Antalya ve Konya’ dan Festival İzlenimleri (Üstün Akmen)

Antalya’da, “Akdeniz Üniversitesi II. Amatör Tiyatrolar Festivali”nde genç tiyatrocuların ilgisiyle sarmalanmış günler geçirirken, tiyatronun ortaçağ dışında tarihin hiçbir döneminde yöneticiler için önemsiz olmadığını düşünüp durdum. Günümüzde yöneticiler tiyatroya karşı nasıl oluyordu da bu denli vurdumduymaz olabiliyor, tiyatronun eğitimsel işlevini nasıl oluyor da böylesine savsaklıyor, birçok ülkede çeşitli ödenekli tiyatro kuruluşlarının eğitim bakanlıklarına bağlı çalıştıklarını nasıl oluyor da bilmezden geliyor, düşündüm düşündüm şaştım. Üniversitedeki söyleşim sırasında da sorudular, “bilvesile” söyledim. Tiyatronun eğiticiliğinin bir boyutu, hiç kuşkum yok ki duygusal biçimlendirme ve estetik eğitimi. Tiyatro eğitimi almanın da, izlemenin de insan gelişimi için çok yararlı olduğu yeni bir düşünce değil ki! Metin And Usta da, çocukların büyük yazarların eserlerini seyretmelerinin yararını açıklarken bu eserler için “… İnsan ruhunu zenginleştirir, yaşantıları derinleştirir, yaşam görüşünü artırır, iç uyum ve dengeyi düzenler, estetik yaşantıyla güzeli, doğruyu tanıtır,” demiyor mu? Diyor!

Antalya’da araştırmacı eleştirmenlik yaptım ve kaldığım süre içinde Akdeniz Üniversitesi’nin 1982 yılında Antalya, Burdur ve Isparta illerindeki yükseköğretim kurumlarını da kapsayacak şekilde kurulduğunu; 1992 yılında Antalya dışındaki birimlerini Süleyman Demirel Üniversitesi’ne devrettiğini; aynı yıl var olan üç fakülteye altı fakülte daha eklenerek fakülte sayısının dokuza yükseltildiğini; daha sonra farklı tarihlerde kurulanlarla birlikte sayının on üçe çıktığını öğrendim. 1999 yılında kurulan Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Resim, Heykel, Grafik, Seramik, Sinema-TV, Müzik, Mimari ve Çevre Tasarımı ile Fotoğraf Bölümleri var, ama Tiyatro Bölümü yok. Kurulur mu? Kimse bilmiyor, ama umut tiyatrocunun ekmeği değil mi ya! Akdeniz Üniversitesi Tiyatro Topluluğu’nu kuran ve yaşatan gençler de umutlarını yemekte. Yani: “Ye tiyatrocum, ye!”

Öğrenciler arasında bıçaklı-sopalı kavga yaşanır, silahlar patlatılıp yedi kişi yaralanırken; Çevik Kuvvet ekipleri Kredi ve Yurtlar Kurumu’na bağlı öğrenci yurdu önünde güvenlik önlemleri almışken inatla tiyatro yaptı. Tiyatroların kapatıldığı, sahnelerin yıkılmak istendiği, üniversitelerdeki tiyatro faaliyetlerinin bile engellenmeye çalışıldığı, tiyatro sanatının ve onu “icra” edenlerin hakaretlere uğradığı bu dönemde, koşullar ne olursa olsun yılmayacaklarını söylüyorlardı. Akdeniz Üniversitesi Tiyatro Topluluğu Başkanı Tufan Afşar: “İnsanları tiyatroyla bilinçlendirmeye ve tepkilerimizi sanatla ortaya koymaya sonuna kadar devam etmek için bu festivali yapıyoruz,” dedi. Sanatın sadece ve sadece sanat için olabileceği düzleminden yola çıkmışlardı, toplumu düzlüğe çıkaracak zaman geçirme materyalinin sanat olabileceği kavramı üzerinde ısrarla durdular. Baba parasını sömüren asalak birer birey değildiler, bulundukları toplumun sorumluluğuyla “mücehhez”diler. İnsanların sanat kavramı üzerinde söz söylemeye hakları olduğuna inanmışlardı. Üniversite öğrenciliğinin seçilmişlikten öte, toplum bilinci üzerinde etkisi olabileceğinin bilincindeydiler. Aralarında olduğum o unutamayacağım birkaç gün boyunca, inan bana, beni çok mutlu ettiler.

