Tiyatroların Güzelbahçe Buluşmasında Olup Bitenler (Mehmet Esatoğlu)

2. Türkiye Tiyatrolar Buluşması bu kez İzmir’in Güzelbahçesi’nde gerçekleşti.

Bir Cuma sabahı uzun yollar aşarak vardık İzmir’in Güzelbahçe semtine. Güzelbahçe bir sahil kasabası. Kıyısı ve çevresi beton yığını apartmanlarla çevrelenmiş. Ancak bu yağmalamadan kıyı bir parça olsun kurtarabilmiş kendini. İlçenin dört bir yanı dışarıdan gelenlerin yemesine içmesine göre düzenlenirken köşesinde, berisinde ise küçük kasaba “adabı”nın ve ilişkilerinin yaşadığı bir alan.

Belediye Tiyatro Buluşması için sahilde bir alan ayırmış. Tiyatrocular da bu alana çadırları kurmuşlar.

Biz otobüsten inip sahile vardığımızda ilk gözümüze çarpanlar şunlardı:
Sahilde onlarca çadır yan yana kurulmuş ortasında ise gencecik insanlar kümelenmiş. Kimisi koşturuyor, bir kısmı küçük bir ağaç altına toplanmış yeni tanışmanın heyecanı ile sohbet halinde, bir kısmı da yüzü ekşimiş bir halde dolanıp duruyor.

Alana otobüste ayaküstü tanışıp kaynaştığımız Antakya Mustafa Kemal Üniversitesi oyuncularıyla girdik. Geçen buluşmada ve kış arası etkinliklerinde tanışıp kaynaştığımız İzmirli oyuncular karşıladı bizi.

Kamp alanına baktığımda birden aklıma geçmiş yıllardaki buluşmalar geldi. 1970’den bu yana bin bir uğraşla var ettiğimiz buluşmalar.

1974’de Eskişehir’de üniversitenin çatısı altında buluşmuştuk. Kimler kimler yoktu aramızda, Zihni Küçümen’den Çetin İpekkaya’ya bir dolu tiyatro insanı. Ülke tiyatrosu üzerine önemli konuşmalar yapıp kararlar almıştık.

Ülkenin dört bir yanında buluşmalar oldu o günden bu yana. Lüks otel salonlarından mütevazı kültür merkezlerine, parklara, sokaklara… Evet sokaklarda bile oturup konuştuğumuz olmuştu İstanbullu amatör topluluklarla.

Son yıllarda tiyatro insanlarımız bu tip toplantılara pek gelmiyorlar. Kendi köşelerine çekilmiş eski anılar ve eylemlilikler üzerine gevezeliklerle gün geçiriyorlar.

Bu tip toplantılara kimi buluşmanın heyecanı ile gelir. Anlatacağı, tartışacağı bir dolu konu vardır kafasında, not defterinde. Çevresindekilerle kaynaşır, her fırsatta söz alıp tartışmalara katılır. Olup bitenle baştan sona ilgilidir.

Kimi de önce “Nereye düştüm?” diye bakar durur, ortamı içine sindiremezse oradan bir an önce uzaklaşmanın yollarını arar. Konuşması varsa yapar, oyunu varsa oynar. Gerisiyle pek ilgilenmez. Bunları bir bakışta görmek mümkündür.

Güzelbahçe “rahat düşkünü” olanlar için zor bir alandı. Bu yüzden internette alala ilgili bilgilerini ve çadırda konaklamayı okuyanlardan bazıları baştan mazeretlerini yolladılar.

Geriye kim kaldı? Zafer Gecegörür ve benim gibi eski emektarlar; Orçun Masatçı gibi taşın altına elini sokanlar; Rasim Aşın, Emrah Koyuncu gibi hangi koşulda olursa olsun koşup gelen deliler; bir de ülkenin dört bir yanında “tiyatro” aşkıyla yanıp tutuşan, kafası sorularla dolu ülke gençliğimiz.

Bu tip buluşmalara bir de yanılıp gelenler vardır. Onların durumu herkesten zordur.

