiyordum, hema şindi mecbur söylüyorum; demek ki yarın sen buynuz da tahıyorsun!
-Cindi! Bak, lafını tart, öyle konuş!
-Ben lafımı biliyorum. Sen medam benim arhadaşımsın…
-Ben senin arkadaşın değilim; sen Gülmisal’le arkadaş olamadın diye, bu sefer iftira atıyorsun Ona. Beni kıskanıyorsun, niye açık açık söylemiyorsun?
-Ben onun için geldim, sana söyledim?
-Onun için tabii! Başka ne? Daha dün birlikteytik biz Onla…
-Seni şimdi esasında iyice dögebilirim. Hema babam bana demişti ki…
-(Cindi’yi alayla taklit eder.) ‘Sen kuvvetli olduğun halde vurmuyorsan, adam oluyorsın yevaş yevaş!’
Babasına bak, oğluna gül… (Güler…)
-(Saldırır) La senin sıfatına…
Müzik. Işık.

Cindi o gün beni fena dövdü… Böylece yollarımızı ayırdık.
Çünkü açıkça iftira atmıştı Gülmisal’e…
Fakat her şeye rağmen biz Gülmisal’le, birlikte gezmeye; dolaşmaya ve güzel şeyler paylaşmaya devam ettik! Ona asla Cindi’nin şüphesini sormadım; çünkü buna gerek duymadım. Çünkü sevmek, inanmaktı; şeksiz-şüphesiz…
Fakat bir gün Gülmisal’le olan aşkımız aniden son buldu. Evet; aniden… Bir giyotinden kopan baş gibi; yeşilken dalından kopan yaprak gibi…
Bi gün, Onunla buluşmayacaktık. Aslında bana kalsa, ömrümün sonuna kadar her an yanında olmak; o derin, yaprak yeşili gözlerine baka baka konuşmak isterdim. Ama o gün görüşmeyi O istememişti. Teyzesine mi gidecekmiş, ne…
Müzik.

3.

Biz arkadaşlarla gezerken, geçmez olaydık, bi pastanenin önünden geçtik. Hiiii, bir de ne göreyim; baklava… Baklava dedin mi akan suları tersine çeviririm ben; yahut en azından sabitlerim. Hemen pastaneye dalacağım, fakat önce yanımdakileri bir bahane bulup ‘ekmem’ gerekiyor! Yoksa fikir benden çıktığı için hesap da benden çıkacak! Bilirsiniz; fikir sahibi olanlar bunun bedelini mutlaka öder! Ben de bu salaklığa düşmemek için, o durumda bütün Türk gençlerinin rahatlıkla yapabileceği şeyi yaptım; bi yolunu bulup arkadaşlarımı ektim!
Pastaneye zafer kazanmış bir komutan edasıyla tek başıma girdiğimde bir de ne göreyim; tek tek ektiğim arkadaşların hepsi birden pastanenin ortasında, bana doğru hatıra fotoğrafı çektiriyorlar. (Sırıtarak duruşlarını yapar.)
-Lan nerden çıktınız siz; işiniz yok muydu oğlum; hani sen abinin yanına gidecektin? Sen afişlere bakacaktın?
-Acelesi yok; önce bi baklavamızı yiyelim de…
-Hadi ya? E, hadi pastaneye geleceğimi anladınız diyelim, baklava yiyeceğimi nerden bildiniz?
-Bunda anlamayacak ne var; baklavalara öyle acıklı bakıyordun ki, yaş pasta yiyecek halin yok herhalde!
Müzik.

Mecburen Onlara da birer porsiyon söyledim!
Baklavalarımız henüz gelmişti ki, arkadaşlardan biri beni dürtüp aile kısmını gösterdi. Lan sırası mı şimdi (bi dilim baklavayı ağzına atar)… Ağzımda baklava, kafamı kaldırıp baktım (donar); olamaz! Gülmisal, yani o taparcasına sevdiğim, orda bir adamla oturuyordu! Daha dün, ben de seni seviyorum Orçun, dediği yerde. Daha dün… birlikte profiterol yerken! Şimdi başka biriyle, hem de karanfiller gibi kırmızı ve parlak bir adamla, hem de el ele, hem de diz dize… (Hışımla çatalı bırakıp Onlara yürür. Adamın yakasına yapışır.)
-Kimsin ulan sen; bu kızla ne işin var!
Ben yakasından tutmuş adamı silkelerken, baktım Gülmisal de beni silkeliyor:
-Lütfen Orçun! Biz Kenan’la ‘sosyal arkadaşız!’
Müzik. Işık.

Gülmisal’den, o taparcasına sevdiğim kızdan ayrıldım! Yalnızlık boğazıma susuz bir lokma gibi oturmuştu. Soluksuz kaldığımı görüyor, çırpınıyor, fakat yutamıyordum onu!
İnsan, ne kadar güçlü olursa olsun, büyük acıları tek başına kaldıramıyor… Ağır geliyor meret! Bunun için birisine, o yükü seninle paylaşacağından emin olduğun birisine ihtiyaç duyuyorsun! Ve ancak o zaman ne anlama geldiğini anlıyorsun ‘dost’ sözcüğünün!
(Cindi başı önde girer. Orçun ağlamaklı Ona yaklaşır. Bir süre başları önde dururlar. Sonra Orçun:)
-Senden özür diliyorum… Ben şerefsiz bi adamım…
-Yoh; öyle desen ben de şerefsiz oluyorum. Biz arkadaşız ma!
(Orçun, Cindi’ye sarılarak ağlar.)
Müzik. Işık.