Festival sırasında Bülent Emin Yarar’ın söyleşisinde de bulundum. Türk tiyatrosunun bu fevkalade yetenekli oyuncusunu dinlerken, içimden: “Bülent Emin Yarar, yaşamını ağırbaşlı bir duruma sokmaktan korkuyor,” diye geçirdim. Her şeyden önce sanatçının “sanat” karşısında duyduğu alçakgönüllülüğü sergiliyordu. Soruları yanıtlarken, gençlere son derece yararı oldu. Aynı günün akşamı Malatya İnönü Üniversitesi Tiyatro Topluluğu’nun oyununu izledim. Woody Allen’ın “Tekrar Çal Sam”ini oynadılar. Oyunlardan sonra “Fuaye Toplantısı” başlığı altında toplantılar yapılıyor, oyunu sahneleyenler izleyicilerle söyleşme olanağı buluyordu. “Tekrar Çal Sam” yorumu ciddi anlamda eleştiri aldı. Hepsi haklı ve olumlu eleştirilerdi. Derken, kocaman adamın biri kalktı: “Ne tepişiyorsunuz be,” diye bağırdı, “ben pekâlâ eğlendim. Gayet güzel bir oyundu, birbirinizi ne kötüleyip duruyorsunuz, ayıp size,” dedi. “Baba” rolündeydi. Salon, birdenbire buz gibi oldu. Tiyatro Topluluğu’nun Akademik Başkanı Prof. Dr. Gülser Oztunalı Kayır ile yan yana oturuyorduk, şaşırdık. Eleştiriye kapalı toplumdan, hatta özeleştiri yapmaktan bile aciz toplumdan somut bir örnekti o adam. Gençler itişip tepişmediklerini, sadece tartıştıklarını, bu tartışmanın da sanatın gereği olduğunu babaları yaşındaki o adama anlatmaya çalıştılar. Sonuç olarak korkum o ki, gerçeği adamın beynine sokamadılar.

Akdeniz Üniversitesi’nde kafayı bir de olur olmaz her yere konulmuş, hatta duvarlara bile tırmandırılmış bakalitten mamul fok balıklarına taktım. O ne öyle ayol! Sakallı bıyıklı foklar yerine, Resim-Heykel Bölümü’nde yaratılacak sanat yapıtı niteliğindeki heykeller dört bir yanı sarsa daha estetik olmaz mı? Sanat yapıtının karşısındaki yanlış tutumları, yanlış estetik görüşleri çözümleyerek, kişiye sanat yapıtının kendisine götürecek yolların göstermesine katkı sağlanamaz mı? Sanat yaşamında insanın, kendi ruhsal çıkmazı ve kısır döngüden kurtularak varoluşuna dokunan, onu sarsan ve mutlu kılan sanat değerlerine açılmasının araştırılmasına yardımcı olunamaz mı? Sanat değerlerini sanat yapıtında gören, sanat yapıtındaki değerleri fenomenolojik yöntemle çözümleyen ontolojik bir estetiğin temelleri atılamaz mı

Antalya’dan Konya’ya geçtim.

