Şah’ı Kim Tayin Etti… (Engin Alkan)

Sayın Üstün Akmen’ in “Beğeninin Ölçütü” başlıklı yazıma binaen yazdığı “ Engin Alkan Beni Mat Edebilir mi” başlıklı yazısını okudum.
 
Yazısında yine bana cevap hakkı doğuran pek çok unsur var. Bunlara değinmeden önce “ Engin Alkan Beni Mat Edebilir mi? ” sorusuyla başlamak istiyorum; Sayın Akmen’ de sanatçıları hedefleyerek yazdıklarını ( yani eleştirilerini) bir satranç oyunu olarak görme eğilimi mi var? Satrançta şahın düşmesiyse hedef, yaptığı eleştirmenlik işiyle, rakibi yenmeyi amaçlayan bir oyunu özdeş kılmasının aykırılığını Sayın Akmen’ den bir kez daha düşünmesini isterim. İçgüdülerini ve bilinçaltını daha derinlemesine gözden geçirmesinde fayda var. Çünkü eleştirel yazı yazma eylemi her türlü kişiselliğin ve öznelliğin üzerinde yapılanırsa ciddiye alınabilir. Ayrıca, Sayın Akmen ortaya attığı soru cümlesiyle kendi kendini ‘şah’ ilan ediyor. Ancak sorusunun yanıtı bende yok. Çünkü kendisine “şah mat” diyebilmem için, ‘şah’ lığını tayin etmem gerekir. 
 
“… Üç saati aşkın bir gösteride…’ dediğine göre, ne yani, gösteri daha kısa olsa eleştirebilmeme izin mi verecekti Engin Alkan?..” 
 
Diye sormuşlar. Şimdi “ne söylüyorum ne anlıyorlar” cümlesinin yeridir; Sayın Akmen’ in yapımı seyreden biri olarak anlayacaklarını ummuştum; Üç saati aşkın bir gösteriden kasıt, toplam 42 kişilik bir kadroyla, onlarca tablodan oluşan bir yapımda birbirinden farklı önem arz eden yüzlerce ayrıntının bazılarının tali olabileceğiydi. Hepi topu bir iki dakika süren bir tablodaki dört yevmiyeli oyuncunun paçaları ve ayakkabıları arasındaki bir iki santim aralıktan görünen çoraplarını seçip, “felaket” addeden bir eleştirmenin niyeti -doğaldır ki- sorgulanır. 
 
“…Ya morgol gömlek nedir bilmiyor ya da ne giydiğinin farkında değil Engin Alkan. Benim oyunu izlediğim gala akşamı, oyun boyunca sadece beyaz Frenk gömleği giydiğini biliyorum. Aynı gece salonda olan, arada ve oyun sonunda konuştuğumuz, oyunun 1964 yapımında rol almış oyuncular ve kimi tiyatro tutkunu dostlarım da duruma tanıktır…”
 
Demiş Sayın Akmen. Üzülerek yazıyorum; ya Üstün Akmen yalan söylüyor ya da “Frenk Gömleği” nin ne olduğunu bilmiyor ya da en iyi ihtimalle, her kimlerse“dostları” nın yanlış bilgilendirmesine maruz kalıyor. Frenk gömleği, yakası kravat takmaya uygun, çoğu uzun kollu, ceket veya yelek altına giyilen erkek gömleği’ ne denir (Bkz TDK). Ve benim, “Biz sıfırdan başladık” şarkısı haricinde oyun boyunca giydiğim gömlekle alakası yoktur. Ayşen Aktengiz Bayraşlı’ ya yönelttiği eleştiriyi hangi amaçla üstlendiğime gelince; bilmeleri gerekir, biz oyuncular üzerine kostüm iliştirilen vitrin mankenleri değiliz. Kostümlerin dizaynı ve bütün içindeki tartımı değilse de kostümlerin reji konseptinde yer alan genel çizgileri ve fikri, yönetmen, kostüm kreatörü ve oyuncuların ortak uzlaşma zemininde gerçekleşir genellikle. Ben kostümümün kesimine, biçimine bir laf etmedim, uzlaştığımız seçime yönelen eleştiriye bana düşen paydadan cevap verdim.
 
