BEN ANADOLU – İBB Şehir Tiyatroları (Burçak Çöllü)

Şehir Tiyatroları’ nda Engin Alkan rejisiyle sahnelenen “Ben Anadolu” oyununu bu sezon sanırım beş kere izledim. Önümüzdeki sezon oynarsa, yine izlemem muhtemel. Bu kadar beğendiğim, iyisiyle kötüsüyle ilgi çekici bulduğum bir oyun hakkındaki fikirlerimi paylaşmak istedim.

Ben Anadolu, kısa bir süre önce Antalya Devlet Tiyatrosu’ nda Işıl Kasapoğlu rejisiyle sahnelenmişti. İki rejinin birbirinden bu kadar farklı olması, tiyatronun ne kadar çok yönlü ve dolayısıyla özgür bir üretim alanı olduğunu düşündürüyor. Işıl Kasapoğlu, yedi oyuncunun da neredeyse tüm oyun boyunca sahnede olduğu, ritm performanslarının gerçekleştirildiği, Anadolu denince hepimizin aklına gelen motiflerin, renklerin daha ziyade hakim olduğu bir reji tercih etmişti. Daha ayrıntılı bilgi isteyenler 7/4/2002 tarihli Milliyet Gazetesi’ nde, Oya Yağcı’ nın eleştirisini okuyabilirler.

Biz Şehir Tiyatroları’ na dönelim. Öncelikle, Engin Alkan, kendisinin de özellikle vurguladığı gibi, mekanı değil, zamanı esas alan bir donanımı tercih etmiş. Oyundaki esas dekor, çok işlevli olarak tasarlanmış Hitit Güneş Kursu. Kostümler, uçuk renklerde, uçucu hissi veren kumaşlarla, şallarla, fularlarla bezenmiş. Çok güzel görünmelerinin yanında, herhangi bir kültürel / etnik / dini kaynaktan da dem vurmayan, tarafsız kostümler bunlar.

Özgürlüğün ve özgünlüğün, yaratıcılığın, dekor ve kostümle sınırlı kaldığı düşünülmesin. Oyunun ilk sahnesinden son sahnesine değin, son derece zekice, ince, yaratıcı, esprili ayrıntılar birbirini kovalıyor. Oyun, esaslı bir derinliğe sahip olmasının yanısıra, rahat, keyifle izlenebilir olma özelliğine de sahip. Öte yandan bu rahat izlenebilirliği, özellikle bazı karakterlerin yüzeysel işlenmesine sebep olmuş diyebilirim. Bu elbette bir kusur değil, sadece bir tercih. Ayrıca, ister istemez Antalya Devlet Tiyatrosu yapımıyla kıyasladığım için, tam anlamıyla tarafsız olamadığımı da belirtmeliyim. 🙂

Kübele, Artemis, Nilüfer Hatun, Sophia ve Halide Edip rollerindeki Oya Palay, “kadın”ın yapıcı, yaratıcı, koruyucu yanını oyunun bütününe büyük bir başarıyla yaymış, sindirmiş. Bana yansıyan bu durum, bilinçli bir tercih miydi bilmiyorum, ama kadını anlatan bir oyunda olması gereken de tam olarak buydu bence.

Özlem Türkad’ ın canlandırdığı karakterler, ( Puduhepa, Ihlamur Hanım, Ayşe Sultan, Eftelya ve Kantocu Seniye ) işin doğrusu, ayrı ayrı karakterler olmaktan çok, belli bir karakterin farklı yönleri gibiydiler. Öte yandan hiç şüphesiz ki, seyirci tarafından çok tutulan bir yol izledi, rahat, içten ve neşeliydi. Saçtığı şahane ışığa, sahne üstündeki güzelliğine, enerjisine ve samimiyetine hiçbir diyeceğim yok. İlk sahnesinden sonra yanımda oturan yaşlı teyzeler, ne zaman onun sahnesi gelse ” Hah, geldi ‘bizimki’ ” demeye başlamışlardı. 🙂 Ama Özlem Türkad’ ı en kısa zamanda bambaşka karakterlerde de görmek isterim doğrusu.

Nur Saçbüker’ i daha önce de sahnede izlemiştim, ama ilk kez bu kadar farklı rolleri bir arada oynadığını gördüm. Andromache ve Lidya karakterleri, -benim için- tatmin edici olmaktan uzaktı, ama bu Nur  Saçbüker’ le ilgili değil, sahneye koyuşla ilgili bir meseleydi. Galiba ikisinin de başlı başına birer sahne olarak oynandığı, dolayısıyla derinlemesine işlendiği Antalya Devlet Tiyatrosu prodüksiyonunu görmüş olduğum için böyle düşündüm. Öte yandan, Esirci Raziye, ölçülü tuluatın çok güzel bir örneğiydi, yerinde ve kararında yapılan doğaçlamaların tadından yenmeyeceğini gösterdi bize. Bunun ölçüsünü tutturmak da, Nur Saçbüker’ in hüneri olsa gerek. Şunu da belirtmeliyim ki, Ester Kira’ da öyle güzel gerdan kırıyordu ki, onu izlemekten replikleri kaçırdım, ikinci izleyişimde yakalayabildim ancak. 🙂

Aslı Altaylar’ ın Theodora sahnesinde, Nika Ayaklanması’ nın o an gerçekten olduğunu hissettik. Bunda fondaki müzik kadar, Aslı Altaylar’ ın dinamizminin de etkisi vardı. Son derece başarılıydı. Mücadeleci, ateşli Theodora’ nın ters kutbundaki zarif, nazik Şaire Nigar Hanım karakteri de, aynı derecede başarılıydı. Bu yorumu izledikten sonra Tanburi Cemil Bey’ in Şehnaz Beste’ sine başka türlü bakar oldum.

Son olarak Sevil Akı’ dan bahsedecek olursak, ortak oynanan Polüksena-Andromache-Niobe sahnesinde, ” Manisa dağında ağlayan bir kaya… ” dediği, yani ilk kez konuştuğu an, ben ve arkadaşlarım eriyip gittik oturduğumuz yerde. Bu ses tonu, Sevil Akı’ ya verilmiş gerçek bir lütuf olsa gerek, o da bunu en güzel şekilde kullanıyor. İnsanı can evinden vuran, silkeleyen, titreten, aşka getiren bu sesin, bir komedi unsuru olarak da ne denli başarılı olabileceğini Anna Komnena ve Nasreddin Hoca’ nın Karısı’ nda da açıkça gördük. Daha önce bir komedide izleme şansı bulamadığım Sevil Akı’ ya gülmek, doya doya gülmek ne güzel şeymiş!

En kısasından söylemek gerekirse, bu son derece güzel oyun, önümüzdeki sezon da oynayacaktır, bir fırsatını yaratıp gidin mutlaka. Benden küçük bir tavsiye, içinizde benim gibi nane şekeri düşkünleri varsa, oyuna girerken yanınızda biraz nane şekeri götürün. Sebebini anlayacaksınız! 🙂

Paylaş
Tiyatro Dünyası
Yazar Hakkında: 2006 yılında kurulan Tiyatro Dünyası portalı "Türkiye'nin en popüler, en zengin ve en güncel tiyatro haber ve bilgi portalıdır..."

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here