Gülmisal’in bu yaptığı beni çok sarstı! Çünkü dünyada ne kadar iyiniyet varsa, toplamıyla sevmiştim Onu! Hep iyi şeyler düşünmüştüm Ona için; Onu alıp düşlerine götürecektim mesela; yemyeşil ovaların, çağıl çağıl ırmakların; cennet koyların, büyük denizlerin ülkesine… Sonradan öğrendiğime göre, o parlak saçlı karanfil, Onu o gün pastaneye, ertesi gün de bekar evine götürmüş! Üçüncü günse terketmiş… Evet; bu kadar!
Bu nasıl bir dünyaydı; neden herşey tam karşılığını bulmuyordu bu hayatta! Neden bir aşk bu kadar kolay, bu kadar ucuz, bu kadar…
Gülmisal neden böyle yaptı diye kahrolmuştum o zamanlar!
Fakat insan en çok büyük acılardan bir şey çıkarıyor! Bir fikir ediniyor yaşadığından… Ve bu fikrin bedelini ödüyor yaşadıkça…
Müzik.

4.

(Orçun’la Cindi oturmuş ‘su’ içmektedirler. İkisinin de sarhoş olduğu gözlenir. Fonda müzik devam ederken Orçun, gayet bitkin bir vaziyette, Gülmisal’i taklitle:)

-‘Biz Kenan’la sosyal arkadaşız Orçun, lütfen ama!’
-‘Sosyal arkadaş’! Ma sanki biz olsah antisosyalist oluyoruz! (Su şişesini şerefe kaldırır) Hele kaldır, lehe (=vur)!
-Tamam da, ben Onu sevdiğimi söylerken…
-Yav sen bin söyle; demek ki sen söylüyorsun Onun aklı Kenan elinde!
-Tamam da, insan birini severken, nasıl olur…
-Demek oluyor işte! İnsan dediğin nedir; culluktur ma!
-Tamam da, sevda bu mu yani, aşk bu mu! Eğer hepsi bu kadarsa…
-Hepsi bu kadar tebii!
-Tamam da, o zaman hayat…
-Temam lo (şişeyi kaldırır); hele lehe (=hele vur!)
(Müzik yükselir. Kendilerini müziğin ritmine kaptırırlar.)
Işık.

Aradan epey bi zaman geçmişti. Cindi sayesinde Gülmisal’i unuttuğumun ertesi yüzyılıydı… Benim için O, ara ara kalbi yoklayan küçük bir ağrı gibiydi artık; vardı ve ama hiç önemli değildi!

Bir akşamüstü, kendi kendime, ara sokaklardan birinde yürürken, karşıdan bana doğru bir kızın geldiğini farkettim. Aslında insan şeklinde bir ışık huzmesiydi bu gelen: Göz kamaştırıcı! Uzaktan ‘albeni albeni’ diyor! O ışık iyice yaklaştı yaklaştı; bi baktım: Gülpembe. -Adının Gülpembe olduğunu sonradan öğreniyorum tabii.- Onu görür görmez, içimden işte, tam ‘sosyal arkadaş’ olunacak kız, dedim ve bu amaçla başladım peşinden gitmeye! Evi nerde öğrenmem lazım; öbür türlü bi daha bulur muyum, Allah bilir!
O gidiyor, ben gidiyorum; O gidiyor, ben gidiyorum… Epey gittikten sonra, baktım bi apartmana girdi. Adımlarımı hızlandırıp tam arkasından gireceğim sıra…
(Cindi hızla girerek kendisini kenara iter.)
-Hele veda lav (=hele çekil lan)!
-Cindi?
-Orçun?
Müzik.

(Bir süre şaşkınlık… Cindi:)
-La senin ne işin var bu kapımda? Bu benim sevgilim ma?
-Nerden senin oluyor, önce ben gördüm!
-Önce sen gördün? Ben tee odur Çamlıh’tan beri peşine vermişim, nerden senin oluyor!
-Çamlıktan beri peşinde misin?
-Tebii ya! Nerde önce sen gördün!
-Hani bi kızı takib etmek sana yakışmazdı? Yalancı?
-(Tökezler) Ben ta’kib etmiyordum ki, ma! Aynı yolumuz, mecbur arha arhaya gidiyorduk!
-O zaman, demek ki, senin kızla bi alakan yok?
(Bir süre suskunluk. Cindi pes etmiştir:)
-Orçun’sun nesin, yav senin Allah belanı versin! Ma ben ne zeman bi tanesinı bulsam, karşıma çıhıyorsun! La bula bula melmekette illehim benimkini mi buluyorsun sen! Kunde oğli kunde! Melmekette başka kız yoh?
(Orçun’un başı öne düşer.)
Mahsus mu yapıyorsun anlamıyorum ki… Semiramis dedin, dedim temam; Gülmisal dedin, Ona da sena verdim! Ma sen doymuyorsun Allah için…
-Ya tamam; ben illa kızı bana bırak dedim mi? Eğer takib ettiysen, buyur senin olsun!
(Bir süre suskunluk… Cindi:)
-Yassebur yallaaaah, yassebur yallaaaah!
(Bir süre suskunluk… Cindi oflayıp pufladıktan sonra:)

-Şindi sen bu kızı sevdin?
-Evet!
-Yani Onu gördüğünde duygusallandın?
-Çok…
-Kaburgaların ji…
-Tek tek kırıldı sanki?
-De Kur’an?
-Kur’an…
-Temam. O zeman sen hakediyorsun! Zaten esasında sen daha çoh uyuyorsun Ona; bi sefer ben isimden kaybediyorum; ‘Cindi!’ Hele bah, heç böyle isim olur! Ona söylesem belki O da gülecek, Gülmisal gibi… Diyecek ‘ma bu nasıl isim! Ne kadar komik! Ma’nası ne demek?’ Aksi takdirde ben de bilmiyorum ma’nasıni! Hema seninki ne güzel; ‘Orçun’! Benim böyle adım olsa zaten kızlar kendiliğinden geliyor, diyor, biz sena vurulmuşuz!
-Yok ya, öyle deme! Ne alakası var!
-Öyle öyle…
-Bak, istersen…
-Allahvekil olmaz; O benim bacımdır artıh!
-Yani…
-Temam, diyorum. Daha ne endirip kaldırıyorsun!
(Orçun Ona sarılır. Sonra apartmanın yukarısına doğru bakar.)
-Kaçıncı katta oturuyor acaba?
-Yarın erkenden gelse, örgenebilir insan.
-Doğru. Adı neymiş acaba!
-Kendisine sorsa, örgenebilir insan!
Müzik. Birlikte çıkarlarken.
-Gece çıkmaz mı diyorsun?
-Ma bu Nataşadır? Nasıl çıhıyor bu saatte!
-Yok lan; artık büyük şehirlerde bakıyorsun kızlar gece vakti… Hem de tek başlarına…
-Hele dur ağzını hayr aç lo! Ma Urfa’da heç öyle şey olur (mu)?
-Valla, olur mu olur!
-O zeman kıyamet ji olur!
Müzik yükselir.

