İki farklı çalışma: -Silinmiş Mesajlar- ve -Operation: Orfeo- (Üstün Akmen)

16. Uluslararası Tiyatro Festivali kapsamında 2000 yılında Zagreb’de kurulmuş olan BADco. yapımı “Silinmiş Mesajlar” başlıklı performansı/enstalasyonu da izledim. Grup, altı tiyatrocu/dansçıdan oluşuyordu ve alışılagelmiş tiyatro gösterilerinden çok farklıydı, hatta tiyatro değildi. İzlediğim, fiziksel tiyatronun bir uzantısıydı. İzleyici, performans mekanında özgürce dolaştı, interaktif gösterinin bir parçası oldu. Amaçlanan da esasen buydu.

Performans/enstalasyon, bilgisayar ve dansçı arasındaki etkileşim üzerine kurulmuştu. Sonradan öğrendiğime göre “What the Machine Can See/WTMS (Makine Ne Görebiliyor)” dili denilen bir dille dublajı yapılmış bir gösteriydi ve araçlar aynı zamanda koreograf da olan oyuncuların hareketlerini ve ilişkilerini inceleyip, anlatımı daha karışık bir hale getirebilmeleri için görsel analiz, geciktirme, geriye doğru oynatma ve seğirme fonksiyonlarını içeriyordu. Makine faktörü, diğer koreografi tabanlı yöntembilim üretebileceklerini işaretledi. Benzer ve farklı olan koreografiye değgin unsurları düzenledi.

İzleyiciyle aralarındaki ilişkinin yeniden yapılandırılması, var olan perspektiflere ve performansın mimarisine meydan okumaktı amaçları, anladım. Tüm iletişimsel yapıları karmakarışık etmek istediler, işin orasını da kavradım, gene de izlediğim performansı/enstalasyonu tümüyle anlayamadım. Geleneksel sanat eserlerinin aksine, çevreden bağımsız bir sanat nesnesi içermiyordu tamam da, performans belirli bir mekan için yaratılmamıştı. Mekanın niteliklerini gerektiği gibi kullanıp hiç mi hiç irdelemediler, izleyici katılımını yeterince sağlayamadılar.

Dahası, “kisch” nesneler bir araya getirilip, sunulmadı, ama Garajistanbul’un mekanına her biçimde ilişkisiz olanı getirip koydular. Belki bir monolog değildi, ama tekil, her şeyden bağımsız bir olaydı. Nedensizdi. Fiziksel tiyatroydu, gel gelelim vücudun dramatik anlatımı yoktu, vücutlar etkin olamadı. Vücutları oyuncuların enstrümanı değildi. Oyuncular, vücut çalışmalarında zihin-vücut bölünmesini ortadan kaldıramadı. Bedenlerinde zaten var olması gereken zihin-beden bütünsel işleyişini ortaya çıkaramadı. Duyularının farkına varıp, duygusal dünyalarını bedende yaratıcı eyleme dönüştüremediler ve düşünsel, duygusal, fiziksel dürtülerini bedenin ses, hareket, düşünce, imgeleme, duygu, nefes gibi tüm olanaklarını kullanarak bir forma dönüştüremediler.

Salonun solundaki perdede salgın ve karantina konularıyla ilgili bir video döndü, karşıdaki perdede izleyicilerin gerçek zamanlı devinimlerinin kaydı aktarıldı. Sağdaki perdede ise oyuna dahil olacak oyuncu seçildi, performans alanı değişime uğratıldı.

Kısacası, “Silinmiş Mesajlar”da artistik bir olay yakalanamadı, izleyici aynen benim gibi, yapılan iş neydi, ne işe yaradı kavrayamadı, anlayamadı.

