Bana Bir Picasso Gerek (Üstün Akmen)

Sanatın gücünün ve büyüsünün oyunu: “Bana Bir Picasso Gerek”
Emre Kınay, günümüz Türk tiyatrosunun soylu şövalyelerine 2006 yılının mart ayında katılmıştı. Atının terkisine eşi Emine (Ün) Kınay’ı da alarak yola çıktılar, Duru Tiyatro’yu kurdular. Kendi sahnelerinin olmalarını istiyorlardı, varlarını yoklarını ortaya koydular, 2006’nın sonlarında İstanbul’un Anadolu yakasında bulunan Atatürk Fen Lisesi’nde (AFL) bir Kültür Merkezi yarattılar. Yarattılar yaratmasına da, tutunamadılar… Anlaşmalar, anlaşmazlıklar; engeller, engebeler…
Kınay çifti, ocak ayının hemen başında Kadıköy Anadolu Lisesi’nin içinde bu kere “Maarif” adı altında bir kültür merkezi oluşturdukları muştusunu verdi. Kültür merkezi oluşturmak kolay mı? Dile kolay… Geçtiğimiz cumartesi akşamı açılışını yaptılar. Kocaman bir salon, bir de yavrusu. Yavrunun adını “Deneme Sahnesi” koymuşlar, diğerininki “Büyük Sahne”. “Deneme Sahnesi” dedikleri, kalorifer dairesinden bozma 70 kişilik bir tiyatro mabedi. Emre ve Emine (Ün) Kınay, açılış akşamı başta Kadıköy’ün sanatsever Belediye Başkanı Av. Selami Öztürk olmak üzere, emeği geçenlere “mütevazı” plaketler sundular. Kurdeleyi kestiler, sahneleri açtılar, böylelikle bir kez daha “göçebelikten” kurtuldular. Açılış akşamıysa, Jeffrey Hatcher’ın, şimdilerde Bursa Devlet Tiyatrosu’nda “Bir Picasso, Lütfen (A Picasso)” adıyla oynanmakta olan “Bana Bir Picasso Gerek”ini Deneme Sahnesi’nde oynadılar. Ama ne oyun, ne oynama peh, peh, peh!..

Oyunun konusu bize hiç mi yabancı değil
“Bana Bir Picasso Gerek”, 1941 yılında Fransa’da geçiyor. Zaman farkı yetmiş yıla yakın, Fransa desen “nire”… Ama “Bana Bir Picasso Gerek”in konusu, benim konum be! Bir belediye başkanının: “Tükürürüm ben böyle sanatın içine,” dediği; galeride sergilenen ünlü bir ressamın “nü” tablosunun bakanın geleceği gerekçesiyle üstünün kapatıldığı; heykellerin zırt pırt kırıldığı “bir ırkın ahvadıyız biz.” Benim saygın okurum, siz de pekâlâ biliyor, görüyor tanık oluyorsunuz ki, içinde yaşadığımız çağ yirmi birinci yüzyıl falan değil bizler için, yeni bir ortaçağ. Bunun kanıtlarını birçok yerde/yerden izlememiz olası. Üretim yerine ticaret öne çıkıyor, bilimin yerini büyü alıyor, astronomi koltuğunu fala bırakıyor. Aynen ortaçağda olduğu gibi, devlet yönetimi ikinci sınıf yöneticilerin elinde. Yani ipleri onlar tutuyor. Türkiye’de yeni ortaçağ döneminin ekonomide 24 Ocak 1980, siyasette 12 Eylül 1980’de başladığını unutmuş olan benim “unutkan” halkım, gene inim inim inliyor. O dönemde, yeni dünya düzeninin altyapısının hazırlıklarını oluşturan ABD’nin, Türkiye’nin içine girdiği yeni ortaçağın başına Kenan Evren nam bir paşayı temsilci olarak atadığı unutuluyor/unutturuluyor.