70’lerde bu tip toplantılara sanat ve politika alanında belli bir hedefi olanlar gelirdi. 12 Eylül sonrası Kültür Bakanlığı para dağıtmaya başlayınca yeni bir güruh türedi. Bunlar “pay kapma” heveslileriydi. Bir heves toplantıya gelir, sıra kendilerine gelince koşullardan yakınıp ağlar, ardından da yetkililerden “kemik” beklerdi.

90’ların ortasından itibaren “kemik” dağıtacak adresler ve formalitesi belli olduktan sonra bu sanat “kene”lerinden kurtulduk. Onlar para kapacakları kapılarını buldular biz de buluşmalarımızda oturup ağlaşmadan, para, kız oyuncu yokluğu, sakal – bıyık, teknik koşullar diye inlemeden tiyatro sanatı üzerine rahatça konuşma fırsatını bulduk.

Güzelbahçe’de koşullar zorluydu. Çünkü ağaçsız bir ortamda, güneş altında çadır yaşamı zordur. Bir de su sorunu varsa ikiye katlanır. Seyyar tuvaletler de işlevli değilse bu da üçüncü zorluk.

Gün içinde şenlik başlarken ortada iki rüzgâr esiyordu. Birileri koşullardan yakınırken birileri de çözüm peşinde dolanıp duruyordu.
Yenikapı Tiyatrosu’ndan Orçun, kampın yanındaki lokantanın sahibini tuvalet kullanımı için ikna etmeye çalışırken genç tiyatrocular da çevrede duş yapacak yerleri ayarlıyordu. Güzelbahçe Belediyesi emekçileri ise bir su tankerini günün değişik saatlerinde kamp alanına göndermek için çabalıyorlardı. Bu arada kamp alanının hemen karşısındaki parkın kenarında çay satan, Che Guevara fanilalı bir Güzelbahçeli de oyuncuların duş yapabilmesi için hortum var etmeye çalışıyordu.

2. Türkiye Tiyatrolar Buluşması işte tam da bu “ahval ve şerait” içinde başladı. Orçun Masatçı geçen yıldan bu yana yaşanan süreci anlattı. Belediye Başkanı adına yapılan konuşmada ise bu yıl ilk kez böyle bir işe soyunulduğu için eksiğin gediğin olduğu belirtildi, bu nedenle toplulukların hoş görülü olması ricasında bulunuldu.

İzmir’den Timur Özçıngırak ve Esin Açıl’ın konuşmalarının ardından günün ilk söyleşisine geçildi. Konu başlığı “Genç Oyuncu ve Yazarların Günümüz Tiyatrosuna Etkisi”ydi.

Oyuncu Çağatay Özçelik, Esin Açıl, Dramaturg Çağdaş Çetinkaya ve Yönetmen Hasan Göktaş’ın konuşmacı olduğu söyleşide genç oyun yazarları dertliydi. Oyunlarına yeterince ilgi gösterilmeyişinden yakındılar. Tiyatrolar “Haberimiz yok!” tavrı takındılar. Birkaç öneri geldi. Yazar İsmet Küntay’ın Ankara Sanat Tiyatrosu ile iç içe çalışması anlatıldı. Bartın’dan Zafer Gecegörür de Ağustos 2008’de gerçekleşen Sinop Bienali’nde yazar-yönetmen ortak çalışmasından örnekler anlattı. Sonuçta yazar-tiyatro topluluğu arasında yeni bağlar kurulmasına gereksinim olduğu ortaya kondu.

Söyleşinin ardından biri parkta diğeri sahnede iki Yenikapı Tiyatrosu çalışması izledik.

Gogol’ün “Palto” uyarlamasından oluşan sokak tiyatrosu örneğini Yenikapı Tiyatrosu uzun süreden beri oynuyordu. Bu kez kadro değişmişti. Nazım Sarıkaya ve Orçun Masatçı’nın rollerini yeniler oynuyorlardı. Park ortasında buluşma katılımcılarına sergilenen oyun kısa sürede çevreden de izleyici toparlamayı başardı. Aziz Nesin ve Anton Çehov’dan uyarlanan “Hayat Güzeldir” ise kısa oyunlardan oluşuyordu. Güzelbahçe’de 1500 kişilik Açıkhava tiyatrosunda sergilenen oyunda gittikçe yetkinleşmiş reji ve oyunculuk sergileyen bir Yenikapı gösterisi vardı sahnede.

