Kız Tavlama Sanatı (Melih Anık)

1964 Alabama-USA doğumlu Rebecca Gilman’ın 2000 yılında yayımlanan ve ilk kez 2001 yılında sahnelenen oyunu ,Seçil Honeywill çevirisi ve Mehmet Ergen rejisi ile İstanbul’un yeni tiyatro mekanı Talimhane Tiyatrosu’nda Uluslar arası 16.İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında seyirci ile buluştu.

Herşeyden önce Mehmet Ergen’in çabaları ile kazandırılan tiyatro için Ergen’e teşekkür ediyoruz., Eski bir tamirhaneden dönüştürülen mekan ile , değişen İstanbul , klasik tiyatro mekanlarından farklı , esnek bir “kutu” kazanmış oldu.Şu sıralarda yeni olmanın getirdiği zorlukların, zamanla kazanılacak alışkanlık ve bulunacak yeni çözümlerle kolaya dönüşeceğine inanıyoruz.

Şu andaki haliyle iki yandaki seyirci platformlarının ortasında yaratılan uzun sahnenin (Mayaların basketbol sahası gibi) tam anlamıyla kullanıldığını söylemek doğru değil. Her ne kadar Ergen, sahnelemede, karakterlerin oturma yerlerini değiştirerek her iki yandan görüş oranlarını eşitlemeye çalışmış olsa da , enseden gördüğünüz oyuncunun sesini duymada ve de mimiklerini görmede, sorunlar yaşanıyor. Salonun bazı noktalarında oturanların, oyunu sanki sahne arkasından seyretme gibi bir sıkıntı çektiklerini sanıyoruz. Belki oturma düzeninin yeniden gözden geçirilmesi gerekecek.

Ayrıca seyirciye görüş kazandırması düşünülerek yapılmış kademelendirme, oyuncuları tepeden görme gibi bir durum yaratıyor ve bu da sıcak bir iletişimi engelliyor. Basamak genişlikleri rahat ama belki de basamakların yüksekliklerini indirmek gerekebilir.

Bu değişikliklerin yapılması , şu anda yaklaşık 220 koltuğa sahip tiyatro mekanında koltuk kaybına neden olsa da bize göre daha iyi bir tercihtir.

Oyun Yazarı Gilman , verilen ödüllerle takdir kazanmış bir yazar. Adını duyurduğu “The Glory of Living”, 1998 tarihli. Oyun Pulitzer ödülü ve “En Ümit Veren Yazar” ödülü de dahil olmak üzere bir çok ödül almış.

“Spinning İnto Butter” isimli oyunu 1999 tarihli ve Amerikan Oyunları için verilen bir başka ödülü almış.

Kız Tavlama Sanatı ayni “The Glory of Living” gibi iki insanın ilk tanışması ile başlıyor. Ve oyun gittikçe gerilen bir polisiye öyküye doğru yol alıyor. Bu anlamda Rebecca Gilman’ın tiyatrosunda benzer bir çatı ve ruh var denilebilir.

Kız Tavlama Sanatı , yazarın ilk ve ödüllü oyunu değil.Ama Gilman oyunları içinde konu itibariyle bizde oynanabilir bir oyun.

Özgün adı Boy Gets Girl olan oyunun neden Kız Tavlama Sanatı diye çevrildiğini anlayamadık. Oyunu seyrettiğinizde, anlatılan hikayenin erkek egemenliğini vurguladığını, durumun kız tavlama ile ilgili olmadığını ve daha da ciddi , sert bir vurguyu ima ettiğini anlıyorsunuz.Kaldı ki oyunda tavlanan biri de yok.

Oyunun esas kahramanı The World(Dünya) isimli derginin yazarı Theresa Bedell. Theresa ismi genellikle rahibeleri çağrıştıran bir isim. Belki de bu çağırışımı kullanmak için seçildi..

Theresa’nın temizlik takıntısı ile vurgulanan cinsel tatminsizliği ( temizlik takıntısının patron tarafından kelime anlamıyla anlaşılması da erkeklerin vurdumduymazlığına bir örnek ), erkeklerden ve cinsel ilişkiden kaçınması “rahibe hayatı yaşayan biri” görüşünü destekler nitelikte.

