6. Kıbrıs Tiyatro Festivali sürmekte, benim de keyfim yerinde… (Üstün Akmen)

6. Kıbrıs Tiyatro Festivali doludizgin sürmekte. Lefkoşalı olan, Girne’den, İstanbul’dan, Ankara’dan, Sivas’tan gelen tiyatrocularla birlikte olmak, onlarla söyleşmek bana keyif veriyor. Türk tiyatrosunu, Kıbrıs tiyatrosunu, dünya tiyatrosunu konuşuyoruz. Bu arada beş yıl önce yazdığım bir eleştiriye (Nedret Denizhan gibi) şimdi açıklama getiren de oluyor, kendisiyle ilgili olarak iki yıl önce yazdığım eleştiriyi (Caner Bilginer gibi) eleştiren de oluyor. Serzenişte bulunan da var, selam vermeden geçen de… Olsun! Keyfim yerinde benim. Oyunların sahnelendiği Lefkoşa’daki Yakın Doğu Üniversitesinin 400 kişilik AKKM salonu tıklım tıklım doluyor. Kıbrıslıların tiyatroya gösterdikleri yoğun ilgi, adı Kıbrıs’ta tiyatronun misyonerlerinin başında anılan, festivalin mimarı Yaşar Ersoy’un da ağzını doğal olarak kulaklarına vardırıyor. Lefkoşa Belediye Tiyatrosunun genç, dinamik ve yorulmak bilmeyen Genel Sanat Yönetmeni Kıymet Karabiber, oradan oraya koşmakta. Tiyatronun pırıl pırıl dramaturgu Aliye Ummanel, bir yandan yeni sezonda sahneye koyacağı Harold Pinter’ın “Doğum Günü Partisi” oyunu üzerinde çalışıyor, diğer taraftan Karabiber’e yardımcı oluyor, bu arada da ayın 26’sında prömiyeri yapılacak olan Lefkoşa Belediye Tiyatrosu ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları ortak yapımı “Canavar Sofrası’nın provalarına koşuyor. Lefkoşa Belediye Tiyatrosu’nun Basın ve Halkla İlişkiler Sorumlusu Ceren Aktunç, konukların çevresinde sanki bir pervane.

Gencecik yönetmen Aliye Ummanel ile konuşurken heyecanlanıyorum. Harold Pinter’ın “Doğum Günü Partisi” oyununu sahneye koymak! Bilebildiğim kadarıyla “Doğum Günü Partisi”, Pinter’ın 1957 yılında yazdığı ilk uzun oyunu. Oyun metninde yaşamdan mükemmel bir kesit var. Yer yer absürd. Meg; Meg’in bakımsız pansiyonunda sahildeki şezlongları kiralayan kocası Petey; kaba İrlandalı Yahudi Goldberg; Goldberg’in sahte saflığa ve laf kalabalığına boğduğu yapay bilgelik; otuzlarının sonunda, miskin, duygusuz, dış dünyadan, sorumluluklardan kaçan ve hayallerini de yanına alıp kendisini bu pansiyona kapatan Stanley; falan… Pinter’ın görünmeyen, karanlık, gizli güçlerin tehdidi altındaki karakterlerini kimler canlandıracak? Bu “persona”lar nasıl yorumlanacak? Kutuya kapatılmış böceklere benzeyen, kendi ördükleri duvarları bir türlü yıkamayan, aşamayan insanlar sahneye nasıl yansıyacak? Konuştukça anlıyorum ki Ummanel bu işin altından yüzünün akıyla kalkacak. Meğer Ummmanel, Pinter üzerinde yıllardır çalışırmış. Konuştukça anlıyor ve inanıyorum, genç yönetmen Ummanel, Kıbrıs tiyatro sanatına bu oyundaki başarısıyla katkı sağlayacak.

Neyse! Allah’ın belası politikalar ve politikacılar, dünyanın her yerinde olduğu gibi sanata inananların, sanattan yana olanların, kendilerini sanata adayanların safiyane güç birliği isteklerini, (Yakın Doğu Üniversitesi Sahne Sanatları Fakültesi Genel Koordinatörü Çetin Özen’in de dediği gibi) Kıbrıs’ta da kavgaya, kine, nefrete, intikam duygularına çevirmiş. Tekelci sanat anlayışı kışkışlanmış. Kıbrıs’ta tiyatro, üç beş aydın insanın çabalarıyla bugününe gelebilmiş.

Dün akşam, geçtiğimiz mayıs ayında öğle yemeği yediğimiz Milli Eğitim ve Kültür Bakanı Canan Öztoprak’ı andım. O öğle yemeğinde tavada hellim peyniri ve avcı böreklerimizi yerken, dokuz yıl önce ihmal sonucu küle dönüşen Kıbrıs Türk Devlet Tiyatrosu sahnesinin bir yıla kalmadan yeniden inşa edileceğini söylemişti. Ne safmışım, inanmışım. Öztoprak, hiç unutmuyorum: “Maliye Bakanlığının da onayını aldım” demişti. Sordum soruşturdum, yangın yıkıntısına aradan geçen beş ay içinde kazma vurulmamış.

