Meşrutiyet’ten Günümüze Adana’da Tiyatro Sanatının Serüveni… (Doç.Dr. Nurhan Tekerek)

Umudu Sanata ya da Sanatı Umuda Dönüştürmek İçin


Her Kentte Bir Tiyatro Umuduyla: Haydi Tiyatroya…


Neden Umudu Sanata Dönüştürmek ve

Adana ?


 Şu anda yayın yaşamına, giderlerini karşılayamadığı için son vermek durumunda kalmış www.turuncubeyaz.com adlı siteye yazdığım “Adana’da Yaşam ve Bugün Yalnızca Bir Yanılsama(mı?) Olan Adanalılık” yazımda kırklı yıllar basınından da alıntılayarak Adanalılık olgusunu şöyle anlatmışım.


“Kırklı yıllarda “Türksözü Gazetesi”nde, Adana için yazılmış bir köşe yazısına dönelim, Pierre Loti’nin deyişiyle Türkiye’nin Kalbi Adana’ya: “… Fakat yalnız  varlık yokluk, açlık tokluk meselesi değil mesele; misafir sevme, garipleri bağrına basma gibi ırkımızın en büyük hasletlerinden biri Adana her devirde övülegelmiştir. Evliye Çelebi de “Halkı da çok garip dostudur” diye anar. Adana’nın dillere destan olan garip dostluğu ağaçlara bile geçmiş. Şu su sömürür, saz kurutan bir ağaç vardır; Adana ziraat diliyle okaliptüs, memleket diliyle sıtma ağacı deriz. Adana’da ‘Garip dost ağacı’ diyorlar. Yaz aylarında Çukurova gurbetlerine düşenleri gölgelediği için… Baki Tonguç Arık, çok evvel yazılmış el yazması, adı belirsiz bir kitapta; ‘ Çukurovalılar çok misafirperverdirler, yalnız misafire birbirlerinin etini bile ikram edebilirler.’ diye okumuş. Demek eski devrin Çukurovalıları da, garip sevdikleri kadar birbirlerini çekemiyorlarmış.


Bugüne kadar sosyal ve ekonomik koşulların belki de en az değiştirdiği Adanalı karakteristiğidir “Konukseverlik”. Ama madalyonun diğer yüzü de vardır: “Birbirini Çekememe”! Dışardan gelen insanı bağrına basar Adanalı, onu ağırlar, besler, büyütür. Kendi insanını da tüketir. Hani bir zebani fıkrası vardır: Cehennemde günah işleyen insanları gruplara ayırıp, içi pislik dolu çukurlara atmışlar. Her birinin başına da birer bekçi dikmişler, çukurdan çıkmak isteyenleri tekrar çukura itsin diye. Yalnız bir çukurun başında bekçi yokmuş. Bir gözlemci merak etmiş ve sormuş Zebani’ye; “Bu çukurun başında niye bekçi yok?” diye. Zebani yanıtlamış: O çukurda Türkler var. (kimileri de Türk’lerin yerine solcular ya da sanatçıları koyar.) Onlar için bekçiye gerek yok! Onlar zaten çukurdan çıkmak isteyeni kendileri bacaklarından aşağı çekiyor!… Bu fıkra rahatlıkla Adana insanına da uyarlanabilir. Adanalı aydınların, sanatçıların, yazarların kenti terk etme gerekçelerinden biri de belki  Adanalının bu özelliğidir kim bilir!…”


Adana’dan 2000 yılında ayrıldıktan sonra Isparta ve  Bursa gibi kentlerde yaşamamı sürdürürken, bu özelliğin salt Adana’ya özgü olmadığını, taşralılığın getirdiği bir alışkanlık olduğunu gördüm. Taşralı dışardan geleni bağrına basmayı, kendi insanını görmezden gelerek, ya da elindeki kıymetleri yok var sayarak, sanki dışardan gelen çok daha bilgili, ilginç, popüler, yararlıymış gibi -belki o kıymetleri kendinden görerek-, ötelemeyi tercih ediyor. Ancak önemli bir gerçek de, ataların deyişiyle; taşıma suyla değirmenin dönmeyeceği. Bütün bunları neden söylüyorum? Anadolu’da yaşayan, güç koşullarda kendi insanına değer üretmeye çalışan aydınların, yöre insanları, kurumları, kuruluşları tarafından sahiplenmesinin o kente getireceği yararları, katacağı değerleri bir kez daha anımsamak ve anımsatmak için. Çünkü Adana’nın edebiyat, sanat, tiyatro –belki diğer alanlarda da öyledir- insanları Adana’ya hep gelmiş ve gitmiş. Özellikle tiyatro yaşamında bu böyle. Kimi zaman taşıma suyla değirmen döndürülmeye çalışılmış, çoğu zaman da kendi insanıyla başlattığı tiyatro girişimleri hep kısa soluklu olmuş. Oysa özellikle Adana Halkevi Temsil Şubesi’nden başlayarak, kendi potansiyeliyle oluşan tiyatrosu, geleneğini kuşaktan kuşağa devredebilseydi, kırgınlıkların yerine dayanışmanın getirdiği üretkenlikle yol alınsaydı, ciddi potansiyeliyle, farklı boyutlarıyla tüm Adana halkını kucaklayan kökleşmiş, kurumlaşmış bir kent tiyatrosu olurdu Adana’nın.


Yeni Yıl’ı kutladığımız ve birbirimize “umut” telkinleri yaptığımız şu günlerde, ben de “Anadolu’da Her Kentte Tiyatro” umudumu yineleyerek, doğduğum, büyüdüğüm, bereketin getirdiği o sıcaklığa, konukseverliğe, o cömertlik ve gurura, o yiğitlik ve can dostluğa, delişmenliğini de katarak tutunmaya çalışan Adana’nın tiyatro yaşamını anımsayalım istedim.


Tiyatronun İlk Yılları


Adana’da Cumhuriyet’in ilk yıllarından bugüne tiyatro yaşamı her dönemde var olmuş, ancak bu yaşam her dönemde tam bir serüvene dönüşmüş ve oldukça sancılı yaşanmıştır. Büyük ölçüde şehrin sosyo-ekonomik yapısından kaynaklanan bu zorlu ve sancılı süreçte tiyatrolar kurulmuş, tiyatrolar dağılmıştır. Her defasında yepyeni umutlarla başlayan ama kısa sürede yerini sorunlara bırakan bu tiyatro serüveni 19. yüzyılın sonlarına doğru çadır ve tulûat tiyatrolarıyla başlar Adana’da da.


     İlk resmi denilebilecek tiyatro hareketini Adana’da


başlatan şair, devlet adamı Ziya Paşa’dır. Mithat Paşa ve Namık Kemal’le birlikte , Osmanlı sistemini yenileyecek önemli bir yol olarak, anayasal düzeni savunup ve dahi Sultan Hamit’e, “Kanun-î Esasîye” yi kabul ettirerek, meşrutiyet yolunu açan öncü kişilerden Ziya Paşa, mektupçusu Nazım Paşa’nın deyişiyle, sözünü kimseden sakınmadığı, haksızlığa daima karşı çıktığı için, anayasanın kabulünden hemen sonra, meclise mebus seçileceğini umarken, İstanbul’dan uzaklaştırılmış, önce Şam’a, sonra Konya’ya ve daha sonra da Adana’ya vali olarak, adeta sürgüne gönderilmiş kültür ve devlet adamlarımızdan biridir. Adana’nın tiyatro yaşamında ilk resmi girişimi başlatan, önemli ve unutulmaması gereken bir kişidir Ziya Paşa. Valilik yaptığı 1878-1880 yılları arasında, hükümet konağı civarında bir tiyatro yaptırır. İstanbul’dan İbrahim Efendi yönetiminde bir topluluk getirtir. Moliere’den uyarladığı oyunlardan örneğin Tartuffe komedisini “ Riya’nın Encâmı ” adıyla sahnelettirir.