Gelelim “karaktere yakışmak” meselesine; 
 
Sayın Akmen; Oyunculuk sanatı üzerine kendi kendine tarifler üretmekle kalmamış, rolü nasıl oluşturacağım konusundaki engin fikirleriyle bodoslama dalıvermiş oyunculuğun alanına; yine satrançtan örnekle, bir fil edasıyla. Yanlış anlaşılmasın, teşbih oyun taşının köşelere “ileri geri” hareketinden ilham almıştır. Yoksa ki oyunculuk sanatı bir zücaciye dükkanından daha zengin daha karmaşık bir alandır.
 
“…Karaktere yakışmak, oyuncunun sahne üzerinde gerçekliği yaratması, yansıtması sanatıdır Sevgili Alkan… Ali malzemesi üzerinde çalışırken (ya da çalışması gerekirken) oyuncunun temel sorusu olarak bilinen “Karakter kimdir, bu karakteri kendime nasıl gerçek kılabilirim” sorusunu kendine sormamış olduğunu sezinlememden kaynaklanmıştır… Keşanlı Ali karakteri fiziksel olarak hayat bulurken, rolün içsel yüzeyleri Engin Alkan’ın sadece gözlerinde, yüz ifadesinde ve sesinde değil, gövdesinde de kendini göstermeliydi. Gövde iyi kontrol edilmeli; gövde, doğrudan içsel duyguların idaresi altına alınmalıydı. Böyle olursa, klişe oyuculuğun ölümcül gücünün daha az zararlı olacağını Engin Alkan önceden bilmeliydi…”
 

Buyurmuşlar; Öncelikle bir oyuncu oynayacağı rol kişisinin çözümlemesine yaraşma, yakışma, iyi, kötü, sevimli, antipatik vb estetik, ahlaki, düşünsel vb. yargıları içeren, değerler silsilesiyle yaklaşamaz, ne ki bir eleştirmenin de yaklaşmaması gerektiği gibi. Bu yaklaşım geleneğini aydınlanma hareketinin “İnsana dair hiçbir şey bana yabancı değildir” düsturundan alır ve hala geçerliliğini korur. Oyuncu insan malzemesinin en birbirine tezat, en gizil, en rahatsız edici sırlarıyla işini görür ve bunu yaparken de kendi yargılarını bir kenara bırakarak rol kişisinin davranışlarının nedenini araştırıp, neden- sonuç ilişkisi üzerine nesnellikle yoğunlaşarak, tutarlı bir kurgu oluşturmaya çalışır. Bu süreçte aynanın karşısına geçmişçesine bu bununla oldu, bu olmadı, bu yakıştı, bu yakışmadı gibi yüzeysel bir tavır, işin kolayına kaçanlara ya da hayatta kolayı tercih edenlere özgüdür.
 
Sanat binyıllardır felsefeyle eşzamanlı olarak “gerçek” i arıyor. Doğaldır ki gerçekliğin süreç içindeki tarifleri de sürekli birbirini iteliyor. Aslında sanatta “gerçek” diye bir şey de yok (hayatta var mı felsefenin konusu, haddim değil.) tutarlılık var. Sayın Üstün Akmen oyuncuya “karakteri kendime nasıl gerçek kılabilirim” cümlesini düsturluyor. Hadi canım?.. Nasıl yani, onun bir oyun kişisi olduğunu unutup gerçek mi sanayım? Ya da kendimi eğip büküp oynadığım kişi mi yapayım. Böyle bir yöntem sinemada kullanılmıyor değil Eric Morris’ in Hollywood kaynaklı sistemi benzer bir yaklaşımı tarifliyor, dilimize de çevrildi. Ne var ki sinemada denenebilir bu yöntem, her gece rolü yeniden kurmak gereken tiyatroda ölümcüldür. Hele ki gerçekliği “epik tiyatro” düşünce dizgesinden alan bir yapıt için rolle özdeşleşmekten daha sakıncalı bir önerme olabilir mi? Keşanlı Ali Destanı’nda sahnede oynadığım kişiyle aramdaki eleştirel-analitik mesafe, aksiyonlarımın göstermeci estetiğe hizmet etmesi oyunun ve benim başarımdır. Ben gerçeklik yanılsaması oluşturduğum sayısız anlar üzerinden bir oyun oynadığımın bilincini seyircide taze tutmaya çalışıyorum. Üstün Akmen’in gözleri illaki bildiğini, umduğunu görmek istiyor.
 