5.

Gülpembe’yle tanışmam zor olmadı. Kendisine bi saat sordum, bi saat konuştuk.
Ne de olsa karşı cinsle ilişkiler hususunda bayağı deneyim sahibiydim artık!
Gülpembe, benim gibi liseye gidiyordu. Çok hoş ve saf bi kızdı. Tam evlenilecek; bir ömür yaşanacak bir insandı. Gerçekten çok iyiydi… Ancak böyle olduğu halde Onunla birinci gün kafeye, ikinci gün bizim eve gittik. Tabii evde kimse yokken…
Üçüncü gün ne mi oldu?
Söyleyeyim: Yapabileceğimiz başka bir şey kalmadığından ayrıldık! Daha doğrusu Onu terkettim! İki gün sonra başka biriyle çıkmaya başladım! Sonra daha başka…

Bunu Cindi’ye söylemedim tabii! O beni hala Onunla biliyordu!
(Cindi girer.)
-Bah bunu yengeme aldım. Allahvere begeniyor!
-Hı? Hangi yengene? Haaa, tamam, beğenir beğenir, ne demek!
-Nasıl, inşallah mutsuzlattırmıyorsun yengemi?
-Olur mu, ne mutsuzu!
-Ne zaman evleniyorsunuz inşallah hayırlısı?

‘Ohooo, biz evlendik, senin haberin yok’, diyeceğim, Cindi ağzıma şey yapabilir yine!

-Yav acelesi yok Cindi, şimdilik birbirimizi tanıma aşamasındayız!
-Temam hema, şimdi senin için acelesi olmayabilir; hema bu genç kızdır; lekum (lokum) kimin karşında duruyor; yesen tükeniyor, yemesen sen tükeniyorsun! Bu ‘tanıma aşaması’dır, nedir, eger uzun oldusa korharım kız tükeniyor!

Cindi müthiş bir insandı. Hani türünün son örneği derler ya…
Dostu olduğum halde beni değil, onu düşünüyordu!
Bir müddet sonra Ona gerçeği açıklamak zorunda kaldım; tabii bütün çıplaklığıyla değil…
Müzik.

Bir gün Cindi, ilginç bir fikirle geldi:

-Biliyorsun bugün ne düşündüm?
-Ne?
-Kendi kendime nemaz kılıyordum, dedim nedir bu! Herkes kendine göre bi bişey yaparken, biz budur aşkın peşine düşmüşüz! Yani bu, heç insan olan bi insana yakışır?
-Yakışmaz… mı?
-Yakışmıyor tabii! Üsteçellik, senin yüzünden neye elimizi atsak ya kuruyor, ya kırılıyor!
(Bir süre düşünceli suskunluk. Cindi:)
-Bizim illehim bundan kurtulmamız şert (şart).
-Nasıl?
-Yav millete bahmıyorsun; ya kahveye gidiyorlar kağıt oynuyorlar… Kahve bize yakışmıyor, onu geç; ya da sağçıdır solçudur, ondan oluyorlar.
-Yani biz de mi sağcı-solcu olalım?
-Tabii ya! Biz ne sağçıyız, ne solçu… Budur, hahın (=başkalarının) kızlarının peşine vermişiz, ha ha ha… Nedir yani! Ma herşey aşktır bu dünyada?
-Değil midir?
-Değil… eger olsa da olabilir; hema biz boş bırahıyoruz bundan sonra!
Müzik.

Bizim, siyasete bulaşmamız, sağolsun Cindi’nin sayesinde işte böyle oldu!
Siyasete girdik girmesine de, sağcı mı yoksa solcu mu olmamız gerektiğine bir türlü karar veremiyorduk. Cindi, ısrarla solcu olmamızı söylüyordu:
-Solçu olsah bence daha hoş. Neden biliyorsun; o hani söylüyorlar ya; ‘çırpınırdın Karadeniz bakıp Türk’ün bayrakına; ah ölmeden bir görseydim düşebilsem toprağına’ Ne güzel türki degil?
-Gerçekten güzel türkü! Ama şey de hoş değil mi; hani sağcılar söylüyor; ‘hey dev gençlik hey dev gençlik, savaş vakti yaklaştı!’
-He, bu da hoş! Hema benim söylediğimde, insan söylerken daha duygusallanıyor!
-Doğru!
-Hema senin söylediğin de ji hoş; diyor; ‘heman Amerikayla savaş yapalım, onların analarına… bi şey yapmayalım, bize yakışmıyor öyle şey! Ma analarının ne suçu var!
-Hadi karar ver; sağcı mı olalım, solcu mu?
-Hele bi daha söyleyelim, hangisi daha hoşumuza giderse…
-Tamam!
(İkisi birlikte başlar:)
-Sırmalar dizsem boynuna, inciler dizsem yoluna; canım feda olsun ona; yol ver Türk’ün bayrağına…
Müzik.

6.

Ertesi gün, Cindi’yle, marş söyleyerek okula girdik.
Din dersi öğretmenimiz Sulhi bey bizi o şekilde görünce, kaşları çatıldı; bizi görmemek için içeri girdi. Ondan çok çekiniyordum. Çünkü iki zayıf dersimden biri din, ötekisi de edebiyat… İşin kötüsü, din dersinden kalacak olsam, babam anamı… ağlatırdı!
Gelgelelim, ne yapsam etsem, bu derslerden bi türlü iyi alamıyorum!

