İtalyanlardan Murathan Mungan yorumu: Geyikler Lanetler (Üstün Akmen)

İtalya’nın Toscana bölgesi tiyatrolarından Arca Azzurra Tiyatrosu, 16. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’ne bir Türk yazarın; Murathan Mungan’ın “Geyikler Lanetler”i ile geldi. “Suyun toprağa değdiği yerde başlar bu efsane. / Kimi der: Bin yıl önce, / Kimi der: Efsunlu zamanlarda, / Kimi der: Geçenleyin/ Kimi der: Düşümde. / Sözün kısası: / İşte size seyirlik bir hikâye. / Öyle bir hikâye ki/ geyikleri ve lanetleri anlatır; / kaldırın geyikleri, kaldırın lanetleri / geriye hayatımız kalır. / Hayatımız dedikleri nedir ki zaten?” dizeleriyle başlayan “… Her oyun bir yazgıdır. / Herkes oyununda kendi yazgısını oynar; / ya da oyunu yazgısı olur diyelim…” dizeleriyle biten; Murathan Mungan’ın, kendisinden ancak tek bir şey seçilecekse okunulmasını salık verdiği, “Biriktirdiğim her şeyi verdiğim bir yapıt” diye tanımladığı oyunu, iki saate yakın bir zaman dilimi içinde “anlatıldı”. “Anlatıldı” diyorum, çünkü daha yapıtın ilk sözcüklerinden itibaren oyunda kurulması gereken gizemli dünya kurulamamıştı, Mezopotamya’nın büyülü zamanlarından gelen destan oyuna sindirilmemişti.

Murathan Mungan’ın destanı elbette “malûmunuzdur”, ama ben gene de anımsatayım. Göçer bir aşiret, göçmekten vazgeçip ormanlık bir bölgeye yerleşmiştir. (Bu arada hemen söyleyeyim ki, sürekli olarak konma, yurt edinme, ev, kasır yapma, aşiret töresine ters düşen bir olgudur. Aşiretin ataları, geçici olarak yurt tuttukları zaman dahi, kondukları yerin gizil güçlerini yatıştırmak için büyü yapmak zorundadırlar.) İlk olarak yirmisinde babasına başkaldırıp kavmi ikiye bölen Hazar Bey’in (Andrea Costagli) öyküsü başlar. Hazar Bey’in arada sırada gaibe gidip geldiği söylenen karısı Kureyşa (Giuliana Colzi) izleyiciyle tanıştırılır. Gel zaman git zaman Hazar Bey’in geyiklerin yaşadığı ormana yerleşmesi, atalarının ruhunu rahatsız eder. Nedense geyikler de huzursuz olur ve geyiklerin laneti Hazar Bey ve karısı Kureyşa’yı rahat bırakmaz. Hazar Bey’in çocuk sahibi olması doğanın gizil güçlerince engellenecektir. Oysa Kureyşa, lanetleri savuşturmak ve de bir oğul sahibi olmak için kurban edilmiş bir geyiğin kanını içer ve oğulları Mustafa doğar.

Tam her şey yoluna girdi derken, masal bu ya, Mustafa (Masimo Salvianti) bir geyiğe sevdalanmaz mı? Neyse… Geyik büyü ile kadına dönüştürülür. Gel gör ki, geyik-kadın Judana (Lucia Socci) da lanetlenmiştir ve çocuğu olmamaktadır. Judana, gizil güçlere başvurur ve iki gözü karşılığında iki çocuğa birden (ikiz) kavuşur, adları Kasım (Dimitri Frosali) ile Nâsır (Andrea Costagli) olur. Çocukları olduktan sonra karısının yüzüne bakmayan Mustafa Bey ise (sen misin karını savsaklayan) bu kere Judana’nin lanetine uğrar.

Kasım, zamanı geldiğinde Suveyda (Giuliana Colzi) ile evlenir, bir çocuğu olur, çocuğa Bakır (Dimitri Frosali) adı verilir. Derken, kavmi için savaşmak üzere çöllere gider, yedi yıl geçer geri dönmez. Öldüğü varsayımıyla Süveyda, törelere göre bu kez Kasım’ın kardeşi Nâsır ile evlendirilir. Bir çocuğu da Nâsır’dan olur. Çocuğa Sidar (Andrea Costagli) adı verilir. Oysa Kasım ölmemiştir ki! Döner gelir, Nâsır ile dövüşür, yenilir ve ölür.

Tiyatro eğitimi de almış olan öykü, oyun, şarkı sözü, senaryo yazarı, şair, denemeci, yazar Murathan Mungan’ın bu çok zengin ve derin öykülerle, duygularla ve sihirle bezenmiş; görkemli, uçsuz bucaksız masalsı metnini Riccardo Sottili sahneye taşımış. Oyundan sonra, Lush Hotel’in barında söyleşirken anladığıma göre, Trento’daki Al Limite Al Confine Festivali, Türk tiyatrosu üzerine bir proje çalışması yapmış ve 2006’nın Aralık ayında bu kapsamda Mungan’ın oyununun bazı kısımlarının okunması için kendilerine teklif yapılmış. Sottili, destanın büyüsüne kapılmış ve okuma metnini sahnelemiş.

