Trabzon 9. Uluslararası Karadeniz Tiyatro Festivali izlenimleri (Üstün Akmen)

Devlet Tiyatroları’nın, Trabzon Devlet Tiyatrosu ev sahipliğinde düzenlediği “9. Uluslararası Karadeniz Tiyatro Festivali” başladı. Festivale Moldova, Bulgaristan, Ermenistan, İtalya, İsviçre, Rusya, Azerbaycan, Romanya, İran ve Yunanistan’dan gelen tiyatrolar ve sanatçıları katılmakta.

İçinde bulunduğumuz haftanın ilk günü kente geldiğimde, on dört gün sürecek festivalin dördüncü günüydü ve Trabzon Devlet Tiyatrosu Müdürü, ayrıca festivalin komite başkanı olan Murat Gökçer, insanların evrensel dili tiyatronun sevgi, dostluk ve dayanışma bağlarını güçlendirdiğini kanıtlarcasına yoğun bir çaba içindeydi. Kültür alışverişinin köprüleri kurulmuştu, kaynaşma sağlanmıştı.

İzmir Devlet Tiyatrosu yapımı Bilgesu Erenus’un yazıp Gürol Tombul’un yönettiği “Misafir”i ve Moldova Luceafarul Cumhuriyet Tiyatrosu yapımı Bertold Brecht’in “3 Kuruşluk Opera”sını, Bulgaristan’ın “Konstantin Velichkov” Pazarcık Drama ve Kukla Tiyatrosu yapımı, Vladyen Alexandrov’un yönettiği Shakespeare’in ünlü “Fırtına”sını izleyemedim, ama “araştırmacı eleştirmen(!)” kimliğimle yaptığım inceleme/ler sonucu pek bir şey yitirmediğimi sezinledim.

Uzun başlıklı (“Ay Parçalarının Tüy Gibi Düştüğünü Hayal Ettim”) İran Moon Kukla Tiyatrosu yapımınıysa izledim. Maryam Moiny’nin Tala Motazedi ile birlikte yazdığı ve “bizzat” yönettiği oyunda ameliyat masasında yatan bir kız (doğal olarak kukla), organlarını gereksinimi olan “üçüncü şahıslara” bağışladı. Nakil sırasında, doktorun (gerçek oyuncu) çıkardığı organlar bir melek tarafından başka bir kuklaya verildi. Bağışlanan her organla kız olgunlaştı, olgunlaştı en sonunda da yüreğini ölü doğmuş bir bebeğe bağışladı ve kendisi de ayın bir parçası oldu. İranlıların eylediği ne mene bir tiyatroydu, doğrusu anlamakta zorlandım, anlamadım ama kendi özgür irademle saygıyla alkışladım, bilerek ve isteyerek yorum yapmadım, eleştiride bulunmadım.

Aynı günün akşamıysa Ermenistan’ın Yeni Tiyatro’su, Suren Shaverdyan’ın yönettiği Jean Genet’nin “Hizmetçiler”ini sahneledi. Oyunun esası, bildiğim kadarıyla zarif bir hanımefendinin, Claire dediği hizmetçisi tarafından giydirildiği XV. Louis biçemindeki odasında başlar. Hanımefendi mağrur, hizmetçi ise yaltakçıdır. Ancak, bu ikisi gözle görünür biçimde birbirleriyle alay ederler. Sonunda hizmetçi hanımı tokatlar. Birden çalar saatin sesi duyulur; bir anda tüm sahne bozulur. Hanımefendi olarak görülen aslında hanımefendi falan değildir, gerçek hanımefendinin yokluğunda hanım ve hizmetçisini oynayan iki hizmetçiden birisidir sadece. Ve gerçekte Claire denilen hizmetçi de Claire değil, Solange’dır, hanımefendiyi oynayan Claire’dir ve arkadaşına hanımefendinin Claire’e davrandığı gibi davranmıştır. Hanımefendi ne zaman dışarı çıksa, iki hizmetçi sırasıyla hanımefendiye yaltaklık yaptıkları ve sonunda ona başkaldırdıkları bu düşsel oyunu oynarlar. Kendilerinden daha genç ve daha güzel olan hanımlarına, şefkat, erotik bir sevgi ve derin nefretin karışımı bir duyguyla bağlıdırlar çünkü. Polise imzasız mektuplar yazarak Beyefendi’nin (yani hanımın âşığının), tutuklanmasına sebep olmuşlardır. Telefon çalar; Beyefendi kefaletle serbest bırakılmıştır. Hizmetçiler dehşete düşerler. Muhbirlikleri şimdi ortaya çıkacaktır. Döndüğü zaman Hanımefendi’yi öldürmeye karar verirler. Çayına zehir koyacaklardır. Hanımefendi gelir, Beyefendi’nin salıverildiği haberini ondan saklarlar, ama tam zehirli çayı içecekken Hanımefendi telefon ahizesinin yerinde olmadığını görür ve hizmetçilerden biri Beyefendi’nin çıktığı haberini ağzından kaçırır. Hanımefendi çayı içmez; sevgilisiyle buluşmaya koşar. Hizmetçiler yalnız kalır. Yeniden hanım ve hizmetçi oyununa başlarlar. Claire, yine hanımı oynar ve kendisine zehirli çayın getirilmesini buyurur. Solange, hanımı öldürmekte başarısızlığa uğramıştır, ama şimdi Claire yürekliliğini gösterecektir. Zehirli çayı içer ve Hanımefendi rolünü oynarken ölür.