Din dersi öğretmenimiz Sulhi bey, aslında iyi bi adamdı. Fakat imtihanlarda, kağıda yazdığımıza göre değil, yüzümüze bakarak not verirdi. Sevmediği öğrenci ne yazarsa yazsın, sonuç hep birdi. Sevdiklerine ise düzenli olarak beş…
Edebiyat dersinde de aslında çok iyiydim; onca aşk yaşamışım; müthiş şiirler yazıyorum. Her okuduğumda Cindi hüngür hüngür ağlıyor! Fakat yine de edebiyat yazılısından zayıf alıyordum. Sonradan neden başarısız olduğumu çözdüm; edebiyat öğretmenimiz maalesef, kız öğrencilere daha fazla özen gösteriyordu.

(Edebiyat öğretmeni girer. Orçun ve bir kız arkadaşı sıraya oturur.)

-Tanzimat edebiyatı, yani 1839 tarihinden sonra başlayan edebiyat, yüzümüzü iyice ve açıkça Batı’ya döndüğümüz bir dönemdir. Bu dönem deyince aklımıza Abdülhak Hamit gelir. Hamit, diğer adıyla şair-i azam, tiyatro sahasında da eserler vermiştir. Şimdi buraya kadar kim bize özetleyecek?
(Orçun atılır.)
-Ben özetleyeyim mi hocam? Ben özetleyeyim mi?
-Sen sus, otur yerine! Gerizekalı! Parmak kaldırmadan hemen atlıyor! Geveze! Yani illa bi terbiyesizlik yapacaksın dersin ortasında! Boyuna bak; zürafa kadar; ama şu kadar akıl yok ki Allah için! (Kıza döner. Yumuşak bir sesle) Sen özetlemek ister misin arkadaşım!
-Özetleyemem hocam, çünkü dinlemedim!
-(Orçun’a) Gördün mü bak; ne güzel özetledi! Sen olsan… teeey…
Müzik.

İşte biz o şekilde, yani marşla okula girince din dersi öğretmenimiz Sulhi bey bayağı rahatsız olmuş! Hemen beni yanına çağırdı:
(Din dersi öğretmeni girer.)
-Orçun?
-Efendim hocam?
-Duydum sağcıların marşını söylüyordunuz? Benim solcu olduğumu bilmiyor muydun sen?
-Biz de zaten solcuların marşını söylüyorduk hocam; ‘çırpınırdın, Karadeniz…’
-Ahmak olma lan; dalga mı geçiyorsun! Sağcılarındır bu marş!
-Valla bilmiyordum hocam! Bilsem hiç öyle bi salaklık…
-Biz elhamdülillah, neyiz?
-Müslümanız hocam!
-Müslümanız ama, aynı zamanda neyiz?
-Urfalıyız hocam!
-Müslüman ve Urfalıyız ama, aynı zamanda neyiz?
-İsotçuyuz hocam!
-La havle… Solcuyuz oğlum solcu! Neymişiz?
-(Parmaklarıyla sayar) Müslüman, Urfalı, isotçu, solcu…
-Bitti! Yoksa ne yok?
-Ne yok hocam?
-Ağzınla kuş tutsan…
-Sınıf geçmek yok!
-Bitti!
Müzik. Işık.

Ertesi gün Cindi’yle mecburen solcu olduk! Okula ‘hey dev gençlik’ diye diye girdik!
Baktık; Sulhi bey, göğsü kabarık vaziyette, ağzı kulaklarında bize bakıyor. Nihayet din dersinden geçtim, diye sevinirken, o ne: Edebiyat öğretmenimiz Cabir bey, kaşlarını çatmış, bize doğru geliyor.
(Cabir bey girer. Orçun’un kulağından tutar:)
-Lan, ne demek savaş vakti lan, kime savaş ilan ediyorsunuz siz, komünist köpekler!
-Valla hocam, ben söylemedim; Cindi söyledi…
-Bu vatana sizin gibi hainler lazım değil lan! Şerefsizim bırakırım sizi! Bak şerefsizim diyorum! Yalnız burda değil, hiçbir tarafta okula gidemezsiniz daha! Aklınızı başınıza alın!

Yav biz sırf aşk belasından kurtulalım diye başladık; resmen babalara geldik!
Ertesi günü sağcı olarak okula geldiğimizde edebiyat öğretmenimiz ilk defa sırtımızı sıvazladı. Ama din öğretmenimiz uzaktan şöyle yapıyordu (‘görüşeceğiz’ anlamında intikam işareti)!
Müzik.

7.

Baktık böyle olmuyor! Halkı kurtaralım derken, kendimiz batıyoruz! Biz de sağcı-solcu olmaktan vazgeçip kolçu-kaçakçı oynamaya başladık.

Artık omuzumuzdan siyasetin o ağır yükü kalkmıştı. Kendimi hiç bu kadar rahat hissetmemiştim. Fakat okul da artık çekilmez olmuştu bizim için. Bize hiçbir şey vermediği gibi, bizden sürekli bir şeyler alıyordu!