Öztoprak, şunun şurasında güneyimizden kuzeyine 65 km uzaklıkta olduğumuz bir adanın Milli Eğitim ve Kültür Bakanı. Sözüne güvenmiş, Kıbrıslılar adına mutlu olmuştum. Gel gelelim biz bize benziyoruz, karşımızdakini uyuttuğumuzu sanıyor ve aldanıyoruz. Akdeniz’in Sicilya ve Sardinya’dan sonraki üçüncü büyük adası burası. Ekilebilen yüzde kırk beş verimli arazinin yüzde yirmisinin sulanabildiği, üretimi olmayan, ekonomisi beter bir ada Kıbrıs. Bu adaya 1571 yılında Türkler tarafından el konulmuş, 1878 yılında Osmanlı İmparatorluğu tarafından İngilizlere beş yüz bin Amerikan Doları karşılığında kiralanmış, 1914 yılında aynı İngilizler tarafından el konulmuş. (Anımsayanlar anımsayacaktır) Kıbrıslı Rumların Enosis’i (yani Kıbrıs‘ın Yunanistan‘la birleştirilmesi projesini) hayata geçirmesi üzerine, 1974 yılında “Kıbrıs Barış Harekatı” adı altında kuzeyi Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından işgal edilmiş bir ada… Fazıl Küçük… Rauf Denktaş… “Kıbrıs Türk’tür, Türk Kalacaktır”… Kan içen, can yiyen bir ada bu ada. Emperyalistlerin batmayan savaş gemisi.

Veee o adada bir cumhuriyet! “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” resmi adı ile dünyada sadece Türkiye tarafından tanınan bir cumhuriyet bu cumhuriyet. Türkiye tarafından ekonomik, siyasal, askeri alanlarda desteklenen bir cumhuriyet… Hem dünya devletleri, hem de Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği gibi uluslararası kuruluşlar tarafından, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi toprakları içerisinde kabul edilen bir cumhuriyet… Saçmalıkların deniz ortasındaki odak noktası…

Geldiğim akşam (yani geçtiğimiz pazartesi akşamı), İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları yapımı “Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe”yi izledim. “Ya devlet başa ya kuzgun leşe” deyimini ne zaman duysam, Türkiye’de devrimci düşüncenin yeşermemesinin tarifi olarak yorumlamışımdır. Türk kimliğinin anahtarıdır bu deyim. Devletin yerini hiçbir şey tutamaz… Devletin var olması olmazsa olmaz koşuldur… Ölmek, leş yiyici mahlukata yem olmak, devletsiz kalmaya yeğdir…

Kemal Tahir’in de değindiği gibi, Türk devlet-siyaset anlayışının taşlaşmış ifadesidir “Ya devlet başa ya kuzgun leşe” deyimi. Kemal Tahir’e göre, batı toplumlarında devlet toplumsal düzenin tamamlayıcısı-denetleyicisidir, oysa örneğin Türk toplumunda bizzat devlet bir yasa-koyucu, düzen yaratıcıdır ve bu anlamda vazgeçilmez niteliktedir.

Orhan Asena’nın bu oyununda da, devlet (padişah) otoritesini gösterecek, zayıf ve basiretsiz davranmayacak, gerekirse kelle kopartmaktan çekinmeyecek; kendisini devirip tahta geçmeye çalışan evlada fırsat tanımayacaktır.

Şimdiii… Oynanış nasıldı, kimler vardı, nasıl sahneye konulmuştu demeyiniz. Oyunun bu yanını “tiyatro… tiyatro” dergisinin ekim sayısında yazacağım. Dün akşam izlediğim Sivas Devlet Tiyatrosu yapımı “72. Koğuş”u da… Bakalım bu kere kimler alınacak, kimler darılacak, kimler eleştiri kaldırmayacak.

Hani yani isterseniz, “yediğin içtiğin senin olsun, konuştuklarını anlat” derseniz, salı günü, önceki akşam Sivas Devlet Tiyatrosu sanatçıları Emre Başer, Kerem Yücel, Ulaş Ersoy, Arif Yavuz, festival komitesi başkanı Yaşar Ersoy, Dramaturg Aliye Ummanel ve Lefkoşa Belediye Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmeni Kıymet Karabiber ile Lefkoşa’nın “Bay Balıkçı”sında yediğimiz akşam yemeğini “Gözlemevi”nde gözlem altına alırım.
Hani isterseniz…

(Bugünün 12 Eylül olduğunu unutmuş değilim, ama bilerek ve isteyerek değinmiyorum.)

Üstün Akmen
Evrensel Gazetesi

Paylaş
Tiyatro Dünyası
Yazar Hakkında: 2006 yılında kurulan Tiyatro Dünyası portalı "Türkiye'nin en popüler, en zengin ve en güncel tiyatro haber ve bilgi portalıdır..."

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here