“Operation: Orfeo”
Hotel Pro Forma yapımı “Operation: Orfeo”ya ise büyük umutlarla ve heyecanla gittim. Heyecanla gittim, çünkü Danimarka tiyatrosunu pek tanımıyordum ve yönetmen Kirsten Dehlholm’un adını çok duymuştum. Gittim, izledim ve anladım ki “Operation: Orfeo” da tiyatro değildir. Ama müziğin gizemine tanık oldum, etkilendim de… Gene de, gösteriden çıkarken tiyatro sanatçılarının söyleşi perisi Özlem Özdemir’in düşüncesine katılmadan edemedim. Özlem: “‘Operation: Orfeo’ bu festivale yanlış gelmiş. Keşke ‘Müzik Festivali’ne getirselerdi” dedi. Gösteri, daha doğrusu dinleti görsel sanatların renkleriyle bezeliydi, tamam da, “da”sı vardı…

Bir kere, Kirsten Dehlholm’un konsepti fevkalade ağır bir tempoda başladı. Seksen dakikalık dinletinin ilk yirmi beş dakikasında karanlıkta uvertür dinlenildi. Sesler mükemmeldi, hiç sözüm yok, ama karanlıkta geçen bu süre seyirciye ağır geldi. Yirmi beş dakikanın sonunda kaçanlar oldu. Danca olan şarkı sözlerinin Türkçe çevirisinin (nedendir bilinmez) sadece bir bölümünün, hatta küçük bir bölümünün üstyazı olarak ekrana gelmesi de gösteriden kopmalara neden oldu. Çeviri de o denli berbattı ki kısa süre içinde üstyazıları izlemekten caydım. İzlemeyince de ipin ucunu kaçırdım. Çevreme çaktırmadan göz gezdirdiğimde, sağımda solumda oturanların bir kısmının daha ipin ucunu yakalayamadan uykuya daldıklarını gözlemledim. “Ataleti”, Atatürk Kültür Merkezi’nin “bordrolu(!) kedisi”nin sahnenin bir ucundan diğerine geçişi bozdu. Alkışlar… Gülüşmeler… Üstüne üstlük iki kez de teknik arıza nedeniyle oyun durmaz mı? Olacak şey değil, ama vallahi durdu.
Yukarıda da değindiğim gibi, Kirsten Dehlholm’un çalışması dramatik anlatım türünde değildi, görsel ve işitsel prensiplerle biçimlenmişti. Ağza alınan balonun ya da yumurta büyüklüğünde topçukların, kağıttan düdüklerin üflenerek şişirilmesi, kösteklerin sallanması “aksiyon” olarak fevkalade yetersiz kaldı. Kirsten Dehlholm, Orfeo’nun yeraltı dünyasına yolculuğu efsanesini doğrudan anlatmak yerine, Orfeo’nun Hades’e inişini, cinleri lirinin güzel müziği ile büyülemesini, Tartare Kapısı’nı açtırışını, Elysée çayırlarında mutlu ruhların dansı biterken Euridice’e rastlayışını efsaneyi betimlemeden anlatmayı yeğlemişti.

Kirsten Dehlholm’un gösterinin sonunda izleyiciyi librettodaki sözcüklerin duygusal tansiyonuna eşlik eden senfonik şapel vokalleri eşliğinde, duman ve lazer ışığı aracılığıyla okyanusun dibindeki renkli ve gölgeli dünyaya daldırması ve ardından dünyanın tepesine yeniden getirip bırakması, gerçekten büyüleyiciydi.

Özetlemek gerekirse, “Operation: Orfeo” insan sesinin gizemine, insan sesinin rengini belirleyen tınlaşım boşluklarının mükemmelliğine tanık olmak için bir fırsattı.

Yadsıyamam, Letonya Radyo Korosu kutlanmayı hak etti.

Zaten “Operation: Orfeo”, Yazar Vecdi Sayar’ın dediği gibi, sadece Jesper Kongshaug imzalı muhteşem ışık tasarımını görmek için bile izlenebilirdi.
Merakım şu ki, “Operation: Orfeo”yu bizim ışık tasarımcılarımızdan acaba kaçı seyretti?

(Salı günü “4. Ordu Uluslararası Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Festivali”ni
gözlemleyeceğim. İlginizi çeker mi?)

Üstün Akmen
Evrensel Gazetesi

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here