Emre Koyuncuoğlu’ndan sonsuz bir şimdi oyunu: Irk Bitig (Üstün Akmen)

Nejat Birecik‘in genel sanat yönetmenliğindeki Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, kurumsal alanda Türk tiyatrosuna yeni dinamikler kazandırmayı, örnek oluşturmayı öncelikli hedef olarak gördüğünün kanıtı olarak, 16. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’nde Emre Koyuncuoğlu’nun oyunlaştırdığı ve yönettiği “Irk Bitig”in prömiyerini yaptı.

Emre Koyuncuoğlu denilince, akla elbette ilk gelen kendine özgü “sivri” ve bağımsız projeleriyle bir yönetmen geliyor. Oysa bu proje pek de bağımsız değil, aksine bir belediye tiyatrosu yapımı. O halde Nejat Birecik’i de yürekliliğinden dolayı övmeliyim. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları izleyicisinin “genel” beğenisini önemsememiş, gişe endişesine sırtını çevirmiş, Türk tiyatrosuna yeni bir dinamik kazandırmayı vazife bilmiş. Emre Koyuncuoğlu’nun yaşadığı toplumla olan dertlerini sanatına yansıtmasına izin vermiş. Emre Koyuncuoğlu da, dramaturgi altyapısından gelen, çözümlemeci bakış açısını kullanarak bu kere zorun zoru bir işe kalkışmış. Zor işi sırasında, klişelerin formunu yine deforme etmiş, deformasyondan yepyeni bir form yaratmış. Gene denemiş, gene ARGE’nin, dil arayışının peşinden gitmiş, “Irk Bitig”i konu edinmiş.

“Irk Bitig”, benim bildiğim “Fal Kitabı” anlamına gelmekte. Bu kitap, Doğu Türkistan’da Uygurların hâkim olduğu ve Uygur Edebiyatı’nın parlak devirlerini geçirdiği çağa ait bir kitap. Bin Buda civarındaki mabetlerde Göktürk yazılarıyla yazılmış. Şimdiye kadar elde edilen en mükemmel el yazması olarak nitelendirilen bu yazma, kitapçık halindeymiş.

“Irk Bitig”, Emre Koyuncuoğlu’nun da ifade ettiği gibi bir kehanet metni, yani bir tiyatro metni değil. Koyuncuoğu “Irk Bitig”in açılımını, günümüz Türkçesiyle “İyi Gelecek Bilgisi” olarak yapmakta. Bu metinden ve “İyi Gelecek Bilgisi”nin içerdiği anlamdan yola çıkarak bir gösteri kurgulamış. Kurgularken, hep birlikte iyi bir gelecek fikri oluşturmayı kurcalamış. “Boz bulut yürüdü, halkın üstüne yağdı. Kara bulut yürüdü, her şeyin üstüne yağdı. Ekinler oldu, taze ot fışkırdı. Atlara, insanlara iyi oldu. Bunu biliniz iyidir bu” ya da “Çadırın içi nasıldır? Onun duman deliği nasıldır? Pencereleri nasıldır? İyidir. İpleri nasıldır? Vardır. Bunu biliniz fena iyidir bu” veya “Kara yol tanrısıyım. Kırılanları birleştiririm; yırtılanları bir araya koyarım; ülke tanzim ettim. İyisi olsun. Bunu biliniz” ya da “Bir gül yüz oldu. Yüz gül bin oldu. Bin gül on bin oldu. Bunu biliniz faydası var iyidir bu” gibi tümcelerden sorunsala uzanmış. Bir “ses tiyatrosu” örneği olarak kurguladığı oyununda, bozkırın savaşçı ve avcı topluluklarının doğa, hayvanlar ve birbirleriyle olan ilişkilerini özetleyen metinden güç almış. İzleyiciyi sorunsalı sorgulamaya mecbur etmiş. Altmış beş paragraftan oluşan ve her paragrafın sonunda “bu iyidir” ya da “bu kötüdür” diye biten, kendini sürekli yineleyen yapısıyla bu kehanet metninin kendi tonalitesi içinde, seslerden, sözlerden, kehanette bulunanla/bulunduran arasındaki ilişkiden bir ses tiyatrosu örneği vermeyi denemiş.

Emre Koyuncuoğlu, oyunu sese dayamış. Neden ses? Bu soruyu: “Çünkü içselleştirdiğimiz her türlü geçmişi beden bilgisi üzerinden yansıtabilmek için” diye yanıtlıyor. Koyuncuoğlu için beden, tarihi belleği içeriyor. Sahnede olan duruşu ise: “Sanatsal ve toplumsal olarak kendi adına ‘olana, sıradana, yeni sorulara cevap veremeyen düzene’ karşı bir direniş duruşudur. Yuttuğumuz sesi, bulma çabası” olarak yorumlamakta.

