Erdem Akakçe ile Söyleşi (Yasemin Aktaş)

Güzel bir pazar gününde tecrübeli oyuncu Erdem Akakçe ile birlikteydik. Şimdiye kadar bağımsız oyunculuk yapan Erdem Akakçe ile Theatre Rast tarafından hazırlanan ve Hollanda’da prömiyerini yaptığı oyunu Kuzey Işığından, en yeni projesi olan 9 Ay Son Günden, daha vizyona girmemiş filmi Ara’dan, Türkiye’deki tiyatronun durumundan ve tiyatro izleyicilerinden uzun uzun konuştuk. İyi oyunculuğun yanı sıra kötü bir tiyatro seyircisi olan Erdem Akakçe aslında izlenecek oyun bulamamaktan şikayetçi. Bunun altında yatan sebeplerden biride zor beğenen biri olması. Stand up’tanda ağzının payını alan Erdem Akakçe bir daha yapmamak üzere stand up a tövbe etmiş. Tiyatro haricinde müzikle de bir dönem uğraşmış olan oyuncunun bu söyleşide ilginç anılarına tanıklık edebilirsiniz.

Tiyatroya nasıl başladınız ve neden tiyatro?

Ne bileyim ben, hakikaten bilmiyorum. İlkokuldan beri tiyatroyla uğraşıyorum işte. Başka bir şeyde yeteneğim yok o yüzden. Tuhaf bir soru oldu hiç düşünmemiştim. Keyif aldığımda oluyor nefret ettiğimde oluyor zaman zaman. Bırakıyorum bu işi dediğimde oluyor ama yapıyorum yani.

Tiyatroyu seçmenizde ailenizin tepkisi nasıldı?

Köstek olmadılar. Neden seçtin seçemezsin demediler. Ama ne yalan söyleyeyim. Annemin biraz desteği dışında çok fazlaca destekte görmedim ailemden. Hatta bununla ilgili bir anekdotum var; yeğenim üniversite sınavlarına hazırlanırken bize misafirliğe gelmişlerdi. Bende odamda oturuyordum. İçeriye çay almaya giderken oturma odasının önünden geçiyordum kulak misafiri oldum. Şöyle bir cümle duydum babamdan yeğenime söylüyordu ÖSS de 190 puan al sana Avrupa tatili var. Ben de durdum baba dedim sen bana hayatında Avrupa’yı bile göstermedin babam da dedi ki oğlum sen tutturdun tiyatro diye sen de tıp yazsaydın seni de gönderirdik Avrupa tatiline. Bizim bütün aile tıpla ilgili olduğundan dolayı ben arada öyle fırlamışım.

Tarzınız dolayısıyla biraz komediye yatkınsız. Bugüne kadar ne tür oyunlarda oynadınız?

Ben komedyen değilim oyuncuyum. Komediye kendim anladığım kadar yatkınım. Ben Erdem olarak komediye ne kadar yatkınsam o kadar komediye yatkınım. Böyle bir ayrım yapmıyorum. Aslında komedi oynamak daha da zordur. Komediden çok arada dram trajedi kara oyun da oynamak istiyor insan. Oynamışlığım da var zaten 98–05 yılları arasında Dostlar Tiyatrosunda çalışırken hakikaten komedi oyunu olan yarışmada, fay hattında… Yaşasın savaşta rol aldım hafif skecimsi parodilerden oluşmasına karşılık çok da komik bir teması yoktu. Dolayısıyla her türlü oyunda rol almış oldum.

Dostlar tiyatrosuyla tanışmanız nasıl oldu?