Konya Devlet Tiyatrosu 10. yılını kutluyordu. Onuncu yıllarında Türkçe tiyatro yapan ülkeleri bir araya getirerek “Bin Nefes, Bir Ses” başlıklı bir de festival düzenlemiş, festivali 1000. doğum yılı dolayısıyla Kaşgarlı Mahmut’a adamışlardı. Açılış konuşmaları sırasında İl Kültür Müdürü Mustafa Çıpan, Kaşgarlı Mahmut’u uzun uzun anlattı. Festival korteji Harbiye Marşı eşliğinde yürüdü. Tiyatro Festivali kortejinde ‘Harbiye Marşı’nın işi ne,” diye sormayın, ilk anda ben de şaştım kaldım. Hatta KKTC pankartını taşıyan genç oyuncu, Genelkurmay Merasim Bölüğü’nün bir üyesiymişçesine bacaklarını beli hizasına kadar kaldırarak yürümeye başladı. Sonradan anlayabildiğim kadarıyla, Mehter Takımı’ndan bozma Belediye Bandosu başka marş bilmiyordu. Tomris Çetinel ezile büzüle, gelecek yıl festival kortejinin tiyatro şarkıları eşliğinde yürüyeceğinin sözünü verdi. “Buna da şükür Tomris Hanımcığım,” dedim, “Ya mehter Marşı eşliğinde yürüseydik?”

Akşam, açılış oyunu olarak Kırgızistan Devlet Akademik Dram Tiyatrosu yapımı “Cengizhan”ı seyrettik. Oyundan sonraki mütevazı resepsiyonda, dergimizin Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Demirkanlı ile birlikte Konya Valisi Osman Aydın ile Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Lemi Bilgin ile sanat yaşamına başladığı tarihten itibaren başarılı bir tiyatro adamı olarak anılan, aynı zamanda Konya Devlet Tiyatrosu’nun kurucularından olan Bozkurt Kuruç ile oyun yazarı Tuncer Cücenoğlu ile Konya Devlet Tiyatrosu’nun oyuncuları Ali Volkan Çetinkaya, Tuncay Aynur, Nur Yazar ve Devlet Tiyatroları Bölgeler Genel Koordinatörü İskender Altın ile ayaküstü söyleştik. Resepsiyondan sonra, saat gece yarısını yarım saat geçe Kuruç, Cücenoğlu, Demirkanlı ve ben Kanal B’nin canlı yayını “Atölye” programına katıldık, festivali değerlendirdik. “Atölye”, programı Devlet Tiyatroları’nın oyuncu ve yönetmenlerinden Murat Atak’ın hazırlayıp sunduğu bir program. Konservatuvar Tiyatro Bölümü Oyunculuk Ana Sanat Dalı Eğitiminde okutulan “Yabancı Dillerden Türkçe’ye Girmiş Kelimelerin Telaffuzu (Diksiyon)” adlı bir de kitabını bildiğim bir tiyatro ustası. Öyle usta ki, programı sunuculuk rolü yaparak sunuyor. Yani, karşımda mükemmel oyuncu, sunucu olarak oturmakta, fevkalade akılcıl sorular sormakta… Üstüne üstlük bir de, o olamazcasına mükemmel diksiyon ve ses tonu… Sorduğu soruları yanıtladım mı, yoksa yanıtlar gibi mi yaptım vallahi pek anımsamıyorum. Pek heyecanlandım.