Işıklar içinde yat e mi eyyy Aziz Nesin
Hani ışıklar içinde yatası Aziz (Nesin) Ağabey, General Evren için: ‘’Herkes kendini bir b.. sanır, bu iki b.. sanıyor’’ demişti ya!.. Anımsayacaksınız, zaman içinde Evren Paşa’nın kendini çok daha fazla “şey” sandığına da tanık olduk. “Netekim”, “Devr-i saadetinde” Avrupa’nın en büyük ressamlarından Pablo Picasso’yu diline dolamıştı garibim. Bir Picasso tablosunun önünde durup, buyurmuştu: ‘’Bir çizgi şöyle çizmiş, bir çizgi böyle. Bunu ben de yaparım.’’ O günden bu güne devran durmuyor, durmadıkça da benim köse sakalım durmadan yanıyor.
Doğru diyorsunuz, bırakayım benim “köse sakalımı” da bilinen gerçeği anlatayım. Doğa’nın kendini yenileme ve değiştirmesi gibi, hiç kuşku yok ki Picasso da kendini yenileyen, geliştirebilen bir özelliğe sahip. Afrika halkının sanatından ne kadar etkilendiyse, onu yorumlamış, kendine özgü evrensel çizgiyi yakalamış. Resimlerini izleyen, örneğin “Guernica”nın önüne geldiğinde başka başka duyguları algılayabiliyor. Farklı dillerdeki, farklı kültürlerdeki iletişimin bir anahtarı olarak, insanların iç dünyalarında gezinen sihir örneği bir çekim merkezi o. O yüzden, binlerce insan sergi salonlarında Picasso’nun tabloları karşısında sanki bir kasırgaya yakalanmışçasına her dalgalanışı izleyebilmekte. Yaşamının her evresinden günümüze değin, tüm deneyimlerini nakış gibi işleyerek kendi derinliğini keşfediyor. Picasso için sanat, etle kemiğin iç içe geçtiği bir sızı bence. Hem öyle bir sızı ki, kendi özü ve biçimi içinde ayrı ele alınamıyor.

Yazarın marifeti
Jeffrey Hatcher, işte bu sızıyı kendi özü ve kendi biçimi içinde ayrı ayrı ele almayı, gerçekle illüzyonu bir güzel harmanlayarak başarmış. Bilinen kimi olayların üstüne buram buram zeka kokan kurmaca öyküler düzmüş. Seyirciyi alıyor, 1940 Haziran ayına götürüyor. Picasso, “müdavimi” olduğu “cafè”den alınarak Gestapo’nun mahzenine getirilmiştir. Genç ve güzel bir kadın olan Bayan Fischer, Picasso’yu sorgular. İkili arasındaki güç dengesi sürekli değişecek, iktidar önce Bayan Fischer’in eline geçecek, ancak Picasso zekasıyla, olağanüstü yanıtlarıyla gücün ibresini kendi yanına döndürecektir. Güç kazanmakla da yetinmez Picasso, baştan çıkartır ve oyunun sonunda Bayan Fischer’in ruhunu bütünüyle teslim alır. Böylece sanatın gücü ve büyüsü de kanıtlanır.
Hatcher’in fevkalade zeki diyaloglarının, ironi dolu repliklerinin esere olamazcasına derinlik kazandırdığı elbette bir gerçek, ama Şükran Yücel’in (“tek” yerine “tek bir tane”, gerekçe” yerine “sebep” gibi birkaç küçük hata dışında) sahne diline fevkalade uygun, titiz çevirisinin de Hatcher’ın Türkiye’deki başarısına büyük bir yüzdeyle ortak olduğunu söylememek, sanırım çeviri sanatı adına hainlik olur.