O yıllarda, merkezden uzak olmasının da etkisinden olsa gerek, Adana’da, özellikle yönetici kadrolarda rüşvet ve yolsuzluk yaygındır. Ziya Paşa bir yandan da bu davaların üzerine gittiği için, merkezin olduğu kadar, yerel çevrenin de düşmanlığını kazanır. Valiliğinin son yılında (1880), merkezden gönderilen bürokratlar aracılığıyla, yoğun teftiş ve soruşturmalar geçirir. Vefatından sonra dahi suçlamalar bitmez. Sadrazam Sait Paşa tarafından merkezden gönderilen müfettiş Hacı Akif Efendi, merhum Ziya Paşa hakkında, belediyenin parasını tiyatroya harcayarak, çarçur ettiğine dair suçlamalarda bulunur. Mektupçu Nazım Paşa, Ziya Paşa’nın yaptırdığı tiyatro binasının da konu olduğu bu soruşturmaların birinden anılarında şöyle söz eder:


  “ Ve o zaman Sadrazam olan Sait Paşa, Ziya Paşa’yı ezmek istediği için, Hacı Akif Efendi’yi vekaletle ve tahkik memuriyetiyle göndermişti. Efendi pek acaip tahkikat yaptırıyordu. Zahiren Ziya Paşa’ya pek büyük hürmetler ettiği halde, Paşa’yı itham için her şeyden bir mana çıkarmak, her vak’adan sebepler aramakla meşgul oluyordu. Hacı Akif Efendi’nin vekaleten gelmesinden tahminen üç ay sonra Ziya Paşa vefat etti. Hacı Efendi gene vekalette kaldı. Şurada burada Ziya Paşa aleyhine idare-i lisan etmekte idi. Bu meyanda beni de söze katıyor, türlü dedikodular ediyordu. Bir gün meclis-i idare toplanmıştı. Hiç münasebeti yokken, Hacı Akif Efendi birden bire söze başlayarak Ziya Paşa’nın hiddetinden, istibdatından ve belediye parasıyla tiyatro binası yaptırdığından bahse başladı. Artık tahammül edemedim.


–         Efendi hazretleri, dedim. Ziya Paşa’nın talebelerinden biri ve dostu olduğum için aleyhinde söz dinlemekte mazurum. Yarın zat-ı âliniz de buradan gider Maliye nazırı olursunuz..O vakit de sizin dostlarınız sizin aleyhinizde söz dinlemesinler. Akif Efendi müteessir oldu. Önündeki çantayı göstererek:


–         Ziya Paşa aleyhinde şu çanta içindeki evrakı Seyhan Nehri’ne atarsam, nehir tutuşur dedi. Artık bu kadarı çok fazlaydı, adeta bağırarak şu cevabı verdim:


–         Ziya Paşa bu vilayette ne yapmış ise hepsinde benim sayim ve iştirakim vardır. Bununla iftihar ederim. Yapılanların içinde münhasıran benim teşebbüsümle  vücuda gelenler de mevcuttur. Bu hakikati işte şu mecliste bulunan aza bilirler. Nehre atacağınız evrakı iştikaiye münderecatını benim hakkımda tatbik ediniz de söz kesilsin dedim ve yerimden fırlayarak meclisten çıktım” .


Hacı Akif Bey’in telgrafıyla Nazım Paşa başka vilayete atanır. Ve olan Ziya Paşa’nın yaptırttığı tiyatroya olur. Politik yaşamımızda bir gelenek halini almış olan, gidenin yaptığını bozma ya da yok etme zihniyetiyle tiyatro yok edilir. Bina da vilayet matbaasına dönüştürülür.


Meşrutiyet yıllarında başlayıp Cumhuriyet sonrasında da bir süre devam eden tulûat tiyatroları, kumpanyalar ve komikler o dönemin tiyatro yaşamını oluşturan renklerdendir. Bu tür tiyatrolar daha çok ticari amaçlı, dolayısıyla eğlendirmeye yönelik kanto, düetto ve tek perdelik facia ve komedilerden oluşmaktadır. Bu özelliklerinden ötürü Cumhuriyet’in ilk yıllarından başlayarak alınan yasal önlemlerle yavaş yavaş yok olur.


 Halkevi Temsil Şubesi (1933-51)


Adana’da tiyatro heveslisi amatör gençlerin oluşturduğu Gençler Temsil Mahfeli, ardından Halkevi Temsil Şubesi otuzlu yıllardan başlayarak tiyatro boşluğunu doldurmaya çalışır. Temsil Mahfeli(Lokali); 1925 yılında kurulur ve 1933 yılında Halkevi Temsil Şubesi çatısı altında toplanarak ellili yıllara dek “Halkevi Temsil Şubesi” adıyla tiyatro çalışmalarını sürdürür. 19 Şubat 1933’de, kayıtlı 60 üyeden 37 üyenin katıldığı seçimlerin sonucunda; Aziz Bey (Komisyoncu), Bedri Yahya (Komisyoncu), Vehbi Bey(Ziraat Mektebi muallimi), Recep Bey (Zabıt Katibi), Oğuz Bey (Gazipaşa Mektebi Muallimi) İdare Heyeti’ne seçilir ve  Halkevi Temsil Şubesi çalışmalarına başlar. Temsil Şubesi İdare Heyeti’nin görevleri ve çalışma biçimi Halkevleri Genel İdare ve Mesai Talimatnamesi’ne göre yürütülecektir.


Cumhuriyet Halk Fırkası’nın, dolayısıyla Atatürk ve Cumhuriyet’in ilkelerini ve programını tabana yaymak ve benimsetmek amacıyla Türkocakları’nın yerine kurulan Halkevleri’nin genel yapısı içinde, Adana halkına da cumhuriyet ilkelerini anlatarak, halkın kültürel donanımını sağlama girişiminin bir parçası olan Halkevi Temsil Şubesi yaklaşık 17 yıl etkinliklerini sürdürür Adana’da. Oyunlarını önceleri Ulus Parkı yanındaki ilk Halkevi binasının salonunda ve Asri Sinema’da, sonra da 1940 yılında açılan Halkevi Tiyatro Salonu’nda (Şimdiki Büyük Şehir Belediye Binası) sürdüren Halkevi Temsil Şubesi üyeleri “Gönüllülük” ilkesiyle ve “Kemalist Ruh”la yola çıkar, piyeslerinde bu ortak amaç doğrultusunda bir ahlaki anlayış sunmaya çalışır.