Konya Devlet Tiyatrosu’nun festivali de, Antalya’da olduğunca amacına ulaştı. Karanlıklar festival sırasında yırtıldı, bir anlamda gece gündüze kavuştu. Düşmanlık yerini dostluğa bıraktı. Savaş ve şiddetin yerini Antalya’dan sonra Konya’da da barış ve kardeşlik aldı. Kırgızistan Devlet Akademik Dram Tiyatrosu, ünlü yazar Cengiz Aytmatov’un “Cengiz Han’ın Beyaz Bulutu”nu “Cengizhan” adıyla oynadı. Oyunu Türkmenistanlı yönetmen Kakacan Aşirov sahneye koymuştu, oyundan sonra kaldığımız otelin lobisinde söyleştik. Bir başka akşam Kırgızlı oyuncularla geç saatlere kadar “Arak” içtik. KKTC Lefkoşa Belediye Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmeni oyuncu yönetmen Yaşar Ersoy ile Kıbrıs Türk tiyatro hareketini konuştuk. Bana, Kıbrıs Türk tiyatrosunun “cemazül-evvelini” anlatan ve günümüze taşıyan, KKTC’nin tiyatro serüvenini öyküleştirdiği kitabını imzalı olarak armağan etti. Sizlerin de okumasını öneririm. Ersoy’u tanımak olanağını bulduğum için çok mutlu oldum, çünkü Ersoy sorumluluk duyan bir kişi. Kitabı daha yeni okumaya başladım, ama bilgiler, belgeler, fotoğraflar, yazılar gerçekten heyecan verici. Rumeli Türk Tiyatro Sanatçılar Derneği Genel Başkanı ve Kosova Nafiz Gürcüali Prizren Türk Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmeni Etem Kazas ile Kosova’nın hep mücadelelerle geçen tarihinden söz ettik. Makedonya’da 97 bin Türk yaşadığını Makedonya Milli Kurum Türk Tiyatrosu rejisörü Natasa Poplavska söyledi. Aynı tiyatronun Genel Sanat Yönetmeni ve oyuncusu Naci Şaban: “Sizler, Osmanlı’nın hüküm sürdüğü yerlerde pek çok han, hamam, cami, köprü, medrese bıraktığını bilinirsiniz de, çağdaş sanatların sergilenmesi amacıyla kurulan salonlara ilgi duymadıklarını sanırsınız. Oysa Makedonya’daki ilk tiyatro salonunu Türkler açmıştır, haberiniz var mıydı,“ diye sordu. Oyunculardan Perihan Tuna Ejupi ile, Nesrin Tair ile söyleştik. Kırım-Tatar Dram ve Dans Tiyatrosu’nun güzel ve başarılı oyuncusu Aliye, bir öğle yemeği sırasında Ukrayna’da parlamento ve iktidarların sürekli kendilerini yenileme ve geliştirme olanağını bulduklarını, bu değişiklikler içinde değişmeyen tek siyasetin Ukrayna’nın Kırım-Tatar Türklerine bakış açısı olduğunu anlattı. Azerbaycan Lankeran Devlet Akademik Tiyatrosu oyuncuları, Kırgızlı oyunculara Azerbaycan Pilavı’nın malzemelerini yazdırdı, tarifini yaptı. Diğer taraftan, akşamlardan bir akşam, Ankara Devlet Opera ve Balesi’nde “Guguk Kuşu”nun librettosunu yazarak rejisini yapmasındaki ve Ankara Devlet Tiyatrosu’nda Dario Fo’nun “Japon Kuklası”nı sahneye koymasındaki başarıyla adından çokça söz ettiren İlham Yazar ile de tanıştım.

Sabahlardan bir sabah da Nur Yazar, Etem Kazas, Yaşar Ersoy ile yerel televizyon kanalı KTV’de katıldığım canlı yayında Selçuk Üniversitesi yönetimine serzenişte bulundum. Selçuk Üniversitesi’ndeki sahnede iki oyun izledim, iki oyunda da salonun ancak dörtte biri doluydu, o dörtte biri de zaten konuk tiyatro topluluklarının bir bölümü oluşturuyordu. Seksen bin öğrencinin bulunduğu üniversitenin fakültelerinde okuyan delikanlılar, hanım kızlar bu denli tiyatroya uzak olamazdı, olmamalıydı. Bilmem ne fakültesinde eğitim alıp, üst düzey puan toplayan herhangi bir öğrenci güzelin, çirkinin, hoşun, iyinin, uyumun, harmoninin, ritmin, simetrinin, asimetrinin, yücenin, trajiğin, komiğin, zarifin, ilgincin, çocuksunun, perspektifin, estetik objenin, estetik algının, estetik beğeninin temeli olan tiyatroya böylesine uzak olursa ileride kendi mesleğini nasıl “icra” edecekti merak ettim, gene de yanıtını bulamadım. Selçuk Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Sahne Sanatları Bölümü öğretim üyesi Zamina Haciyeva ve Azerbaycan Devlet Sanatçısı, Selçuk Üniversitesi Sahne Sanatları Bölüm Başkanı Fuat Raufoğlu kent merkeziyle Selçuk Üniversitesi Dilek Sabancı Sahnesi arasındaki uzaklıktan söz ediyordu. Oysa benim gözlemim uzaklık sanat ile profesyonel yönetici arasındaydı, Gel gelelim bu doğruyu da kimseye anlatamazdım, anlatmadım da zaten. Üniversite yönetimini suçladım, hatta kınadım. “Yahu, şunun şurasında dokuz gün Rektörlük oyun saatlerinde iki otobüs kaldıramaz mıydı,” diye ortaya bir de soru attım. Attım da, yanıt alma işini gelecek yıla bıraktım.

