Engin Alkan Söyleşisi (Yasemin Aktaş)

18 Kasım Pazar akşamı Tiyatro Pera’nın bu sezonki yeni oyunu Profesör ve Hulahop’ta oynayan Engin Alkan’la, oyun bitiminde söyleşi için sözleşmiştik. Çok bekletmiyor bizi oyun çıkışında. Oyunun oynandığı sahne ışıklarının altında, çok keyifli bir sohbet yapıyoruz. Sanki başka bir zamanda, başka bir yerdeymişiz gibi vakit nasıl geçti anlamadım. Eminim ki sizde okuyunca zamanın nasıl geçtiğini anlayamayacak ve bana hak vereceksiniz.


Bu sezon hangi oyunlarda görebileceğiz sizi?

Profesör ve Hulahop devam ediyor. Keşanlı Ali Destanı oynayacak ama kadroyla ilgili bir sorunumuz var. Kadrodan ayrılan arkadaşlarımız olduğu için, oyunun yeniden provaya girmesi gerekiyor fakat Harbiye sahnemiz yok, Haldun Taner de bakıma alınıyor. Açıkçası sahne sıkıntısı çekiyoruz. Keşanlı Ali Destanı da büyük sahne isteyen bir oyun dolayısıyla Ocak ayına kalmış gibi gözüküyor. Bir de yönetmenliğini yaptığım, yeni bir oyun olan Bernarda Alba’nın Evi var.

Şehir tiyatrosu yeni sezona sizce nasıl başladı?

Bu sezon sahne sıkıntısı çektiğimiz için oyun seçimleri ve kadro seçimlerinde bir takım aksaklıklar yaşandı. Uzun süre repertuar açıklanamadı. Harbiye sahnesi kapatıldı kapatılacak durumlarında olduğu için orada prova alamadık. Kadıköy’ün durumu da belirsiz, Üsküdar’da da sahne kapandı yeni bir tane açıldı. Bu sezon sadece iki yeni oyunla başlayabildi Şehir Tiyatrosu. Daha sonra yeni gelecek oyunlar da var.

Bu sezona baktığımızda, geçmiş senelere göre özel tiyatrolarda bir patlama var. Ama bu patlamalar sonucunda daha çok sahneye ihtiyaç olduğu düşüncesindeyim bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sahnelerin hakikaten yenilenmeye, AKM’nin de elbette ki alt yapısını düzenlenmeye ihtiyacı var. Buradan bakıldığında tutucu ve bağnaz davranmamak gerekiyor. Ama bu ülkenin çok ciddi paranoyaları da var. Bu ülkede kapanan, başka yerlere dönüştürülen, söz verildiği halde yapılmayan o kadar çok şey var ki… Bizim Tepebaşı deneme sahnemiz artık yok, orası sahne yapılacak diye elimizden alındı, otopark oldu sonra da TRT’ye verildi. Özel tiyatroların, ilk önce seks sinemasına, oradan da pasaj ve alışveriş merkezine dönüştürüldüğü dünya kadar örnek var. İstanbul tiyatrosu zengin bir yerdi. Bu kadar sahne ihtiyacı olan bir kentte, galiba olanı iyileştirmektense -bırakalım onlar kalsın-, yenisini yapmakta yarar var. Öyle ya da böyle AKM yeni baştan yapılsa da, birkaç AKM’ye daha ihtiyaç var bu ülkede. Yıkıp yenisini yapmak yerine olanı tamir edip yenisini eklemekte yarar var diye düşünüyorum.

Tiyatroyla tanışmanız nasıl oldu, nasıl karar verdiniz tiyatroyu seçmeye ?