1933-51 yılları arasında oynanan piyeslerden bazıları; Genç Osman (Yazan: Şükrü Erden-M.zade Celal), İstibdattan Cumhuriyete (Yazan: Aka Gündüz), Akın (Yazan: F.N. Çamlıbel), Şer’iye Mahkemesi (Yazan: İ.Ahmet Nuri), İstiklâl (Yazan: R.N. Güntekin), Mavi Yıldırım (Yazan: Aka Gündüz), Has Bahçe (Yazan: Mahmut Yesari), Çürük Merdiven (Yazan: İ. Ahmet Nuri), Kör (Yazan: V. Nedim Tör), Mete (Yazar: Yaşar Nabi), Hülleci (Yazan: R.N. Güntekin), İtaat İlâmı (Yazan: M.zade Celal), Kanun Adamı (Yazan: V.Urfi Bengü), Yarım Osman (Yazan: Aka Gündüz),  Fermanlı Deli Hazretleri (Yazan: M.zade Celal), Mahçuplar (Yazan: Ö. Seyfettin), Sancağın Şerefi (Yazan: M. Yesari), Ateş (M.zade Celal), Himmet’in Oğlu (Yazan: İ.Ahmet Nuri), Palavra (Yazan: Reşit Baran), Kafa Tamircisi (Yazan: İ.H. Baltacıoğlu), Zehirli Kucak (Yazan: Loic Le Gouriadec),


Kumar (Köy Oyunu), Çakır Ali (Yazan: F.Celal Güven), Hastalık Hastası (Moliere), Antigone (Yazan: Sophokles), Ceza Kanunu (Yazan: İ. Ahmet Nuri), Jül Sezar (Shakespeare) , Paydos (Yazan: C. Fehmi), Küçük Şehir (Yazan: C. Fehmi), Ateşle Oynanmaz (Yazan: Muammer Gözalan), Bir İpte Altı Cambaz (Yazan: Muammer Gözalan)’dır. Ancak çoğu zaman, özellikle II. Dönem diyebileceğimiz kırklı yıllardan sonra, Temsil Şubesi’nin piyesleri Adana halkını kucaklayamaz. Dolayısıyla ilk yıllardan başlayarak, üyeleri ve tiyatrocularıyla orta-sınıf diyebileceğimiz memur-öğretmen-bürokrat gibi amatörlerden oluşan Temsil Şubesi, Adana halkını tiyatro ile gerçek anlamda buluşturmayı ancak belli sınırlar içinde başarabilir. Bu sonuçta, Halkevlerinin Demokrat Parti döneminde kapatılmasının (1951) etkisi olduğu kadar, özellikle otuzlu yıllardan başlayarak ellili yıllara dek oldukça sık aralıklarla Adana’yı ziyaret eden turne topluluklarının ticari bakış açılarının da etkisi vardır. 1929 ekonomik bunalımını derinden hisseden Adana halkının, o yıllardaki sıkıntılı günlerini görmezden gelerek, “Zengin Şehir” yanılsamasıyla Adana’ya akan turne topluluklarının, güncel ve yöresel gerçeklerle uzaktan yakından ilgisi olmayan vodvil ve ucuz güldürülerle tiyatronun bir kültüre dönüşmesinde olumsuz rol oynadıkları da  söylenebilir.


Ellilerden Yetmişlere Tiyatro


Ellili yıllara gelindiğinde; sermaye birikimi sürecinin az çok tamamlanması ve Çukurova’nın sanayileşme sürecine girmesiyle birlikte Adana ucuz iş gücünü toparlayan bir çekim merkezine dönüşür. Ekonomisi böylesine hızlı ama sorunlarla yüklü büyüyen bu şehirde, şehir olmanın ön koşulu olan kültür-sanat yaşamını canlandırmak amacıyla Belediye desteğinde bir de Şehir Tiyatrosu kurulur. 1956-58 yıllarında Devlet Tiyatrosu turneleriyle  hazırlık sürecini yaşayan ve 1958 yılında Ankara ve İstanbul’dan gelen karma sanatçı kadrosuyla “Adana Belediyesi Şehir Tiyatrosu” adıyla tiyatro yaşamına merhaba diyen tiyatro etkinliklerini, o dönemde belediye binasına dönüştürülen eski Halkevi Tiyatro Salonu’nda 8 yıl sürdürür. Şehir Tiyatrosu’nu oluşturmak üzere görevlendirilen tiyatro müdürü Vedii Cezayirli açılış ve ardında gelen iki yıllık Devlet ve Şehir Tiyatrosu karmasından oluşan dönemi şöyle değerlendirir:


Adana Şehir Tiyatrosu 15 Mart 1956’da, Devlet Tiyatrosu’nun ‘Yağmurcu’ adlı piyesi ile büyük ümit ve iyi niyetlerle kurularak temsillerine başladı. Bütün davamız, henüz tiyatroya yeni kavuşan halkımıza; bu işin önemini kavratmak, kültür faaliyetlerini geliştirmek, tiyatroyu, sanatı benimsetip sevdirmektir. Başlangıç başarılı oldu. Devlet Tiyatrosu organizasyonu ile olan işbirliğimiz sonunda 1957-57 ve 1957-58 sezonu temsilleri başarıyla Ankara’daki gibi Adana’da da icra edildi ”.


Ancak 8 yıl boyunca, tiyatrodan daha fazla öne çıkan iç sorunlar ve belediyenin bu sorunlara yeterince ilgi göstermemesi gibi  nedenler yüzünden bir türlü kurumlaşamayan Adana Belediyesi Şehir Tiyatrosu; “Halka Tiyatroyu Benimsetmek” gibi bir iddiayla yola çıkmasına rağmen sınırlı sayıda bir seyirci kitlesine ulaşabilir. O yıllarda Şehir Tiyatrosu’nun oyun politikasını Yeni Adana Gazetesi’nde yazdığı köşe yazılarıyla eleştiren Faruk Ergöktaş ve Demirtaş Ceyhun düşüncelerini şöyle belirtir:


Düşünceme göre Adana Şehir Tiyatrosu önce seçeceği oyunlarda bir ilke anlaşmasına varmalıdır. Şehir Tiyatrosu, kendi tiyatro anlayışının, tiyatro görüşünün bilincine varmalı, bu yöntemle kendine yeni ve açık bir yol çizmelidir. Şehir Tiyatrosu kendine belli ve apaçık bir tiyatro kişiliği bulmalıdır. Yoksa böyle her hangi bir görüşe dayanmayan –tiyatro görüşü- gelişigüzel ve birbiriyle bağlantısız oyunlarıyla ne İsa’yı, ne Musa’yı sevindirememe üzüntüsüne düşer.(…) Şehir Tiyatrosu bu kaypaklıktan çıkmalı, oyunlarını bir anlayış içinde uyumlu bir tiyatro görüşü içinde birleştirip öyle seçmelidir.


Anladığımız tiyatroyu önce açıklamalıyız. Şehrimiz için, daha ileri giderek konuşalım ulusumuz için gerekli olan tiyatro bir eğlence vasıtası değil bir okuldur, bir kültür merkezidir. Tiyatrodan para kazanmayı düşünemeyiz hemencecik. Tiyatroyu imtiyazlı bir sınıfın doğmasına sebep olarak kabullenemeyiz. Tiyatro bir fantezi değildir. Bir lüks değildir, bir ihtiyaçtır. Bu anlayışla yönetilen bir tiyatroda, önce oynanacak oyunlara dikkat edilir. Sırf seyirci çekmek için bir takım Farslar, bir takım ucuz komediler, ne idüğü belirsiz oyunlar oynanamaz. Seyirciyi kandırarak değil, inandırarak tiyatroya getirmelidir. Bu ise akılla olur, düşünceyle olur.