Metin, Dramaturg Evren Barın Egrik’in de dediği gibi yer/yuva/yurt kavramlarının ekseninde bir bellek mekânı oluşturma özelliğine sahip. Bunda hiç kuşku yok. Koyuncuoğlu bu özelliği anımsananla unutulan arasındaki seçtikleriyle kurgulamış, zaman ve mekan boyutunda ele almış. Bellek, mekan ve zaman insanın var oluşunun temel kategorileri değil mi? Mekanı doğal bir olgu olarak ele alınca, sağduyuya dayalı günlük anlamları doğallaştırmış. Düşünme ve kavramlaştırma biçimlerini yazılı sözcüğün mekanlaştırmalarıyla bulmuş. Bir iletişim bölgesi yaratmasının yanı sıra mekanı ve zamanı birlikte ele almış, sahneye taşımış.

Emre Koyuncuoğlu, sürekli değişen ve hep yenilenen yerleştirmelerini açık, içine girilebilir biçimde tasarlamış. Kişisel belleği olduğu kadar, ortak belleği de işlediği özel bir form bulmuş. Ortaya, tıpkı belleğin anıları ve anları bir araya getirerek bir şimdi yaratması gibi yeni bir bileşim çıkmış. Sesleri bir tiyatro oyunu, bir sinema filmi, bir senfoni gibi katmanlar halinde yaratmış ve çeşitli nesneleri zamanı gözeterek yeniden yan yana getirmiş. Sinemayı, müziği ve felsefeyi işleve çağırmış, bunun için kendine plastik bir alan çizmiş. Çizdiği plastik alan ve farklı disiplinleri bu alana davet edişiyle “ses tiyatrosu”nu bir performansa dönüştürmüş.

Nurullah Tuncer’in olağanüstü başarılı mekan yaratımı, Çiğdem Borucu’nun müzik ve metni sesle düzenlemesi, Ümit Ünal’ın kostümleri, Aksel Zeydan Göz’ün görsel tasarımı, Savaş Çağman Coşkun’un vokal çalıştırması, Cafer Yiğiter’in ışık tasarımı, Cem Yılmazer’in dijital tasarımı hiç kuşkum yok ki son derece titiz çalışmalar ürünü. Koroda görev alan İrem Kahyaoğlu, Zeynep Özan, Burcu Güner, Senem Akman, Fatma Yılmaz yaptıkları işe öylesine inanmışlar ki, becerilerini cömertçe harcayıp kusursuz oynuyorlar. Oyunculardan Eylem Tanrıver Varlı, üretici-sanatçı olduğunu unutmuyor. Canlandırdığı karakteri yansılamıyor, bir simülatör değil, uyarıcı işlevi görüyor. Engin Benli’nin metni söyleme biçimi, davranışsal stratejisinin özel durumu gibi. Kimi kez eylemin yer aldığı ortamın konuşma biçimlerine ve öykünmeye bağlı olarak gerçeğe benzer kılıyor, kimi kez her tür öykünmeyle ilişkisini kesiyor, özgün konuşma biçimlerini aynen alarak gerçeklik etkisi yaratma çabasında olmayan, ama kendi kuralları olan sesbilimsel, retorik, prozodik bir dizge biçiminde düzenliyor.

Gönlümde yıllardır pamuklara sararak sakladığım oyunculardan Şebnem Köstem’e gelinceee… Bu oyunda da coşkularını yönetmeyi ve onları okutmayı başarıyor. Determinist ve doğalcı ideolojiye ve estetiğe uygun olarak, bir çevre kuramından, “gerçekimsiliğin” ve gerçeğin estetiğinden yola çıkıyor. Bedenini basit bir gösterge vericisi, izleyiciye yönelik işaretler göndermek için ayarlanmış bir semafor olarak kullanmıyor. Şebnem Köstem, izleyicinin bedeninde enerji, arzu yönlendirmesi, itkilerin yükselişi, yoğunluk ya da ritim olarak adlandırılabilecek etkiler uyandırıyor. Mezzosoprano sesini mükemmel kullanıyor.

Özetlemem gerekirse, “Irk Bitig” bütünüyle övgüyü hak ediyor.
“Irk Bitig” zamanın ve sürecin baskısını siliyor.
“Irk Bitig”de sonsuz bir şimdi yaşanıyor.

Üstün Akmen
Evrensel Gazetesi

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here