Akşam çadırların ortasında toplandık. Tam keyifle oyunları değerlendireceğiz derken tuvalet ve su sorunu gündemi kaplayıverdi. Yakınma korosu öyle güçlüydü ki açıklamalar duyulmadı bile.

Ertesi sabah atölye çalışmaları için harekete geçerken bir grubun alanın köşesinde toplandığını gördük. Afyonkarahisar Belediyesi Şehir Tiyatrosu olumsuz kamp koşullarından ötürü buluşmayı terk ediyordu.

“Kalan sağlar bizimdir!” diyerek atölye ve söyleşilerin yapılacağı parka yürürken Güzelbahçeli Belediye emekçileri de koca bir tanker suyu duş almak isteyenlerin tepesinden aşağı boca ediyordu.

Zafer Gecegörür’le birlikte bir atölye çalışması yaptık. Etrafımızda bizi heyecanla dinleyen genç oyuncular vardı. Oyun metni ve sahne arasında kısa yolculuklar yaptık.

Atölyenin ardından “Yerel Yönetimlerin Tiyatroyla İlişkisi” konulu bir söyleşi vardı. Antakya’dan Vejdi Koçak, Bartın’dan Zafer Gecegörür ve İzmir’den Orçun Masatçı konuştu. Yerel yönetimlerin sanat konusundaki politikasızlıkları konuşuldu. Başkanın iki dudağı arasında kaderi belirlenen, yerel yönetim destekli sanatı önümüzdeki yerel seçimler sonrası bekleyen muhtemel felaketler tartışıldı.

“Yurt Dışında Tiyatro Çalışmaları” başlıklı söyleşide ise Almanya’dan Erhan Kaya, Azerbaycan’dan Rasim Aşın ve ben konuştuk. Bildiğimiz tarih olarak 60’larda başlayan ülke tiyatromuzun yurtdışı serüvenini ve bundan etkilenişini anlattım. Rasim Aşın, Türk Tiyatrosu’nun Azerbaycan serüveninden söz etti. Erhan Kaya ise konuşmasının girişinde Türkiyeli insanın Almanya’da hangi koşullar altında ayakta durmaya çalıştığını ve nasıl bir ortamda sanat üretmeye çabaladığını örneklerle anlattı.

Günün son park etkinliği şiire ayrılmıştı. İzmirli Şair Aykan Erden konuşma için hazırlanırken Tiyatro Simurg’dan Hale Üstün şairlerin her dizesinin nasıl tarihe tanıklık ettiğini anlatmaya koyuldu. Buna iyi örneklerden biri olan Oktay Rıfat’ın ABD’de katledilen Rosenbergler için yazdığı “Telefon” adlı şiirini seslendirdi.

Şair Akyan Erden’in ise çocukluğu Kürt illerinde geçmişti. Irkçı bir öğretmenin elinde sınıfta her söylediği Kürtçe sözcük için bir sopa yiyişinin öyküsünü anlattı. Sopa yiye yiye öğrendiği Türk dilindeki şiirlerini okudu.

Buluşmanın akşam etkinliğinde Mardin Kızıltepe Tiyatrosu’ndan Emrah Koyuncu “ Düş, Resim ve Unutulmuş Zamanlar” adlı gösterisini sundu. Oyun tempo sorunu dışında nitelikli bir gösteri. Yalnız biraz kısalması gerekiyor. Oyunun uzunluğu, içindeki canlı anlatımların olduğu bölümleri zedeliyor.

Kızıltepe topluluğu buluşmanın dayanışmaya en açık örnek topluluğuydu. Topluluktaki herkes alandakilerle ilişki kuruyor, var olan aksaklıklardan yakınmak yerine hemen çözüm bulmaya yöneliyordu. Kızıltepeli arkadaşların Mezopotamya kokan dostluklarından, dayanışmalarından öğreneceğimiz çok şey var.