O günlerde, Cindi’yle kafa kafaya verip önemli bir karar aldık: Okulu bırakacaktık. Çünkü okul, doğrusu bunca cefaya değecek, bunca ezayı göğüslememizi gerektirecek bir yer değildi. Zararın neresinden dönsek kardı. Bunu bir süre ailemizden gizleyecek, sonra, bir iş bulup para kazanmaya başladıktan sonra onlara söyleyecektik.
Bu kararla uça-ese giderken, ne tesadüftür, yolda Gül öğretmenle karşılaştık. Görür görmez hatırladı bizi! Nasıl özlemişiz… Bizi bi pastaneye davet etti. Okulu, dersleri falan sorunca, yaramızı deşmiş oldu; biz de okulu hiç sevmediğimizi, nefret ettiğimizi ve bu sebeplerle bırakmaya karar verdiğimizi söyledik. Bunun üzerine Gül öğretmen, özetle bize şöyle dedi:

‘Okuldan nefret etmeyin? Okul sayesinde bugün bir aradayız! Okul sayesinde Cindi’yle tanıştınız mesela! Okuldan nefret etmeyin! Onu bir bahçe gibi düşünün. Bahçe kötü olur mu? Olsa olsa bahçevan kötüdür! Bunun için bahçeyi suçlamak haksızlık olmaz mı!
Siz aldırmayın eğitimsiz eğitimcilere; okulu sevin! Bakmayın bir kısmı asık suratlı, bir kısmı suratsız idarecilere; yüzlerine bir tülbent çekin hayalinizde! Görmezlikten gelin onları! Ama okulu sevin; onlara rağmen sevin okulu. Onlara rağmen yeşertin yüreğinizdeki koruyu! Büyütün onu; büyütün ki, orman olsun giderek ve yağmurlarla genişlesin ufkunuz!’
Müzik.

Bize dedi ki Gül öğretmen:
‘Okul bir fırsattır sizin için; dünyada milyonlarca insanın bu fırsatı yakalayamadan öldüğünü hatırlayın! Yahut anlayamadan yaşadığını düşünün koca hayatı… Gerçek hayat, geçmişi ve geleceğiyle bazılarının sandığı gibi sokakta değil, okulda öğrenilir. Şu halde adam olmak isteyen, okumalı ve insanlar için iyi şeyler yapmayı kurmalıdır daima!’
Müzik.

Bize dedi ki Gül öğretmen:

İnsan, okulu sevdiği kadardır! Okulu sevdiği kadar büyük, yahut sevmediği kadar küçüktür!
Okulu sevin. Unutmayın ki, gittiğiniz sinemada, okuduğunuz kitapta, baktığınız resimde hep o var! Sözlerinizde, gözlerinizde hep o var. Sizi o büyüttü!
Okulu sevin; unutmayın ki, insan, ancak severse öğrenir!
Müzik.

Gül öğretmen bize daha başka şeyler de anlattı. Uzun uzun, tane tane… Zamanın bir su misali akıp gittiğini mesela; onu en iyi şekilde değerlendirmemiz gerektiğini; aksi halde son pişmanlığın bize yalnızca acı getireceğini… Her şeyi anlattı bize!
Aldığımız o dopingle yeniden okula döndük. Ve liseyi, hem de takdirnameyle üç yılda bitirdik.
Müzik.

Diplomalarımızı alıp, arkadaşlarımızdan, öğretmenlerimizden ayrılacağımız vakit, Gül öğretmeni hatırladık.
Çünkü o an hepimiz dehşetli bir boşluğa düşmüştük. O boşluktan, her karesinde bizden bir resim olan okulumuza baktık! Maziden gelen bir rüzgarla kalbimiz üşümeye başladı. Ve o an kendimizi yeniden okulumuzun sıcak sınıflarına atmak istedik! O her dakikası cehennem ateşinde geçtiğini düşündüğümüz derslere girmek, o ateşte yanmak istiyorduk!
Yeniden yaşamak mümkün olsa geçen zamanı, ah bir olsa… Bir daha şikayet eder miydik acaba… Bir daha kırar, kırılır mıydık olur olmaz… Tamam; okul, Cabir bey, Sulhi bey gibi öğretmenlerle doluydu. Ama ‘Gül’ gibi öğretmenlerimiz de vardı!
Nasıl geçmişti onca zaman, nasıl…
Şimdi, bir tek hayali vardı elimizde; artık hayalimizde yolculuklar yapacaktık liseli yıllarımıza…
Bundan sonraki hayatımızda hep; ‘ben lisedeyken…’ diyecektik! Ve yaşarken farketmediğimiz güzellikleri anlatacaktık dostlarımıza!
Bir kez daha andık Gül öğretmeni. Keşke daha önce karşılaşsaydık ve keşke daha önce anlatsaydı bize gerçekleri!
Geriye dönüp baka baka, uzaklaştık okulumuzdan!
Yüreğimizin önemli bir kısmı, hep orda kaldı!
Müzik.

Üniversite hayatı lise kadar güzel geçmedi benim için! Çünkü burda yaşananlar lisedeki kadar samimi değildi; oldukça yüzeysel ve yapay şeylerdi çoğu! Sahtekarlık dizboyuydu; aldatma, riya, doludizgin yaşanıyordu!
Ben Ziraat fakültesine, Cindi ise Meslek Yüksek Okulu’na kaydolmuştuk.
Ayrı okullarda olmamıza rağmen sık sık bir araya gelir durum değerlendirmesi yapardık.
(Cindi girer. Etrafı gözlemektedir:)
-Ne yapıyorsun? Ders bitti?
-Gene gözün dört dönüyor bakıyorum! Hala bulamadın mı birisini?
-Boş bırah lo, mühim degil!
-Böyle diye diye, evde kalacaksın ha! Diyecekler o kadar üniversiteye gitti, orda bile bi tane bulamadı!
-Ünveristeyle ne alakası var yani. Ma bu kısmettir! En hızlı kaçan tazıdır, o da kısmeti kadar yiyor!
-Yav sen hele bi tazı ol; gene aç kal, gam değil!
-Tazı olmah bize yakışır?
-E, tamam; yakışmıyorsa ha böyle Nijeryalılar gibi gez!
-Senin aklın fikrin bu işte! Ellah için gel nemaz kıl diyorum, diyorsun yoh!
-Burda kızlar, namaz kılanları sevmiyor oğlum; onlar gibi kuul (=özgür, rahat) olacaksın ki…
-De get la; sen Ellaha kul olmuyorsun, gidiyorsun, tevbe yarebbi tevbe…
-Şaka yaptım, şaka; gel bizim kantine gidelim; bugün bi gösteri vardı!
-Ne gösteriyorlar?
Müzik.
-Bilmiyorum, galiba bi müzik grubu mu gelmiş, öyle bi şey…
Müzik yükselir. Çıkarlar. Işık.

