Sırtını Metne Yaslayan Bir Reji: Oyunlarla Yaşayanlar (tiyatro.blogcu.com)

Neden tiyatro?


Bu sıkıcı soruyla pek çok tiyatrocu yüzleşmek zorunda kaldı. Samimiyetten uzak tatminlerle, en gönülden fedakârlıkların yan yana çıktığı bu karlı, dik dağ yolunda bir ayağımız oyun metniyse, bir ayağımız sahne. Kelimelerimizle anlattık derdimizi ama göstermezsek kimse inanmayacak. Yoksa Oyunlarla Yaşayanlar’ı yalnızca yazmış olmakla tatmin olsaydı Oğuz Atay, kapı kapı dolaşır mıydı ‘tiyatrocuları’, elinde oyununun metniyle?


Ülkedeki edebiyatın en zeki ama kafası en karışık emekçilerindendi Atay. Türkiye’deki tutunamayanların ve Araf’takilerin manevi babası sayılabilecek yazarın, ironi, oyun ve çelişkiyle dolu Oyunlarla Yaşayanlar adlı tiyatro eseri izlendiği değil, yalnızca okunduğu zaman bile hayalgücünü ateşleyen bir edebi metin niteliğinde. Coşkun Ermiş’in daha isminde başlayan, evindeki eşyalardan tutun da yazdığı oyunlara dek uzanan çelişkisi, acıklı mı komik mi olduğu belli olmayan durumu ve yoğun romantizmi, Atay’ın edebi çizgisiyle incelendiğinde daha da derinleşiyor. Eser edebi metin olarak çeşitli okumalara fırsat tanımanın yanında, bir sahne metni olarak da yönetmene ve oyunculara geniş imkânlar sunuyor. Kimi yerlerde eşzamanlı sahneleme tekniğini kullanması, metinde yoğun olarak işlenen oyun içinde oyun konusu, gösterime dair parlak fikir kapıları açıyor.


İşte böylesine çaplı bir metin olan Oyunlarla Yaşayanlar, 2005–2006 sezonunda Ankara Devlet Tiyatrosu’nda H. Cahit Tüfekçi’nin rejisiyle sahneleniyor bu sıralar. Metnin sahneleme işinden nasibini ne kadar aldığını ise tartışmak gerek.


Yukarıda da belirttiğimiz üzere, tiyatro gösterdiği için tiyatrodur ve bir oyun metnini sahneye taşıma süreci de yeni bir yaratımdır. Yazılı kelimeleri seslendirmenin ötesinde bir şeylerdir söz konusu olan. Tüfekçi’nin rejisinde eksikliği çok yoğun bir biçimde hissedilen yön bu. Atay’ın yazarlığına sırt verip, oyunu birkaç ufak değişiklikle güncelleştirmeye çalışmak ama bunun dışında hiçbir yaratıcı katkıda bulunmamak ne yazık ki Oyunlarla Yaşayanlar’ı bir okuma tiyatrosu ya da radyo tiyatrosu havasına büründürmüş. Bir süre sonra gözlerinizi kapatsanız da oyunu takip etmekte zorlanmayacağınızı fark edebilirsiniz. Bu bir tiyatro ‘gösterimi’ için ne yazık ki büyük bir başarısızlık. Oyun bir süre sonra mizansen gereği sahnede dolaşan kelimelerden ibaret oluyor ki, bu durum oyuncular için de çok kısıtlayıcı. Zira sahnede oyunculuğuyla dikkat çeken kimse de yok.


Tüfekçi’nin güncelleştirmeler aracılığıyla oyunu kendisinin kılmaya çalıştığı az sayıda bölümde de bu çabanın yetersiz kaldığını görüyoruz. Örneğin Coca-Cola aracılığıyla yeni nesle yöneltilmesi amaçlanan eleştiri (en azından biz öyle olduğunu tahmin ediyoruz), söz konusu sahnenin kısaltılmış olması nedeniyle yeterince vurgulanmadığı için havada kalan, belli belirsiz bir gönderme olarak kaybolup gidiyor.


Dekorda da aynı yaklaşım hâkim. Ancak Atay’ın direktiflerinden farklı olarak, sahnede denge kurmak için sahneye ikiye bölünmemiş. Bunun yerine Coşkun’un oyunlarını yazdığı masanın durduğu bölüm döndürülerek sahne geçişi yapılabiliyor. Böylece Coşkun’un ev dışındaki hayatının gerçekliği de Atay’ın istediği gibi muğlâk bir hal alıyor.


Oyunlarla Yaşayanlar vasat oyunculukların izlendiği, mizansen kokulu bir reji olmaktan öteye geçemiyor ne yazık ki. Reji metnin gerisine düşüyor. Tiyatronun gösterim ayağının önemli ölçüde ihmal edilmesinde, oyunun Cahit Tüfekçi’nin ilk yönetmenlik denemesi olmasının da rolü olsa gerek.


tiyatro.blogcu.com


Paylaş   
Paylaş
Tiyatro Dünyası
Yazar Hakkında: 2006 yılında kurulan Tiyatro Dünyası portalı "Türkiye'nin en popüler, en zengin ve en güncel tiyatro haber ve bilgi portalıdır..."

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here