Sottili, kadehlerimizi tokuştururken basit bir sahneleme yerine, geniş alanların kullanıldığı, mucizelerin, büyünün ve karakterlerin anlatıldığı bir sahnelemeyi yeğlediğini söyledi. Oysa sahnenin ortasına kurulmuş dekor, söylediğiyle pek bir çelişki içindeydi. Oyunu sanırım daha küçük bir sahne için hazırlamıştı ve dekor da doğal olarak küçük sahneye uygun olarak tasarlanmıştı. Perde ile hizalanmış, sahne üstüne ortalanmış, iki yanı ve üstü perdelerle kapatılmış çadırı andıran dekor, üstüne üstlük bir de iyiden iyiye sahnenin derinliğine kurulmuştu.

Konuşurken efsaneleri, cadıları, mucizeleri ve lanetleri oyuncuların sözcükleri, birkaç obje ve gölge tiyatrosunun aracılığıyla dillendirdiğini söyledi. Ben de ne yapayım, aldım kabul ettim. Eee, ne de olsa konuk… Birlikte olduğumuz Aliye Uzunatağan sordu, Sottili yanıtladı, Filiz Kutlar da tanıklık etti: Yoğun bir çalışma temposuyla, oyun yirmi günde ele gelmiş.

Murathan Mungan’ın şairliğine söz edersem çarpılırım. “… kaldırın geyikleri, kaldırın lanetleri / Geriye hayatımız kalır. / Hayatımız dedikleri nedir ki zaten? / Tarih nedir? Zaman nedir / Bir tek zaman vardır Asya’da: geniş zaman. / Geçmiş de, gelecek de, şimdi de / Geniş zamandır”, dizelerindeki dil ustalığını (“Bir tek” hariç. “Bir” zaten “tek”, “tek” de “bir” anlamına gelir ayol) görmemek elbette olanaksız. Öykülerinde de çok “soluklu” bir yazardır Mungan. Uzun tümceleri sever ki bu öykücülükte bana sorarsanız hiç de kolay olmayan, hatta öyküyü (yerinde kullanıldığında) yerinden zıplatan bir yetidir. “Örnek ver” derseniz açarım “Üç Aynalı Kırık Oda”yı, okurum size rastgele bir bölüm: “Bir keresinde şehrin, zamanın isiyle kararmış örme taş duvarlı dar sokaklarında gezerken, birdenbire arkası geniş bir külhan avlusuyla çevrelenmiş olan Melik Ahmet Hamamı’na çıkıyor yolları.”
Oyunda da elbette bu örnek benzeri uzun tiratlar var. Var olunca ve mizansen gölge tiyatrosuna yaslanınca oyun durağanlaşmış, hatta hantallaşmış. Merdivenden inme-çıkma efektleriyle inme-çıkma eylemleri birbirini tutmayınca abuk sabuk bir durum ortaya çıkmış. Beş anlatıcının dönüşümlü olarak masalı anlatması sıkıcılık yaratmış. Sottili’nin metni kırpa kırpa oyunu 110 dakikaya çekmesi bile sıkıcılığı giderememiş.

Gösteriden sonra Arca Azzurra Tiyatrosu ekibi, birlikte olduğumuz Lush Hotel’in barından erken ayrıldı. Sabah erken saatte yola çıkacaklardı. Biz biraz daha kaldık. Festivalin mimarı Prof. Dr. Dikmen Gürün, yakın geleceğin söyleşi ustası olacağı kıvılcımlarını her ay “tiyatro… tiyatro” dergisinde kendisine ayrılan sayfalardan saçan Özlem Özdemir, Alev Uçarer, Şaylan Akmen, ünlü oyuncular Aliye Uzunatağan, Filiz Kutlar, falan… Oyunun iletisini düşündüm. Neydi acaba? Sanırım oyun, doğa yasası (buna siz rahatça toplum kuralları da diyebilirsiniz) kişiler tarafından çiğnenirse, karşı tepki oluşması kaçınılmazdır, demek istiyordu. Karşıt güçler bunu kimsenin yanına bırakmaz, deniliyordu. Doğanın (o da toplumun) düzeni, ancak kurbanlar verilerek dinginleştirilebilinirdi. Başka? Bir de öğüt vardı oyunda: Doğanın (toplumun, törenin) düzenini bozma, sosyal yapıyı falan değiştirmeye kalkışma! Haaa, bir de evleneceğin kadını iyi seç! Bu satırlarımı okurken “Bu da ileti mi?” diyecekler olacaktır kuşkusuz. “Yahu, bu mesaj olsa n’olur, olmasa n’olur” diyecekler de çıkacaktır, eminim. Doğrusu, işin bu yanına dokunmak istemiyorum.

Ammaaa başka biri çıkıp da “Bir kavmin dört kuşağının töreler ve doğal yasalar arasına sıkışan bireyinin tragedyasını sonu gelmez tiratlarla, olamazcasına ağır aksak bir ritim içinde, usturanın ve iki mızrağın yere saplanmasından oluşan aksiyon ile aralıksız 110 dakika dinlemek, ‘mezalim’ değilse nedir” diye sual eyleyecek olsa, ne yanıt veririm vallahi bilemiyorum.

(Üstün Akmen, cuma günü 16. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında bu kere de “Faust”u gözlem altına alacak.)

Üstün Akmen
Evrensel Gazetesi

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here