8.

Nihayet bir gün Cindi sevinçle geldi:

-Biliyorsun ne oldu?
-Yoksa? Buldun mu?
-Ben bulmadım!
-Ya?
-O buldu!
-Hadi canım?
-Kur’an… Ben kantinde oturuyordum, bahtım üç tene kız yanımda geldi. Her taraf dolu oluyor ya bazen… Tek benim masam boştu. Dedi, ‘oturabiliyor muyuz’, dedim; ‘buyrum, kürsi boş!’
-Sandalye oğlum, ne kürsüsü!
-Ben kürsi dedim, onlar doğrusunu anladı zaten!
-Neyse, oturdular mı?
-Oturdular tabii! Onlar oturunca ben heman kahtım!
-?
-Gettım bazı kola mola pisküvit aldım.
-Niye ki?
-Ma sen olsan, bi insan misafir gelse gözünü yassılıyorsun?
-Hey Allahım ya! Neyse; neler konuştunuz?
-Üüü! Bi sürü mevzu. Bunlar zengin kızları hepsi. Her zeman da ta’tile gidiyorlar.
-Her zaman?
-Yani yaz oldusa… Öyle konuşuyorlardı kendi aralarında. Ben de dinledim dinledim…
-Sen de konuşsaydın! Dalsaydın hemen mevzunun arasına…
-E, dur ki! Öyle heman dalmak bize yakışmıyor! Neyse; bu dedi ya, ta’til-ma’til?
-Eee?
-Dedim; ‘eger ta’tatil seviyorsanız, bahar oldusa, buyrum sizi bizim köye götüreyim, eger canınız çekiyorsa! Misafir edebilirim sizi başım üstüne!’
-Eee? Onlar ne dedi?
-Bi şey demediler!
-Ya?
-Yarım saat güldüler! Artıh görsen, Gulinas’ın gözlerinden ha böyle yaş geliyor!
-Kızın adı Gulinas mı?
-Evet. Yani ben sormadım, onlar öyle diyorlardı.
-Gulinas değildir oğlum; sen yanlış duymuşsundur.
-Şerefsizim yav! Ma yalan mı söylüyorum!
-Yok, yalan değil de; (bir kalem uzatır Cindi’ye) nasıl yazılıyor, hele şuraya yaz!
-Hay hooo… (yazar) İşte bu; Gulinas!
-(Okur) Gülenaz! Evet, söylediğin gibiymiş!
-İşte neyse; ben konuşuyorum Onlar gülüyorlar, ben konuşuyorum gülüyorlar. Ama içlerinde en hoş Gulinas gülüyor.
-Yapma ya?
-Allahvekil! Sen heyatında öyle gülmek nedir görmemişsin!
-Eminim öyledir!
-Öyle bakmak da ji görmemişsin!
-Doğrudur!
-Hele öyle gülerken bakmak hiç görmemişsin!
-Abartma ya…
-Abartma? İkisi bi arada görmüşsün, dinine söyle?
Müzik.
-Bayağı konuştunuz mu?
-Tam iki saat! Sonra Gulinas adımı sordu!
-Yapma ya! Harika… Eee?
-Syledim ben de! Dedim daha çoh gülsün!
-Güldü mü?
-Dedim şindi karnı çatlıyor belki…
Müzik yükselir. Cindi anlatmaya devam eder. Işık.

9.

O gün Cindi adına öyle sevinmiştim ki… Nihayet Onu da seven biri çıkmıştı ya. Artık yalnız değildi. Gerçi biz ayrılmaz bir ikiliydik Onunla, ama karşı cinsten birinin olması başka bir şeydi tabii!
Cindi’yle Gülenaz’ın ilişkisi dolu dizgin yürüyordu! Hemen her gün beraberlerdi. Bir ay, iki ay, üç ay…

Bir gün içimde aniden bir kuşku kol gezmeye başladı! Aniden ve nedensiz yere… Kendime engel olamayınca bunları uzaktan izlemeye başladım.

Ve gördüm ki, kız, Cindi’yle hemen hemen hiç yalnız kalmıyordu; Onunla başbaşa dolaşmıyordu! Hep arkadaşlarıyla birlikteydi… Onlarla birlikte geziyordu Cindi’yle. Onlar varken görüşüyordu Cindi’yle. Ve hep bir aradaykense, sürekli gülüyorlardı Cindi’ye! Ama sürekli…
Uzaktan bakınca bizim Cindi’nin, kızların kalbine giden yolu nihayet keşfettiğini sanmak mümkündü! Ben de zaten başlangıçta öyle sandım!

İşin asıl rengini zaman içinde farkettim.
Aslında Gulinas, Cindi’yi bir sevgili olarak görmüyordu! Bir arkadaş olarak da bakmıyordu Ona! Kendisine hoşça vakit geçirten, bir çeşit palyaço olarak görüyordu Cindi’yi!
Müzik.

Evet; kız Cindi’yi sevmiyor; yalnızca sempatik buluyordu. Arkadaşlarıyla bir araya geldiklerinde Cindi’yi de aralarına alıp, Onu konuşturuyor, eğleniyorlardı. Çünkü Cindi’nin her kelimesi onlar için ayrı bir komediydi. Ne söylese gülünç; ne yapsa komik… Bundan iyi eğlence olabilir miydi!

Evet, kısaca bir araçtı Cindi, Gülenaz ve arkadaşları için, bunu farkettim!
Bu kanaatimi perçinleyen belgeyi ise, Gülenaz’ı yalnızken takip ettiğimde buldum: Arkadaşlarıyla Cindi’den ayrıldıktan sonra, bir adamla buluştu Gülenaz. Ve o adamla süper bi arabaya binerek uzaklaştı ordan. Sonra, başka başka zamanlarda Onları yine birlikte gördüm. Elele, sarılırken, öpüşürken…

Cindi, bütün bunların farkında değildi tabii! O sevdasıyla meşguldü! Sevdası ve sözde sevdalısı… Çünkü kızın da kendisini sevdiğini düşünüyordu!
Fakat böyle olmayacaktı, Onun gözünü açmam gerekiyordu. Ya da en azından düşüncelerimi söylemem… Ben bi defa azmetmiştim. İlla ayıracaktım Onu. Çünkü O benim biricik dostumdu bu dünyada!
(Cindi, hayal aleminde gibi girer.)