Theresa, 18 aydır erkek arkadaşsız tek başına yaşamakta. Bir kız arkadaşı aracılığı ile Tony ile tanışıyor. Bir barda ilk buluşma ve içilen biradan sonra başlayan arkadaşlık, bir akşam yemeği ile devam ediyor. Yemekte, Theresa, Tony’e onunla devam etmek istemediğini söylüyor. Hemen ikinci buluşmada ortaya çıkan bu kararı anlamak, seyirci için zor. Tony de seyirci kadar anlıyor(!) Öne sürülen bahane , Tony’den değil Theresa’dan kaynaklanıyor: işkoliklik,cinsel ilişki korkusu vs… Tony’de reddedilmenin de getirdiği alınganlıkla başlayan rahatsızlık zamanla tacize dönüşürüyor. Öğreniyoruz ki taciz Tony için yabancı bir kelime değil . Hep yaptığı bir şey. Tony’nin gittikçe artan tacizleri Theresa’yı bunaltıyor. Theresa polise başvuruyor. Gelen polis, kadın.

R.Gilman vermek istediği mesajı destekleyecek karakterleri Theresa’nın çevresine koyuyor.Bu karakterler ,Theresa’yı savunmanın temel taşları.

7 yıl evlilik yapmış ama evlilikten olumlu sözetmeyen , kadın ruhunu anlayamamış bir patron; evli ama bir gün içi Theresa’ya kaymış , Theresa’nın başına gelenlerin kendisi için iyi bir yazı konusu olduğunu düşünen bir iş arkadaşı; meme saplantısı olan eski bir film yapımcısı ; yakışıklı, sempatik ve ısrarcı Tony ; yaşananları başka tarafından anlayan ve de olayların karışmasına neden olan saf bir sekreter kız; kaşarlanmış ve bu tür olaylara alışkın soğukkanlı bir kadın polis.. Hepsi de yardım eder gibi gözüken ama aslında hayata kendi açılarından bakmaya öncelik veren, Theresa’nın yönünü çizen kişiler. Ama bu noktada yazar nesnel bir gerçeği vurguluyor : Onlar Theresa’ya karşı değil, kendilerinden yana .. Sonuçta Theresa, kendi kişiliğinden vazgeçiyor. Bir gölge gibi yaşamayı seçmek zorunda kalıyor.

Oyunun vurgusu ne?

Kadının toplumdaki sıkışmışlık duygusu, yalnızlığı,köşeye itilmesi…..

Ama daha geniş bir bakış açısıyla “insanın yalnızlığı” da denilebilir. Theresa’nın içine düştüğü durum nereden bakılırsa bakılsın karamsar ama seyirci kahkahalarla seyrediyor. Toplumun bencilliği, acımasızlığı, kadının köşeye sıkışması, insanın giderek yenilişi… Ama seyirci kendi başına gelse hayatını karartacak durumlara kahkaha atıyor. Bunda yazarın kurduğu dialogların rolü var. Galiba durumun vahametinin farkında olan bir tek Theresa vardı dün gece!

Gündelik bir konunun böyle bir oyuna dönüştürülmesini izlerken düşündük. Bizim yazarlarımız neden bu tür konuları yazmıyor.(Yazıyorlar da ortaya mı çıkamıyor? Yabancı biri yazarsa mı önemli oluyor hem yönetmen hem seyirci için?) Bizde de bu oyunu yazabilecek pek çok yazar olduğuna inanıyoruz. Asıl iş onları ortaya çıkarmak.

Öte yandan Ergen’in Türkiye’de sahnelediği oyunlar yabancı kaynaklı. Mehmet Ergen’in Türkiye’de oyun yazarlığı üzerine atölye çalışmaları yönettiğini ve de çok çaba gösterdiğini hatırlarsak, onun vardığı bu nokta, bu konuda umutsuz olmamıza mı neden olmalı?

Rebecca Gilman rahat yazıyor ama oyun kurgusu (sahnelerin kuruluşu,neden sonuç ilişkileri) zorlama. Klasik gibi görünen ama kurgusu klasik olmayan bir oyun.Oyun sonu , tırmandırdığı kuşku ve korkuyu karşılamayacak kadar sakin,çabuk ve gerilimsiz. Karakterlerin derinliği eşit değil.. Galiba kullanılan senaryoya benzeri teknik ve de amaca doğrudan giden kurgulama da buna sebep.

Mehmet Ergen’in başarısında en önemli şey takım kurmasındaki uzgörü. Bu oyunda da kurduğu oyuncu takımı çok başarılı … Oyuncu seçimleri yerinde.

Önce sahnede bir büyük oyuncu var : Engin Cezzar.. Ne kadar özlemişiz onu. Duruşu yeter! Sahneye yaydığı elektrik inanılmaz. Nerdeyse unutmuşuz bu tür oyunculukları… Cezzar öyle bir karakter yaratıyor ki örnek alınası. Abartılmaya, yoldan çıkarılmaya çok müsait bir karakteri basitleştirmeden, bayağılaştırmadan, ses, beden, mimik olarak incelikle, şeytan olabilecek bir karakteri insani oynuyor, büyük oyunculara yakışan onurlu bir duruşla. Umarız bu oyun daha çok kereler oynanır ve seyirci onu izleme şansını bulur.Emin olun “Ben Ordaydım ” dersiniz bir gün! Cezzar’ı yeniden bulduk , sahneden kaçırmamalıyız.