Çok tesadüfî oldu aslında. Biz Ankara da Bilkent de Oyunun Oyununu oynuyorduk Michael Frayn’ın. O sırada dostlar tiyatrosunun turnesi vardı Ankara’da. Bir gün de işleri yokmuş. Onların organizatörü benim sınıf arkadaşımın erkek arkadaşıydı. Tutmuş onları getirmiş oyuna, bizi izlediler. Görüşelim diye bütün sınıfa söyledi. Sonra bir oyun için seçmeler yapılacağı haberi geldi ve bize haber göndermiş direk. O oyundan çocuklar vardı onlarla seçme yapalım. Biz de üç kişi atladık İstanbul’a geldik seçmeye ben kaldım, diğerleri döndü. Ben öyle Dostlar macerasına başladım ve yedi yıl sürdü. Yeni ayrıldım daha, iki yıl kadar oldu.

Dostlar tiyatrosu gibi bir kadroyla çalıştığınız için kendinizi şanslı görüyor musunuz?

Evet, şanslıyım galiba.

Peki, tiyatroya ilk başladığınızla şu anki konumunuz arasındaki düşünceleriniz neler? Ve ileride kendinizi nerde görmek istiyorsunuz tiyatro adına?

Bulunduğum yer gayet iyi. Çok fazlaca bir beklentim yok. Bunun master ini yapayım ya da yükseleyim bilmem ne olayım gibi düşüncem olmadı. En iyi ben oynarım, bunun en iyisini ben yaparım gibide düşünmedim, yarışımda olmadı, kavgamda olmadı. Keyifli keyifli tatlı tatlı ne derler soldan lodos yiye yiye gidiyorum işte. Böyle iyi ben daha fazla sorumluluk ya da daha azının da altına girmek istemiyorum. Şuanda bağımsız oyuncuyum. Proje üzerine çalışıyorum.

Birazda Kuzey Işığından bahsedersek sizin için nasıl bir oyundu? Kuzey Işığı size ne anlam ifade ediyor?

Kuzey ışığı benim için Avrupa demek. Avrupa da prömiyerini ilk yaptığım oyun olduğu için o anlamda özel bir oyun benim için. Ben çok zorlandım oyunda çok sıkıldım çok zorlandım zaman zaman lanet ettiğimde olmadı değil. Rejisörle bile kavga ettik. Kuantum fiziği ile bir oyun. Ben de yani şu yaşıma kadar henüz fiziğin (f) si ile ilgilenmeyen biri olarak aniden kuantum fiziğine dalınca… Hakikaten çok boğuştum. Rolle de çok boğuştum. Oyun alanı çok kısıtlıydı. Bir tiyatroda oyun alanı olmalıdır. Sahnede en azından koşup takla atacağın bir alanın olması gerekir. Yani böyle hiç böyle oynamam. Ama oldu sonuçta hatta son oyunlara doğru keyif de aldığımız oldu. Tam da tadına varmışken 3 Kasım da son oyunumuzu oynadık. Şimdi 29 Kasımda Ankara da festivalde oynayacağız.

Kuzey Işığındaki karakterinizde kendinizden bir şeyler var mı kattınız mı?

Tabi var sonuçta senden çıkıyor zaten onlar sensin yani. Oraya Jack olarak çıktın mı sadece Jack olmuyor Erdem’in Jack anlatımı oluyor. Benim kafamdaki Jack budur oluyor. Bir Moliere oynadığın zaman mümkün mü o döneme gidip onları gözlemlemek. Filmler dokümanlar da ne kadar bilgi verir. Her şeyi inceledikten sonra ister istemez hepsi harmanlanıyor düzgün bir şekle bürünüp o da sahnede oluşuyor. Oyuncunun karşılığı bu bence. Ben olduğum gibi çalışırım çalıştığım gibi oynarım. Ben böyleyim…

Peki, Kuzey Işığına gelen tepkiler nasıldı?

