Trabzon 9. Uluslararası Karadeniz Tiyatro Festivali izlenimleri (3) (Üstün Akmen)

“9. Uluslararası Karadeniz Tiyatro Festivali” nedeniyle dokuz gündür bulunduğum Trabzon’dan dün İstanbul’a döndüm. Dolayısıyla, yediğimi içtiğimi bir tarafa bırakıp, gördüklerimi bugün de sürdürmeyi düşündüm.

Festival kapsamında, Voronezh Devlet Akademik Tiyatrosu yapımı olan, Rus edebiyatının dünyaya kazandırdığı en sıkı kara mizahçı edebiyatçılardan Mikhail Afanasyeviç Bulgakov’un (1891-1940) 1926’da yazdığı “Zoikina’nın Evi” başlıklı oyununu da izledim. Voronezh Devlet Akademik Tiyatrosu’nun bu yıl Trabzon’a beşinci gelişiydi ve yönetmen Anatoly Ivanov’un Rus geleneksel tiyatrosunu sürdürmek çabasını biliyordum. Bu çabaya saygı duymakla beraber, Ivanov’un olabildiğince küf kokan rejilerini izlemekten de doğrusu bıkmıştım. Bulgakov’un anlattığı olay, 1920’de Zoikina Pelts’in dairesinde geçmekteydi. Zoikina’nın dairesine (ne demekse) Ev Komitesi Başkanı Alliluya geldi, evin hizmetçisi Manyushka’ya sarkıntılık etti. Bunu anlayan terzihane kılıfına büründürülmüş randevu evinin güzel sahibesi, başkanı bir güzel azarladı. Başkan, ev sahibesinin arkasında önemli kişilerin olduğunu sezinledi ve “tırstı”, falan filan…

Ivanov, geçen yıl izlediğim Aleksandr Nikolayeviç Ostrovski’nin (1823-1886) “İflas Bayrağı”nda olduğu gibi, sahneden çıkışların, sahneye girişlerin belli bir bilinç ürünü olmasını gene hiç mi hiç takmamıştı. Ayrıca bu çıkışlara bağlı dışta kalan bölümleri (salon kapılarını) kullanırken kafaları iyiden iyiye altüst etti. Sahne trafiği birbirine girdi. Oyuncunun, şamdanı sahnenin solundaki masadan alıp sağındaki piyanonun üstüne götürmesini “aksiyon” saymıştı. Zoikina’ya, masada kendisi için önceden hazırlanmış ağızlığının ucundaki sigarasını gazlı çakmakla (dikkat buyurun yıl 1920) yaktırmış; yerinden kaldırtıp, piyanonun üstüne önceden konulmuş bardaktaki suyu içmesiyle eylem yaratmıştı. Bir ara, Manyushka elinde bir file, içinde beş şişe birayla çıkageldi. Ev Komitesi Başkanı Alliluya şişelerden birini açtı, ama içmedi. Biralar neden geldi, kimse anlamadı. Zoikina’nın sevgilisi piyanonun başına geçti, ama çalmadı. Çalmadan dakikalarca piyanonun başında öylece oturdu. O piyanonun orada ne işlevi olduğunu en azından ben anlamadım. Ivanov, Çinli karakteri de ne hikmetse sürekli izleyiciye dönük oynattı. Oyun ilerledikçe küf pamukçukları sanki başımdan aşağı dökülmeye başladı.

Otelde Rusya ekibiyle beraber yemek yerken, güzel oyuncu Nadezhda Leonova ve Sergey Karpov ile karşılıklı oturduk. “Putinka” marka bir şişe güzelim votkayı içerken, oyunculuklarını kutladım, başka da lafa karışmadım. Ancaaak… Ne yapıp ne edip, fırsat kollayıp ve fırsatı yaratıp, Murat Gökçer’e; “Yetti gayrı artık Voronezh Devlet Akademik Tiyatrosu” diye diklenmeyi de savsaklamadım.

Devrisi akşam izlediğim Trabzon Devlet Tiyatrosu yapımı, Yücel Erten’in sahneye koyduğu “Deli Dumrul”u pek beğendim ve tek başına yazı konusu yapmayı kararlaştırdım. Moldova’nın “Vişne Bahçesi” adlı yapıtını, “Anadolu’ya Yüzünü Dönen Tiyatro Eleştirmeni Ödülü”nü almak için bir günlüğüne Ordu’ya gitmem gerektiğinden izleyemedim, ama Bakü Oda Tiyatrosu yapımı Cennet Selimova’nın sahneye koyduğu “Köpekler”i izledim. Ilgar Fehmi ve Oktay Kazımi’nin birlikte yazdıkları “Köpekler”, yüzyılın en kötü olayı teröre karşı bir oyundu ve hiçbir insanın başka bir insanı kendi idealleri uğruna ölüme gönderemeyeceği iletisini vermekteydi. Sahneleniş ve oyunculuk anlayışındaki ilkelliğe, arasız bir saat elli beş dakikalık yinelemelerle dolu uzunluğuna karşın, Şevki Hüseyinov Manis rolünde özellikle şarkılarıyla olabildiğince göz doldurdu ve Azerbaycanlılar biraz da Hüseyinov’un hatırına oyun sonunda alkışı aldı.