Gecenin ikinci ışığı ise Güneş Berberoğlu.. Adı gibi aydınlattı ortalığı. Türk Tiyatrosu böyle bir oyuncu ile gurur duymalı. Gözleri,sesi, her mimiği ve her jesti ile ayrıntılı bir karakter çiziyor. İlk karşılaşmada öyle bir tedirgin “ilk buluşma” oynuyor ki deme gitsin. Allah’tan biz onun yüzünü gören taraftaydık. Kaçıran varsa bir daha gitsin o doyumsuz keyfi yaşasın.

Serhat Tutumluer sahne sıcaklığı olan çok iyi bir oyuncu. Bu oyundaki tercih ettiği oyunculuk ile karakterin çok da belirginleştiğini söyleyemeyiz. Karakteri yönlendiren temel dürtü ne? Belirsizliğin sorumlusu yazar. Yazar karakteri vurgulamamış,silüet halinde bırakmış. İşte bu durum oyunculuğu sınırlıyor. Tutumluer bu “gölge”ye hak ettiğini veriyor.

Cem Kurtoğlu ve Beyti Engin rollerinin hakkını veren kompozisyonlarda çok başarılı . Sema Mağara , kadın polise tam uymuş ama sesi zaman zaman kayboluyor. Ece Dizdar ise “Les” kadar bıçak sırtı olan Harriet’de , bu tip üzerine yapışmasın istiyorsa, Engin Cezzar’ın yaptıklarını çok iyi izlemeli.

Mehmet Ergen’in oyuncu yönetiminde ise çok yakından takip edilmesi gereken bir özellik var. Yaptığı rejilerle birkaç oyununu seyrettikten sonra , onun oyunlarında ,oyunculukta tutturulmuş olan standardın Ergen’den kaynaklandığına artık inanmaya başladık. Bu oyunculukta, abartısız, dengeli, kontrollü,iyi tanımlanmış,doğal bir oyunculuk performansı var. Oyunculukların tümünde tutturulmuş olan bu standart, oyunun başarısını getiriyor.

Dekorun , bu sahne düzeni için ağır olduğunu düşünüyoruz. Sahne geçişlerinde tempoyu düşürüyor. Örneğin Şeylerin Şekli’nde başarılmış hızlı ve hafif dekor bu oyunda bazalı yatak, olmasa da olur kütüphane(yerine daha hafif bir dolap kullanılabilirdi), yere göre küçültülebilmesi mümkün masa ile çok ağırlaşmış. İçerdeki eşya , geçişleri, dışarıdakiler ise giriş-çıkışı engelliyor.

Sahne trafiğinde ise örneğin tekerlekli sandalyedeki Les’in bir uçtan ötekine yürütülmesi de sorunlu bir sahne hareketi haline dönüşüyor.

Dekor ile ilgili sorunların salona alışamamaktan kaynaklandığını düşünüyoruz.

Işık ise çok ustalıkla düşürülüyor yere o yükseklikten. Nokta ve mekan aydınlatmalar net ve gölgesiz. Dar bir mekanda sınırları belirgin. Hedefe odaklı.

Kostümler ise daha özenli (Kalite olarak da) olabilirdi diye düşünüyoruz. Cezzar’ın kostümü ve aksesuvarları dışında diğerleri için “cuk oturmuş” demek biraz zor.

Anında tercüme panosunun yeri ve okunabilirliliği de sorunlu. “Var mı? Var” gibi.. Ne okunabiliyor ve ne de yeri ,oyunun akışına göre uygun . Olacaksa iş görsün, olmayacaksa olmasın.

Oyun ,gelecek sezona bir hazırlıktır umarız. Seyirci ile sıcak bir iletişim kuran oyunun , kadrosunu da koruyarak devam etmesini diliyoruz.

Şu ana kadar seyrettiğimiz oyunları ve de programı düşününce İstanbul Tiyatro Festivali’nde “karakter”in belirlenemediğini görüyoruz. Her festivalin bir “karakteri” olur. İstanbul Tiyatro Festivali, isminde uluslararası olan , “uluslar arası” olması için birkaç yabancının dahil edildiği yerel performans “show”larına dönüşen bir yoldadır. Buna da itirazımız olamaz ama yeter ki “renksiz” olmasın. Adı doğru konulsun.. Bir şey olacaksa , onun iyisi olsun. İKSV, Tiyatro Festivali’nin geleceğini ciddi bir şekilde düşünmeye başlamalıdır artık.

Melih Anık

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here