Rasim Aşın’ın derleyip yönettiği “Azerbaycan Kahramanları Türkiye Seyahatinde” gösterisi başlarken saatler oldukça ilerlemişti. Aşın,
“Bizimle oynayacak arkadaşlar var mı?” diye seslendiğinde onlarca çocuk, izleyicilerin arasından çıkarak sahneye koştu. Hep birlikte bir Azerbaycan masalı oynamaya koyuldular.

Gece çadırlarımızın olduğu alana döndüğümüzde tam tiyatro üstüne konuşacakken bu kez Antakya’dan Vejdi Koçak söz alarak buluşmanın en “önemli” tartışması olan tuvalet ve su sorununu öne sürerek kamptan ayrılacağını söyledi. Günlerdir güneş altında koşup didinenlerden sert yanıtlar alınca üzüldü. Gençlik, artık tiyatro üzerine konuşmak istediklerini, kamp sorunlarını konuşmaktan bıktıklarını söyleyince karşılıklı tatsız tartışmalar oldu. Bir ara benim de tartışmaya katılmam istendi. Konuşmayı gerekli görmedim. Bu ortamı germekten başka bir şeye yaramayacaktı.

Ancak şimdi düşündüklerimi yazabilirim.

Ülke çapında tiyatroların buluşması çok önemlidir. Neden önemlidir? Çünkü 70’li yıllarda değişik biçimde örgütlenmelerin çatısı altında olan tiyatrolar 12 Eylül Darbesi sonrası yalnız kaldılar.

Yalnız kalan topluluklar nitelikli çalışmalardan hızla uzaklaştılar. Halkın da geri bilince sürüklenişiyle kimi topluluklar “Halk bunu istiyor!” diyerek ülke gündemiyle ilişkisi olmayan ipe sapa gelmez oyunlar sergilemeye başladılar. İşin düşünsel yanı batağa saplandı. Haldun Dormen’in 70’lerde çöpe atılmış ABD özentisi tiyatro anlayışı baş tacı edildi. Hâlbuki biz Vasıf Öngörenlerin, Oktay Arayıcıların, Haldun Tanerlerin, İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu’nun onurlu çizgisinden kendimize yeni yönler ve yollar bulmaya çabalıyorduk.

Maddi olarak da kirlenmeler başladı. Ülkenin dört bir yanında yalnız kalan tiyatrolar kendi güçlerine, halkın gücüne güveneceklerine sermayenin ve iktidarın kirli liralarına yöneldiler. Onlara yaranmak için ülkede yaşanan emek sorunlarından Kürt sorununa insani her konuya sırtlarını döndüler. İpe sapa gelmez komedi metinlere yöneldiler. Hâlbuki biz komedi geleneği olarak Rıfat Ilgazlara, Aziz Nesinlere dayanmıştık. Bize onlar doğru gülmeceyi öğretmişlerdi.

Özetle yalnız kalan tiyatro düşünsel olarak da maddi olarak da kirliliğin içinde yüzerken 90’ların ortasından itibaren ülke çapında yükselen politik ve sanatsal muhalefet, sanat alanını bu kirlilikten kurtarmaya çalıştı. Yeni düşünceler, yeni örgütlenmeler için kollar sıvanıp, yeni adımlar atılırken
1993’te ülke çapında Sivas’ta 35 aydın ve sanatçının yakılması Uğur Mumcu’dan Bahriye Üçok’a onlarca aydının derin devlet tarafından öldürülüşüyle ülkeyi yeniden karanlık bir ortam sarmaya başladı. Her yanda karanlık güçler toplumu çeteleştirme faaliyetlerine giriştiler. Çetelerin yönlendirmesiyle uyuşturucu, fuhuş, kumar ülke gençliği başta olmak üzere her kesimi etkisi altına aldı.

Bu yozlaşmayla ülke insanı sanata kültüre sırt çevirdi. Medyanın yönlendiriciliğinde yoz bir yaşam örgütlendi. Sürecin sonunda, 2000’li yıllarda büyük bir kültürel dibe vuruş yaşandı.