Benim bir arkadaşım vardır eleştirilerine güvendiğim. Hatta çoğu zaman o beğeniyorsa iş doğrudur derim. O da Emre Karayel’dir hatta. O bu oyun için “Çok enteresan bir oyun ben sana söyleyeyim” mi ben Emre’den bu cümleyi duydum rahatladım. Çünkü ben oyunun içinde olduğum için dışarıdan gözlemleyemiyorum. Yukarıdan nasıl görünüyor diye bakamıyorum. Çünkü oyun sırasında var olmaya çalıştığım için algıladığım da iş bitmiş oluyor selam veriyorsun direkt. Ama aşağı yukarı aynı tepkileri aldım bu oyun için, çok keyifli bir şeydi. Hakikaten başım döndü diyenler bile oldu. Evet, baş döndürücü bir oyun olduğu konusunda ben de hemfikirim. Ve biz bu oyunu 100 kişilik salonda 12 kişiye bile oynadık. Bir oyunumuz iptal edildi hiç seyirci gelmediği için. Türkiye de tiyatro bu işte. Başka bir şey söylememe gerek var mı?

Oyunun prömiyerini Hollanda da yaptınız orada nasıl tepkiler aldınız? Türk seyircisiyle oradaki seyirci arasında bir farklılık var mıydı?

Ayakta alkışladılar. Acayip keyifli bir serüven oldu. Orada ilk gösteriyi yapmak, genel provayı orada yapmak İstanbul’dan dışarı çıkmamış biri olarak çok keyifliydi. Başka bir seyirci görüyorsun, başka yüzler görüyorsun. Bizim seyircimiz biraz ketum. Orda adamlar gerçek anlamda oyunu izlemeye geliyor. Oturuyorlar oyundan önce bir kadeh içkilerini içiyorlar keyif alıp izlemeye geliyor. Burada ise seyirciler paltosuyla birlikte sıkıntılarını bir kenara bırakamıyor. Koltuğa oturduklarında ne zaman biteceğini düşünüyorlar daha oyun başlamadan. Böyle düşünüyorlarsa hiç gelmesinler. Ben ne anlatırsam anlatayım kafası başka yerde olunca hiç bir şey anlamayacak. Kedini bir rahat bırak neden sıkıntıya sokuyorsun. Tiyatro kültürü derken de bundan bahsediyorum. O kültürü edindiğin zaman izlemek zevkli bir hal alıyor. İzlemeye başlıyorsun algılamaya başlıyorsun gerçek anlamda. Oyundan sonra niye bu böyle oldu diyorsun, böylelikle kafanda bin tane soru açığa çıkıyor. Tiyatro izlemek böyle bir şey aslında. Tamamen canlı bulmaca izlemek gibi bir şey…

Kuzey ışığından sonra yeni projeleriniz var mı?

15 inde Kenter de başlıyor. Onunda provalarındayız şuan. Sermiyan Midyat’ın yazdığı bir oyun 9 ay son gün diye. Bu da komedi tarzında bir oyun. Birazda bıçak sırtı bir konuyu işliyor. O anlamda zaten etkilendim ben. Sermiyan’ın yazmış olması şöyle dursun herhangi bir arkadaşımın böyle bir oyun yazması çok keyif verdi bana ve destek vermek istedim. Yeni bir tiyatro kurdu “Oyun Bozan” adında. Biri de böyle yeni bir tiyatro kurmuşken ve yeni bir heyecanı varken niye destek olmayayım. Başladık bir oyuna bakalım.

Yeni oyununuzun konusundan bahseder misiniz?

Konusu baya ilginç geldi bana. Ana rahmindeki dört sperm. Sığ bir konu kısır bir konu.. Bulundukları rahmin sahibi canlı bomba olmaya karar verince işler farklılaşıyor. Spermlerden biri takiyyeci biri liberal… Sermiyan Midyat gerçekten değişik bir konu ele almış.

Ülkemizdeki Tiyatro yazarlığı hakkında ne düşünüyorsunuz

Bende isterim kendi yazarlarımızın yazdığı oyunlarda oynamak ama yok yani dolayısıyla Paul Pourveur oynuyorsun. Sermiyan yazdığı zaman koşa koşa oynuyorsun o zaman

Siz düşünmüyor musunuz yazmayı ?

