Eimuntas Nekrosius, İstanbul’dan bir kez daha geçti: Faust (Üstün Akmen)

Eimuntas Nekrosius, tiyatro ve opera yorumlarıyla dünyaca tanınan önemli bir yönetmen. Hamlet, Macbeth, Othello, Üç Kız Kardeş gibi oyunları yıllardır repertuvarlardaki yerlerini koruyor. Nekrosius ve topluluğu Meno Fortas, ödüllü oyunları dört perde ve dört saatlik “Othello” ile 15. Uluslararası Tiyatro Festivali’nin de konuğu olmuştu. Nekrosius bu kere, 2007 yılında İtalya’da en başarılı yabancı oyun olarak Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği İtalya Merkezi’nce düzenlenen “Premio UBU-UBU Ödülü”nü alan “Faust” ile İstanbul’a geldi.
Eimuntas Nekrosius’un izlediğim her iki performansını da hem kaygı, hem de coşku uyandıran karmaşık bir ruhsal serüven olarak algıladım. “Litvanya tiyatrosunun dâhisi” olarak tanımlanan Nekrosius, “Faust”ta da doğal ve maddi ögelerin sembolizminden yararlanarak duyarlı titreşimlerle blokları ve tabloların iç dinamiklerini kurgulamıştı, doğrusunu söylemem gerekirse etkilendim.

Goethe’nin “Faust”u, bilindiği gibi büyülü güçler elde etmek ve bilinmeyenleri öğrenmek için ruhunu Mephistopheles (Salvijus Trepulis) adındaki şeytana satan doktorun öyküsünü anlatmakta. Eski bir Alman masalının oldukça uç bir uyarlanışı olan Faust’u yazmak, Goethe’nin tam altmış yılını almış. Goethe böylece, yaşamı boyunca kafasını kurcalayan tüm sorulara (ahlak yasalarından mitolojiye kadar) bu büyük dramatik ve şiirsel yapıtta yer vermeyi başarmış. “Faust” günümüzde, yazarın tüm ahlaksal ve sanatsal gelişiminin capcanlı bir belgeseli sayılmakta. Diğer taraftan, “Faust”u “modernitenin tragedyası” olarak nitelendirenler de var. Yeniyle eski, yapım ve yıkım arasında nasıl iki ucu pislikli değnek üstünde yürüdüğümüzü yüzümüze şamar gibi indiren bir eser “Faust”. Hem de; “Zavallı şeytan, bana ne verebilirsin ki? / Yükseklere göz dikmiş insan bilincini, / Senin gibiler kavrayabilir mi hiç? / Sendeki gıda doyurmaz insanı, / Elindeki kızıl altın, cıva gibi, / Avucun içinden akıp gider, / Senin kumar masalarında, / Kimse kazanamaz, / Daha sarılırken başkalarına bakar, / Göndereceğin kızlar, / Vereceğin itibarın tanrısal gururu, / Kuyruklu bir yıldız gibi, / Kayar gider. Bunları mı sunacaksın? Göster bana bakalım, koparılmadan çürüyen meyveyi, her gün yeniden yeşillenen ağacı” dizeleriyle modernizmin kokusunu bize ilk duyumsatan edebi bir eser.