Bu süreç içinde tiyatro alanı birçok kez örgütlenmeler yaratmaya çalıştı. 12 Eylül sonrası iktidarların yönlendirmesiyle tabela örgütleri kuruldu. Bunlar tabanı olmayan sadece üç-beş yöneticinin devletten nemalanmak için kurdukları örgütlenmelerdi.

1980’lerin ortasında İstanbullu, 1997’de Ankaralı tiyatrocuların öncülüğünde kurulan tiyatral örgütlenmeler başarılı bir dolu iş yaptılar. Ülke tiyatrosunun kaynak, izleyici potansiyelini araştırdılar. Bunu değişik toplantılarda tiyatro insanlarıyla paylaştılar. Yeni yaratıcı hedefler belirlediler.

Şimdi Ege’de başlayan tiyatral hareketlenme ülke çapında yeniden bir örgütlenmenin temellerini atmaya çalışıyor. Geçen yıl İzmir Ürkmez’de bir araya gelen tiyatrolar, bu yıl Güzelbahçe’de yeni bir buluşma içinde örgütlenmenin yollarını arıyor. Yani, ya herkes köşesine çekilecek ve kendi yağıyla kavrulacak ya da sorgulayan, tartışan, birbirleriyle oyunlarını paylaşan, yeni yollar arayan bir tiyatro örgütlenmesi için çaba harcayacağız.
İşte Güzelbahçe’de buluşmanın özü budur. Tuvalet, su, kıl tüy tartışması yerine işin bu yönüne bakmak lazım. Eğer “Türkiye’de Tiyatro” ve “örgütlenme” diye bir derdimiz varsa…

Aksaklıklar, sorunlar tabii ki ortaya konacak; ama bunları öne sürerek buluşmayı terk etmek, ardından internet ortamında karalama kampanyası düzenlemek tiyatroya bunca yıl emek vermiş arkadaşlara hiç yakışmadı.

Buluşmanın üçüncü günü, katılımcı tiyatroların yönetmenlerinin kendi çalışma yöntemlerini anlattığı bir atölye ile başladı. Herkes yıllar içinde bulup ürettiği kendi yaratımlarını ve yöntemlerini paylaştı topluluklarla.

Günün söyleşilerinin ilki ise “Kadın Sorununa Bakış ve Tiyatroda Cinsiyetin Belirlenmesi” başlığını taşıyordu. Yenikapı Tiyatrosu’ndan Gözde Güldiken ve Tiyatro İmge’den Nurten Baydemir’in başlattığı söyleşiye tüm gruplar düşünsel katkılar yaptılar. Egemen bakışın kadını ikinci plana itişi, bu yaklaşımlarla yazılan metinlerin yaygınlığı ve kadın sorununa değinen metinlerin azlığı konuşuldu.

Söyleşinin ardından Dokuz Eylül Üniversitesi Eylül Ateşi Tiyatrosu ve Gümüldür Belediye Tiyatrosu tek kişilik oyunlar sundular.

Eylül Ateşi’nin “Bir İntiharın Anatomisi” ve Gümüldür’ün “Bir Ressamın Günlüğü” adlı çalışmaları oyunculuk olarak belli bir düzey tuttururken metin anlamında zayıf kalan çalışmalardı. “Bir İntiharın Anatomisi” yinelemelerle oyunu çıkmaza sokarken “Bir Ressamın Günlüğü” metinde savrukluk sorunu yaşıyor.

Tek kişilik oyunların ardından mim sanatçısı ve kuklacı Fatih Kolçak programda olmamasına karşın kısa bir gösteri sundu. Kolçak’ın kuklayı kullanışı görülmeye değerdi.

Günün son söyleşisi “ Tiyatronun Seyirciyle İlişkisi”ni konu alıyordu. Tiyatroevi’nden Hamit Demir; İzmir’den Orçun Masatçı, Gözde Güldiken, Timur Özçıngırak; Mardin’den Emrah Koyuncu’nun konuşmacı olduğu söyleşide tiyatroların son yıllarda izleyici ile yaşadıkları ilişkiler masaya yatırıldı. İzleyicinin tiyatro ile bağlarının zayıflama nedenlerini tartışan konuşmacılar, bu bağların hangi ortam ve koşullarda nasıl canlandırılacağı üzerinde durdular.