58-65 yılları arasında Şehir Tiyatrosu’nda: Harput’ta Bir Amerikalı (Yazan: Cevat Fehmi, Sah. Koyan: Saim Alpago), Cinayet Var (Yazan: Frederick Knott, Sah. Koyan: Vedii Cezayirli), Ters Yüz ( Yazan: Galip Gürcan, Sah. Koyan: V. Cezayirli), Hürrem Sultan (Yazan: Orhan Asena, Sah. Koyan: V. Cezayirli, Çemberler (Yazan: Çetin Altan), Sah. Koyan: Zeki Dinçoy), On ikinci Gece (Yazan: Shakespeare, Sah. Koyan: V. Cezayirli, Lilliom (Yazan: Franz Mollar, Sah. Koyan: Zeki Dinçoy), Ceza Kanunu (Yazan: İ.A.Nuri Sekizinci, Sah. Koyan: Baykal Saran), Duvarların Ötesi (Yazan: Turgut Özakman, Sah. Koyan: Ahmet Evintan), Köşebaşı (Yazan: A.Kutsi Tecer, Sah. Koyan: Ahmet Evintan) Ahududu (Yazan: Kesselring, Sah. Koyan: Zeki Dinçoy), Sam Rüzgârları (Yazan: Melih Vassaf, Sah. Koyan: Baykal Saran) Sözün kısası (Yazan: Shöntan, Sah. Koyan: V. Cezayirli), Gönül Kaçanı Kovalar (Yazan: Marc-Gilbert Sauvajon, Sah. Koyan: V. Cezayirli), Kanaviçe (Yazan: Turgut Özakman, Sah. Koyan: Haldun Marlalı), Melekler Durağı (Yazan: Albert Husson, Sah. Koyan: V. Cezayirli, Ben Çağırmadım (Yazan: Noel Coward, Sah. Koyan: V. Cezayirli), Keçiler Adası (Yazan: Ugo Betti, Sah. Koyan: V. Cezayirli), Deli (Yazan: R.Halit Karay, Sah. Koyan: V. Cezayirli), Hacıyatmaz (Yazan: Cevat Fehmi, Sah. Koyan: V. Cezayirli), Avanak (Yazan:G. Feydeau, Sah. Koyan: Zeki Dinçoy), Bir Kavuk Devrildi (Yazan: M.zade Celal, Sah. Koyan: Zeki Dinçoy), Kocaoğlan (Yazan: Orhan Asena, Sah. Koyan: Şeref Gürsoy), Cengiz Han’ın Bisikleti (Yazan: Refik Erduran, Sah. Koyan: Gürbüz Bora), Tuzak (Yazan: Robert Thomas, Sah. Koyan: Gürbüz Bora), Gönül Avcısı (Yazan: Diego Fabri, Sah. Koyan: Gürbüz Bora), Göç (Yazan: C. F. Başkut, Sah. Koyan: Osman Daloğlu), Bir Komiser Geldi (Yazan: J.B. Priestly, Sah. Koyan: Osman Daloğlu), Gel de Borunu Öttür (Yazan: Neil Simon, Sah. Koyan: Gündüz Aykut), Leyleğin Ömrü (Yazan: Claude Magner, Sah. Koyan: Ziya Akelli), Othello (Yazan: Shakespeare, Sah. Koyan: Oğuz Bora), Hamdi ve Hamdi (Yazan: Cahit Atay, Sah. Koyan: Oğuz Bora), İkiz Kardeşim David (Yazan: McDogall-Ted Allen, Sah. Koyan: Oğuz Bora, Mizansen: Erhan Gökgücü), Kafes Arkasında (Yazan: M. zade Celal, Sah. Koyan: Gündüz Aykut), Hisse-i Şayia (Yazan: A.Nuri Sekizinci, Sah. Koyan: Oğuz Bora), İsyancılar (Yazan: Recep Bilginer, Sah. Koyan: Fikret Tartan), Tartuffe-Riyanın Encamı (Adapt: Ziya Paşa, Sah. Koyan: Fikret Tartan).


Bu arada yine aynı dönemde, Şehir Tiyatrosu yöneticileri ve Belediye Başkanı’nın öncülüğünde 1964-65 sezonunda açılan Ziyapaşa Oda Tiyatrosu da, 1967’de yine aynı belediyenin kararıyla yıktırılır. Şehir Tiyatrosu’nun faaliyeti döneminde tiyatroya başlayan, amatörce oyunlarda görev alan ve o çevrede yetişen , geçen günlerde yitirdiğimiz Zeki Göker, Bünyamin Satanoğlu , Ali Özgentürk, Perihan Doygun ve bir grup tiyatro heveslisi 1964’de kurdukları Adana Sanat Tiyatrosu Karaların Memetleri, Keşanlı Ali Destanı ve Duvarların Ötesi’nden sonra Cahit Atay’ın Ana Hanım Kız Hanım adlı oyunu için, önceleri lokal olarak kullanılan, daha sonra oyun da sunulabilecek küçük bir mekana dönüştürülen Ziyapaşa Oda Tiyatrosu’nu isterler Belediye’den. Ancak Şehir Tiyatrosu’nun sorunlarından bıkan Belediye, yörenin genç tiyatrocularına bu mekanı tahsis etmek yerine, yıktırır o mekanı. Hem de “gecekondu” olduğu gerekçesiyle. Ana Hanım Kız Hanım’ın izin alınmadan oynamak istendiği gerekçesiyle küçük sahne verilmediği gibi, bir de yerle bir edilir. Zeki Göker, Bünyamin Satanoğlu, Perihan Doygun, Mehmet Özgentürk, Gülgün Tüzüntürk, Cabbar Bilgin, Kerim Kemaloğlu, İsmail Moğol ve Gülten Tüzüntürk’ten oluşan ekibin ifadesi basına şöyle yansır:  


1966 Ekim ayında Adana Sanat Tiyatrosu yöneticileri Belediye ilgililerine verdikleri bir dilekçe ile iki yıldır Belediye tarafından kapatılmış olan ve hiçbir iş için kullanılmayan Ziyapaşa Oda Tiyatrosu’nu çalışır duruma getirmek ve Adana’ya bir tiyatro kazandırmak istediklerini bildirmişlerdi. Bu isteği görüşmek ve sonuca bağlamak üzere Belediye Encümeni’nden 3 kişilik bir komisyon kurulmuş, ancak komisyonun bir araya gelebilmesi için ayların geçmesi gerekmiştir. Daha sonra ‘Ana Hanım Kız Hanım’ ve ‘İçerdekiler’ adlı oyunlar oynanacağını bildiren dilekçeye olumlu cevap verilmiştir. Komisyonun kararı topluluğa Ali Sepici tarafından sözlü olarak bildirilmiştir. Salon için alınan izinden sonra, Adana Sanat Tiyatrosu Topluluğu geceli gündüzlü çalışmış, kapandığından bu yana bir yıkıntı durumunu alan salona birçok masraflar yaparak salon olma özelliğini tekrar kazandırmıştır. Bu arada çalışmaları izleyen Ali Sepici Belediye tarafından karşılanabilecek ihtiyaçları karşılamaya hazır olduklarını bildirmiş, hâttâ başarılı birkaç oyundan sonra Devlet Tiyatrosu’na verilmiş olan büyük salonu vermek vaadinde bulunmuştur. Adana Sanat Tiyatrosu Topluluğu Sepici’nin bu ilgisi karşısında çalışmalarını hızlandırmıştır, ancak Belediye’nin oyunlarını ard arda ertelemesi ile yıkıma uğramışlardır ”.