Yok, benim kalemim çok zayıftır. Biraz maymun iştahlıyımdır bu konuda. Bir şeyi yazıyorum sonra bırakıyorum. Evde yarım kalan çok tekst var hepsini birleştirsen bir oyun olur ama yok ben istemiyorum

Engin Günaydın bir röportajında bir oyuna hazırlanırken o karakteri yaşamam gerek demiş. Siz nasıl hazırlanıyorsunuz rolünüze. Sizin için böyle bir kıstas var mı?

Örneğin Hiroşima’ya atom bombasını atan pilotu oynayacaksınız, adam dün öldü ne yapacaksın. Ya da bazı oyunlarda tanrıyı oynuyorsun. Nasıl bir gözlemden bahsediyoruz ki. Haluk Bilginer’ inde bir lafıdır bu “Gözlem diye bir şey yoktur. O senin hayal gücüne bağlıdır.” Hayır, benim kimseyi görmem gerekmiyor. Bu soruya böyle cevap vereceğim.

İyi bir tiyatro oyuncusu olduğunuz kadar iyi bir tiyatro izleyicisi misiniz?

Hiç tiyatroya gitmiyorum. Çok kötü bir şey bu gidemiyorum. Tiyatro izleyicisi olmayı beceremiyorum. Tiyatro oynarken iyi de izlerken çok zor beğenen bir adamım. Genelde de hayal kırıklığıyla çıkıyorum salondan. Çünkü benim izleyeceğim iyi bulmaca yok 10 tane oyun oluyor bir tanesi güzel oluyor. Ben hiç tiyatroya gidemiyor değilim yurt dışından çok iyi oyunlar geliyor izliyorum o zaman. İlla bir yere sıkışıp izliyorum. İzlenmesi gereken şeyler var bana göre o kadar.

En son hangi oyuna gittiniz
 
Hakikaten hatırlamıyorum. Galiba Böcek’i izledim geçen sezon Tiyatro Dot’un. Herhalde en son ona gittim.

Tiyatro dışında müzikle de ilgileniyorsunuz birazda bundan bahseder misiniz?

Müzik yapmayı seven bir insan olduğum için toplanıp toplanıp dağılıyoruz Ankaralı dinozorlar olarak.30’lu 40’lı yaşlarda adamlar, hadi müzik yapalım diyerek bir rock barda falan birkaç ay çalıp dağılıyoruz. Bunun da bir mazisi var tabi. 89 yılında bir rock grubu kurduk Ankara da, ciddi de hazırlanmıştık albüm demosu falan yaptık. Sonra her grupta olduğu gibi bir kavga kıyamet sonunda biz de dağıldık tabi 95de galiba. 89 da basgitarı almış oldum elime böylelikle, ondan önce çok az gitar çalıyordum. Belirgin bir müzisyen kimliğim yoktu. Hani başlamışken devam edeyim dedim. Yaklaşık 20 sene oldu işte sağda solda evde falan çalıyorum.

Şu anda grup dağılmamış olsaydı siz tiyatroyla mı ilgilenirdiniz yoksa müzikle mi?

Tabi tabi o dönemlerde de tiyatro oynuyordum. Eğlence adına deşarj olmak adına yaptığım bir şeydi müzik, başka bir şey için değil. Para ve kariyer için değildi.

Old city comedy clup tan bahsedersek, nasıl bir projeydi?

Öyle bir maceramda oldu. Oynamadım tabi stand-up yaptım. On gösterilik bir stand up maceram oldu. Başıma ne geliyorsa bu destek verenlerden geliyor. Birkaç arkadaşımdan teklif geldi old city barı old city comedy clup a çeviriyoruz diye, dedim bende o zaman çıkayım bir şeyler yapayım yani gösteri olsun orda insanlar duysun, on gösteri sonunda fark ettim ki bana tekst yazılacaktı bir şeyler olacaktı ama ben kendi tekstimi oynamaya başladım. Hikâyelerimi, o güne kadar birikimlerimi komik olduğuna inandığım her şeyi anlattım Erdemce. Baktım ki işin rengi böyle değilmiş. Arkadaş hatırına sarhoş eğlendirilecek bir meslek değilmiş stand up ayrıldım bende. Dolayısıyla buda sadece hobi olarak kaldı diye düşündüm, sonra o hobi olarakta yürümedi. Türkiye deki karşılığı hobide değil bunun, dolayısıyla üzerine set çektim o işin, tövbe ettim diyebilirim. Stand up yapmam artık.