Hiç bu sorunun yanıtını düşünerek başlamadım. İnsan bir anda bir şeye kapılıp gidiyor, merak, keyif diyelim, sahne üstünde olmayı seviyor, sonra sonra anlamlanmaya başlıyor her şey. Tiyatroyla iletilecek düşüncenin, niteliği ve gücü anlaşıldıktan sonra sözünüz olmaya, ya da sözünüz varsa da, bunu estetik bir yolla aktarma işine, sonradan merak salıyorsunuz. İlk önce tepenizde ışık yanması ve insanların sizi beğenmesi, ne kadar güzelsin, ne kadar farklısın demesi. Aslında böyle başlanıyor tiyatroya çok küçük yaşlarda. Ben lisedeyken, fen dersleri berbat bir öğrenci olarak, okulun ne kadar sosyal aktivitesi varsa hepsini yapıyordum. Güzel sanatlara yeteneğim olduğunu biliyordum. Çünkü müzikte de resimde de tiyatroda da onaylanma durumum olmuştu, bir öğrenci çapında. Lise sona geldiğimde biraz billurlaştırmaya başladım, ya akademiye gitmek istiyordum, ya konservatuvara ama konservatuvarın şan bölümüne mi tiyatro bölümüne mi girecektim o son dakikada karar verdiğim bir şeydi. Dolayısıyla akademi sınavlarına girmedim.

Hep şehir tiyatrolarında mıydınız?

Evet. Şehir tiyatrosuna 85 yılında girdim. Okulda bir yıllık öğrenciyken, harçlığımızı çıkaralım, şehir tiyatrosu gibi bir sahnede olalım diye, günü kurtarmak adına girdim. Birde baktım ki şehir tiyatrosu hayatımızı oluşturmuş. Çünkü okulu bitirdiğimde 4–5 yıllık oyuncuydum artık. Ve ondan sonrada şehir tiyatrosunda kaldım. İçimde bir yerde başka bir hayatı yaşamı oluşturacak koşulları yakalayacağım gibi geliyor. Daha önce başka gruplarla oynamak niyetindeyken, artık kendi tiyatromu kurmak kendi binamın sahibi olmak istiyorum.


 
Televizyonun vermiş olduğu aşinalık sonucunda insanların sizin oyunlarınıza olan ilgisinin artırdığını düşünüyor musunuz?

Kendimde duyuyorum bazen bir afişte gördüklerinde buda şu dizide oynuyordu dediklerini. Sadece oyuncu olarak tanınmış bir yüzüm. Bunun elbette katkısı oluyor ama atıyorum bir Hülya Avşar bir tiyatro oyununa gittiği zamanda bütün gözler onun üzerinde oluyor. Popüler yüzlerin oyunun tanıtılmasında katkı sağladığı bir gerçek. Bir haber değeri taşıtmazsanız magazin basınına, yaptığımız işler pek de duyulmuyor. Koca gazete içinde yarım sayfa bile ayrılmıyor sanat haberlerine, onun için ticari tiyatro yapan insanlarda, magazinsel etki yaratacak kişileri sahneye çıkartıyorlar. Tiyatrolar ayakta kalmak adına bunlara başvuruyor. Bu yapanların ayıbı değil aslında, bu topyekûn bizim ayıbımızdır. Ben seçer miyim, sağımı solumu açar mıyım, tabiî ki de açamam ama yapanı da ayıplamamak gerekir. Çünkü bu bir hayat kavgası.

Seçici olduğunuzdan dolayı mı TV ve sinemalarda göremiyoruz sizi?

Sinemayı çok istiyorum ama bir türlü olmuyor. Derviş Zaim’le bir projemiz olacaktı olmadı bazı sebeplerden ötürü. Aynı zamanda oyun provalarıyla çakışmalar olunca fırsatlarda kaçıyor tabiî ki. Çok fazlada teklif gelmiyor bana sinemada. Bir tuhaflığı var sinemanın, hep aynı adamlar oynayıp duruyor. Sinemacılarda, tiyatroculara bir güvensizlik vardır. Sokaktan birini oynatmayı daha garantili bulurlar. Çünkü o role yakışacak birini oynatmak, bir tiyatrocunun rol kesmesinden daha kabullenebilir bir şeydir. Bizim kamera karşısında rol kesip, kocaman kocaman bir şey yapacağımız filmi süründüreceğimizden çok korkarlar. Dolayısıyla belirli bir uzaklıkta yaklaşıyorlar tiyatro oyuncularına, sadece sinemada kendini kabullendirmiş, bu sıcaklığı ve doğallığı yakalayabildiklerinden emin oldukları isimlerle çalışmayı tercih ediyorlar. O kadar fazlada teklif gelmiyor açıkçası. Yoksa sinema yapmayı, para vermeseler de isterim. Sinema daha kalıcı bir şey. Tiyatroda su üzerine yazı yazarken, sinema kalıcı oluyor. Belli bir yaşa gelindiğinde insan, ardında kalıcı bir şeyler bırakmak istiyor. Kırklı yaşların vermiş olduğu sendrom herhalde, yaşadık geldik gidiyoruz, kimse fark etmiyor bizi. Bir oyunu siz kameraya çektiğinizde, arşivinizde tutabilirsiniz ama ne olursa olsun, seyircinin birebir gördüğünden farklıdır. Erozyona uğramıştır, kaybetmiştir. Ya da bir dizi filmde, ne olursa olsun hayatla yarışıyorsunuz, zamanla yarışıyorsunuz. Bir şeyi iki kere tekrar edebiliyorsunuz, üçüncüde tekrarı yoktur. O hız içinde ne yapalım böyle oldu dersin. Sinemada, aylarca hazırlanılır, defalarca prova yapılır, o zaman kendi oyunculuğunuzun, en üst kalifiye dokularını gösterebilme şansınız vardır, ama dizide bunu yapma şansınız yok.