Yaratıcı kadro
Oyunun afişlerinde ışık tasarımının kim tarafından yapıldığı yazılmadığına, oyun da ciddi anlamda ışık tasarımı gerektirdiğine ve iyi-kötü bir de ışık tasarımı olduğuna göre, bu işi ister istemez doğrudan yönetmene “ihale” ediyorum. Her neyse!.. Kim yapmışsa yapmış, neyse ki çok kötü yapmamış. Sadece bir eleştiri getireceğim: Mahzenin yerüstünü gören penceresinden gelen ışık ile “mazgaldan” masanın üstüne düşen ışık birbirini tutmuyor. Dolayısıyla zaman kavramı karışıyor. Zaman kavramı, ışık tekniğiyle seyirciye ulaşmayınca, özellikle sahnenin sağında oturan seyirci grubu oyunun gerçekçiliğinden kopuyor, oyundan uzaklaşıyor.Cem Ulu’nun barkovizyon tasarımı belki biraz “rol çalıyor”, ama yer yer de oyuna katkı sağlamakta. Zuhal Soy’un “mühimmat” kutularından; atılmış elbiselerden; askeri hastane komodininden; eski bir radyodan; kablo makaralarından; atılmış yatak, yorgan, yastıktan; miğferlerden ve benzeri malzemeden oluşturduğu dekor tasarımı, “sahne hacmi” denilen üç boyutlu dünyayı pek güzel oluşturmuş. Gene Zuhal Soy imzalı kostümler de düşünsel işlemi tamamlar nitelikte.

Yönetmen ve oyuncular
Arif Akkaya, oyunu sahneye koymadan önce, eminim konunun gerçekleştiği koşulları çok iyi araştırmış, bu koşulların niteliğini ve yayılımını iyi bellemiş. Olageleni ya da olmuş bitmiş olanı betimlemeye yarayan yollarda müthiş bir başarı sağlamış Gözlemleyenlerin ve gözlemlenenlerin anlatılarından mükemmel bir bireşim oluşturmuş. Oyuncularının içlerindeki eski roller arşivinin kapağını açtırmamış. Arşivdeki rollerine bakmalarını, karşılaştırmalarını, onları Picasso ile ya da Fischer ile ilişkilendirmelerini engellemiş. Kısacası, keyifle izlenen gerçekten dört dörtlük, kusursuz bir reji elde etmiş.
Diğer taraftan, deneyimli (kurt) oyuncu Sezai Altekin, Picasso’ya can verirken, coşkularını mükemmel yönetmiş ve onları okutmayı bilmiş. Yorumladığı duygulanımlar, izleyici tarafından öyle rahat okunuyor ki! Genç oyunculara, duygulanımların bir oyunculuk biçemi içerisinde nasıl kodlanacağını, nasıl listeleneceğini, nasıl kategorilere ayrılacağını Sezai Altekin’in Picasso’sunu izleyerek öğrenmeye çalışmalarını önermek isterim. Elbette dinleyenlerine… Ayça Bingöl ise, sahne üzerinde üretici-sanatçı olduğunu gene vurgulamakta. Partnerine karşı tavır geliştirmediği sürece başarılı olamayacağını biliyor Bingöl. Tiyatro dilinde “gerekçelendirme” dedikleri biçimde, Fischer’e bir eylem gerçekleştirtmeden önce eylemine bir neden yaratıyor.
Esasında, gerekçelendirme biliyorum ki Ayça Bingöl’ün içinde.
Genç oyuncu Ayça Bingöl, her izlediğimde beni çok, ama çok mutlu ediyor.
“Özetle artık eyy eleştirmen,” derseniz, sizin bu oyunu mutlaka, ama mutlaka görmeniz gerekiyor.
(Cuma günü gene bu köşedeyim efendim. Duru Tiyatro’nun adresi şöyle: Dr. Esat Işık Caddesi, 84 Moda – Kadıköy / Telefon Numaraları: 0216 338 56 46, 0216 338 56 36)
 
Üstün Akmen
Evrensel Gazetesi
Paylaş
Tiyatro Dünyası
Yazar Hakkında: 2006 yılında kurulan Tiyatro Dünyası portalı "Türkiye'nin en popüler, en zengin ve en güncel tiyatro haber ve bilgi portalıdır..."

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here