Oynamak istediğiniz bir eser ve birlikte aynı sahneyi paylaşmak istediğiniz bir oyuncu ya da oyuncular var mı?

Anton Cehov’un bütün oyunları. Ben böyle bir adam tanımadım. Hakikaten şaka gibi yani. Okulda da böyleydim mezun olduktan da sonra aynı şeyi düşünüyorum. Bende bir Cehovyen bir kafa var. Oyunculuğa dair de, hayat dair de… Algıladığım kadar anlatıyorum. Sahnede her şeyin geçmesinin gerekmediği kanaatindeyim. Oyuncularda vardır ya her şeyi anlatalım, her şeyi oynayalım diye. Ama hayat böyle değil ki, hayat sana her zaman kendini göstermez. Gizli kapaklı yerlerde o kendi işini halleder. Dolayısıyla Cehov buna çok yakın bir adam. Oynamak istediğim kişilere gelince inandığım herkesle diyebilirim.

Kendinizi yakın mı görüyorsunuz Cehov’a?

Yok, hayata yakın görüyorum. Hayatı organik bir biçimde anlatıp anlatmadığı ile ilgili bir şey bu. Benim oyuncu olarak Cehov’dan etkilenmem çok doğru ve çok doğal anlatması hayatı. Olması gerektiği gibi değil olduğu gibi anlatıyor.

 
Kafanızda şişe kırma olayı nedir acaba biraz bahseder misiniz?

Peter Turrini diye bir adam var. Verimsizler diye bir oyun yazmış. Oyunun sonunda da Shakspeare diye bir karakter var. Boş sahneye giriyor ve bir tirat. Tiratta şöyle başlıyor oynuyor. Ve ben de o tiradı çalıştım. Bir kasa boş bira şişesiyle gelir sahne boştur. Koyar seyirciye bakar neyse içlerinden bir tanesini alır kafasında kırar tirada başlar ve bütün tirat boyunca kafasında şişe kırar. Yapı kredi yayınlarından çıktı galiba bende onu çalıştım. Şişenin kolay kırılması için ne yapılmalı nasıl yapmalı o şişeyi Paşabahçe’yle mi konuşmalı diyorum. İnce camdan olması lazım ki hemen kırılsın diye düşünüyorum. Şişe olarak ta evde bitek eski kahverengi Efes şişesi vardı. Hiç bir şekilde kırılmıyor onlar ben denedim yani aldım şişeyi elime bu kırılmalı diyorum yani vuruyorum vuruyorum kırılmıyor ne kadar sert tepkiyle kırıldığına bakacağım baktım ne kadar sert vurursan vur şişe sekiyor ama kırılmıyor. Lastik gibi bir şey yani. Kafada tepkisi ne olur dedim bir iki zorladım olmadı sonra sinirlendim tutup elimle kafama çarptım sonrasında yere düştüm gözüm karardı. Babama sordum sonra, bunu kafamda nasıl kırabilirim diye nedenini sormadan söyle dedim. En son babam dördüncü kattan balkondan attı şişeyi ama şişeye yine bir şey olmadı. O şişeyi kıramadık ailecek… Ondan sonra ben o sahneyi kutu biralarla oynadım mecburen.

Peki, tiyatro dışında neler yapıyorsunuz?

Hiçbir şey. Evde oturuyorum. Ezber yapıyorum ya da TV izliyorum. Sosyal açıdan sıfırım, bu aralar koyun hayatı yaşıyorum diyebilirim.

Şu anda yapmış olduğunuz ya da yapacağınız TV veya sinema projeleriniz var mı?