Yönetmek mi daha keyifli yoksa oynamak mı?

Yönetmek tabiî ki. Ben bu yıla kadar bunu billurlaştırıp söyleyemiyordum, ikisi de diyordum zaman zaman değişiyor diyordum, kaçamak yanıtlar veriyordum ama bu yıl artık fark ettim daha doğrusu itiraf ettim ki, ben yönetmekten daha büyük keyif alıyorum. Şundan dolayı aslında; çok birbirine yakın şeyler, yönetirken yaratım alanı, uygulama alanından çok geniş bir alan, dolayısıyla sağımda, solumda, gırtlağımda, parmaklarımı içime sokup ta içime doladığımda en ücra köşedeki deneyimlere kadar, ortaya çıkarabilme şansım var, bunun içinde, yaratabilme şansım var. Ama oyunculukta bir sürü alanla uzlaşmak zorundasın; yönetmenle, tekstle, yazarla, oyuncuyla, rejiyle vs sonuçta kolektif bir şey içinde uygulama alanı içinde, kendi alanı içinde, büyük ölçüde yönetmenle uzlaşmak durumundadır. Yönetirken kendine ait alanların daha geniş olduğunu görüyorum. Daha fazla benim imzamı taşıyor, benim ölçütlerimi, benim hayattaki dert edindiğim şeyleri ya da söylemek istediğim şeyleri, yeşertebildiğim bir alan, dolayısıyla ben yönetmenliği daha çok seviyorum onu yaparken kendimden geçiyorum.

Tiyatroda yönetmenlik deneyimlerinizden sonra bir sinema projesine imza atmak ister miydiniz?

Sinema yönetmenliği çok teknik bir iş. Sinema yönetmenliği konusunda, bir filmi izlerken bir fikrim oluyor. Sonuçta ortaya çıkan iş için, estetiğin, görselliğin, kıstasları için fikir sahibi olabilir ya da eleştirebilirsiniz. Yani sadece senaryo yazmaktan, sahnenin dramatolojisini yapmaktan, oyuncuyu yönetmekten değil, çünkü sinema dediğimiz şey asıl montajda masada gerçekleşen bir şey. Bunun sanatçı olmak, oyunculuktan anlamak ya da dokularınızın incelmesi işe yaramaz bas baya, ışığı, montajı ve bir sürü teknik meseleyi bileniz gerekiyor. Bilmeyen adamda yapmasın çünkü bu gerçekten işinin ehli insanların yapabileceği bir iş.

Sizin kaleminiz nasıl? Oyun yazıp yönetmeyi düşünmüyor musunuz?
 
