Ardant’ın güzelliği tiyatro zevkini bastıramadı: Ölüm Hastalığı (Üstün Akmen)

Marguerite Duras’ın 1982 yılında yazdığı “Ölüm Hastalığı”nı (La Maladie de la Mort) yanılmıyorsam üç yıl önce okudum. Edebi anlamda bir anlatıydı. Bir yandan aşk, sevgi gibi bedeni aşan coşkular, diğer taraftan amacı, hedefi belli olmayan duygular vardı kitabın içinde, öte yandan modern zamanların parçalanmış kadın ve erkek bireylerinin onulması olanaksız yalnızlığı da yer alıyordu. İlkseldi ve çatısı modern biçimleri aynı anda kapsayabilen özelliklerle kurulmuştu. Destansı bir biçem içinde hedefi belirsiz ve sonsuz bir aşk anlatıyordu Duras. Günümüzde kadın ve erkeğin asla bütünleşemeyeceğini, bir olamayacağını, onların artık gerek edim ve gerekse de düşünüşleriyle aşkın olamayacaklarını ve bu olamamanın yarattığı acıya boyun eğmek zorunda kalmalarını dillendiriyordu. Modern bir metindi.

“Ölüm Hastalığı”nın 16. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında Fransa’dan Théâtre de la Madeleine yapımı olarak geleceğini duyunca heyecanlandım. Bérangère Bonvoisin yönetmişti, iyi de kim oyunlaştırmıştı acaba? Bilemedim. Ama beyazperdenin en çekici kadın figürlerinden Fanny Ardant’ın rol alacağını öğrenince heyecanım iki kat arttı. “Ölüm Hastalığı”, geçen sezon Paris’te 30 kez kapalı gişe oynamış, İtalya, Amerika ve Kanada turnelerini yapmıştı.

Son dönemde başrolünü Gerard Depardieu ile paylaştığı “Hello Goodbye” ile İtalyan Başbakanı Andreotti’nin hayatını konu alan ve Cannes’da Altın Palmiye ödülü için yarışan “Il Divo” filmlerinde oynayan Fanny Ardant, festivalin direktörü Prof. Dr. Dikmen Gürün’den edindiğim bilgiye göre bir yandan film projelerine devam ederken, bir yandan da tiyatro ile ilgileniyordu. Oyunculuk kariyerinde otuz yılı geride bırakmıştı Fanny Ardant, ama kariyerine halen aynı yoğunlukla devam ediyordu. Yakın zamanda Türkiye’de de gösterilmiş olan “Sekiz Kadın” ve “Paris, Seni Seviyorum” gibi filmlerde rol alan Fanny Ardant, ünlü yönetmen François Truffaut’nun “ilham perisi” olarak da tanımlanıyordu.

Perde açıldı, sahnenin arkasındaki kapı açıktı, ara sokakta bir genç gitarla pop müzik “icra” ediyordu. Ardant kırmızı bir koltukta oturmaktaydı ve köşede de “bozulmamış” bir yatak vardı. Ardant yerinden kalktı, sahnenin önüne geldi ve başladı: “Kadını tanımıyor olmalıydınız, onu aynı anda birçok yerde bulmuş olmalıydınız, bir otelde, bir sokakta, bir trende, bir barda, bir kitapta, bir filmde, kendinizde, sizde, sende, geceleri konacağı yeri, içini dolduran hıçkırıkları boşaltacağı yeri arayan kalkmış cinsel organının rasgeleliğinde.” Güzeldi Fanny Ardant. Kocaman bir ağzı vardı, ama o kocaman ağız ona yakışıyordu. Sinemanın en güzel kadını denilen Rita Hayworth’a bence fark atardı. Değişik konuşma tarzı, yürüyüşü, oyunun sonuna doğru sigara yakışı ve içişi, yere uzanışı, bacak bacak üstüne atışı, boylu poslu yapısıyla gerçekten büyüleyiciydi.