            Nitekim Ana Hanım Kız Hanım’ın gala gecesi, bu kez 16 Şubat 1967 tarihine ertelenir. Gergin bir bekleyiş süreci başlar. Zeki Göker’in de içinde olduğu oyuncular olumlu yanıt alabilecekleri umuduyla tiyatrodan çıkmaz ve sonucu beklerler. Ve sonunda 19 Şubat’da acıklı final gelir. Adana Sanat Tiyatrosu oyuncularına göre: Kırsaldaki kadının, törelerden kaynaklanan sorunlarını işleyen ‘Ana Hanım Kız Hanım’ın belediye ilgililerince solcu bir oyun olduğu gerekçesiyle oynatmamak ve Adana Sanat Tiyatrosu’nu salondan atabilmek için, Belediye Başkanı Ali Sepici’ye göre ise: Binanın ruhsatsız ve gecekondu niteliğinde olmasından ötürü, belki de Adana Tiyatrosu’nun geleceğinde önemli bir katkısı olabilecek küçük mekan yerle bir edilir. Hem de oyuncuların gözleri önünde ve hıçkırıkları arasında. Tiyatronun yıkımı sırasında oyuncuların durumu ve atmosfer şöyledir:


– İnsaf et Sepici, hiç yoktan var ettiğimiz bu eserimizi yıkma, bırak yerinde dursun, yine bizim oynamamıza izin verme!


Saçları karmakarışık, hiddetten yüzü kıpkırmızı olmuş, genç bir oyuncu, hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve böyle bağırıyordu. Bu deri ceketli genç, Adana Sanat Tiyatrosu oyuncularından Bünyamin Satanoğlu idi ve işçilerin kazma darbeleri ile yıkmağa uğraştıkları Ziyapaşa Oda Tiyatrosu’na bakıp bakıp ağlıyordu. Tiyatronun giriş kapısının üzerinde çalışan Fen İşleri Müdürlüğü işçileri, kazma darbelerini insafsızca duvarlara indiriyor, çatının çinkolarını, tahtalarını savuruyordu ”.


 Altmışlı yıllar; Adanalı tiyatro heveslisi gençlerin çeşitli amatör topluluklarda bir araya geldiği bir dönemdir aynı zamanda.  Gençlik Amatör Tiyatrolar Topluluğu(1959), II. Halkevi Temsil Topluluğu, Sahne 7 ve Dost Oyuncular(1967) gibi. Ayrıca Belediye’nin desteğinde 1965-66 ve 1966-67 sezonlarında Devlet Tiyatrosu, 1969-70 sezonunda da İstanbul Şehir Tiyatrosu turne oyunlarıyla konuk olur Adana’ya.


Yetmişli yıllar; ülke genelinde de yaşanan tiyatro bolluğunun bir biçimde Adana’ya da yansıdığı yıllardır. Taşranın sınırlı olanakları içinde, Şehir Tiyatrosu deneyiminin olumsuz etkilerinden de olsa gerek, daha çok kişisel çatışmalar ve çekişmelerle geçen 1970-80 arası dönemde çeşitli topluluklar kurulur Adana’da. Bu topluluklardan bazıları; yine Zeki Göker’in kurduğu Sema Göker ve Ender Yiğitel’in de içinde yer aldığı Çukurova Bölge Tiyatrosu, Ender Yiğitel’in, 12 Mart koşullarından ötürü ancak bir oyun; Duvarların Ötesi’ni sahneleyebildiği Dünya Barış Sahnesi,  Ahmet Zarıçlar tarafından kurulan Zarıçlar Tiyatrosu, Doğuş Tiyatrosu ve Zarıçlar Tiyatrosu’ndan ayrılan Mehmet T. Zarif’in de içinde yer aldığı Çukurova İşçi Tiyatrosu, Anadolu Sahnesi, Halk Oyuncuları, Duran Okuyanoğlu’nun öncülüğünde kurulan Genç Dostlar Tiyatrosu, Ziyapaşa Tiyatrosu’ndan ayrılan Ceylan Çaplın’ın kurduğu Yedi Cüce Çocuk Tiyatrosu, Cengiz Sezici, Alinur Uğurpakkan ve bir grup amatörden oluşan Adana Halk Tiyatrosu’dur. Bu toplulukların söylemleri çoğunlukla, dönemin ve yükselen toplumsal muhalefetin de etkisiyle “Devrimci Tiyatro”, “Halkçı Tiyatro”, “Toplumcu Tiyatro” bağlamında şekillenir.


Altmışlı yıllarda kurulan yerel-amatör tiyatro topluluklarının içinde en uzun süreli tiyatro yapmayı başarabilen Dost Oyuncular; 1974 yılında “Ziyapaşa Tiyatrosu” na dönüşerek 1976-1977 sezonunun sonuna dek Belediye’yle işbirliği yapar ve “Adana Belediyesi-Ziyapaşa Tiyatrosu” adıyla etkinliklerini sürdürür. Dönemin Belediye Başkanı Ege Bagatur tiyatronun açılışı dolayısıyla hazırladığı yazısında düşüncelerini ve duygularını şöyle ifade eder:


Başlarken… Bu kaçıncı kez başlanması bilmiyorum. Fakat bu defa amatörce, yürekten bir ‘başlamak’ var tiyatromuz için. Dekor kendilerinin, sahne kendilerinin, emek kendilerinin, rejisör, oyuncu hep kendileri. Bizden destek istediler, olanaklarımızla yanlarındayız, yanlarında olduk. Şimdi Adana’da tiyatro isteyen yazanlar, çizenler, tiyatro sevenlerden de destek bekliyoruz. Bu bir atılımdır. Girişimler filiz veriyor. Gençlerimizle inanıyoruz. Çamurumuz, samanımız, kargımız var. Apartman yapmak iddiasında değiliz. Fakat başımızı sokacak bir barınak yapabiliriz. Bu barınağın mimarı, ustaları bir avuç yürekli genç. Ayakta alkışlıyoruz onları. Siz de alkışlamak isterseniz, bu perdeyi hiç indirmeyelim ”.


Ziyapaşa Tiyatrosu’nun ilk oyunu Erol Toy’un Pir Sultan Abdal’ıdır. Oyunu Bünyamin Satanoğlu yönetir. Recep Bilginer’in İsyancılar’ı gelir ardından yine Bünyamin Satanoğlu’nun yönetiminde. Ceylan Çaplı’nın sahnelediği, Atilla Alpöge’nin Çürük Elma, yine Bünyamin Satanoğlu’nun rejisiyle Genç Oyuncular’ın metnini oluşturduğu Vatandaş Oyunu oynanır. Sezonun son oyunu Turgut Özkaman’ın yazıp Bünyamin Satanoğlu’nun yönettiği Ocak’ tır. Bu arada çocuk tiyatrosu birimi de oluşturulur. Ali Saygın’ın “Çocuklar ve Gerçekler” adlı oyunu oynanır. 75-76 sezonunda Halk Tiyatrosu kadrosuyla ortak bir çalışma yapılır.  Aziz Nesin’in Hoptirinam oyununu Bünyamin Satanoğlu, Dedekorkut adlı çocuk oyununu Ceylan Çaplı derleyip yönetir. 1976-77 sezonunda Kerim Korcan’ın Tatar Ramazan’ı, Cevat Fehmi’nin Hepimiz Birimiz İçin, Orhan Asena’nın Şeyh Bedrettin Destanı oynanır. Sezonun son oyunu olduğu gibi, Ziyapaşa Şehir Tiyatrosu’nun da son oyunu olan John Steinbeck’in Farler ve İnsanlar adlı romandan uyarlanan oyunla Belediye ile Ziyapaşa Tiyatrosu’nun ilişkileri kopar.