Akşam hava kararırken Güzelbahçe Açıkhava tiyatrosunun yolunu tutanları bu kez üç oyun bekliyordu.
İzmir’den buluşmaya katılan ve buluşmanın ilk gününden itibaren tek tip elbiseleri ve disiplinli tavırlarıyla dikkati çeken “Tiyatro Sekiz” bu kez sahnedeydi. Necati Cumalı’nın “Vur Emri” oyununu Pelin Akman’ın sahnelemesiyle sergilediler. Topluluk yaşamda olduğu gibi sahnede de aynı disiplin içinde sade, sözünü doğru anlatan bir oyun sergiledi. “Tiyatro Sekiz” uzun vadede yan yana durmayı başarabilirse İzmir’de nitelikli işleri var edecek bir topluluk. Zaten izleyiciden de hak ettikleri tepkiyi aldılar.

Enver Gökçe, Onat kutlar, Sabahattin Ali, Bertolt Brecht ve Hasan Hüseyin’in metinlerinden oluşmuş “Yaz Ki Bahar Olsun” adlı gösteriyi ise Tiyatro Simurg sahneledi. Bu yıl 10. yılını arkada bırakan Simurg, sahnede belli bir düzeyi tutturarak yoluna devam ediyor.

Günün son gösterisini ise Hatay’dan Mustafa Kemal Üniversitesi Tiyatro Topluluğu yaptı. Teodar Kasap’ın “Pinti Hamit” adlı gösterisini Sezgin Kadıoğlu rejisiyle sunan topluluk, yer yer başarılı oyunculuk örnekleri sundu. Topluluğun tek sorunu metinlerinin sıkı bir dramaturjik çalışmaya gereksinimi olması. Bu da süreç içinde kaydedilecek bir aşama.

Gece sohbetinde ise bol bol tiyatro konuşuldu. Oyunlar değerlendirildi. Tiyatral sorunlar üzerine karşılıklı tartışmalar yapıldı. Gecenin geç saatlerinde ise kapanış gösterisini yapacak olan Afyonkarahisar Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nun buluşmayı terk etmesi nedeniyle toplulukların katılımıyla bir gösteri örgütlendi.

Son gün öğle saatlerinde ise buluşmanın “sonuç bildirgesi” için bir araya gelindi. Buluşmanın öneminden, tiyatrolar arasında kurulan ilişkilerden buluşmanın sorunlarına önümüzdeki dönem buluşmaya katılan toplulukların ortak eylemliliklerine kadar bir dolu konu ele alındı. Konuşulan her konuyu kapsayan bir sonuç bildirgesi var edildi.

Öğleden sonra biz İzmir Çiğli Festivali’nde oyun gösterisi ve söyleşi için yollara düşerken buluşma “Tiyatro’da Eğitim” konulu bir söyleşi, Menemen Belediye Tiyatrosu’nun “Ortaya Bir Karışık” adlı oyunu ve kapanış gösterisi ile sürüyordu.

Buluşmanın bir başka rengini de davetli olmadıkları halde duyup da gelenler oluşturdu. Buluşmanın haberini internette okuyup gelen Akdeniz Sanat Tiyatrosu ve Antalya sağlık çalışanları, katılımcılarla sıcak ve yakın ilişkiler kurarak, tartışmalarda aktif rol alarak ortama canlılık kattılar.
Dört günlük tiyatrolar buluşması yukarıda anlatılanlarla tarihe geçiyor. Gözümüzü dört açtık, kulaklarımızı diktik. Gördüğümüzü anladığımızı kafamıza, bilincimize kaydettik öyle ayrıldık.

Sonuç olarak diyoruz ki:
Dostlar! Tarih fotoğrafımızı çekiyor. Aman dikkat! Gözü kapalı çıkmayalım.

Mehmet Esatoğlu


Paylaş   
Paylaş
Tiyatro Dünyası
Yazar Hakkında: 2006 yılında kurulan Tiyatro Dünyası portalı "Türkiye'nin en popüler, en zengin ve en güncel tiyatro haber ve bilgi portalıdır..."

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here