Romanya’nın Botoşani kentinden gelen Mihai Eminescu Tiyatrosu, 1967 doğumlu Moldovalı Şair-Yazar Dumitru Crudu’nun 2004 yılında yazdığı “Alegerea lui Alexandru Sutşo” başlıklı oyununu “Son Sutto” adıyla sahneledi. Crudu, Romanya edebiyatında 2000 yılında “Fructurism” akımını başlatmasıyla da tanınan, eserleri Moldova’da ve Romanya’da yayımlanan, sahnelenen bir yazar. İsviçre, Avusturya, Almanya’da da iyi tanınıyor. İzlediğim oyun, “Ultimul Sutto” adı ile ve de Sandu Vasilache’nin rejisiyle sinemaya da aktarılmıştı ve 2003 yılında UNITER (Romanya Tiyatro Birliği) tarafından “Yılın En İyi Oyunu” Ödülü’yle değerlendirilmiş bir oyundu.

“Son Sutto”, tarihsel bir konuyu işliyordu ve sanırım 1821 yılında geçmekteydi. Hükümdar Sutşo öldü ve olaylar gelişti, gelişirken politikanın ve politikacının çirkin ve karanlık yüzü olabildiğince sergilendi. Postmodern bir oyundu ve yönetmen Alexandru Vasilache belli sanat biçemlerini tersyüz ederek sahnelemişti. Gülünç ya da abartılı yanlar ön plana çekilmiş, abartmak yoluyla eleştiri yeğlenmişti. Diğer taraftan grotesk yanlar da vardı. Konu yabancılaştırılmıştı ve oyun danslarla eğlenceli bir alana götürülmüştü. Bir araya gelmez gibi görünen olaylar trajikle komiğin, adilikle yüceliğin birleşmesiyle seyirciye geçirildi. Didaktik ve dramatik ögeler bir aradaydı. Crudu’nun anlattığı, alegorik bir öyküydü. Öykü örgüsünde alegorik kişilerle, gerçek kişiler arasındaki ilişki fevkalade canlı tutulmuştu. Başarılı oyuncu kadrosu içinde, geçen yıl izlediğim “Torbacı Ivan-Ivan Turbinca” oyunundaki İhtiyar Gooseberry rolünde dikkatimi çeken Gheorghe Frunza, bu kere de müthiş plastik yüzüyle ve de jestini, hareketini, vurgusunu bir kere dahi birbirine karıştırmaksızın verdiği oyunla ilgi odağım oldu. Diğer taraftan, başarılı oyuncu kadrosu içinde genç ve güzel oyuncu Gina Patraşcu’nun farklı öne çıkışına da tanıklık ettim, oyun sonunda onunla anı fotoğrafı çektirme isteğimi gemleyemedim, sonuç olarak kamera karşısında yan yana geldim.

Bir apartmanın bodrum katında, birbirlerine “tutunarak” yaşayan iki dul ve yalnız kadının öyküsünün anlatıldığı Aziz Nesin’in “Hadi Öldürsene Canikom”unu ise Kuzey Yunanistan Ulusal Tiyatrosu oynadı. Oyununda, yaşımız kaç olursa olsun, yaşamın neresinde bulunursak bulunalım, umutların hiçbir zaman bitmeyeceği, insanoğlu yaşadıkça kendisine yeni umutlar bulabileceği anlatılmaktaydı ve Giorgos Tarkassis tarafından yönetilmişti. Tarkassis, metin düzenlemesi yapmayı pek becerememişti ama Aziz Nesin’in anlattıklarının sahne eylemini tablolar halinde pekâlâ bir düzene koymuştu. Yaşantının dıştan bir eleştirisi olan Siyen ve Diha karakterleri, Anna Fonsou ve Nini Vosniakou tarafından pek güzel çizilmişti. Michalis Gounaris ise Havagazı Memuru rolüne karakterin sınırladığı tuhaflıklardan hareket ederek yaklaşmamış, karakteri dıştan yaklaşarak oynamış, hoşnutluk yaratmak için özellikle kişisel yapmacık hareketlere güvenmişti. O takdirde inandırıcılıktan uzaklaşması kaçınılmazdı, sahnede kaldığı bir saat içinde uzaklaştı da uzaklaştı. Kim yaptı, kim etti bilemiyorum, ama oyunun dekoru atmosfer yaratımına hiçbir katkı sağlayamadığı gibi Aziz Nesin’in sahneyi betimlerken kazandırdığı yoğunluğu da es geçmişti. Oyunun kostümleri de anlam düşünülmeksizin tasarlanmıştı ve beni oyundan sonra yüksek sesle, hem de birkaç kez; “Fonsou’nun şalvarı neydi öyle” diye bağırtacak nitelikteydi.

“9. Uluslararası Karadeniz Tiyatro Festivali”nde Devlet Opera ve Balesi Modern Dans Topluluğu’nun gösterisini izleyemedim ve kapanış balosuna da kalamadım. Ama gözlemlediğim şu ki, özellikle akşamları otelde düzenlenen eğlence partilerinde, otelin “lobby”sindeki toplu sohbetlerde dostluk gene öne çıktı. Ermenilerle Azerbaycanlılar birlikte dans etti. Patrizia Barbuiani, Trabzon Devlet Tiyatrosu’nun çok yönlü oyuncusu Uğur Keleş ile karşılıklı oryantal yaptı. Janna Hovakimyan bir Ermeni halkoyununu Trabzon Devlet Tiyatrosu oyuncusu Zeynep Ekin Öner ile birlikte oynadı. Romanyalı Gina Patraşcu, Ceyhun Gen’in karşısında göbek attı. Ermeni oyuncu Janna Hovakimyan, Sinem Şahin’in güzelim sesinden dinlenilen “Kaybolan Yıllar”a eşlik etmek için çabaladı.

Özetlemek gerekirse, “9. Uluslararası Karadeniz Tiyatro Festivali”nde (hiç kuşkum yok) gene tiyatro kazandı.

Üstün Akmen
Evrensel Gazetesi

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here