Bir aralar oynuyorum ben öyle. Kısmetim Otel diye bir dizide oynadım beş bölüm sürdü. 29-30 diye bir dizide oynadım. En çok ses getireni Biz Size Âşık olduk oldu. Sokakta insanlar gördüğü zaman Biz Size Âşık Olduk’tan tanıyorlar. Şuanda gelen bir teklif yok. Geldiği zamanda kafama yatan bir proje olmuyor. Beğenmiyorum ama bu arada para da kazanmak lazım ama içim çekmiyor. Vücudumu satsam mı satmasam mı diye bir karar veremedim hala. En son Ara diye bir filmde oynadım, Ümit Ünal’ın yönetmenliğini yaptığı bir filmdi. Altın portakala alınmadı. Hatta büyük hadise oldu.

Filmin konusundan biraz bahseder misiniz?

Dört tane çok yakın arkadaşın öyküsünü anlatıyor.1996 da başlayıp 2006 da biten bir hikâye bu. Tek mekânda geçiyor bütün film. Hep kapalı mekân ve dört kişinin oynaması bakımından zor bir film oldu. Ama güzel bir çalışma olduğuna inanıyorum. O dört kişinin çocukluktan beri birbirini hem tinsel hem cinsel olarak aldatması ve yine o eskiden ve kendilerinden kopamayışlarını anlatıyor. Birbirlerini çok kırıyorlar çok canları yanıyor ama birbirlerinden ayrılamıyorlar. Çok da sert bir filmdi bana göre. Benim için o anlamda da ilk oldu, kamera karşısında çıplak durma hikâyem oldu. Zor ve keyifli bir filmdi.

Şu ana kadar kazanmış olduğunuz ödüller sizin için ne anlam ifade ediyor?

Her ödül her oyuncu için bir anlam ifade eder. Bu işi yapma nedenim o değil, ödüller olsa da olur, olmasa da. Bu sadece bir renk, ben bu işi doğru yapıyorum diye insanların değer gördüğü bir şey. Ama hayatımı bunun üzerine mi kuruyorum hayır tabiî ki de. Yani geri isterlerse de hiç düşünmeden geri veririm. Verilen ödülün anlamı bence ödül gecesi bitiyor. Sizin de aracılığınızla ben bütün ödül jürilerine söyleyeyim, sadece afife jaleye değil, ödül vereceklerine bence para ödülü vermeleri daha iyi olur. Para ödülü vermiş olsalardı insanlar daha çok çaba gösterirlerdi bir takım şeyler için.

Devlet ve şehir tiyatroları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Genel olarak politikalarından bahsedersek ben kurum tiyatrolarının tiyatro adına çok sağlıklı olduğunu düşünmüyorum. Bağımsız olmayı seviyorum bu yüzden…

Peki, amatör tiyatro grupları hakkındaki düşünceniz?

Çok irili ufaklı grup var. Çoğalma halindeler. Yapsınlar da bence. Zamanla tutunmayı başaran zaten belirli bir yerlere gelecektir. Tutunamayanlarda amatör olarak kalacaktır tutunmasına gerekte yoktur. Bu anlamada ne kadar grup, topluluk açılırsa benim o kadar keyfim yerine geliyor. Çok arka sokaklarda yaptıkları için pek takip edemiyorum.

Ülkemizdeki tiyatronun konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Hak ettiği yerde olduğunu düşünüyor musunuz? İstanbul’daki olanaklarla diğer şehirlerimizdeki olanakların aynı olabilmesi için neler yapılabilir?