Hiç baştan sona girmedim o işe ama çok oyunlaştırma çabalarım oldu. Kendi yöneteceğim şeyler üzerinde, romanlardan oyunlaştırmalarım, oyunlaştırma çabalarım oldu elbette. Yazıyla aram pek fena değildir fakat hiç ona fırsat gelmedi bu güne kadar. Ama bir taraftan da içimden bir ses, günün birinde belki hayat ritmimin yavaşladığı bir dönemde, yazıyla ilişkimin bugünkünden çok daha hızlı olacağını, bir gün mutlaka yazacağımı, yazmanında kendini ifade etmenin yollarından biri olduğunu söylüyor. Bekli de yazmayla ilişkimi hiç ortadan kaldırmam, ama hiç öyle bir olanağım olmadı. Oyunculukta, yönetmenlikte, dizi filmde ifadenin pek çok yolu varken, şimdi gidip bide yazıyla ifadeye başlıyım gibi bir düşüncem olmadı, hiç ona sıra gelmedi. Biliyorum ki bir ara fırsat bulacağım.


 
Yazı yazmak kedinizi ifade edemediğinizde mi imdada yetişen bir araç yoksa yazı yazmak sizin için bir ihtiyaç mı kendinizi ifade etmekte? Yaşantınızda sahnede vb yerlerde kendinizi iyi ifade edebildiğinizi düşünüyor musunuz?

Sanatın her dalı bir kurguyu ifade etmek için var. Ve bu kurguda genellikle hayat hakkında düşündüklerimizin toplamıdır. Hayal ettiklerimizin ya da korkularımızın, paranoyalarımızın tümüdür. Dolayısıyla iki biçimde, bir olacaklardan insanlığın başına gelebileceklerden ya da başına gelmemesi gerekenlerden söz edersiniz. Ve burada elbette ki, kendi öznel iç dünyanız ve bunun ifadesi söz konusudur. Dolayısıyla bu ifade, bir yerde, bir kanal bulmuşsa kendine, oradan akmaya devam eder. Oyunculuk aynı zamanda bir uygulama alanıdır. Tamamıyla bir yaratım alanı değildir. Diyelim ki yazı yazmak uygulamaktan çok bir yaratım alanıdır. Günün birinde oyunculukla, yönetmenlikle ortaya konabileceğin daha fazlası birikir ve ifade olunacaklar içinde el kol ve hayal gücü ya da insan birikimi, kendine bir yol bulmuşsa o mutlaka oradan akacaktır. Yazı yazarken de, oynarken de, yönetirken de ya da akşam evde misafirinize sofra hazırlarken de ya da yatak örtüsü seçerken de aslında hayata karşı duruşumuzu ifade ederiz. En basit anlamıyla ölümlü olmaya karşı bir direnç gösteririz.

Toplumda yaşanan olayları durumları sanat ifade edebilecek güce ne kadar sahip?