Genet’nin metni aynen böyle. Özetlemeden anlaşılabileceği ve Martin Esslin’inden de okuduğumuz üzere, iki hizmetçi birbirlerine aynadaki yansımaları olmalarının sevgi-nefretiyle birbirlerine bağlıdırlar. Claire, hizmetçi olarak; “Görüntümün bir ayna tarafından, kötü bir koku gibi bana geri gönderilmesini görmekten bıktım” derken, Hanımefendi rolünde de, tüm hizmetçi takımını üst sınıfın çarpıtan bir aynası olarak görür: “Korkunç, suçlu yüzleriniz, buruşuk dirsekleriniz, modası geçmiş giysileriniz, harcanmış bedenleriniz, yalnızca süprüntülere yakışır! Sizler bizim çarpıtan aynalarımız, iğrenç popomuz, utancımız, posamızsınız!” Böylece birbirlerinde yansıdığını görmekten nefret ettikleri şey, hayran oldukları, öykündükleri ve nefret ettikleri güvenli efendilerinin dünyalarının çarpıtılmış yansımasından ibarettir. Oyunda, egemen kültür-öteki kültür, efendi-köle, erkek-kadın kutuplaşmaları ele alındığına göre iki hizmetçinin hanımefendilerini öldürme planları üstüne kurulan oyun, giderek sıradan bir cinayet öyküsünün ötesine geçecektir ve de geçer.

Jean Genet, hiç kuşkusuz yüzyılımız tiyatrosuna damgasını vuran yazarlardan biri ve “Hizmetçiler”; ‘kötü’yü, ‘suç’u yücelten, öte yandan da oyuncuya alışılmadık bir ‘rol’ üstlendiren güçlü bir yapıt. O halde, rejisinden ışığına, müziğinden dekoruna ve oyunculuğuna kadar, her yönüyle titizlikle çalışılmış, incelikle kotarılmış bir yapım olması gerekiyor. Öldüren-öldürülen, doğru-yanlış, hanımefendi-hizmetçi, erkek-kadın arasındaki ayrımlar bir ölçüde belirsizleşmeli. Kimlikler birer yanılsamayı simgelemeli; oyun, sonuç olarak suçun ve ölümün kutsandığı bir şölene dönüşmeli. İnsanları ırk, sınıf ve cins ayrımları içinde kalmaya zorlayarak belirli kimliklere hapseden ve onları belirli rolleri oynamaya mahkûm eden egemen söylem, sahnede oynanan oyunun tehlikeleriyle yüz yüze bırakılmalı. Sistem tarafından sürekli aşağılanan ve kendini ifade edemeyen hizmetçi-kadın kimliği, sahnede yaratılan şiddetin kutsanması yoluyla topluma “teşhir” edilmeli.

Buraya kadarki laf ebeliğim sırasında, olanı ve olması gerekeni sanırım yeter ölçüde anlattım. Şimdi gelelim Ermenistan Yeni Tiyatro’nun yaptığına. Yönetmen Suren Shahverdyan’nın oyunculuğu ve rejisiyle gerçekten farklı, sindirimi güç ve “müşkül” yeni bir “Hizmetçiler” denemesine girişmiş; sözel değil devinim yoluyla tiyatro yapmayı, İtalyan sahne yerine oyunu bir podyum üstünde oynatmayı, böylece farklı bir tat yaratmayı denemiş. Öyküyü hizmetçilerin Hanımefendi’yi öldürdükleri yerden almış. Hizmetçilerin ruhsal dinginliklerini yitirişlerini, öldürülenin hayaletinin kendilerini asla yalnız bırakmayışını ballandırmış. Ama sadece o kadar işte… Toplumun, ezilen sömürülen insanları vahşice ve acımasızca suç işlemeye ittiğini savunan yazarın arkasında durmamış, metnin istediği groteske, içerikteki kara mizaha hiç mi hiç yanaşmamış. İşi görsel estetiğe yaslamış. Oyuncuları Janna Hovakimyan ve Marina Egiazaryan ile estetik lezzet aramış.

Haydi bunların hepsine eyvallah, tamam da ilk yirmi dakikadaki temponun çok ciddi boyutta düşüklüğüne ne diyeyim? Dekor ve kostümde olabildiğince ekonomik bir dil kullanmayı yeğlediğini; oyun metni gereği, rol kimliklerini oyuncular arasında değiştirirken çizgiyi hiç de iyi çizemediğini, sahnedeki (gaz lambası ya da somya örneği) nesneleri metinde var olan bir eylemi karşılamak için kullanmadığını söylemeyeyim de ne edeyim?

İyisi mi bugünlük izninizi isteyeyim, izin isteyeyim ki “9. Uluslararası Karadeniz Tiyatro Festivali” izlenimlerimi salı günü de sürdürebileyim.

Üstün Akmen
Evrensel Gazetesi

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here