Dönüşte, uçağım İstanbul’a doğru havalandığında, tüm olumsuzluklara karşın Konyalılara başarılı bir festival yaşatan değerli tiyatrocu Konya Devlet Tiyatrosu Müdiresi ve Sanat Yönetmeni Tomris Çetinel’e; Konya Devlet Tiyatrosu’nun genç, umutlu, başı dik, azimli kadrosuna gökyüzünden bir tutam alkış bıraktım.

İstanbul’a döndüm; onca hengâme arasında alkışlarımı aldılar mı, almadılar mı soramadım.

(Yazarın Notu: “Bin Nefes, Bir Ses” Festivali’nde Konya Devlet Tiyatrosu yapımı olarak yer alan Turgut Özakman’ın “Resimli Osmanlı Tarihi” oyununun galasından sonra, Yeni Konya Gazetesi’nin 23 ve 24 Şubat sayılarındaki “Devlet Eliyle Abdülhamit’e Saygısızlık” ve “Durdurun Bu Oyunu” manşetlerini medya organlarına verdiği beyanatlarda: “Çürük beyinlerin sulanmış ideolojisi” olarak değerlendiren; varılmak istenilen noktaya bu kadar cüretkâr bir biçimde ilerlenmesinin korkutucu olduğunu vurgulayan; gazetenin: “… oyunun son bölümünde Abdülhamit’in tasvir edildiği sahneler, olaylar ve diyaloglar ‘taraflı ve ideolojik’ bakış açısıyla saygısızlık içeriyor” yorumunu sert bir dille kınayan; gene aynı gazetenin: “… oyunun özellikle Abdülhamit’le ilgili tartışmaların yoğunlaştığı ölüm yıldönümü olan Şubat ayında oynanması akıllarda soru işaretine neden oluyor” şeklindeki ifadesini “komikliğe varan zavallılık” olarak nitelendirdikten sonra, ilk kez 1983 yılında sahnelenen “Resimli Osmanlı Tarihi”nin Turgut Özakman’ın en popüler oyunlarından biri olduğunu hatırlatan ve “Birçok kez yeniden yorumlanan, popüler tiyatro geleneğimizin ‘açık biçim’ özelliğinin zekice kullanıldığı bu oyuna çeyrek yüzyıl sonra bir gazetenin, gazeteye demeç veren tarihçi olduklarını söyleyen iki kişinin ve‘Oyun sahneden kaldırılmalı ve değerlerimizi yıpratan anlayışa son verilmeli’ diyen değeri kendinden menkul STK başkanının beyin fukaralıklarına Konyalılar acaba acıyor mu, yoksa gülüyor mu gerçekten merak ediyorum,”. Murat Atak tarafından sahneye konulan “olaylı(!)” oyunu festival kapsamında izledim ve Haziran 2008 sayımızda yayınlanmak üzere kaleme almaya başladım.)

Üstin Akmen
Evrensel Gazetesi

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here