Sanat bu güce sahiptir ve bu potansiyeli içinde barındırır. Zaten sanatın bu kadar ötelenmesinin, bu kadar yok sayılmasının, önüne bu kadar engel çıkartılmasının altındaki temel nedenlerden bir tanesi de, sanatın dünyayı kurtarma gücüne sahip olduğu bilinmesi ve bundan dolayı duyulan rahatsızlıktır, kişisel olarak bakıldığında. İçgüdüsel olarak da böyledir. Geçtiği ideolojilerde de böyledir. Elbette sanat bu güce sahiptir, elbette uygarlık tarihine bakıldığında hiçbir gelişmeyi, hiçbir toplumsal gelişmeyi, sanattan bağımsız düşünemezsiniz. Uygarlık tarihiyle, sanat tarihi, belli bir paralellik içinde yürür, bundan sonrada böyle yürüyecektir. Her dönemde, her koşulda sanat, en çok cezalandırılan, en çok yasaklanan, en çok rahatsızlık duyulan unsurdur. Bütün radikal gözlemler de, bütün ilerici sesler de öyle değil midir? Bütün radikal söylemler aynı nasibi almamış mıdır? Genelden farklı davrandığımız, genelden farklı dediğim ister filmin psikolojisi diyin, ister toplumun ön yargıları ve tabuları diyin ya da bir birimde bugüne kadar kabul edilmiş bir varsayımdan söz edin. Sonuç olarak bir kişi, bunun tersini söylendiğinde işte orada başlar; benim gibi ol ya da benden uzak dur ya da yok ol. Sanat işte bu serüvenleri içerir. Yani sorunuzun yanıtı evet elbette sanatın böyle bir gücü vardır. Sinemanın, romanın, tiyatronun, müziğin, dansın elbette böyle bir gücü vardır. Ancak bunu kullanmaması için diğer güçler bir işbirliği içindedir. Toplumun diğer tanrıları; adam sendecilik, nedir kapitalizm… Sanatı uygulayanlarda kendi aralarında mutlaka ki değişiklik gösteriyor. Sanatın içinde düzenin olduğu gibi, devam etmesini, yeni bir atılımın olmamasını, statik konumun devam etmesini, savunan ve sanatın bu noktada resmi ideolojisinin, hizmetine kaptırmış insanlarda vardır bu devlette. Dolayısıyla bizim şu anda, özellikle tiyatro sanatında, bizim sanatçılarımızın pek çoğu da aslında sistemle ya da ölümcül konulara benzer şeyler düşünür. Kendi refleksleri içinde bir iş, ya da salonlarda, saygı duyulacak kokteyllerde, apolet gibi taşınacak bir mecra gözüyle bakan insanlar elinde sanat, hem kendini, hem de diğerlerini yok etmek için kodlanmıştır. Şimdi bu noktada bunu diğerinden ayırmak gerekir. O zaman neden söz edeceğiz, gerçek sanatçılardan söz edeceğiz. Fakat gerçek sanatçıların ölçülerini de yine sanatçının kendileri ortaya koymak durumundadır. Çünkü topluma baktığımızda, siz tanındığınız kadar gerçek sanatçısınızdır. Çünkü halk, tanıdığı insana sanatçı diyor, bu noktada ben sanatçıyım demek bazen yanlış anlaşılmalara neden olabiliyor. Bir yerde çıkıp şarkı söylemiyorum, ama sanatçıyım tiyatroyla uğraşıyorum. Diğer alanlarda ahkâm kesmek istemem, tiyatro sanatı özellikle İstanbul da uygulanan tiyatro sanatı çok fazla tez, anti tez ilişkisi üzerine konumlanmış, yeniliklere açık ve yaratıcılığın yüreklendirildiği ve hatta ödüllendirildiği bir mecra olmaktan çok uzak. Dolayısıyla yeni yetişen genç oyuncular, yönetmenler de bundan nasibini alıyor. Bu ödül jürilerinde, özel tiyatroların kalburüstü yönetimlerinde ya da ödenekli tiyatroların hiyerarşisi içinde aynı havanda su dövmeye devam ediyor ve dolayısıyla en başta seyirci elini ayağını çekmeye başlıyor bu ülkede. İstanbul gibi büyük bir kentte jazz konserlerini, sinema festivallerini ya da bienalleri dolduracak seyirci var ama tiyatrolara gidecek seyirci bulmakta zorlanıyoruz. Peki, neden? Bu insanlar doğuştan tiyatroya küs mü doğmuşlar ya da karar verip te biz tiyatroyu sevmiyoruz mu demişler yoksa o değeriyle, o zekâ düzeyiyle, hitap edecek işlerimiz yarattıklarımız yeterli değil mi? İnsanlar bu sıkıntı verici, bu basmakalıp bu gerçekliğin nasibini almamış, bir sürü kopya eser karşısında bizi reddetmiştir. Bu ülkedeki kent yaşamını oluşturan insanlarımızın pek çoğu, tiyatroya gitmiyorlar çünkü tiyatroyu sırdan buluyorlar. Ancak ucuz eğlence anlayışı olan, orta sınıfın tali seyircisi, bizim ucuz ödenekli tiyatrolarımızı dolduruyor çünkü onlarda çok iş var. Bunu sakın küçük görüyorum gibi bir şey algılanmasın ancak bir seyirci profilinin, sadece dizi film seyircisiyle büyük oranda benzerlik gösterdiği bir tiyatro profili tehlikelidir. Diğerleri ne oldu peki, nereye gitti, öğrenciler eli kalem tutanlar çalışan insanlar tiyatroya neden bir ölmüş sanat gibi davranıyor öylemi bakıyor? Değil. Biz yeteri kadar ilgi çekici işler yapıp, insanların zekâlarını yeteri kadar önemsemiyoruz. Dolayısıyla bu basmakalıp ve ucuz işlerde seyircisini bulamıyor ben böyle bakıyorum.