-Cindi?
-Efendim canım!
-Şimdi bu kız var ya…
-Hangi kız?
-Seninki işte, sevgilim diyorsun ya, O kız?
-Sen Ona ‘kız’ diyorsun, çoh ayıb ediyorsun!
-Nasıl yani?
-O kız degil; adı Gulinas, hema sen ona bahma! Melek söyleyeceksin! Sen kelimelerini yağniş söyledin mi benim buram inciniyor, kırılıyor Allahvekil.
-(Hayal kırıklığıyla) Tamam tamam, bi daha ‘yağniş’ konuşmayız! Her neyse, demek istediğim şu; o kız var ya, yani o Gulinas…
-Melek!
-Tamam işte; şimdi bu melek hanım; hiç düşündün mü, acaba senin onu sevdiğin gibi O da seni seviyor mu?
-O zaman niye benbeni vurmuyorum!
-Hı?
-O beni, benim Onu sevdiğim kadar seviyorsa o zaman ben öleyim daha iyi!
-Ya hiç sevmiyorsa seni?
-Sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şert mı, demiş bir vetandaşımız!
-Bi kere o vatandaşımız değil!
-Mühim degil; benım kalbimin daşıdır O!
Müzik. Işık.

10.

Ona hiçbir şekilde laf anlatamıyordum. Fakat azmetmiştim. Mutlaka kurtarmalıydım Onu!
(Cindi sevinçle:)
-Bugün biliyorsun ne oldu? Ben, Gulinas bir de Onlar, kantinde oturuyoruz, bahtım bizım hoce geldi. Hani var ya, Şeyhmus hoce. Diyarbekirli. Biliyorsun çok şakaçi oluyor bazen. Bana tahılmasa edemiyor. Gulinas’a dedi; ‘biliyorsun Gulinas, bu, evvelden Cindi (cin idi) sonra şeytan oldi!’ Gulinas öyle güldi, öyle güldi… ‘Cin-di’ dediği, hani var ya, cin-şeytan…
-Bi şey soracağım Cindi; bu Gülenaz’la sen hiç yalnız kaldınız mı?
-Çoooh!
-Nasıl çok? Kaç defa mesela?
-Bi sefer üstgeçidin altında, bi sefer de… Yalnız ikimiz diyorsun?
-Evet, yalnız ikiniz…
-Yoh; yalnız bi sefer yalnız kalmışız! Niye sordun?
-Yani sence, birbirini seven iki insan yalnız kalmadan nasıl oluyor bu işler?
-Ma birbirimizi seviyorsak illehim yalnız kalacağız? Anemle babam ji birbirlerini seviyorlardı hema bizim yüzümüzde heç yalnız kalmıyorlardı!
-Yav o ayrı. Şimdi bu kız niye senle yalnız kalmak istemiyor?
-O istiyor, hema fersent olmuyor ki… Her daim arhadaşları da geliyor yanımıza!
-Onları Gülenaz çağırıyor bence!
-Çağırsın, arhadaşlarıdır ma! Hem biz yalnız kalsak ne olacak. Günahtır ma!
Müzik.

Velhasıl, ne yaptıysam Onu vazgeçiremedim bu aşktan! Ne söylediysem boş, ne yaptıysam faydasız… Doğrudan doğruya gerçeği de söyleyebilirdim aslında. Gülenaz’ın başka bir erkekle birlikte olduğunu, aslında kendisini sevmediğini falan anlatabilirdim. Fakat bu sefer de kendisini kıskandığımı düşünebilir diye korktum! Aslında O böyle bir şey düşünmezdi, düşünen bendim!
Sonunda gidip kızla bu konuyu konuşmaya karar verdim.
Gülenaz’ı bulmak zor olmadı.
(Gülenaz girer.)
Ona; ‘Cindi’yi seviyor musun? Diye sordum.
-Hayır; ama iyi çocuk!
-Evlenir misin Onunla’
-Ne ilgisi var canım! Allah Allah…
-O zaman Cindi’yi bırak lütfen! Onunla oynama! O sandığından daha iyi biri! Uygun bir dille, bir daha görüşmek istemediğini söyle Ona! Yol yakınken bırak Onu! Lütfen! Daha fazla incitme!
Müzik. Işık.

11.

(Cindi ile Gulinas.
Sessiz geçen bir süreden sonra Cindi:)

Demek gidiyorsun Gulinas?

(Cevapsız ve sessiz geçen bir zaman.)

Gidiyorsun öyle mi?

(Gulinas başıyla onaylar.)

Peki!
Medam diyorsun gidiyorum…
Medam diyorsun seni bırahıyorum…

Ma seni tutan var?
Gidiyorsun heç de get!
Ardından baharsam…
Dersin bahtı!

(Sessiz geçen bir zaman.)

Temam
Get hade
Ben sena ne zeman yavralıyorum
Diyorsun belki şimdi ben gideceğim o da diyecek niye?
Sen gittin ben ne vahıt dedim niye?
Beni ne alakadar ediyor gidiyorsun kalıyorsun
Aşkım var, dorği, hemma elhamdüllah izzetnefsim ji var benim
Ben ne zeman sena kolundan tutmuşum demişim hatırım için dur?
Çünki getsen kötü oluyorum pozılıyorum
Ne zeman demişim benim yanımda olsan eyi oluyor
Rahat oluyorum o zaman neşem yerinde geliyor
Ne zaman demişim?