 


Seksenli Yıllar ve Sonrası


Seksenli yıllar; Adana’da kısa süreli çabaların yanında, Sabancı Kültür Sitesi’nin açılışıyla Devlet Tiyatrosu’nun yerleşik kadrosuyla Adanalının hizmetine girdiği yıllardır. 1981 yılında Belediye desteğinde, ikinci bir Şehir Tiyatrosu girişimi başlatılır. Ancak kadrolaşma ve alt yapı sorunları çözümlenemediği gibi, iç çatışmalar yüzünden çözmek için somut çabaların görülmediği bu deneme de, kısa sürede başarısızlığa uğrar. Seksen sonrası ancak üç yıl varlığını sürdürebilen Belediye Şehir Tiyatrosu’nda bu dönemde; Tuzak (Yazan: Robert Thomas, Yöneten: Zeki Göker), Fehim Paşa Konağı (Yazan: Turgut Özakman, Yöneten: Cengiz Sezici), Gelde Borunu Öttür (Yazan: Neil Simon, Yöneten: Cengiz Sezici), Hastane mi Kestane mi (Yazan: Turhan Temuçin, Yöneten: Ender Yiğitel- Hüseyin Akaya), Ana Hanım Kız Hanım (Yazan: Cahit Atay, Yöneten: Perihan Doygun), Üç Derste Aşk (Yazan: Dinçer Sümer, Yöneten: Hüseyin Akkaya), İkili Oyun (Yazan: Robert Thomas, Yöneten: Ender Yiğitel) ve Ölümü Yaşamak (Yazan: Orhan Asena, Yöneten: Emre Alpago) gibi oyunlar oynanır.


Ardından Şehir Tiyatrosu’ndan ayrılan bir grup tarafından, 1983 yılında “Çağdaş Sanat Merkezi” adıyla ilk kez bir özel tiyatro denemesi gerçekleştirilmeye çalışılır. Müdürlüğünü Ender Yiğitel, Sanat Yönetmenliğini Nurhan Tekerek’in yaptığı Çağdaş Sanat Merkezi üç farklı birimden oluşur. Çağdaş Sanat Tiyatrosu, Küçümenler Çocuk Tiyatrosu, kurslar, konser,dinleti, söyleşi ve diğer etkinliklerin de içinde yere aldığı Merkez. Küçümenler Çocuk Tiyatrosu Muharrem Buhara’nın oyunlarını ilk kez seyirciyle buluşturur o yıllarda. Ayının Fendi Avcıyı Yendi, Bir Elin Nesi Var, Kral Gitti Dayak(Oyun) Bitti adlı oyunları tüm Adanalı çocuklara sevdirir. Gençlik oyunu olarak Metin Balay-Ali Meriç’in Gozort adlı oyununu 12-15 yaş çocuklarına oynarlar. Demet ile Memet son çocuk oyunlarıdır. Yetişkinlere hitap eden Çağdaş Sanat Tiyatrosu da Necati Cumalı’nın Derya Gülü, Haşmet Zeybek’in Düğün ya da Davul, Yılmaz Onay’ın Bu Zamlar Bana Karşı (Vur Patlasın Çal Oynasın) sırasıyla Bünyamin Satanoğlu, Ender Yiğitel ve Nurhan Tekerek’in yönetiminde sahnelenir. Adana’nın gecekondu bölgelerindeki yazlık sinemalar, ören yeri olmaktan kurtarılarak birer oyun alanına dönüştürülmeye çalışılır bu dönemde. Ankaralı müzik grubu Grup Çağrı da Yazlık Bahar Sineması’nda bir konserle Adanalılarla buluşur. Ancak dönem zor, ekonomik şartlar ağırdır. Bu yüzden dört yıl ayakta kalabilir Çağdaş Sanat Merkezi. 1987 yılında kapanma kararı alınır.


Tiyatronun kapanmasından sonra Çukurova Üniversitesi’ne geçen sanat merkezinin kurucu sanat yönetmeni Nurhan Tekerek kampüste tiyatronun yeşermesine ve gelişmesine katkıda bulunur. 1985’den 1996 yılına dek, Çukurova Üniversitesi Güzel sanatlar Tiyatro Topluluğu adıyla pek çok oyun sergilenir kampüste. Üç Kısa Oyun (Tütünün Zararları- Güçlü-Bir Öykünün Öyküsü), Dört Kısa Oyun (Kishon’dan Öyküler ve Bir Öykünün Öyküsü) Beş Kısa Oyun (Kishon’dan Öyküler ve Önder), Kozalar (Adalet Ağaoğlu), Ölüm Doğum Düğün (Yeşim Müderrisoğlu), Düğün ya da Davul (Haşmet Zeybek), Yeşil Gece (R.Nuri.Güntekin’den Oyunlaştıran ADS ve Ş. Tiryakioğlu),  İki Kişilik Hırgür (Ionesco), Muhbir (B. Brecht), Günün Adamı (Haldun Taner), Kadın Olmak (Z. Oral’dan kurgulayan: Nurhan Tekerek), Kutu Kutu (Memet Baydur) gibi oyunlar sahnelenir. Bu arada üniversite de  ÇÜTİK adıyla bir tiyatro kulübü de oluşturulur. Bu etkinliklerle üniversitede 4 bin seyirciye ulaşılır. 11 yılda oluşturulan potansiyelle akademik eğitim veren bir tiyatro okulunun açılış süreci başlar. Öncelikle tercih edilen Güzel Sanatlar Fakültesi’ne bağlı, eşgüdümlü eğitim verilen bir tiyatro bölümü, ya da Drama Yüksek Okulu’dur. Ancak bir türlü uygun koşullar oluşturulamaz. Sonunda 1995-1996 yılında, var olan Devlet Konservatuvarına eklemlenilerek bir Oyunculuk Sanat Dalı kurulur.


1981-82 sezonunda yerleşik kadrosuyla, düzenli olarak tiyatro yaşamına başlayan “Adana Devlet Tiyatrosu”nun yanında, Kaktüs Oyuncuları, Gösteri Sanatları Merkezi, Adana Tiyatro Atölyesi, Akşen Çocuk Tiyatrosu, Genç Dostlar Tiyatrosu, Hayalbaz M. Hazım Kısakürek ve yardakçısı İsmail Ökke’nin Karagöz Tiyatrosu ve seyircisine örgütlü kesimler (sendika, dernek, meslek odaları) üzerinden ulaşmaya çalışan ve daha çok sokak tiyatrosu niteliğinde olan Umut Sahnesi, yeniden soluk alıp vermeye başlayan Dost Oyuncular gibi topluluklar tiyatro yaşamına katılır. Töre’yle başlayıp Düğün Ya da Davul’la çalışmalarını sürdüren  dördüncü bir Şehir Tiyatrosu girişimi, Ç.Ü. Devlet Konservatuvarı-Oyunculuk Ana Sanat Dalı’yla kampus çerçevesinde tiyatro etkinliklerini sınırlı-sorumlu biçimde sürdüren  üniversite ve irili ufaklı topluluklarla Adana’daki tiyatro yaşamı bugün de sürmektedir.


Özellikle Devlet Tiyatrosu 1981’den bu yana sürdürdüğü tiyatro etkinlikleriyle, ulusal nitelikte başlayıp, süreç içinde uluslar arası niteliğe taşınan tiyatro festivaliyle Adana’daki tiyatro eylemini sürekli bir çizgiye taşımış ve Adana’daki bölge tiyatrosu sürecinde önemli bir konuma gelmiştir.


Cumhuriyet’in ilk yıllarından günümüze dek süren ve sürmekte olan tiyatro yaşamı Adana’da her dönemde var olmasına karşın, tiyatroyu canlı ve üretken kılan en temel öğe “Seyirci”yle gerçek anlamda bir buluşma sağlandığını söylemek pek de mümkün görünmemektedir. Kuşkusuz ülke genelinde yaşanan tiyatro-seyirci-ödenek-gişe dörtlemesinin de bu olumsuz gidişatta payı büyüktür. Yine de Adana’daki tiyatro tarihi incelendiğinde tiyatral bu sorunların nedenleri konusunda şu etkenlerin belirleyici olduğu söylenebilir:


            – Adana, ülke genelinde eşine pek az rastlanan tarihsel, sosyal ve ekonomik değişimler yaşamıştır. İlkçağlardan bugüne dek bir tarım ve ticaret merkezi olan Adana’nın sosyal yapısını oluşturan katmanlar çok çeşitlidir.