Sahnenin önüne geldi ve on beş dakika hiç kımıldamadan anlattı. “… Ona para vermiş olabilirsiniz. Günler boyunca her gece gelmeniz gerekecek, demişsinizdir. Size uzun zaman bakmış ve sonra, o halde pahalı olduğunu söylemiştir. Sonra sorar: Ne istiyorsunuz? Denemek istediğinizi, bir denemek, tanımaya çalışmak, ona, o bedene, o göğüslere, o kokuya, güzelliğe, şu bedenin temsil ettiği dünyaya çocuk getirme tehlikesine, ne kuvvetli ne de kaslı engebeleri olan o tüysüz biçime, o yüze, o çıplak tene, şu tenle içinde barındırdığı yaşamın çakışmasına alışmak istediğinizi söylersiniz…” Erkek kahraman sevgi arayışındaydı, sevgisini yöneltebileceği kadını bulmasına karşın bir türlü onunla bütünleşemiyordu. Varoluş sıkıntısının, sevgi yoksunluğunun sorun olarak simgelendiği bir kişilikti erkek kahraman. Ardant döndü, yürüdü, sahnenin solunda kırmızı koltuk ile yatak arasındaki yuvarlak masada kadehine şarap koydu. Sahnenin ortasına doğru yürüdü. Şarabı iki yudumda içti. Durdu. Bardağı duvara fırlattı.

Elinde taşıdığı yandan açılır büyükçe çakıyı hiç bırakmadı. Bir keresinde kapattı, çakıyı elinde bu kere beş dakika kadar kapalı tuttu, sonra yeniden açtı. Kadın organı, erkeğin yalnızlığının kökenine inebileceği; varoluş sıkıntısıyla, hiçlikle yüzleşebileceği; sevgiyi bulabileceği bir eğretilemeydi. Erkek, sevgi yoksunluğunun zorlamasıyla, yalnızlık duygusuyla, bu cinsel organa, ilk kaynağa girerek kurtulmaya çalışıyordu. Ben o sırada, Ricardo Aronovich’in ışık tasarımının ne demek istediğini anlamak uğraşı içindeydim.

Oyunun başında varsayılan odanın dışında ışık vardı, haydi diyelim sabahtı. Ama Bay Ricardo, Ardant kapıyı/pencereyi kapattığında ışığı full çaktı. Sonra durup dururken gece “mood”u yarattı. Vazgeçti parlak ışık verdi. Olmadı kararttı. Bir de “black-out” yaptı. Ardant, erkeğin edim sırasında ve edimden sonra, aklındaki/ruhundaki çözümü bulamamasının nedeni olarak arayışın her keresinde çözümsüzlüğe doğru evrilmesi olduğunu anlatıyordu. Gitti, sahne gerisinde oturdu. Bay Ricardo, bu kere de Ardant’ı karanlıkta bıraktı, zaman kavramının altını üstüne kattı.

Bir ara, Bonvoisin, sahneye aktarırken metni neden hiç ellemedi, neden okuma tiyatrosu/anlatı tiyatrosu tekniğini yeğledi de, iki kişilik bir oyun metni yapmadı diye düşündüm. Oysa Kadın, metnin klasik yönünü, Erkekse modern yönünü temsil ediyordu ve bu iyi bir yönetmenin elinde oya gibi işlenebilirdi. Özellikle kadının, erkeğe göre metne daha az dahil olması ve yorumlayanın, yargıda bulunanın ve düşüncelerini daha çok dillendirenin erkek oluşu ne de güzel açılırdı. Kadın daha gizemli olur, böylece erkeğin gözünde keşfedilmeyi bekleyen bir bilmece haline gelirdi.

Fanny Ardant sahnenin önüne geldi, oturdu, bacaklarını orkestra çukuruna sallandırdı. Ulaşılması mümkün olmayan destansı güzelliğin, sahip olunamayan destansı sevginin somut hali gibiydi. Çakıyı sağına bıraktı, giysisinin cebinden bir sigara tabakası, kemerinden bir kibrit kutusu çıkardı, sigarasını yaktı. Tabakayı ve kibrit kutusunu soluna koydu. Metnin son tümcelerini okudu, bacaklarını fevkalade zarif bir biçimde sağına çekti, kalktı. Yürürken döndü, seyirciye şöyle bir baktı. Sigarasından bir nefes aldı, kulise doğru yürümedi de sanki aktı.

Geriye, Bérangère Bonvoisin bu oyunda ne yaptı, Ricardo Aronovich’in ışık tasarımı neden bu kadar berbattı diye kendi kendimize sormak kaldı.

Fanny Ardant’ın yıpranmamış güzelliğiyse bu kere “canlı canlı” aklımıza çakıldı.
Seyirci oyundan tiyatro tadı almadı, elli dokuz yaşındaki efsane güzel Fanny Ardant’ın eksilmemiş cazibesi bile tiyatro zevkine baskın çıkamadı.

(Üstün Akmen, 16. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali izlenimlerini Cuma günü de sürdürerek bitirecek.)

Üstün Akmen
Evrensel Gazetesi

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here