(Gulinas Ona bakar. Yürüyecek olur. Cindi yine durdurur Onu. Yenik:)

Reca ediyorum hatırım için dur

Sen oldın mı dünya boyuna behar oluyor
Her teref gözlerin oluyor her yanda bir şey gülüyor bena
Bahıyorum hepi sensin
Ne hoş diyorum o zeman
Yanımda olsan eyi oluyorum hasta ji olsam
Her zeman böyle demişim

Hemma kalbimden demişim her zeman!
Heç yüzüne söylemişim?

(Gulinas başıyla ‚hayır’ işareti yapar.)

Söylememişim, söylemem de
Aşkım var, hemma elhamdüllih izzetnefsim ji var benim
Gidiyorsun heç de get
Bi daha baharsam gözlerine dermandır deye…

Dersin bahtı…

Temam!
Get hade!
Belki diyorsun bu benim peşime heç bırahmaz
Ben sena ne zaman aramışım nerdedir diye?
Ne zeman?
Heç bi zeman!
Yalavuz bazı bahıyorum yohsun
Gece uzun bir yilan dolanıyor boynuma
İşte bes o zeman arıyorum seni
Mecbur arıyorum çünki olmasan boğacah beni
Yatsam rüyamda kör pıçah dayıyor boğazıma
Kafamı geri atıyorum yuhardasındır belki
Hemma beyhude kayıyor o kadar yıldız gök boş oluyor o saat
Odam zulmet, yatağım soğuh, yüreğim buruh…
Öyle dalıyorum geceye
Tam boğulacağım…
Tam boğulacağım sıra
Bahıyorum karanlıhtan iki işıh vuruyor
İyice bahıyorum ha bu gözlerindir işte: De’va helas bu.

(Gulinas yürüyecek olur.)

Neden gidiyorsun Gulinas?
(Gulinas önüne bakar.)

Diyorsun bilmem?
Nasıl bilmem?
İnsan heç bilmez mi?
bilmezse gider mi?
O kadder söz konuştuk hani
O gülmeler boş boşa mıydı
Nasıl anlamıyorum hala yine
Sebep yohsa…
Sebep yohsa insan niye bırahır çucıgini üksüz?
İnsan heç…
İnsan bu mi?
Vefa yoh mi?
Bu insanlıh mi?
Ma sen aşka heç inanmıyorsan illehim söyleyeceksin neden
Allah ji gördü üstgeçidın altında elin vermedin iki sefer?
Demedin sen ne kadder şirinsin?
Demedin yakşıklisın da hetta?
Ayptır söylemiyorum hemma şindi mecbur söylüyorım:
Sen demedin seni seviyorım şeker?
Yüzüm nasıl sıccah oldı o gece ayazda görmedin?
Buz kimindi dişarisi kuşlar ji bir yuva bulmuşti heman
Ben de kalbime gir donuyorsun belki
Dişarda kalma dedim
Kitabına söyle demedim?

Beni illa böyle ağlatıyorsun bu sana yakışır?

(Ağlarken yüzünü çevirir. Sonra susup döner:)

Gidiyorsun heç de get!
Arhandan ağlarsam öyle yetim kimin…
Dersin ağladı

(Gulinas gidecek olur.)

Beni böylece bırahıp nere gidiyorsun Gulinas?
Böylece…
Yani böyle bikes…
Böyle bizar…
Heç düşünmüyorsun ben nasıl mağdur oluyorum sen gittiğin zeman
Beni böyle koyuyorsun belki dolu yağıyor üstüme

(Mahzun gözlerle bakar.)
Diyorsun belki ben gettimse bu kırılıyor
Dağılıyor, etrafa saçılıyor hampul kimin
Karanlıh çöküyor zukak lambaları kırılmış gidersen düşüyorum belki
Zaif düşüyorum
Yaprah kimin
Ben niye böyle oldım biliyorsun
Seni sevdim, budur Allah şahit

Hemma şimdi anlıyorum herşey yalandır
Yaşanmıştır hemma boştur
O kadder yolun gözlemişim mesela, ne hükmü var
Gece gündüz beklemişim aynı nöbet kimin ne hükmü var
Soğuk oldu sıcah oldı
Bence seni benim gibi anan bile beklemedi.
Demek artık bu kadar ırak,

böyle yad

At beni bi çaput hükmünde şimdi şu zukaka at
Ve get
Bi daha senin için çarparsa bu kalp
Bi daha çarparsa…

Dersin çarptı

(Gulinas yürüyecek olur)

Dur bir dekika son bir kelime soru soracağım:
Sen ne dedin ben yapmadım?
Kur’anına söyleyeceksin ne yapmadım?
Sen dedin ben feministim ben de heman olmadım devrisi gün?
Sen dedin ben ateistim, Allah şahit, ateist olmadım senin hatırına?
Bilmiyorum daha ne edeyim!

Hema sen masumsun esasında heç kabahatin yohtur
Benim derdim talih ile zannederim
Sen inanmıyorsun hemma yazısı var her insanın
Bu yüzdendir heç eksilmez kederim
Sefasın sürmedim katiyyen heyatın
Bir günüm geçmemiş azapsız ğamsız
Her zaman ah, her zaman of
Na’let gele sıfatına ha bu talihin dersin ne yapmışım kendisine
Sorsalar; “o kadder yaş yaşamışsın, bi sefer dedin mi acebe
Bir sefer söyledin mi ‘ohh!’”
Allahvekil diyeceğim yoh!

(Gulinas çıkar.)

Madem diyorsun gidiyorum
Get o zeman
Senin için ölürsem…

(Durur.)

Senin için ölürsem…

(Silahını çıkarır yavaşça ve başına dayar.)

Dersin öldü!

Sahne kararır. Bir el silah sesi. Müzik yükselir.
Işık.

12.

Cindi’yle Orçun o her zamanki masada oturmuş su içmektedirler. Müziğin ritmine kapılmışlardır. Sarhoşturlar.

Müzik yükselir. Işık.

Perde

İzinsiz kullanılamaz/alıntılanamaz.

Mustafa Acar
musar63@hotmail.com


Paylaş   <img border=0 src=”galeri/face

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here