Topraklarının bereketli olması ve ticaret yolları üzerinde bulunması nedeniyle Adana ovası tarih boyunca sürekli el değiştirmiştir. Ovanın ve kentin ekonomik yaşamında 1920’lere dek önemli bir unsur olan Ermenilere, 12. yüzyılda Türkmenler katılmış ve bir bölümü yerleşik düzene geçerek, süreç içinde kentin sosyal ve ekonomik yapısında belirleyici bir konuma gelmişlerdir. 19. yüzyılın ikinci yarısında Adana ovası bir “Zorunlu İskân” yaşamış, göçebe Türkmenler dağlardan ovaya indirilmişlerdir. Böylece yerleşik kültüre bir de göçebe kültürü eklenmiştir.


            Sosyal açıdan oldukça karmaşık gelişen bu yapı çerçevesinde, Kurtuluş Savaşı sonrasında da üretim biçimi ve üretim ilişkilerinde bir takım değişimler yaşanmış ve süreç içinde toprakta tekelleşme başlamıştır. Ovanın pamuk üretiminin merkezi olması, gerek Cumhuriyet’in ilk yıllarında, gerekse ellili yıllarda uygulanan tarım politikaları sonucu hızlı bir kapitalistleşme süreci yaşanmış ve birdenbire zenginleşen bir kesim oluşmuştur. Adana’nın sosyal ve ekonomik yaşamını da belirleyen bu kesim, ellili yıllarda başlayan, altmış-yetmişli yıllarda artarak süren devlet teşvikleriyle de sanayiye el atmış ve süreç içinde sanayileşmeyi de gerçekleştirmiştir.


Böyle bir dönüşüm tarım işçilerinin önce ovaya, sonra da kente akmasına neden olmuştur. Böylece Adana’nın çevresinde geniş bir gecekondu ağı oluşmuş, bu sosyolojik ve ekonomik değişim de çelişkileri derinleştirmiş, sorunları karmaşıklaştırmıştır. Tarihte, merkezle anlaşamayan devlet büyükleri ve aydınların sürgün yerlerinden biri olan Adana kenti 1878-80 yılları arasında zorunlu olarak valilik yapan şair ve devlet adamı Ziya Paşa’dan neredeyse yüz yıl sonra, yine bir aydın-sürgün Sevgi Soysal’ın geçici ikametgahı olur. Yazarın yetmişli yıllardaki gözlemleri ve duyumsamaları acısıyla, hüznüyle bir Adana romanı çıkarttırır Soysal’a: “Şafak”. O yılların Adana’sını  şöyle anlatır romanında Soysal: “… Adana kentinin, villalar, cennet benzeri bahçeler, tam lüks ve tam konforlu apartmanlarla bezenmiş merkezinden Öte Geçe’deki gecekondulara dek cömertçe paylaştığı tek şey parlak güneş ve mevsim yağmurları; berekete dönüşene kadar. Kenar mahallelerde bereketin yok izi; ne portakal, ne palmiye ağaçları, ne güneyin o güzelim çiçekleri, ne de kalın, etli yapraklı süs bitkileri….


Sonra Soysal Adana’nın o kargacık burgacık, çamur ve çukurla yoldaş sokaklarını dolaşır ve o gecekondularından birine girer: “ Mahallenin tek bereketi olan kalabalık odalarda başladı gece; yer sofrasındaki tencereye ortaklaşa uzanan kaşıklar, büyük küçük koparılan ekmekler, bol kırmızı turp, yeşil bir maydanoz ve soğanın lezzetlendirdiği büyük lokmalarla, yan yana serilen yer yataklarıyla, bekçi düdükleri, kahvelerden sokak aralarına taşan kavgalara, bekçi düdüklerine, usturayla parçalanan kötü kadın suratlarına, dostun evinde rakıyla başlayıp erkek dayağıyla biten aşk gecelerine, gecelerin en canlı durağı olan karakola alışıktır mahalle .


            Kalın çizgilerle özetlenen Adana’nın bu sosyo-ekonomik serüveni tiyatro etkinliklerinin halkla buluşamamasında önemli etkenlerden biridir. Büyük çoğunluğu kır kökenli insanlardan oluşan Adana halkı, bereketli topraklarda yaşamanın bedelini bu anlamda en ağır biçimde ödemiştir. Üretime sürekli katkıda bulunan Adana halkının ürettiği Artı-Değer’in büyük bir bölümü hizmet olarak kendine dönememiş, bunun sonucunda şehir sosyal, kültürel ve eğitimsel donanımını yeterince geliştirememiştir.


            Tarihten gelen göçebe kültürü ve yakın dönemden kaynaklanan, bugün de süren ekonomik nedenli göçler sonucunda oluşan gecekondu kültürü, kentli olmanın bir ön koşulu olan kültür-sanat alanında ciddi bir talep oluşturamamıştır. Ülkemizde tiyatro seyircisinin çoğunluğunu oluşturan orta sınıf Adana’da geç oluştuğu için seyirci sorunu her dönemde tiyatroların başat sorunlarından biri olmuştur. Tiyatro talebinin oluşumuna katkıda bulunacak orta sınıfı oluşturan en önemli kurumlardan biri olan üniversite de, ancak 1973’de kurulabilmiş, devletin zorunlu bir hizmeti olması gereken Devlet Tiyatrosu dahi  1981’de hizmete girebilmiştir.


– Adana’daki tiyatro politikalarının ülke genelinde olduğu gibi Batı tarzı tiyatro geleneğine göre ve merkeziyetçi bir yapıda şekillenmesi de, lokal olarak Adana’daki tiyatro hareketinin seyirci öğesini dar bir alanla sınırlandırmıştır. Bu geleneğin bir uzantısı olan Darülbedayi ve Konservatuvar eğitimiyle, eğitimin, akademik nitelik kazanmasından daha çok usta-çırak ilişkisi yanı ağır basan aktörlük eğitimi gibi tek bir boyuta indirgenmesi, hem tiyatrocuların, hem de seyircilerin tiyatroya; “zengin bir dekor  içinde duygudaşlık ve özdeşleşme sağlayan ve herkesin harcı olmayan olağanüstü-ilahi bir olgu ” olarak bakmasına neden olmuş, bu da tiyatroyla seyirci arasındaki uzaklığı açmıştır. Başka bir deyişle; ülke insanının vazgeçilmez bir gereksinimi olamamıştır tiyatro sanatı.


            Nitekim Adana’da da, gerek Halkevi döneminde, gerek Şehir Tiyatrosu döneminde, gerekse sonraki denemelerde çoğunlukla bu yol izlenmiştir. Oysa bize özgü sorunlar bize özü anlatım biçimini de getirecektir, getirmesi gerekir. Adana’da 1943 yılında, Gerdan Köyü’nde yapılan köy tiyatrosu denemesinden sonra, Abidin Dino da bu soruna değinmiş ve ulusal tiyatromuzun ancak, bize özgü sorunların, bize özgü renk, ses, uyum ve biçimlerle oluşturulabileceğini daha o yıllarda vurgulamış ve bu konuda ilginç tezler ileri sürmüştür.