İstanbul diğer kentlere göre özel, devlet veya şehir tiyatrosu gibi birçok tercihlere sahipken diğer kentlerde bu olanaklar söz konusu değil. Diğer kentlerde tiyatro sanatının gelişmesi için neler yapılabilir?

Bu sorunun birkaç kuralı var bir tanesi taşıma suyla değirmen dönmez yani siz istediğiniz kadar oyunu götürün Anadolu’ya eğer o kentlerde tiyatro oluşumu yoksa bunun alt yapısını başlatmazsanız işi sadece buraya giden oyunlarla sınırlı bırakırsanız. Hiçbir zaman sanatı o kentlerde yerleştiremezsiniz. Dolayısıyla yapılması gereken şeyler, yerel yönetimlerin ve kültür bakanlığının, burada gerekli alt yapıları sağlayıp, burada bu oluşumları başlatması gerekiyor. Bu beş yıllık, on yıllık bir iş değil elli yıllık bir projedir. Anadolu’daki tiyatro yaşantısını kurtaracak şey, kendi aktörlerinin, kendi oyuncularının, kendi seyircisinin oluşmasıdır. Bunun dışında maalesef, organizatörler işi tamamen para kazılacak merci haline getirdikleri için iş yapacak oyun diye bir şey çıkardılar. Bu da komedi olacak, tanınmış bir isim olacak, kadro olarak fazla kalabalık olamayacak, etliye sütlüye dokunmayacak… Böyle olursa bu oyunları alıyorlar, götürüyorlar, dekor fazla olmuyor ekip de maliyet de bu durumda azalıyor. İstanbul’da ya da büyük kentlerde çıkmış kalbur üstü oyunların, Anadolu izleyicisine ulaşmaması gibi bir şey söz konusu oluyor. Çünkü hiçbir organizatör, hiçbir özel tiyatro gidip de falanca bir kente oyun götüreyim diye bavulunu toplayıp gidemez. Mutlaka arada bir organizasyon şirketinin olmalı, gerekli bağlantıların yapılabilmesi için. Buda çok ciddi para kazandıran, ticaret haline geldiği için de, oyunlar organizatör filtresinden geçiyor ve Anadolu seyircisine düzgün yapıtlar yeterince gitmiyor.  Bu ancak ve anacak ödenekli tiyatroların turneleriyle mümkün olabiliyor. Ödenekli tiyatrolarda sonuç olarak yerleşik tiyatrolardır, yani çabuk hareket alanı yoktur, radikal değişimleri yoktur. Bunun için kültür bakanlığına, organizatörlere iş düşmekte. Bütün kentlerde tiyatro oluşumu, tiyatro kursları, okulları, özel tiyatrolar, belediye tiyatroları üniversiteye bağlı grupların oluşması ve bunların profesyonelleşmesi gerekir. Bir sürü tiyatro var profesyonelleşemiyor. Tiyatro sahnesinin olmadığı bir yerde, tiyatro gösterirseniz o seyirciye bilet satamazsınız. Bilet satamazsanız, insanlar, eş, dost, anne, baba gelip yılda bir kere oyun izlerse o tiyatro yerleşik hale gelemez, profesyonelleşemez.

Konserler festivallere daha yoğun ilgi varken tiyatroya olan ilginin az olmasının sebeplerinden birinin reklâm yapılmamasına, kendini iyi tanıtmamasına bağlamak doğru mudur?