Karakter kimdir sorusunu kendime sormadığımı söylüyor Sayın Akmen. Doğru söylüyor. Ben çalıştığım herhangi bir rol için kendime “kimdir” sorusunu sormam, Allah göstermesin, ya yanıtlarsam diye korkarım. Bir insan hakkında bilip kavrayabileceklerimle sınırlıdır, oyun kişilerim de. Oyun kişisini “kimdir” sorusunun dışı tez ,içi dar sınırlarına indirgemeden, onun hakkında şu başlıkları açıp tutarlı bir yapı kurgularım, tıpkı Keşanlı Ali’ ye de yaptığım gibi; Pisikolojik gelişme süreci (İd,Ego,Süperego), psikoseksüel gelişme süreci. (Oral, Anal, Fallik, Oidipal-elektral, latant, heteroseksüel), savunma mekanizmaları,ego fonksiyonları, etik, estetik, moral, legal değerleri, özümlenmiş tarih ve kültür verileri, sözlü dil ve görsel dil özellikleri, yaratmaları, ana-baba-çocuk ilişkileri, uzak -yakın akraba ilişkileri, karı-koca-eş ilişkileri, oyun-okul-işle ilgili ilişkileri, arkadaş, eğitsel çevre (öğretmen,usta,rehber lider) ilişkileri, özdeşleşmeleri, klanı, toplumu, çağı, doğası, evreni. 
 
“Klişe oyunculuğun ölümcül gücü”yle zarara uğradığımı ( yada zarara uğrattığımı) savlıyor Sayın Akmen. Ali rolünde hangi klişeleri kullanmışım merak ettim. Neyi klişeleştirmişim Sayın Engin Cezzar’ın Ali’ sini mi, Sayın Erhan Yazıcıoğlu’ nun Ali’sini mi? Ha, genel bir klişe oyunculuktan bahsediyor ise Ali’nin malzemesini hangisinde görmüş Georges Danton’ da mı, Trygaios’ da mı, Napoleon’da mı ya da sayabileceği diğerlerin de mi? 
 
Anladığım, sayın Akmen’ in eleştirilmeye pek tahammülü olmadığı. Bana çok içerlemiş belli ki, çalakalem karalamaya kadar götürüyor işi. Oyun hakkındaki ilk yazısı “Fevkalade Keyifli bir Seyirlik” başlığıyla çıkmıştı, aldığı keyfi bozmamak için 3 saat 10 dakika sahnede kaldığım oyunda laf bendeyken kafasını mı çevirdi diye sormadan edemiyorum.     Son olarak; Sayın Akmen’ in, Haldun Taner’ in yazmadığı replikleri yumurtladığına itirazı varsa, hala öyle olmadığını kanıtlamasını bekliyorum.. Çünkü adres gösterdiği “Haldun Taner – “Keşanlı Ali Destanı” / Bilgi Yayınevi – Bütün Oyunları” baskısı ve diğer basımlarında, oyunun Anadolu Üniversitesi’nde kameraya alınan Gülriz Sururi Engin Cezzar versiyonunda, 1987 İBŞT versiyonunda ve şu an gösterimi devam eden Şehir Tiyatroları versiyonunda da Haldun Taner’in yazdığı replik “ Deli etme beni kız. Demem şu ki, bu dünyada namuslu insaniyetli oldun mu alaya alınıyorsun. Zorba katil oldun mu saygı itibar görüyorsun…” biçimindedir.
 
Beni “kendi repliğini bilmiyor” diye suçlamakla, sizin yaptığınız işi bilmediğiniz aşikardır.

Üstün Akmen

Tiyatronline.com
Paylaş
Tiyatro Dünyası
Yazar Hakkında: 2006 yılında kurulan Tiyatro Dünyası portalı "Türkiye'nin en popüler, en zengin ve en güncel tiyatro haber ve bilgi portalıdır..."

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here