            Kalıplaşmış Batı Tiyatrosu geleneği çerçevesinde, Ankara ve İstanbul’da verilen eğitimin niteliği de kısa sürede tartışılacak düzeye  gelmiştir. Nitekim bu nedenle alternatif bir enstitü ve süreç içinde yeni eğitim kurumları oluşturulmuştur. Yalnızca “Aktör” yetiştirmeyi hedefleyen bu eğitim sistemi Ankara ve İstanbul’da farklı gelenekler oluşturmuş, usta-çırak ilişkisiyle yetişen “Alaylı Aktör” geleneğiyle “Mektepli Aktör” geleneği çoğu zaman çatışmıştır. Nitekim bu çatışmalardan bir bölümü de 58-65 yılları arasında kurulan Adana Belediyesi Şehir Tiyatrosu örneğinde yaşanmıştır. Bu bol çatışmalı-çekişmeli süreç, henüz bebeklik evresindeki Şehir Tiyatrosu’nun kurumlaşmasını engellemenin yanında, seyirci-tiyatro iletişiminde sorunlar yaşanmasına neden olmuştur. Tiyatroda bitip tükenmeyen huzursuzluk, Adana’daki tiyatro heveslisi amatör gençlere de olumsuz yansımış ve bir zincirin halkaları gibi bugüne dek öncelikle tiyatroyu tüketen  sorunlara yol açmıştır.


            Öte yandan yerel topluluklar da, önceki dönemlerde olduğu gibi, “Halka Tiyatroyu Benimsetmek” gibi bir misyonla yola çıkmakla birlikte, özellikle Doksanlı yıllara dek gerçek bir alternatif oluşturamamış, oyun dağarcıkları ve çalışma yöntemleriyle, çoğunlukla yapılanları yinelemekle yetinmişlerdir. Dolayısıyla yeni topluluklar da özgünleşememiş ve kurumlaşamamıştır. Ayrıca Adanalının ve yerel yönetimlerin yerel tiyatroculara yeterince sahip çıkmayışı bu toplulukların kurumlaşamamasında bir diğer etken olmuştur.


            – Ülkemizde, tek parti yönetiminin geçerli olduğu dönemi takiben çoğulcu demokrasiye geçilen Ellili yıllardan başlayarak, kültür-sanat politikaları devlete göre değil de, hükümetlere göre şekillenmiştir. Hedefi çok da belli olmayan bu politikalar, ya Ankara-İstanbul gibi büyük merkezlerle sınırlı kalmış, ya da yerel yönetimler aracılığıyla yansımaları yine parti politikalarıyla özdeş görülmüştür. Adana’da da Belediye, tiyatro sanatına, “Kendine Politik Puan Kazandıracak” uzaklıktan bakmıştır. Tiyatroya talebin ancak uzun vadeli, sabırlı ve sistemli bir politikayla yaratılabileceği düşüncesinden uzak sığ bir perspektif, Adana’da da,  hem tiyatroların, hem de seyircinin gelişimini olumsuz yönde etkilemiştir.


            Her şeye rağmen biz yine de;  “Sanat Umuttur!…” diyelim. Ancak umud eden insan kendini ve çevresini dönüştürecek, değiştirecek ürünler üretebilir. Ve sözünü ettiğimiz “umut” Ezilenlerin Tiyatrosu’nun babası Augusto Boal’in de altını çizdiği gibi, lotaryadan ikramiye kazanmayı beklemek gibi boş ve anlamsız bir umut değildir. Sözünü ettiğimiz umut; umudumuzun sanat aracılığıyla üretime dönüşmesidir. Seyircisiyle, oyuncusuyla, yönetmeniyle, yazarıyla, tasarımcısıyla, ister seyirciler, ister uygulayıcılar olarak tiyatroya tüm emek verenlerin ortak tiyatro eyleminde birleşerek, insanı daha da insani düzeye yükseltecek bir üretime dönüşmesidir… Kastettiğimiz; kısaca umudun tiyatroya dönüşmesidir. Ve bu umut, yalnızca İstanbul- Ankara halkının değil, tüm Anadolu halkının umududur.


Umudun her kentte tiyatroya dönüşmesi adına 2007’de de:  “Haydi Tiyatroya…”      


  Cahit BEĞENÇ, “ Garip Dost Diyarı Adana ”, Türksözü Gazetesi,( 26 Kasım 1943).


Nurhan TEKEREK, “ Adana’da yaşam ve bugün yalnızca bir yanılsama(mı?) olan Adanalılık ”, www.turuncubeyaz.com


  Nazım PAŞA, “ Nazım Paşa’nın Anıları ”, Arba Yayınları, İstanbul 1982, s: 72.


  Nazım PAŞA, A.g.e., s: 111-112.


  Nurhan TEKEREK, “ Cumhuriyet Dönemi’nde Adana’da Tiyatro Yaşamı (1923-1990) ”, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1997, s: 60-61.


Yeni Adana Gazetesi, (21 Eylül 1932).


   Türksözü Gazetesi, (12 Eylül 1934).


   Yeni Adana Gazetesi, (19 Ekim 1934).


Tüksözü Gazetesi, (24 Şubat 1933).


   Nurhan TEKEREK, A.g.e., s: 75…98.


Görüşler Dergisi, Adana Halkevi Yayın Organı, Sayı: 29, (Ekim 1940), s: 7.


Nurhan TEKEREK, “ Halk Evleri, Temsil Şubeleri ve Bir Örnek: Adana Halkevi Temsil Şubesi, Erdem Dergisi, Cilt: 15, Sayı: 43,( Mayıs: 2005), s: 22-23.


  Nurhan TEKEREK, “ Cumhuriyet Dönemi’nde Adana’da Tiyatro Yaşamı (1923-1990) ”, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1997, s:  102…128.


  Vedii CEZAYİRLİ, “ Perde Açılırken ”, Adana Belediyesi Şehir Tiyatrosu Dergisi, Sayı: 3, (Ekim 1959).


  Faruk ERGÖKTAŞ, “ Adana Şehir Tiyatrosu’nun Durumu ”, Çukurova Gazetesi, (19 Aralık 1964).


  Demirtaş CEYHUN, “ Şehir Tiyatrosu İçin Hâl Çareleri ”, Yeni Adana Gazetesi, (19 Mart 1962).


  Nurhan TEKEREK, A.g.e., s: 180-191.


  Nurhan TEKEREK, A.g.e., s: 174…223.


  Yeni Adana Gazetsei, (16 Şubat 1967).


  Yeni Adana Gazetesi, (20 Şubat 1967).


Nurhan TEKEREK, A.g.e., s: 311…321.


Adana Belediyesi-Ziyapaşa Tiyatrosu Oyun Dergisi, Sayı: 1, (2 Kasım 1974).


Şahin KELLECİ, “ Dansözle Anılan Tiyatrodan Bugüne ”, Evrensel Dergisi Adana Eki, Yıl: 1, Sayı: 3, (8 Nisan 2006), s: 36.


Sevgi SOYSAL, “ Şafak ”, Bilgi Yayınevi, I. B.: 1975, Ankara, s: 7.


Sevgi SOYSAL, A.g.e., 7.


Abidin DİNO, “ Halkevinde Köy Tiyatrosu ”, Görüşler Dergisi, Adana Halkevi Yayın Organı, Sayı: 53, (Mayıs 1943), s: 13-14.



Doç.Dr. Nurhan Tekerek
Tiyatrom.com


Paylaş   
Paylaş
Tiyatro Dünyası
Yazar Hakkında: 2006 yılında kurulan Tiyatro Dünyası portalı "Türkiye'nin en popüler, en zengin ve en güncel tiyatro haber ve bilgi portalıdır..."

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here