Nekrosius, üç perde olarak sunduğu, iki ara dâhil 235 dakika süren “Faust”unda, sadece kendisi için kahramanımızın zaaflarının altını birer birer çizmiş. “İnsan ben”ini öne çıkarmış. Bu ben’in Faust’u (Vladas Bagdonas), bildiğimiz basit, gündelik mutluluğa ulaştıramamasını işlemiş. “Benim yaşadığımı köpek bile yaşamaz” diyen Faust’un elde etmek istediğinin bilim olmadığını; Faust’un bilimle kendi kendini elde etmek, rahatı, mutluluğu elde etmek istediğini söylemiş. Söylerken, metni sahne üzerinde plastik, müzikal, jest olarak işleme uğratmış. Performansın devinim kazanması için Goethe’nin metninin potansiyelliğini ve soyutlamasını bir kenara bırakmış. Sesle (örneğin Elzbieta Latenaite’in çıkardığı uçak sesi gibi) ve jestle (örneğin Bagdonas’ın atom yapısının içine girişindeki jestleri gibi) metni doku haline getirmiş. Oyuncuların seslerini ve jestlerini “fizikselleştirmiş”. Oyuncuların yaklaşımları, psikolojik ve soyut olmadan önce fizikselliğe kavuşmuş.
Bu arada, daha geniş örnekleme yapmam, anlatmaya çabaladığımı daha açık anlaşılır hale getirebilmem için, Faust’un büyücülerin yardımı ile Gretchen (Elzbieta Latenaite) ile tanışma tablosunu bütün okurlarımın izlemiş olmasını dilerdim. Gretchen bir çiçek gibi sevimli, bir bardak su gibi duru, iki iki dört eder gibi anlaşılır; tutkusuz, iyi bir Alman kızı olarak o kadar iyi çizilmişti ki şaşırmamak olası değildi. Dolayısıyla şaşırdım. Şaşırdım ve: “Gretchen’in masumluğu, gençliği, utangaç tazeliği bu kadar mı iyi anlatılır yahu?” diye içimden geçirdim. İkinci perdenin finalindeyse kendimden geçtim. Şeytanın yardımcıları ellerindeki ipleri sahnenin eni boyunca yayarak hareketli çizgiler oluşturdular. Gerili duran bu nota çizgileri titremeye, titreşmeye başladı. Her bir ip kendi ritmiyle titreşti. Titreşimler maddeselleşti. Madde olmayan öge madde biçimi aldı. Faust’u canlandıran Bagdonas, çizgilerin arasına girdi ve (Lukasz Drewniak’ın dediği gibi) başka bir boyuta, elektronların yörüngesine, mikro ve makro evrenlerin dünyasına girmiş oldu.
Nekrosius oyunu iki bölüme ayırmıştı. Birinci bölümde insan ruhunun iç didişmesini, bu bitmez tükenmez iç savaşı işlemiş; ikinci bölümdeyse aşkın trajikomedyasına yer vermişti. İki bölümde de mutluluğa doğru kulaç atan, mutluluğu yakalamaya çalışan insan figürü vardı. İki bölüm de görsel kodlar, küresel, uzamsal, eş zamanlı bilgi doğrultusunda uyumlaştırılmıştı. Birçok görsel gösterge dizgesi eş zamanlı ve bireşimsel olarak, uzamsal ortak varoluşları içinde algılandı. Nekrosius, gerçeğe uygunluk etmenleriyle teatrallik etmenlerinden birinin doğruluğunu, ötekinin yanlışlığıyla kapıştırmıştı. Oyunculuk ve uzlaşma üzerindeki ısrarı, durumun gerçekliğini güçlendiriyordu. Gerçeklik ya da gerçeğe uymadığını, gerçekle çeliştiğini bile bile tasarladığı, düş gücüyle oyuncusu için yarattığı konumun çerçevesini mükemmel belirlemişti. Örneğin, ruhların oyunculukları öylesine “doğal” ve dolayısıyla gerçek etkisi yaratan öyle etmenlerle doluydu ki, rol yapmaya kalkışıyorlardı. Diğer taraftan Köpek’te Vaidas Vilius’un oyunculuğu sunuma yönelikti. Teatral konvansiyonun altını çiziyordu.

Marius Nekrosius’un yalın, ama fevkalade kullanışlı sahne tasarımı; Dziugas Vakrinas’ın anlık etki yaratan, bir duygunun açığa vurulmasını sağlayan, bir eylemin örtülmesine yarayan ışık tasarımı; Nadezda Gultiaajeva’nın giysileri, Faustas Latenas’ın özgün müzikleri, oyunun başarısına kuşkusuz katkı sağlıyordu. Başta Bagdonas, Trepulis, Latenaite olmak üzere on üç kişilik oyuncu kadrosunun tamamı bedenlerini, görünüşlerini, seslerini, duygulanımlarını bu işe adamakla kalmamış, canlandırdıkları karakterlerle özdeşleşmişlerdi. Oyunculukları gevşeme, yoğunlaşma, duyusal ve duygusal bellek tekniklerini, kısacası bir rolün figürleşmesini önceleyen her bir şeyi içeriyordu.

Oyundan çıkarken, Nekrosius’un oyun boyunca açtığı ve sonra da kapadığı parantezlerin bir bölümü silinip, oyun en azından bir saat daha kısa tutulamaz mıydı, tutulsa ne kaybolurdu, sorusu soruldu. Karışmak ne haddime, daha doğrusu karışmamak en kestirme yoldu.

Gerçek olan şu ki, “Faust”u izleme olanağı bulamayan tiyatroseverlere ve tiyatroculara yazık oldu.

(Üstün Akmen, 16. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali izlenimlerini salı günü Fanny Ardant’ın oynadığı Théâtre de la Madeleine yapımı “Ölüm Hastalığı” ile sürdürecek.)

Üstün Akmen
Evrensel Gazetesi

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here