Bir şey yapılamaz artık çok geç. Bunun için taa meşrutiyete geri dönmemiz gerekir. Öyle bir zaman makinesi de olmadığına göre… Bunun sebebi de tiyatroyu ihtiyaç değil de lüks olarak algılamamızdan kaynaklanıyor. Bence bir tiyatro toplumun en büyük gereksinimlerinden biridir. Genel olarak Türkiye de tiyatro ölü yani ölü toprağı serpilmiş üstüne. Bir takım heyecanlı adamlar var bireysel çıkışlar yapmaya çalışan bunun dışında tamamen bir mezarlık. Doğru zamanda, doğru yerde, doğru işi yapmak ve bu işi yaparken de neyi nasıl anlatacağın ve konuyu anlatırken hangi araçları kullanacağın çok önemli. Artık tiyatroya herhangi 3–5 kişi toplanıp oyun çıkarınca insanlar gelmiyor. Bu 3–5 insanın hepsi televizyondan ya da başka yerden ünlü olsa da gelmeyebiliyor seyirci. Artık başka bir şeye geliyorlar. Hikâyeye mi geliyorlar yoksa ne görmek istediğini düşünüp mü geliyorlar bilemiyorum artık. Şu anda Türkiye de seyirci niye geliyor tiyatroya bilmiyorum. Bence onlar da bilmiyor. Yani ümitsiz bir seyirci var. Üç tane kategori var burada; ilki çocukluğundan beri işte Ankara Sanat Tiyatrosu, eski halk oyuncularını izleyip köklü bir tiyatro geçmişi olan ve çocuklarına da bunu aşılamış aile adamları ya da kadınları var bunlar tiyatroya geliyor zaten. Bunlar kimlik seyirci, bunları her oyunda göre görebiliyoruz aşağı yukarı. Artık selamlaşır hale geldik bile denilebilir. Bunlar 2000–3000 kişilik bir grup. Bir alt basamağı var. Hasbelkader tiyatroda oynadım gittim izledim rakı sofrasında aaa ben onu da gördüm demek için giden grup bence o da sorun değil onlar da gelsin. Ama çok büyük bir gelmeyen üniversite öğrencisi grubu var onları ne yapacağız. Hiç biri gelmiyor. Esas bunun için bir şey yapmamız gerekiyor. Sonuçta eğitimle olacak bir şey bence. Sen tiyatro eğitimi vereceksin ki bu insanlar tiyatroya gitsin. Gerekli eğitimi vermezsen eğer, Nejat Uygur’u tenzih ederek söylüyorum “Nejat Uygur bana göre büyük bir ustadır” kendi alanında ama tiyatro ondan ibaret değildir. Bunu anlatamıyorsun. 30 yaşına ya da 40 yaşına gelmiş kadın ya da adam tiyatro denince aaa ben de Nejat Uygur’u çok severim diyor. Orda cümlen bitiyor senin. Orası sözün bittiği yer. Türkiye de tiyatro denince bizde öyle bilirdik Nejat Uygur gelirdi akla ama neyse ki ben merak ettim başka oyunlar izledim ve ben bu işi yapacağım dedim kendi kendime. Kendimi geliştirip karar verdim. Yok, bir Nejat Uygur ile sınırlı kalmış olsaydım onları izliyor olurdum hala. Birçok insan da bunu yapıyor bilmeden. Ben bir röportajımda şey demiştim. Gerçek hikâye gerçek adam görmek isteyen tiyatroya gelir benim adıma. Çünkü ben bu işi böyle yapmaya çalışıyorum.

Son olarak ta Tiyatroyu tiyatro yapan şey sizce nedir?

Bence seyirci sonra oyuncu ondan sonrakilerinin sıralamasını isteğin gibi yapabilirsin. Reji bence üçüncü veya dördüncü sıradadır onu da söyliyeyim. Bir oyunda tanrı değildir reji ya da oyunu batıran ya da kurtaranda değildir. Oyuncu işidir tiyatro seyirci ve oyuncu işidir. Ara elemanların hepsi oyun başladıktan sonra kaybolur. Sen kimseyi görmezsin oyuncudan başka ben görürüm sen rejisörü görmezsin ben görürüm. Önce seyirci sonra oyuncu sonra kim geliyorsa gelsin.

Yasemin Aktaş
yasemin@tiyatrodunyasi.com

Paylaş
Tiyatro Dünyası
Yazar Hakkında: 2006 yılında kurulan Tiyatro Dünyası portalı "Türkiye'nin en popüler, en zengin ve en güncel tiyatro haber ve bilgi portalıdır..."

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here