Elbette bu dediğiniz doğrudur. Birde işe diğer tarafından bakmak gerekiyor. Tiyatro net olarak 6–7 ay uygulayacağınız ya da bazen 8–9 aya çıkabilen bir etkinlik. Tiyatro sanıldığından da çok pahalı bir iştir. Ve dolayısıyla bir tiyatronun kendini geçindirebilmesi, ışığa, oyuncuya, broşürlere, sahneye para harcaması, devlet yardımı olmadığında daha maliyetli bir hal alır. 7 ay boyunca, her hafta, üç defa gazetede ilan verildiğini de düşünecek olursanız, bu yılda bir kere, on beş gün tekrar eden bir şeyin tanıtımını yapmaktan çok daha zordur. Maliyet anlamında söylüyorum. Çünkü periyodik olarak, üç gazetede ilanın çıkması, bilboardlarda afişlerin asılması gerekiyor. Bir oyunu bir kere tanıtamazsınız. Her hafta o tiyatroda, o saatte oynanması gereken bir şeydir. Dolayısıyla, tanıtım maliyeti çok yüksektir ve bu noktada sponsorluk geleneği olmayan bir ülkede yaşıyoruz,  yılda bir kere yapılıyor olsa on beş günlük bir tanıtım olsa sinema gibi, çünkü sinema gelir iki üç hafta vizyonda kalır ve gösterimden kalkar. Ama tiyatroyu yaymak zorundasınız. Popüler kültür öyle aldı başını gitti ki, gazetelerde bile kültür sanat haberlerine çok az yer veriliyor. Kaç tiyatro tanıtılıyor, bir iki, o da belki… Gazete, dergi ilgilenmiyor. Bizim sattığımız bilet parası bile, reklâmları karşılayacak boyutta değil. Devlet de işin içine girince, ilk etapta yönetmeye çalışıyorlar sizi, ölçüt oluşturuyorlar, ben şu oyunlara yardım ederim, şu oyunları sevmem tarzında. Devlet yardımı bizde acayipleşmiş durumda. Beklide asıl ihtiyaç duyulan şey şu; bizde ödenekli tiyatroların kendi bütçeleri dışında hangi ölçüyle veriliyor tanınmış olması ölçüsüyle saygıdeğer olması ölçüsüyle böyle devlet tiyatrosu olur mu? Böyle para dağıtılır mı? Sen bu yardımı niçin veriyorsun, ülkendeki tiyatro gelişsin diye. Bunun için yeni bir biçimde denemek ölçü olmayacak sadece, tanınmış olmak önemli.

Sizin ilk şehir tiyatrosuna başladığınız zamanki tiyatro izleyicisiyle şimdiki izleyici arasındaki farklılıklar neler?

O dönemdeki seyirci profilini tutan oyunların kuyrukları vardı. Bir Lüküs Hayat yok satıyordu elbette. Ama onun dışında çok değerli yönetmenler çok değerli oyunlar yaptı. Shakespeareler yapıldı gereken ilgiyi görmedi.  Lüküs hayata yer bulamıyorsun ama Shakspeare yarım salon oynuyor. Ben bu oyunları biliyorum. O zaman bu nasıl bir tercih neyi tercih ediyoruz. Buradaki halkçı politika başarıyı kelle sayarak ayıran politika hiç mi geriye dönüp bakılmayacak sanatın ölçüleri sadece seyirci sayısıyla mı sınırlı. Güzel günlerdi elbette tiyatro popüler ve gündemdeydi basın televizyonlar bizimle ilgileniyordu. Ama galiba orda da tiyatro sanatı adına oyunculuk ve reji sanatı adına es geçilen çok nokta vardı. Özellikle Gencay Gürün’ün ve yönetiminin sanatsal olarak ortaya koyduğu kıstaslar bugün kendi tiyatrosunda uyguladığı kıstaslardır. Ve ben Gencay Gürünün şu anda uyguladığı kıstasların, döneminin kıstaslarının, sanatsal kıstaslarının tiyatroyu bilen insanlar tarafından okunmasının, değerlendirilmesinin, buradan sonuçlarının çıkartılmasının gerektiğini düşünüyorum. Ama burada çok çok tehlikeli tiyatronun yumuşak bir karnı var. Bunu mu istiyoruz gerçekten yani bir dizi film gibi algılanması kapıların kırılması…
Bunun Sezen Aksu’nun şarkılarında olduğu gibi Shakspeare in oyunlarında olduğu gibi ön orta arka sıra ayrımı yok mu? Yani arabesk ve etnik müziğin arasında Sezen Aksu dolaşırken bir yandan popüler olup ta bir yandan da Türkiye’nin ciddi felsefe yapan insanlarında bir tanesi olmayı becerebilmişken, biz bir tanesini Sezen Aksu’nun hayatından çekip aldığımızda ne kadar yavanlaşır değil mi tıpkı Shakspeare’in oyunlarında olduğu gibi. En arka sıra entrikayı seyreder orta sıra şiiri seyreder en ön sıra da felsefeyi seyreder demiş güya bir rivayete göre. Shakspeare in oyunlarında onu yüzyıllar sonrasına taşıyabilecek bu üç unsurda vardır. Meraklısı için entrika, düşüneni için felsefe estetik hazzı için gelene şiir üçü birden vardır. Dolayısıyla bir tiyatronun da bu üç değil 33 tane ölçünün hepsine birden sahip olması gerekir. Sadece kelle sayarak yaratılmış bir başarı öyküsü bence hemen sorgulanması gereken bir başarı öyküsüdür. Popülizmden çok şey kaybediyor bu ülke. Popülerlikten değil popülizmden

Engin Alkan ne tür oyunlar izliyor, ne tür oyunlarda oynamaktan keyif alıyor ve kimlerle aynı sahneyi paylaşmak ister?

Daha önce çalışmadığım, sahne üzerinde durmadığım herkesle bir oynama isteği, yani bir tanışalım beraber iş yapalım isteği var bende. Çok lezzetlidir yeni insanlarla tanışmak sahne üstünde, yönetirken ya da oynarken ortak bir şeyin içinde. Tabiî ki aralarında çok değer verdiğim oyuncular var ama bu soruya demagoji yapmadan şıklık yapmadan cevap veriyorum; beğendiğim, sahne üzerinde gördüğüm herkesle, tanışmadığım herkese ağzım sulanır. Beraber çalışsak ne yaparız diye merak ederim. Kolektif sanatlar, zor olmakla beraber insan sosyalliğine, insan ilişkilerine, başka yerde yaşayamayacak deneyim kazandırır. Dünyanın en büyük dostluklarından, daha büyük bir dostluktur, sahne üzerindeki bir amaç uğruna, bir yere gelen insan birlikteliği. Oyunlara gelince, bu kadar koşturmaca içinde genellikle, o yıl çok sözü edilen bir oyun varsa onları izlemeyi tercih ediyorum. Pek de fırsat bulamıyorum. Kabare yapan, barlarda tiyatro yapanları izlemeye, takip etmeye çalışıyorum. Tiyatro Kılçık’ın geçenlerde Kadıköy’de oyununu izledim. Orada hayat var, orada başka bir seyirciyle buluşma var, fakat çok el yordamıyla gidiliyor. Üstüne de çok düşünüyorum, insanların muazzam gece hayatını, içkilerini içerken, sigaralarını içerken, bir yandan da oyun seyretmelerini önemli bir çıkış noktası olarak görüp ciddiye alıyorum. Fakat estetik olarak, düşünsel olarak çok beslenmesi gerekiyor. Orda başka bir uzlaşma noktası var. Orda bir iki saatlik zaman içinde tiyatro solunuyor. Ne TV ye benziyor ne skeçlere benziyor acayip bir şey, burada bir yaşantı var, burada canlı bir nokta var, biraz daha üstüne gitmek gerekir belki. Bence ciddiye alınması gereken bir şey, çünkü yeni bir heyecan. Her gittiğimiz oyun çok farklı, tamamen interaktif ama burada milyarlık dekorlar, Nobel kazanmış yazarlar yok, sadece oyuncular var, sadece seyirci var. Çok ilgimi çekiyor. Ama bu işin korkutan tarafları da var. İnsanları sıkmadan 1–2 saatini geçirmek, zor bir iş sonuçta. Bu hengâmede kendi işinizi seyrettirmek başlı başına bir iş. Seyirci normal tiyatro sahnelerinde göstereceği saygıyı göstermeyebilir, siz orda bir şeyler yaparken.

 
Bu keyifli söyleşi için Engin Alkan’a bir kez daha teşekkür ederiz…
 
Yasemin Aktaş
yasemin@tiyatrodunyasi.com
Fotoğraflar : Sevcan Demirer
Paylaş
Tiyatro Dünyası
Yazar Hakkında: 2006 yılında kurulan Tiyatro Dünyası portalı "Türkiye'nin en popüler, en zengin ve en güncel tiyatro haber ve bilgi portalıdır..."

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here